Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İslam'ın Hükümleri Zamana Göre Değişir mi?
Bugün için en çok tartışılan konuların başında Kur'an'ın bir kısım hükümlerinin zamana göre değişeceği meselesi gelmektedir. Hatta Mecelle'nin “Ezmânın tebeddülü ile ahkâmın tağayyürü inkâr edilemez=Zamanın değişmesi ile bazı hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz” maddesini dillerine dolayanlar, bu konuda bilerek veya bilmeyerek insanları yanıltmaktadırlar.
16/09/2009 / 11:56

 

İslam'ın Hükümleri Zamana Göre Değişir mi? İslam'da Refom Mümkün mü? / Prof.Dr.Ahmet Akgündüz

Evvela şunu ifade etmek icab etmektedir:

Islâm hukukunda gerçek anlamıyla kanun koyucu (şâri'=hâkim), AIlah, yani ilâhî iradedir. Demek ki, Islâm Hukukunda bunun dışındaki yasama kaynaklarına gerçek anlamda kanun koyucu olarak bakılmamakta, belki bunlar, ilahî iradeye uygun hukukî hükümleri tesbit etme kaynağı olarak görülmektedir. O halde Islâm'ın temel ve değişmez iki kanun koyucusu mevcuttur: Bunlardan birincisi Allah'dır, ikincisi de ilahî irâdeyi (vahyi) açıklama yetkisine sahip olan Hz. Peygamber'dir.

Allah'ın kelâmı olan Kur'an ve Hz. Peygamberin söz fiil ve takrirlerinden oluşan sünnet, Islâm hukukunda yasamanın iki temel kaynağıdır. Ancak bu iki kaynak bütün hukukî meselelerin hükümlerini ayrı ayrı tesbit etmemiş ve bazı konularda sadece genel esasları vaz'ederek ayrıntılarını değişen şartlara göre, meşrûiyetini kabul ettiği hukukî kaynaklar muvâcehesinde, hukukçulara ve zamanın yasama organına terketmiştir. O halde Islâmiyetteki hükümler, kaynakları açısından iki kısımdır:

A) Kur'an ve sünnetin açık olarak ifade ettiği şer'i hükümler. Bunlar, hiç bir şahıs ve kurumun tasdikine gerek olmaksızın geçerlidir ve bütün müslümanlar için bağlayıcıdır: Bunlarda kanun koyucu Allah veya peygamberidir. Bütün müslüman hukukçuların ittifakı ile yani icma' ile sâbit olan içtihadî hükümler de aynı şekilde bütün müslümanları bağlar. İşte burada ilahî kaynaklı yasama faaliyeti ile günümüzdeki yasama gücü arasında önemli bir fark ortaya çıkmaktadır. İslâm hukukunda yasama organı Kur'an ve sünnette yer alan hükümlere aykırı yasama faaliyetlerinde bulanamaz. Halbuki günümüzdeki lâik yasama gücü, kendi iradesi olan en yüksek yasayı, Anayasayı bile kendi iradesiyle değiştirebilir. İslâm Hukukunda sultan-halife ve padişah da dahil, her müslümanı bağlayan bu çeşit hükümlere şer'i hükümler şer'-i şerif veya şer'î hukuk denmiştir. Bunun anlamı, sayılanların dışındakilerin şer'î olmadığı demek değildir, belki herkesi bağlayan ve aksine hüküm vaz'ı mümkün olmayan hükümler manasını ifade etmektedir.(1)

B) Kur'an veya sünnette açık bir hüküm bulunmadığı için içtihat ile sâbit olan hukukî hükümlerdir. Bütün İslâm hukukçularının ittifak ettiği yani icma' ile sâbit olan içtihadî hükümlerin de birinci grupta mütalaa edilmesi gerektiğini önemle belirtmiştik. Geriye kaynağı içtihat olan ve değişik İslâm hukukçularının farklı neticelere vardıkları hukukî hükümler kalmaktadır. Bunların kaynağı istihsân, âmme maslahatı prensibi (istislâh) veya bunlara dayanan örf ve âdet kâideleri gibi tâli kaynaklar olabilir. İkinci gruba giren hükümlerin en önemli özelliği, bağlayıcı olmamasıdır. O halde bu çeşit hükümleri ortaya çıkaran ve şer'î esaslara göre tesbit edenler müçtehit hukukçular olup, Padişah veya halife değildir. Bir manada yasama faaliyeti mefhumu, müçtehit hukukçuların içtihadlarına inhisar etmemektedir. Eğer halife veya sultan bizzat müçtehitse, bu manada yasama faaliyetine dahildir, yoksa değildir.(4)

İslâm Hukukunda, devletin yüksek otoritesini elinde tutan organa ülül-emr denmektedir. Bu organ halife olabilir, sultan olabilir veya hem halife ve sultan hem de yardırncı bir şûrâ meclisi olabilir. Ülül-emr denilen yüksek otorite şer'î hükümler dediğimiz birinci grupdaki hükümleri, uygulama amacıyla bir kanun şeklinde tanzim edebilir. Mevcut içtihadî görüşlerden birini kamu yararını esas alarak tercih edebilir. Hakkında içtihadî de olsa hiç hüküm bulunmayan meseleleri, uzman hukukçuları bir araya getirerek çözüme kavuşturabilir. Nihayet, kendisine tanınan içi boş yasama yetkisine dayanarak, bazı hukukî düzenlemelerde bulunabilir. Işte ülül-emr denilen yüksek otoritenin bu faaliyetleri sonucu ortaya çıkan, bir kısmı birinci anlamda şer'î, bir kısmı içtihadî hüküm-ler ve bir kısmı da bazı tanzimî tasarruflardan oluşan hukukî kâidelerin tamamına örfi hukuk, kanunnâme veya siyaset-i şer'iye adı verilmiştir. Aslında meselenin mahiyeti tam anlaşılmadığından bazı hukukçular tarafından örfi hukuk, şer'î hukukdan tamamen ayrı, hatta ona aykırı ayrı bir hukuk manzumesi olarak görül-müştür. Kanun veya siyâset-i şer'îye adı altında bazı düzenlemelerin yapılması eski hukukçularımızın bir kısmı tarafından da hoş karşılanmamıştır. Ancak çoğunluk, Islâm hukukunun dinamizminin sağlanması için bu tip faaliyetlerin kanun ve siyaset-i şer'iye adı altında yapılmasının câiz ve hatta şart olduğunu, sadece yapılan bu düzenlemelerin şer'î hükümlere aykırı olmaması gerektiğini, isâbetle belirtmişlerdir.(3) Örfî hukuk denen bu çeşit düzenlemelere “kanun” adının verilmesi, 13. asırdan önceki tarihlere rastlar.(4)

İşte yukarıda zikrettiğimiz faaliyetler, bir yasama faaliyeti kabul edilirse (bazı Islâm hukukçuları bu çeşit düzenlemelere teşrî' yani yasama demekte dinî açıdan sakınca görmemekte ve bunu şer'î sınırların aşılmaması şartına bağlamaktadır),(5) burada yasama organı ülül-emr'dir. Yani yüksek otoriteyi temsil eden devletin en üst organıdır. Bu organın yaptığı düzenlemeler, şer'î esaslar dairesinde yapılmak şartıyla bağlayıcı ve meşru'dur. Ülül-emr'in bu faaliyeti özellikle içtihadî hükümlerin bağlayıcılık kazanması açısından zaruridir. Ülül-emr denilen yüksek otorite, isterse meseleleri mütâlaa etmek üzere ehl-i hall ve'l akd denilen uzman şahıslardan kurulu şûrâ meclisinin görüşünü alır.

İslâm Hukukunda bu bir tür kanun koyma yetkisi “re'y-i veliyy'il-emr” diye ifade edilmektedir. Islâm hukuku belli alanlarda ülül-emre önceden belirlenmiş olan konularda kural veya kanun koyma yetkisi tanımıştır. Bunları kısaca özetlememiz gerekir

a) “Allah'a, 0'nun peygamberine ve sizden olan ülül-emr'in emir ve yasaklarına itaat ediniz”(6)  mealindeki âyet gereğince, câiz yani serbest olan mevzularda, ülül-emr'in emretme ve yasaklama şeklinde kanun koyma yetkisi mevcuttur. Şer'î hükümlere aykırı olmamak şartıyla bu mahiyetteki kanun hükümlerine uyulması, müslümanlar için bir vecibedir. Osmanlı hukukçuları birden fazla evlenmenin şarta bağlanmasını ve küçüklerin velileri tarafından evlendirilmesinin yasaklanmasını bu yetkiye misal olarak vermişlerdir. 1917 tarihli Hukuk-u Aile Kararnâmesinin mazbatasında konu ayrıntılı olarak açıklanmıştır.(7)

b) Birinci yetkinin devamı olarak, ülül-emr, âmme maslahatı (kamu düzeni), şer'î hükümlere aykırı olmayan örf âdet kâideleri ve benzeri sebeplerle, bazı şer'î hükümleri uygulama açısından kayıtlar; içtihadî konularda bazı emir ve yasaklamalarda bulunabilir. Bazı davaların belli zaman aşımı sürelerinin geçmesinden sonra dinlenemeyeceği, borca batık şahsın haps edilebileceği ve tasarruflarının geçerli olmayacağı yolunda Osmanlı Padişahlarının şeyhülislâmın fetvasını alarak verdikleri fermanlar bu kabildendir. “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz” esası da bunu desteklemektedir.(8)

c) Ayrıca yine âmme maslahatı (kamu yararı ve düzeni) prensibini kullanarak kamu hizmetlerinin kamu yararına uygun olarak yürütülmesi için bütün idarî düzenlemeleri yapabilir. Askerî kanunlar, devlet teşkilâtı ile ilgili idarî kanunlar, vergi kanunları, yargı erkinin görev ve yetkisini düzenleyen kanunlar, mahkemelerin derecelerini tayin, gayrımenkül mülkiyetinin tapuya tescili ve benzeri hususlarla ilgili düzenlemeler, hep bu esastan kaynaklanmaktadır. Bu konularda temel kaynaklarda değişmez hükümlerin bulunması, hem mümkün değildir, hem de lâzım değildir. Zira bu hususlar zamana göre değişen konulardır. Tanzimat'tan sonra Düstur'da yayınlanan hukukî düzenlemelerin çoğunluğu bahsedilen mahiyettedir.(9)

d) Eski hukukumuz, hakkında belli bir ceza tayin edilmeyen suçların (tazir suçları) cezalarını takdir etmeyi, zamanın ülül-emr'ine bırakmıştır. Cezaları Kur'an ve hadisçe belirlenmiş olan had suçları ve şahsa karşı işlenen çoğu cürümler dışında kalan bütün suçlar için, ceza kâidelerini tanzim yetkisi ülül-emr'e aittir. Uzun Hasan, Alâaüddevle, Fâtih, Kanunî ve benzeri Osmanlı Kanunnâmelerindeki cezaî hükümler, hep bu yetkiye dayanılarak vaz'edilmiştir. Yoksa Islâm hukukunun açık hüküm vaz'ettiği konularda hüküm vaz'ına gidilmemiştir. 1858 tarihli Ceza Kanunnâmesi bile konuyu sözde de olsa l. maddesinde tasrih etmiştir. Ileride bu konuya tekrar döneceğiz.(10) Şer'îye sicillerindeki kayıtlar ve Osmanlı Arşivindeki vesikalar yukardaki hususlarda bizi teyid etmektedir.(11)

e) Son olarak Osmanlı toprak rejimini yakından ilgilendiren bir yetkiye de dikkatleri çekelim. Islâm hukukuna göre, savaşla fethedilen topraklann hukukî rejimini tesbit yetkisi ülül-emre aittir. Sahip olduğu seç

imlik yetkilerden biri de, bu çeşit toprakları dev-letin arazisi olarak (mîrî) ilan etmek ve tasarruf şeklini âmme maslahatına (kamu düzeninin gereklerine) göre istediği gibi tanzim etmektir. Osmanlı Padişahlarının vaz' ettiği bine yakın arazi kanunâmeleri bu esasa göre konulmuştur.(12)

Bunlara daha başkalarını da ekleyebilirsiniz.

C) Biz özellikle devletin ile alakalı bazı tesbitleri de ilâve    ederek, konuyu bitirelim:

Hukukî, siyasî ve sosyal bir düzen ve otoriteyi temsil eden devlet müessesesinin Islâm hukukundaki önemli özelliklerine kısaca temas edelim.

1) Devlet nizâmında hâkimiyet Allah'a aittir. Yani hukukun kaynağı Allah'ın irâdesidir. Bu sebeple müslüman devletlerde tam anlamıyla yasama organı yoktur. Sadece Allah ve peygamberinin tanıdığı sınırlı yasama yetkisi kullanılabilir. Konuya bütün ayrıntılarıyla ilerde değineceğiz. (13)

2) Kur'an, Peygamber'e ve O'nu takip edenlere eşitlik ve adaletten ayrılmamalarını değişik yerlerde tavsiye etmektedir. Kur'an'da “Allah katında en hayırlınız, 0'ndan en çok korkanınızdır” denmekte ve ruhban sınıfını şiddetle reddetmektedir. Kanun kuvvette değil, kuvvet kanunda olmalıdır esasını kabul etmektedir.(14)

3) Devlet nizâmının önemli bir özelliği de, itaat ve teslimiyettir. Merkezî bir otoriteye itaat edilmeden devletin teşekkül etmesi mümkün olmadığından, bu konuya büyük önem verilmektedir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” ifadesi bu teslimiyeti ifade eder. Çok az istisnaların dışında Islâm hukukunda devlete itaat, dinî bir görev olarak kabul edilmiştir. Kur'an, açıkca ülül-emr'e itaatı emretmektedir. (15)

4) Islam hukukunun kabul ettiği önemli bir anayasa hukuku prensibi “şûrâ” esasıdır. Devlet idaresinin en önemli temeli kabul edilen şûrâ prensibi, devlet adına ve devlet işleri için alınacak kararların, seçilmiş ve yetkili meclisler tarafından alınması manasını ifade eder. Yetkili meclisi teşkil eden fertlere “ehl-i hall ve'l-akd” denir. Bu konuya ileride tekrar döneceğiz.(16) Bu zikredilen dört temel özellik dışında, Islâm hukukunda devlet nizâmının başka özellikleri de vardır. “Dinde zorlama yoktur”(17) esasıyla getirilen hoşgörü prensibi; insanlar arasında ırk ve renk, farkını reddeden evrensellik esası ve “iyiyi emret, kötüyü önle”(18) şeklinde özetlenen sosyal reformculuk özelliği bu arada zikredilebilir.(19)

İslâmın tavsiye ettiği belirli bir devlet şekli yoktur. Devletin işlerinin yürütülebilmesi için öngördüğü bir “şûrâ  meclisi” vardır. Devlete ait önemli işlerin bir danışma meclisinde karara bağlandıktan sonra yürütülmesini emreden Kur'an âyetleri ve hadisler, gayet kesin ve açıktır. Hz. Peygamber ve Râşid Halifeler devrinde bu esas uygulanmıştır. Islâm hukukçuları, “şûrâ meclisinin” kurulmasının devlet başkanı için kesin bir görev mi yoksa tavsiye edilen bir esas mı olduğunda fikir ayrılığı içindedirler. Tarih içinde bazı sultan ve halifelerin bu esasa uymadığı gözönüne alınarak, kesin dinî bir görev olmadığı düşüncesi yerleşmiştir. Ancak Kur'an'ın bu müesseseye verdiği önem ortadadır.(20)

“Şûrâ meclisi”nin üyeleri (ehl-i hall ve'l akd) nasıl teşkil edilecektir? Bu konu zamana ve zemine terkedilmiştir. Ilk dönemlerde “ahlak, fazilet, ilim ve tecrübe” gibi vasıflarla temâyüz etmiş bulunan şahıslar, şûrâ meclisinin tabiî üyesi kabul edilmiştir. Sahabe ve tabiîler devrinde hep bu esasa uyulmuştur. Abbasiler'de, Selçuklular'da devletin üst yöneticilerinden teşekkül eden Divan'lar bu görevi ifa etmiştirler. Osmanlı Devleti'nin Tanzimat'a kadarki döneminde ise, Divan-ı Hümâyun bir şûrâ meclisi olarak devletin önemli işlerini yürütmüştür. Şûrâ meclisi üyelerinin en azından şu vasıfları taşıması gerektiği belirtilmektedir: Tam ehliyetli olmak, hür olmak, ilim sahibi bulunmak, dindar, güvenilir ve dürüst olmak (âdil olmak) devletin vatandaşı bulunmak.(21)

Sosyal münasebetlerin çoğalması, devlet işlerinin artması ve her sahada mütehassıs kimselere ihtiyaç duyulması sebebiyle “şûrâ” görevinin, branşında uzman olanlardan seçilmiş üyelerden meydana gelen milletin kalbi hükmündeki bir meclis tarafından ifa edilebileceği görüşü, Tanzimat sonrasında ağır basmış ve Osmanlı Meclis-i Mebusanının kurulması ve Meşrûtiyetin ilanında bu görüş şer'î bir dayanak teşkil etmiştir. Başbakanlık Osmanlı Arşivinde konuyla ilgili çok kıymetli vesikalar bulunmaktadır.(22) Konuya yasama organı bahsinde tekrar döneceğiz.

Şûrâ meclisinin kararları nasıl bir hukukî mahiyet arzetmektedir? Bu konuda özetle şunlar söylenebilir: Kitap ve Sünnetin açıkça hüküm vaz'ettiği konularda, şûrâ, mevcut hükümleri icra için kararlar alabilir. Hakkında açık bir hüküm bulunmayan meselelerde ise, şûrâ meclisi, birinci derecede rol sahibidir; meseleler müzâkere edilir ve ortak içtihat karara bağlanır. Kararda ittifak şart değildir, çoğunluk yeterlidir. Ilk devir uygulamaları ve konuyla ilgili dinî emirler, cemaate yani çoğunluğa uyulmasını emretmektedir. Kesin nass (dinî metin) bulunmayan meselelerde, içtihadî kaynakların ürünü olan örfî hukuk esas alınacaktır. Ancak burada bir problem daha vardır: Devlet başkanı (halife, sultan veya padişah) ile şûrâ üyeleri farklı görüşleri ileri sürerlerse, devlet başkanına ait görüşün ağırlık kazanıp kazanmıyacağı meselesi tartışmalıdır. Türk hukuk tarihinde, Türklerin kendilerine mahsus devlet anlayışının da tesiriyle, devlet başkanının (sultanın) görüşüne ağırlık verileceği esası benimsenmiş ve uygulanmıştır. Divan-ı Hümâyun veya Meclis-i Mebusan'ın kararlarına rağmen Padişah'ın görüşünün tercih edildiği hadiseler arşivimizde nümuneleri çok olan durumlardır.(23) Hz. Peygamber, Uhud savaşından önceki şûrâda kendi fikrini değil şûrâ meclisinin fikrini tercih etmiştir.(24)

Son olarak İslâm hukukunda “şûrâ” meclisinin vasfı yani devletin şekli üzerinde de durmak istiyoruz. Yapılan araştırmalar, mevcut devlet şekillerinden hiçbirinin İslâmın öngördüğü devlete tam olarak uymadığını göstermektedir. Monarşik devlet şekillerinde hâkimiyet tek şahısda, cumhuriyet idarelerinde bir heyette kendini göstermektedir. İslâmda ise hâkimiyet sadece Allah'a aittir. Ancak, Halife veya Sultan, Allah'tan aldığı hâkimiyetin temsilcisi değildir; belki islâm milletinin vekili durumundadır. Hâkimiyetin kaynağı ilahî irâde olduğundan, sultan şer'î hukuka aykırı hareket edemeyecektir. Ettiği takdirde kendisine temsil yetkisi veren müslümanlar onu görevden alabilecektir. Osmanlı Padişahlarının hal'ında mutlaka fetvaya başvurulmasının sebebi budur. Halife veya sultanın, hâkimiyeti Allah'tan doğrudan değil halk vasıtasıyle almış sayıldıkları için, İslâmî devlete batıdaki anlamıyla teokratik bir devlet nazarıyla bakılamaz. İslâmda halkın iradesinin üstünde ilahî irade bulunduğundan, halkın kendi irâdesi ile kendisini yönettiği cumhurî devlet şekli de buna tam uymamaktadır. İslâm hukukunda meşrû'iyet önemlidir. Eğer halkın iradesi meşrû' ise, o zaman İslâmî devlet sözkonusudur. Yapılan izahlar karşısında, İslâm hukukunun belli bir devlet şeklini öngörmediğini, ancak koyduğu prensipler ve hâkimiyet anlayışının dindar bir cumhuriyet olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten râşid halifeler, hem bir halife hem de dindar bir cumhuriyet reisiydiler.(25)

İslâm hukukunun anladığı manada ideal devlet, sadece Râşid Halifeler zamanında görülmüştür. Daha sonra zikredilen vasıfları taşıyan ideal bir devlet gelmemiştir. Ancak ideal olmasa da Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar da birer Islâmî devlettirler. Hem Selçuklu hem de Osmanlı devlet idaresini (Meşrûtiyetin ilânına kadar) kayıtsız şartsız mutlak bir monarşi olarak vasıflandırmak mümkün değildir. Zira mutlak monarşide hâkimiyet hükümdardadır ve hükümdar mutlak monarşide hiçbir bağlayıcı kurala bağlı değildir. Halbuki başta Osmanlı Padişahları olmak üzere, bütün müslüman Türk sultanları, şer'î şerif denilen hukuk ile kayıtlıdır ve asıl hâkimiyet sahibi olan Allah'a ve onun kanunlarına karşı manen de olsa sorumludur.(26) Son dönemdeki Osmanlı idaresi dindar bir meşrûtî rejim olarak vasıflandırılmaktadır.

Bu bahsi de Bediüzzaman'ın Sünûhât adlı eserinde yaptığı şu önemli tesbitiyle bitirmek istiyoruz:“Müslümanların dinî hükümlerde gösterdiği ihmalin en mühim sebebi şudur: Dinin temel rükünleri ve ahkâm-ı zaruriyeki yüzde doksandırbizzat Kur'ân'ın ve Kur'ân'ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. Içtihadî olan ihtilâflı meseleler ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe ihtilâflı meseleler ile dinin temel rükünleri ve ahkâm-ı zaruriye arasında çok büyük farklar vardır. Içtihadî olan ihtilâflı meseleler altın ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu on altının himayesine vermek, mezc edip tâbi kılmak caiz midir?

Cumhûru, burhandan ziyade, me'hazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân'ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı. Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasıtla eder. Bu ise gayr-ı tabiîdir. Meselâ, hükmün me'hazı olan şeriat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur'ân ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayal meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle, vicdan lâkaytlığa alışır, cumûdet peyda eder.

Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi, zihin tabiî olarak müşevviki imtisal ve mûkızı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan kudsiyete intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı. Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mâhiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatâsı yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur'ân'a tefsir olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir. Hâcât-ı diniyede cumhurun enzârını doğrudan doğruya, câzibe-i i'câz ile revnakdar ve kudsiyetle hâledar ve daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren hitab-ı Ezelînin timsali bulunan Kur'ân'a çevirmek üç tarikledir:

1.Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkitle kırıp o hicabı izale etmektir. Bu ise tehlikedir, insafsızlıktır, zulümdür.

2.Yahut, tedricî bir terbiye-i mahsusayla kütübü şeriatı şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur'ân'ı göstermektir: Selef-i Müçtehidînin kitapları gibi, Muvatta, Fıkh-ı Ekber gibi. Meselâ, bir adam Ibni Hacer'e nazar ettiği vakit, Kur'ân'ı anlamak ve Kur'ân'ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa Ibni Hacer'in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarik de zamana muhtaçtır.

3.Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarikatın yaptığı gibi, o hicabın fevkine çıkararak, üstünde Kur'ân'ı gösterip, Kur'ân'ın hâlis malını yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i şeriatın va'zına nisbeten, bir tarikat şeyhinin va'zındaki olan halâvet ve câzibiyet bu sırdan neşet eder.

Umur-u mukarreredendir ki, efkâr-ı âmmenin birşeye verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh, ekseriya o şeyin kemaline nisbeten değildir; belki ona derece-i ihtiyaç nispetindedir. Bir saatçinin bir allâmeden ziyade ücret alması bunu teyid eder.

Eğer cemaat-i Islâmiyenin hâcât-ı zaruriye-i diniyesi bizzat Kur'ân'a müteveccih olsaydı, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitapla- ra taksim olunan rağbetten daha şedit bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu suretle nüfus üzerinde bütün mânâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle taberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.

Bununla beraber, zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilâfiyeyle mezc edip, ona tâbi gibi kılmakta büyük bir hatar vardır. Zira Musavvibenin* muhalifi olan Tahtiecilerden biri der ki: “Mezhebim haktır; hatâ ihtimali var. Başka mezhep hatâdır; sevaba ihtimali var.”.(27)

 

IV- NETICE

Bu asırda bilen bilmeyen herkes Islâmiyet, değiºim ve benzeri mevzularda söz söylemekte ve kalem oynatmaktadır. Bizlerin yapacağı ºey ºudur: Kimse demez ayranım ekºidir. Fakat biz tadmadan almayacağız. Kur'an'ın mihengine vuracağız; eğer altın çıkarsa kabul edeceğiz, eğer bakır çıkarsa bedduayı da arkasına ilâve edip sahibine iade edeceğiz. Çünkü piyasada çok silik söz ortada dolanıyor. Altın diyerek bakıra sahip çıkmamalıyız.

_______________________________________

(1)Ebu Fâris, 105 vd.; Nebhan, 353 vd.; 374-375.

(2)Nebhan, 357 vd.; Ebu Fâris, 105 vd.; Karaman, 1/187; Islâhât-ı

 Kanuniye, BOA, YEE, 14-1540, sh. 12 vd.

(3)Ibn'ül-Kayyım, I'lâm'ül-Muvakkıin 4/372 vd. Bu çeşit düzenlemelere “kavanî-i siyaset” diyen bu Hanbeli hukukçusu, örfî huku-kun şerî'atın bir parçası ve mütemmim cüz'ü olduğunu kaydetmektedir. 4/373 vd.; Alûsî, Ruh'ul-Maanî, 28/20-22.

(4)Zerkâ, 1/248 vd.; Nebhan, 367 vd.

(5)Alûsî, Ruh'ul-Maanî, 28/20 vd. 1293/1876 tarihli Anayasanın hazırlanmasından 20 yıl önce vefat eden bu büyük Islâm âlimi konuyu ayrıntılarıyla açıklamıştır.

(6)Kur'an, Nisâ, 58.

(7)HAK Esbâb-ı Mûcibe Mazbatası, Akgündüz, Külliyât, 3l4; Alûsi, Ruh'ul-Maânî, 28/21 “Yapılan düzenlemeler câiz olan konularda ise makbuldür” demektedir.

(8)Kanunî Kanunnâmesi, MTM. 1/316-317; Zerkâ, 1/202 vd.; Ebüssuud, Ma'rûzâtında bu tip meselelere çok sayıda misal zikretmektedir; Bkz. MTM. 1/337 vd.

(9)Konunun tetkiki için bkz. Alûsî, Ruh'ul-Maânî, 28/21; Zerkâ, 1/115-122.

(10)Alûsî, Ruh'ul-Maânî, 28/21; 1274/1858 tarihli Ceza Kanunnâme-i Hümâyunu, md. 1; Akgündüz, Külliyât, 834; Ilmiye Salnâmesi, 313.

(11)Akgündüz, Ahmet Ve Türk Dünyası ilim Hey'eti, Şer'iye Sicilleri, c. I, Istanbul 1988, sh. 259 vd.

(12)El-Mâverdi, El-Ahkâm'üs-Sultaniyye, 131 vd.; Ebu Ya'lâ, EI-Ahkâm'üs-Sultaniyye, 130 vd.; Molla Hüsrev, Dürer, 1/285 vd.; Alûsî, Ruh'ul-Maânî, 28-21.

(13)Kur an, AI-i Imrân, 189; Mâide, 17-40; Yusuf, 40; Nisâ, 65; Ebu Fâris, Muhammed Abdülkadir, En-Nizâm'üs-Siyâsî Fi'l-Islâm, Beyrut 1984, sh. 17-40.

(14)Kur'an, Hucurât, 13; Bakara, 213, 216; Nisâ, 58; Ebu Fâris, 40-66; Alûsi, Ruh'ul-Maânî, c. 26, sh. 164; Karaman, Anahatlarıyla..., 1/176.

(15)Kur'an, Nisâ, 59; Al-i Imran, 32; Ebu Fâris, 67-77; Karaman, Anahatlarıyla... 1/176.

(16)Kur'an, Şûrâ, 38, Al-i Imran, 159; Nebhan, 15 vd.; Ebu Fâris, 67-77; Karaman, Anahatlarıyla... 1/177, 202 vd.

(17)Kur'an, Bakara, 236.

(18)Kur'an, Al-i Imran, 104.

(19)Karaman, Anahatlarıyla... 176-178.

(20)Kur'an, Al-i Imran, 159; Şûrâ, 38; Nebhan, 161-162; Ebu Fâris, 79-92.

(21)Ebu Fâris, 112-125; Nebhan, 162-164; Karaman, Anahattarıyla..., 1/202.

(22)Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Evrakı Tasnifi, No: 23-1516, 1515; 14-1610; 14-154; Alûsî, Ruh'ul-Maânî, c. 28, sh. 20-22; Ibn'ül-Kayyım, I'lâm'ül-Muvakkıîn, 4/373 vd.

(23)Ebu Fâris, 93/105; Karaman, Anahatlarıyla..., 1/203-204.

(24)Kur'an, Al-i Imran, 159; Ebu Fâris, 94-96; Ibn-i Hişam, Es-Siret'ün Nebeviyye, Mısır, c. 2, sh. 223 vd.

(25)Ebu Fâris, 18 vd.; Nebhan, Anahatlarıyla..., 1/179-181; Hilâfet ve Hâkimiyet-i Milliye, 36 vd.; Bu Risale isimsizdir ve Cumhuriyet döneminde tarihsiz olarak devletçe bastırılmıştır. Seyyid Bey'in olsa gerektir.

(26)Özellikle Osmanlı Devletinin yükselme devirlerinde bu denge daima korunmuştur. Fâtih'in bir Rum ile beraber yargılanması, Zenbili'nin Yavuz'u azarlaması ve benzeri hâdiseler bunu te'yit etmektedir. Bkz. Ilmiye Salnamesi, Istanbul: MTM, I/498-500.

(27)Bediüzzaman, Sünûhât.

12 Yorum

Diğer Haberler

Fıkıhdan İslâm Hukukuna / Prof.Dr.Talip Türcan

Asr-ı Saadet İktisadı & Peygamber Nasıl Bir Ekonomi Uyguladı? / Cengiz Kallek

Nurullah Erkoç : Unutulan Sünnet  "İtikaf"

El-Ezher'in hazırladığı alternatif İslami anayasa taslağı

Tarihte Ekonomik Dönemler,Sistemler ve İslamiyet / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Hukukuna göre Kadının Boşanma Hakkı (1) / Yunus Vehbi Yavuz

İslam ekonomiye ne der? / Günümüz Meselelerine Cevaplar..

İslam Hukukunun Genel Gayesi / Tahir bin Aşur

İslam Ekonomisi ve Marxçı Sosyalizm Açısından İhtiyaç / M.Bakır es-Sadr

İslam Devlet Teorisinde Yönetim İlkeleri / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

Hz.Ali'nin torunundan "Haklar Risalesi"

Beş İslam'ın Şartı (İbadetler) + Altı da İnancın Şartı (Amentü) - Ahlâk-sız Türk Müslümanlığı / Prof.Dr.İlhami Güler

İslami finansı anlamak / Frank Vogel

Zekatın terbiye edici etkisi ve Friedman / Aliya İzzetbegoviç

Din ve İktisat / Prof.Dr.Musa Kâzım Yılmaz

İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm / Hakkı Eren

İslam Ekonomisi ve Marksist-Kapitalist Ekonomi / Musavi Lari

Günümüz Çarpık Ekonomi Anlayışı ve İslam Ekonomisi / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Ekonomisinin Mülkiyet Anlayışı / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam'da İktisat Nizamı / Takiyyuddin en-Nebhani

Osmanlı Hukuk Sistemi

İslam Ekonomisinin Genel Yapısı / Muhammed Bakır es-Sadr

İslam İktisat Doktrini Üzerine Mülahazalar / Yahya Arslan

Ebu Hanife'nin İctihatlarında Dinde Kolaylık ve Fakirin Korunması / Yrd.Doç.Dr.A.Vehbi Ecer

İslam Hukukunun Kaynağı Olarak Kur'an / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

İslam Hukukunun Gayesi / Dr.Ali PEKCAN

İslam'ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler

Seküler Dünyada Fıkh'ı Konuşmak / Dr.Ebubekir SİFİL

İslam'ın Hükümleri Zamana Göre Değişir mi?

Temel Çizgileriyle Doktriner Kapitalizm / M. Bakır Sadr

İslami Ekonominin İncelikleri / Dr.Mustafa Özel

İslam'ın Sağladığı Sosyal Güvenlik / Prof.Dr.Faruk Beşer

Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kur'an / Prof.Dr.Suat Yıldırım

İşçi ve İşverenin Hukuki ve Ahlaki Sorumlulukları / Dç.Dr.Selim Arık

İslam'da Adalet İlkesi / Prof.Dr.Muhit Mert

İslam Hukukunda İctihat Kavramı
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz