Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Yabancılaşmanın Zevali / Cemal Şakar
Yabancılaşma, tanımı gereği yabancılaşmamış, aslına, ruhuna, yaratılış gayesine uygun bir durumu indimâc eder. Kavramın olumlu bir durumu varsayması; olumsuzluğu, hastalığı tanımlarken atıf yaptığı olumluluk hali nedeniyle aydınlar, kavramı sıkça kullanmışlardır. Özellikle Tanzimat’la iyice gün yüzüne çıkan yarılmanın, kopmanın, çöküşün yarattığı travmatik durumun adlandırılmasında Müslüman aydınların sıkça başvurduğu bir kavram olmuştur.
22/07/2009 / 21:14

Hegel’in metafizik tanımının yanında Marks’ın materyalist bir anlam yüklemesiyle sözcük dağarcığımıza giren kavram daha sonraları akıl hastalığı anlamına kadar genişlemiştir. Ahmet Cevizci, sözlüğünde yabancılaşmaya şu karşılıkları verir: “Yabancılaşma,(alienation)1- Özgün anlamı içinde, bir şeyi ya da kimseyi başka bir şeyden ya da  kimseden uzaklaştıran, başka bir şeye ya da kimseye yabancı hale getiren eylem ya da gelişme. 2- Psikiyatride, normalden sapma durumu. 3- Çağdaş psikoloji ya da sosyolojide, kişinin kendisine, içinde yaşadığı topluma, doğaya ve başka insanlara karşı duyduğu yabancılık hissi. 4- Felsefede, şeylerin, nesnelerin bilinç için yabancı, uzak ve ilgisiz görünmesi, daha önceden ilgi duyulan şeylere, dostluk ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız kalma, ilgi duymama, hatta bıkkınlık ya da tiksinti hissetme. 5-Benin kendi özünden uzaklaşmasıyla, kendisine ve eylemlerine nesnel bir biçimde, sanki bir ustanın elinden çıkmış bir nesneye bakarcasına yaklaşımıyla belirlenen bilinç hali. Kişinin kendi benliğiyle ya da zihin halleriyle, kendisi arasına duygusal bakımdan mesafe bırakması durumu, kişinin gerçek beniyle olan içsel temasını yitirdiğini anlamasının sonucu olan kendisinden kopması hali.” (Ahmet Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Paradigma Yay., İstanbul 2000).

Daha çok Tanzimat’la başlayan batılılaşma serüvenimizi anlatmak üzere kavramsallaştırılan yabancılaşmayla aslında daha önceleri ‘aslına uygun’ bir dönemin yaşandığı, bu gelişmelerle birlikte oradan uzaklaşıldığı söylenmek istenmiştir. Yaşanan tarihsel süreç cumhuriyetle nihayet bulduğu için; sosyolojik anlamıyla kullanılan yabancılaşma kavramı zorunlu olarak cumhuriyete atıf yapmaktadır. Felsefî anlamda da genellikle insanın kendine, aslına, fıtratına sırt dönmesi, ondan uzaklaşması olarak kullanılmaktadır. Kavram hangi anlamda ya da bağlamda kullanılırsa kullanılsın daima kopma, sırt dönme, sürgün, anlamsızlık gibi derin bir yarılmayı göstermektedir. Bundan dolayı da Müslümanlar, kavramı bir maymuncuk gibi her türlü ‘sırt dönüş’ için rahatlıkla kullanır oldular.

Sözcüğün belleğimizde hep bir yarılmayı göstermesindeki temel nedenlerden biri batılılaşmayla birlikte yaptığımız tercihtir. Çünkü bir tercih yapmak; kendiliğinden, doğal olarak gelinen bir sonuç olmaktan çok; bir zorunluluk nedeniyle karşılaşılan ayrımlardan herhangi birini seçmektir ve bir seçim yapmakla yüz yüze gelmek, genellikle bir şeylerin iyi gitmediğinin, bir şeylerin sonuna gelindiğinin de delilidir. Bu delalet düşünce hayatımızda öylesine hazır kalıplar oluşturdu ki, niçin böyle bir sona gelindiği üzerine düşünce üretilemedi. Dahası üretilen düşünceler, yapılan tartışmalar yine batıdan alınan kavramlarla, düşünce kalıplarıyla yapılmaya çalışıldı. Din ve ilerleme etrafında yapılan onca tartışma bunun en tipik örneklerindendir.

Batılılaşma tercihimizin nedenleriyle ilgili oldukça zengin bir literatüre sahibiz; burada bizim için önemli olan, yüzümüzü döndüğümüz ‘yeni merkez’in kendi iç tartışmaları, sorunları olarak da kabul edebileceğimiz entelektüel tartışmalarını sahiplenip ‘içeriye’ taşımaktır. Öyle ki; devletin ve sosyal hayatın örgütlenmesinde partilerden, seçimlere; meclisin teşekkülünden, yasalara kadar oldukça geniş bir yelpazede başlatılan çalışmalar bir yana; bizde olmayan kavramların üretimine kadar vardırılmış bir ‘taşıma’ faaliyetine şahit olduk: hürriyet, eşitlik, kardeşlik, hümanizm.. en çok bilinenleri.  

Aslında yeni merkezin sorunlarına sahip çıkıp onlarla hemhal olmak, yapılan tercihin zorunlu sonuçlarından birisidir. Zira yaşanan çöküşün reçetesinin ‘orada’ olduğu varsayılarak bir tercihte bulunulmuştur; yapılacak tek şey onlar gibi düşünüp olan-biteni onlar gibi algılamaktır. Ancak bu uzun bir süreçtir; ilk dönemler önümüze taklidi aşamayan yaşam biçimlerinden; mağlubiyet psikolojisinin yarattığı mahcup talepkârlıklardan öte bir anlam taşımayan düşünüş biçimleri egemen olmuştur. Yaşanan travmayı değerlendirecek, yeni pozisyon almayı mümkün kılacak derinlemesine bir entelektüel faaliyet görülmemiştir.

Yabancılaşma; batılılaşma sürecinin ivme kazandığı 1950’lerde yaşanan toplumsal hareketlilikle birlikte, oldukça geç bir dönemde entelektüel dünyamıza taşınmıştır. Özellikle edebiyatta etkisini gösteren tartışma aynı dönem ediplerince hararetli bir biçimde tartışılmıştır. 60’lı yılların başında ‘bunalım edebiyatı’ olarak da adlandırılan bu tartışmalarda Sartre ve Camus’nün ağır etkileri vardır.  Örneğin Or han Du ru, Ba tı’dan, özel lik le Pa ris kay­nak lı esin ti ler den et ki len dik le ri ni söy ler: “Sart re ve Ca mus’nün İkin ci Dün ya Sa va şı son ra sı es tir di ği ‘Va ro luş çu luk’ ha va sı nı ilk biz ler so lu duk de rin den” (Or han Du ru, Geç mi şe Bir Ba­kış, Ku şa ğı mı za Sa rı lın ca, Ada mÖy kü, s.2, Ocak-Şu bat 1996) derken; Demir Özlü: “Tür ki­ye’de ki res mi ide olo ji den de, ka pi ta lizm den de, ko mü niz min de pro pa gan da sın dan bu nal tı du yan bi rey ler dik. Ne ege men sı nıf lar la il gi miz var dı, ne de dev let ik ti da rıy la. Biz Ni etzsc­he’nin so ka ğa bı ra kıl mış ço cuk la rın dan baş ka bir şey de ğil dik,” (De mir Öz lü, Söy le şi, Düş ler/Öy kü ler, s.5, Ey lül 1997) der.

Kısa zamanda iki büyük savaş geçirmiş, milyonlarca ölüsü taş taş üstünde kalmayan şehirlerin harabeleri altında yitip gitmişken; batının bir yabancılaşma, bunalım, saçma gibi özünde ‘anlam’la ilgili problemler yaşaması elbette kaçınılmazdı. Ancak ülkemiz açısından yabancılaşma, bunalım, saçma gibi özünde anlamla ilgili olduğunu söylediğimiz tartışmaları edebiyatımıza taşıyanlar açısından durum oldukça fantezi düzeyindedir, bu nedenle de sanki kendilerinin parodilerini yapar gibidirler. Ta rık Dur sun K.: “Sart re’cı lık oy na dık”  (Ta rık Du ra un K., Sart re’cı lık Oy na dık, Çağ daş Eleş ti ri, Ha zi ran 1983) di ye rek bu ironik durumu tespit eder. Ömer Le ke siz Fe rit Ed gü’nün, Dö nüş öy kü sü nü çö züm ler ken, bu nal tı nın su ni ol du ğu nu tes pit eder: “De mek ki, tüm bun lar, onun mi za cı nın do ğal bir yan sı ma sı de ğil, bir tür su ni bu nal tı ta le bi nin, bir tür prob lem üret me ni ye ti nin bir so nu cu.” (Ömer Le ke siz, Ye ni Türk Ede bi ya tın da Öy kü, c.3, Kak nüs Yay., 1999). Fet hi Na ci biraz daha ileri giderek o dönem ediplerinin bunalımlarıyla dalga geçer: “Bir ta kım genç le ri miz var, bun lar da bi raz özen ti, bi raz it hal ma lı du ru mun da bir bu nal ma gö rü yo ruz. Bu nal ma la rı top lum la olan ger çek bir ça tış ma nın so nu cu de ğil. Bir çe şit ay dın sü sü” der. Ve id di ası nı bi raz da ha ile ri ye gö tü­re rek, bu genç ler de gön lün ce ya şa ya ma ma nın ver di ği bir huy suz luk ol du ğu nu söy ler. “Ana­la rın dan ba ba la rın dan al dık la rı harç lık la mey ha ne ler de içer ler, son ra da ana la rın dan ba ba la­rın dan dert ya nar lar.”  (Fet hi Na ci, İn san Tü ken mez, Adam Yay., 1982).

Yabancılaşmayı önce nefslerinde bir fantezi, ‘aydın süsü’ olarak yaşayıp halktan koparak meyhanelere kapanan bu gurubun edebiyat üzerindeki derin etkileri bir yana; bir sorunsal olarak yabancılaşmanın edebi kamuda bunca revaç bulması hatta bireyin hallerini, ilişkilerini açıklayacak bir ‘sahte kuram’ olma yolunda hızla ilerlemesi doğrusu şaşılası bir gelişmedir. Çünkü bu gelişmelerle birlikte yabancılaşma ‘kullanıcı dostu’ bir kavrama dönüşmüş ve insanın her türlü can sıkıntısı, bunalımı, moral bozukluğu hep bu kavramla açıklanmaya çalışılmıştır. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi yabancılaşma daima yabancılaşılmamış bir durumu varsaydığı ve kendini bu varsayıma göre kabul ettirdiği için oldukça esnek bir hale gelmiştir. Aydınlar insana ve topluma yönelik eleştirilerini hep bu varsayım üzerinden yöneltmişlerdir. Ayrıca aydınlar arası tartışmalarda da birbirlerine yönelttikleri yabancılaşma suçlamalarında bir taraf hep kendisini yabancılaşmamış olarak kabul etmiştir. Ama varsaydıkları yabancılaşılmamış durum hep müphem kalmış, daha çok bizi biz yapan değerler; Anadolu toprağı, yerli düşünce gibi metaforlar yardımıyla imâ edilmeye çalışılmıştır.

Bu bağlamda İsmet Özel 1978 yılında yayınladığı Üç Mesele adlı kitabında teknik, medeniyet ve yabancılaşma konularına dikkat çekmiştir. O, insanın kendi özüne yabancılaştığı şeklinde bir kullanımı felsefî kullanım olarak kabul eder ve felsefî anlamıyla yabancılaşmayı seküler düşünce planına ait bir vehim olarak kabul eder: “Yok eğer insanımız kendi kültürüne yabancılaşmıştır diyorsak, hangi kültürün kendi kültürümüz olduğunu tespit etmemiz gerekir. (…) İnsanımızın inançlarına yabancılaştığını söyleyecek isek, yanlış bir dil kullanıyoruz demektir.” (İsmet Özel, Üç Mesele, Düşünce Yay., İstanbul 1978). Yayınlandığı dönem bir aydınlatma da yaratan kitap daha sonraları Müslüman aydınların düşünce dünyalarında referans değerini yitirmiştir. Aslında insana, topluma hatta edebiyata dair sorunlara; zann-ı galibe uyarak batının çok farklı bağlamlarda tartıştığı fikirleri esas veri kabul edip oradan hareketle çözümler aramak yanıltıcıdır; bir fantezi, aydın süsü olmaktan öte bir değeri yoktur.

Yabancılaşma kuramına göre insan yeryüzünde tek başına bırakılmıştır. Yeryüzü herhangi bir ilkece belirlenmiş değildir, kaotiktir ve hakikat izafîdir. Adandığı bir gelecek yoktur; ölüm vardır ve ölüm her türlü yarın umudunu onun elinden alır. Bağlandığı, kendisini hissettiği bir vatan ya da toprak duygusu da olmadığı için sürgündür; dünyayla arasında herhangi bir bağ olmadığı için ‘yabancı’dır. Yabancılık duygusu onu her türlü yaratışın karşısına bir isyankâr olarak konumlandırır. Sartre, Camus’nün Yabancı’sını çözümlerken şunları saptar: “Tek başlarına ele alındıklarında, saçmalık ne insanda ne dünyadadır; ama insanın asal özelliği ‘dünyada olmak’ olduğuna göre sonunda saçma insan olmakla bir olup çıkmaktadır.” (Jean Paul Sartre, Yazınsal Denemeler, (çev. Bertan Onaran), Payel Yay., İstanbul 1984). İnsanın kaotik bir dünyada yalnız başına bırakıldığı tasavvuru oldukça şeytanî bir yaklaşımdır. Ayrıca insanın, özünden hareketle kendisini gerçekleştirmesi beklenir, ama yapayalnızdır ve hakikat izafîdir. Bunca kıstırılmışlık duygusu altındaki insanın dünya, evren karşısında kendini yabancı, saçma hissedip bunalmaması için hiçbir neden yoktur.

Allah’ın var olduğuna ve yaratmaya devam ettiğine inanan birinin anlam bunalımları yaşaması çelişkili bir durumdur. Zira anlam zaten verilidir ve insan yeryüzünde yalnız bırakılmamıştır. Dahası yapıp ettiklerinden dolayı hesaba da çekilecektir. Ahiret ve hesap günü duygusu bile tek başına dünyayı, insanın ömrünü anlamlı hale getirmeye yeterlidir. Bu nedenle yabancılaşma Müslümanların sorunu değildir. Şöyle de diyebiliriz; Müslümanlar bireysel, toplumsal, siyasal olarak yaşadıkları sorunları yabancılaşma gibi oldukça farklı sorunlar karşısında dahası bambaşka düşünüş biçimleriyle üretilmiş kavramlarla çözemezler.

Tanzimat’la girdiğimiz mecrada hep talep eden biz olduğumuz için sorunlarımızı da; mağlubiyet psikolojisiyle ithal kavramlar ve düşünüş biçimleri etrafında çözmeye çalıştık. Onların dertleriyle dertlendik, sorunlarıyla boğuştuk ve oradan edindiğimiz bilgi birikimiyle kavramlarla kendi dünyamızı kurmaya kalktık. En basitinden, bir edebiyat görüşüne sahip olmak hatta mümkünse edebiyat kuram geliştirmek için kavram ihtiyacımızı oralardan tevarüs edip Türkçeleştirerek zihin dünyamıza katmaya çalıştık. Oysa bir kültürün meseleleri üzerine düşünmek ancak o kültürel çerçeveye dâhil olmakla olasıdır. İnsanın inançlarına; yaşadığı kültüre, medeniyete; kendi elleriyle ortaya koyduklarına sırt dönmesini anlatmak için yabancı bir kavram olan yabancılaşma yerine bir kavram bulamadıysak, bulamıyor ya da uyduramıyorsak bu noktada iki sorundan söz edebiliriz: Ya modern bireyler olarak bir batılı gibi düşünüyoruzdur ya da andığımız sorun/sorunlar gerçekte bizim için bir problem niteliğinde değildir. Çünkü bir şeyi adlandırmak, kavramsallaştırmak onunla ilişki biçimimizi de belirlerler ve biz bu belirlenimle birlikte o şeyi de zihin dünyamızda yerli yerince konumlandırırız.

İnsanın inançlarına, doğduğu, yaşadığı kültürel çerçeveye sırt dönmesi bu anlamda modern bir sorun değildir. İnsanların yaşadığı buna benzer haller, tarihimizde genellikle yabancılaşma olarak değil de bir ‘iman problemi’ olarak değerlendirilmiştir. Toplumsal değişmeler, kopmalar, yarılmalar, yıkılmalar, ayağa kalkmalar da daha çok siyasi sorunlardır. Bu bakımdan insanlık tarihi kadar eski olan iman, siyaset problemlerini hem düşünce tarihimizde hem de sözcük dağarcığımızda herhangi bir karşılığı olmayan yabancı kavramlarla kurup tartışmaktansa; klasik sorunlarımıza ve klasik kaynaklarımıza dönerek, kendi sorunlarımızı keşfedip yeniden gündeme getirmemiz, tartışmamız ya da en azından yapılmış tartışmaları dikkate alarak bir seçim yapmamız gerekmektedir. Batının kendi sorunlarını aşmak üzere yaptığı tartışmalar ve bu tartışmalarla zenginleşen kuramsal çalışmalardan hareket etmekle sahih bir düşünceye ve kurama ulaşabilmemiz mümkün değildir. Çünkü iki düşünüş biçimi arasında kapanmaz uçurumlar, metafizik boşluklar vardır. Tüm bunları yoksaymak tam da bir batılı gibi düşünmeye başlamanın alâmetidir. Bu da en azından batılılaşma serüvenimizin kemale erdiği; oluşla ve eşyayla onlar gibi ilişki kurmaya başladığımız anlamına gelir.

Elbette böyle bir kemal durumunda bizim söylediğimiz her şey boşa gidecektir. Çünkü artık bir batılı olduğumuzu kabullenirsek; yabancılaşma, anlam, bireyselleşme, kardeşlik, hürriyet, eşitlik, hatta tanrıyla ilişkilerimiz gibi her kavram etrafında rahatlıkla tartışıp oradan hareketle problemler kurup çözmeyi deneyebiliriz.

36 Yorum

Diğer Haberler

KUR'AN'SIZ HAVA SAHASI YOKTUR!

Köklü Değişim : Afganistan

Vuslat Dergisi : Dikkat Misyoner var!

Geleceksin biliyorum...

Din ve Devlet birbirinden ayrılamaz!

Egemen Söyleme Karşı Eleştirel tanıklığın Şairi : Nizâr Kabbânî

Yaz Kızım!

Bir Müslüman Neden Sanat Yapar?

"La"sız Din Projesi : Ilımlı İslam / Basiret Dergisi

Seksenli Yıllarda Türk Romanı ve Post Modern Eğilimler

Üstad-ı Şeydadır HUSEYN!-1 / Muhammed Can

Birden o göründü merdivenlerde!

Dikenler ve Zincirler / Faruk Karataş

Düş Çınarı Nerede? / Sevmekten büyük şiir mi var!

Yusuf Hayaloğlu : Dur... Ağlama gözlerim!

Rasim Özdenören ve Ruhun Dirilişi

Filistin'i en iyi anlatan çizgiroman

Özgürlük Kaybı / Cemal Şakar

Tanzimat muhalifi bir şair : Seyranî

İmam Maturidi ve Maturidilik Özel sayısı / Hikmet Yurdu Dergisi

Edebiyatın Mikro-Kozmik Dünyası / Cemal ŞAKAR

Bir Said-i Nursi Hikayesi

Nefesinizi tutun "Ayraç" yayına başladı!

Cemal Şakar'la Yazı/n,Sanat Kuramı ve Hayat Üzerine

Kürt Sorununda Yol Ayrımı / Haksöz Dergisi

Bir Kurucu Akıl Olarak Yahya Kemal

Özgün Düşünce "Demokrasi,Cumhuriyet ve Otokrasi"yi sorguluyor!

Yabancılaşmanın Zevali / Cemal Şakar

Kutsal Sanatın Dünyeviliği / Cemal Şakar

Özgün İrade'den okuyucularına sürpriz!

"Genelkurmay Mızrağı Hukuk Çuvalına Sığmaz"

Dizilerin Toplum Üzerindeki Etkileri

Mehmet Akif Ersoy Türkçü mü oldu?

Abdulaziz Tantik, Cahit Zarifoğlu'nun anlattı!..

Prof.Dr.Hamdi Döndüren : Şiir var!

Umran, Umran kavramının mucidini işledi

Ali Şeriati bizi rahatsız eder mi?

Düşünce dergisinde bir öykü
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz