Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Seküler Dünyada Fıkh'ı Konuşmak / Dr.Ebubekir SİFİL
Varlığı ve hayatı müslümanca "algılama"nın zemi­ni Akide ise, "yaşama"nın zemini de Fıkıh´tır. Fıkıh´tan bahsettiğimizde, Din´in hayata akseden, ete-kemiğe bürünmüş yönünden bahsetmiş oluyo­ruz.
27/09/2009 / 00:08

Fıkıh, Din´in, inanç alanının dışına taşmayan, yaşanan canlı hayata dair fiilî ve aktif yönlendir­melerde bulunmayan bir"öğreti"den ibaret olmadı­ğını gösteren en önemli boyutudur. Zira Din, haya­ta Fıkıh yoluyla müdahil olur. Bu yönüyle Fıkıh, Din´in "kendine özgülüğünü muhafaza eden ve tezahür ettiren en önemli mekanizmadır. Bu sebeple -Elmalılı merhumun tabiriyle- İslamî ilim­lerin tamamı Fıkıh ilminin inkişafına müteveccihtir ve İslam medeniyetinin ruhu ve kıvamı buradadır.1

Ve yine bu sebeple Fıkıh, Hukuk´tan farklıdır ve elbette hem yatay, hem de dikey olarak gayrı kabil-i kıyas bir karakter ve ihata alanına sahiptir.

Hukuk, kaynağı ve temel mantalitesi gereği hem seküler, hem de dar kap­samlıdır.2 Sekülerdir; zira ahireti yoktur ve yalnızca maddî suç/ceza dengesi üzerine oturur. Dar kap­samlıdır; zira insanın mün­hasıran "dış dünya"yla iliş­kilerini tanzim etmeyi hedefler, ibadetlere, kalbî hayata/vicdana ilişkin herhangi bir düzenleme içermesi söz konusu değildir. Hukuk bakımından söz konusu olan, sadece "yanlış" davranışlardır. Bu sebeple hukuk, öncelikle ve özellikle neyin suç olduğunun tayin ve tesbitiyle iştigal eder.

Fıkıh ise insanın hem iç hem de dış dünyasını inşa eder. Niyetten başlayarak insanın bütün fiil ve davranışlarının meydana gelmeye başladığı andan, sonuç hasıl ettiği ana kadar Fıkıh devrede­dir. Bu özelliği sebebiyle Fıkh´ın, sadece "yanlış" davranışların (münkerât/menhiyyât) hükmü­nü tayin etmediğini, doğru davranışların (ma´rufât/me´mûrât) hükmünü de tayin ve tes-bit ettiğinin altını çizmemiz gerekir.

Bir üstteki paragrafta Hukuk´un ibadetlere ve kalbî hayata/vicdana ilişkin herhangi bir düzenleme içermediğini söylemiştim. "İbadetler konusu anlaşılabilir; ama kalbî hayata/vicdana ilişkin her­hangi bir "düzenleme"den söz etmek ne kadar doğrudur?" diye sorabilecekler için burada bir nebze durmakta fayda var:

Hukuk´un aksine Fıkıh, değerlendirmelerini "sevap-günah" zemininde yapar. Böyle olunca -yukarıda da geçtiği gibi- insanın sadece azaları­nın değil, kalbinin fiillerinin de Fıkıh´ta bir karşılığı vardır. Bir kimse, yabancı bir kadın zannederek zina niyetiyle kendi eşiyle ilişki kursa Hukuk açı­sından herhangi bir sonuç doğmaz; ancak niyeti itibara alan Fıkıh bu kimsenin bu fiilinin "günah" olduğunu söyler. Buna mukabil kendi eşi olduğunu sanarak yabancı bir kadınla ilişki kuran kimse Hukuk açısından "suçlu" sayılabilir; ama Fıkıh açı­sından bu kimseye herhangi bir şey gerekmez.3

Keza denizde boğulmakta olan bir çocuğu kurtara­bilecek durumda oldukları halde kurtarmayan kim­selerin bu davranışı Hukuk nazarında herhangi bir cezayı müstelzim değildir. Ancak Fıkıh bu kimselerin tazir cezasıyla tecziye edil­mesini öngörür.4

Hukuk genel olarak insana "ne yapmaması" gerektiğini söyler. Bunlar dışındaki uçsuz-bucaksız alanda insan -belli sınırlara riayet ederek- dilediği gibi yaşamakta özgürdür.

Fıkıh ise insana hem ne "yapması", hem de ne "yapmaması" gerektiğini söyler. İlaveten, yapılma­sı ve yapılmaması istenen şeyleri alabildiğine inceliklerine inerek kategorize eder: Fıkh´a göre insan davranışları (ef´al-i mükellefîn), müsbetten menfiye doğru bir ucunda "farz"ın, diğer ucunda "haram"ın bulunduğu geniş bir yelpaze içinde vacip, sünnet, mendup/müstehap, mubah, mekruh tarzında kategorize edilmiş halde karşılığını bulur. Bunu, "yapılması gerekenler" ve "yapılmaması gerekenler" şeklinde ikili bir tasnife tabi tutan Fıkıh, birinci gruptakileri "hüsn (iyi/güzel)" ikinci gruptakileri de "kubh (kötü/çirkin)" olarak görür. "Hüsn" kategorisine girenlerin yapılması, "kubh" kategorisine girenlerin de terk edilmesi birer "emir" olduğundan, her ikisine aynı anda şamil olmak üzere "vücub" demek, ilkini "vücub-i leh", İkincisini de "vücub-i aleyh" diye isimlendirmek mümkündür. Bu durum, Hukuk´un "özgür insan"ına mukabil, Fıkh´ın "mükellef insan"ını dikkatimize sunar.

Dünyaya, ilahî teklifi kabul edip gereğince yaşa­maya gönüllü bir kabullenişle "evet" deyip deme­yeceği noktasında sınanmak için gönderilmiş bulu­nan5 insan elbette bir tercihte bulunacaktır. İlahî hitaba muhatap kılınmış olması, insanın ayrıcalık­lı özelliğini dikkatimize sunar. "Hitab"ın tabiatında "teklif, teklifin tabiatında da "külfet" vardır. Yani var ediliş gayesine uygun davranmayı seçen insan, yaratıcısına ve diğer varlıklara karşı birtakım görevlerle muvazzaf bulunduğunu kabul etmiş ve bunun gereğini yerine getirmeye söz vermiş olmaktadır. "Muhatap" varlık, "mükellef varlık"tır ve onun değeri buradan gelmektedir.

Biraz aşağıda göreceğimiz gibi bu, mükellef insa­nın, var edicisinden başla­yarak diğer varlıkların ve hatta kendi nefsinin kendisi üzerindeki haklarını koru­yup gözeteceğini, bunun getireceği külfeti gönüllü olarak yükleneceğini dekla­re etmesi anlamına gel­mektedir. Yaratılmışların sahip bulunduğu hakların kaynağı ilahî hitap olduğu­na göre, "hukuku´l-ibad" kategorisi de sonuç itiba­riyle "hukukullah"a ait olmaktadır.

Fıkıh-Hukuk karşılaştırması söz konusu olunca karşımıza çıkan önemli bir nokta da şudur: Fıkıh "Hukukullah"ı önceler; Hukuk ise "insan haklan"nı mutlaklaştırır. Bu son derece önemli bir "karşıt­lıktır. Günümüzde Fıkh´ı Hukuk´a indirgeyen yay­gın anlayışın ayağının kaydığı nokta burasıdır.

Hukukullah-Hukuku´l-İbad

Bu noktada ilk yanlış, Fıkıh´taki "hukuku´l-ibad" kavramı ile çağdaş Hukuk sistemindeki "insan haklan" kavramının birbirine karıştırılmasıyla orta­ya çıkıyor. Her şeyden önce hukuku´l-ibad´ın, hukukullah´tan tamamen kopuk ve bağımsız bir kategori olmadığı gerçeğinin altını çizelim. Bir insan bir başka insanın veya diğer bir canlının hakkına tecavüz ettiği zaman, Fıkıh zaviyesinden sadece maddî bir cezaya muhatap olmakla kal­maz, aynı zamanda "günah" işlemiş olur. Zira hukuku´l-ibad da sonuç itibariyle hukukullah´a raci-dir. Dolayısıyla Fıkıh zaviyesinden meselenin tam anlamıyla çözülmüş sayılması için hem -muhtelif müeyyidelerle- muhatabın mağduriyeti giderile­cek, hem de o kişi tevbe-istiğfar edecektir. Zira o, hem "cürüm" hem de "ma´siyet" işlemiştir.

Fıkıh ile Hukuk´un birbirine karıştırılmasından doğan ikinci ve en büyük yanlış ise "hukukullah"ın ihmaliyle karşımıza çıkar. Günümüzde Fıkıh´la ilgilenenlerin çoğunlukla onu Hukuk´a indirgeme-siyle ortaya çıkan bu büyük arıza, Fıkh´ın seküler-leştirilmesi gibi bir sonuç hasıl etmektedir.

"Mademki hukuku´l-ibad sonuç itibariyle huku­kullah´a racidir ve dahi hukuku´l-ibad dediğimiz şey de "insan haklarf´ndan ibarettir; öyleyse insan hak­larına riayet, hukukullah´ın da edası anlamına gelir" tarzındaki mantık, Fıkh´ın sekülerleştirilmesinin en temel zeminini teşkil etmek­tedir. Bu mantığın göz ardı ettiği en temel iki gerçekten birisi hukuku´l-ibad´ın insan hakları anlamına gelmediği, ikincisi de kaynağını sekü-ler hukuktan alan "insan hakları" kavramının "Allah rızası" ekseninde değil, "nefsî heva" ekseninde vücut bulduğudur.

İlahî teklif karşısındaki kayıtsızlık ve hatta "tuğyan" durumunun vücut verdiği insan hakları kavramının hukuku´l-ibad ile ilişkisi, sadece bazı noktalarda görülen şeklî benzerlikler üzerinden kurulabilir. Biraz yakından bakıldığında bu benzerliğin de aldatıcı olduğu kolayca fark edilir.

Örnek olarak İslamî ontolojideki "hürriyet" kavramı­nın seküler dünyadaki "özgürlük" kavramıyla ilişkisi üzerinde durabiliriz. En soyut ve genel anlamda özgürlük, -elbette birtakım sınırlar içinde- "canının istediğini yapabilme"yi ifade ederken, hürriyet, "nef­sin arzu ve tutkularından kurtulma"yı içerir.

İmam el-Gazzâlî, "hakiki kemal"in ilim ve hürriyette olduğunu belirttikten sonra ilmi "ma´rifetullah" olarak açıklar; hürriyet konusunda ise şunları söyler:

 

 


 

"Şehevî arzuların esaretinden, dünyevî kaygılar­dan kurtulmak ve bu arzu ve kaygıları, meleklere benzer biçimde zabt-u rapt altına almak, onlara galebe etmek..."6

Benimsedikleri hayat tarzları ve yönetim şekilleri bakımından "erdemli devlef´in (el-Medînetu´l-Fâdıle) karşıtını teşkil eden devletleri birkaç başlık altında kategorize eden el-Fârâbî, bunlardan biri­nin de "cemâ´î devlet" (halk iradesine dayanan devlet) olduğunu söyler ve özelliğini şöyle belirtir: "Halkının, herkesin istediğini yapabileceği şekilde özgür olmasını ve arzularını hiçbir şeyin engelle­memesini amaç edindiği devlettir."7

er-Râgıb el-İsfehânî de hürriyeti, "Hırs, açgözlülük gibi çirkin dünyevî özeliliklerin insana hakim olma­ması" şeklinde tarif eder.8 Yine o, bir başka eserin­de "hürriyetin arzulara ve dünyevî amaçlara kul olmayan kimseler için kullanılacağını söyler ve son derece önemli bir noktayı dikkate sunar: Hürriyetin anlam haritası içinde, "lütufkârlık göste­rip bir hakkı bağışlamak" vardır."9

Farklı meşreplere mensup müelliflerden yaptığı­mız bu alıntılara daha başkaları da eklenebilir. Ancak kaydettiklerimizin şu hususun anlaşılması için yeterli olduğunu söyleyebiliriz: İslam´ın öngör­düğü hukuku´l-ibad ile seküler insan hakları anla­yışı; kaynakları, hedefleri, öncelikleri ve temel mantaliteleri bakımından birbirinden kesinlikle farklıdır.

Dolayısıyla temelini bireyin -başkalarının özgürlük alanlarına tecavüz etmemek şartıyla- istediği her şeyi yapabileceği anlayışının teşkil ettiği "insan hakları" felsefesini, Fıkh´ın "hukuku´l-ibad" kavra­mına dayandırmak ve buradan Fıkh´ın sekülerleş-tirilebileceği gibi bir sonuca varmak, elmalarla armutları birbirine karıştırmaktan farksızdır.

Hukuku´l-İbad Seküler “İnsan Hakları”na Tekabül Eder mi?

Öncelikle belirtelim ki, burada neyin hukukullah ve neyin hukuku´l-ibad kategorisine girdiğinin tesbiti son derece önemlidir. Bu hususta -görebildiğimiz kadarıyla- en tafsilatlı dökümlerden birisini İmam es-Serahsî yapmıştır. O, bir Usul-i Fıkıh eserinin müstağni kalamayacağı10 bu sahaya büyük bir isa­bet ve dirayetle el atmış, hangi ahkâmın hangi kategoride yer alacağını detaylı olarak anlatmış ve hükümlerini belirtmiştir.11

Günümüzde hakim olan eğilimi dikkate aldığımız­da söylemek gerekir ki hukukullah´ın "ibadetler"e indirgenmesi Fıkıh´tan onay alması mümkün olan bir tutum değildir. Pek çok ahkâm gibi, -"çağdaş" anlayışın duymaktan hazzetmediği- "ukubat" (cezalar) da hukukullah kategorisine dahildir.12

Mesela İmam es-Serahsî şöyle bir taksim yapar: Sırf hukukullah, sırf hukuku´l-ibad, her ikisine de şamil olmakla birlikte hukukullah´ın galip olduğu ve her ikisine de şamil olmakla birlikte hukuku´l-ibad´ın galip olduğu ahkâm. Başka alimlerde de görebileceğimiz bu taksim, İmam es-Serahsî tara­fından -diğerlerinden farklı olarak- şu şekilde detaylandırılmıştır:

Sırf hukukullah şu sekiz kategoriden oluşur: Mahza ibadetler, mahza ukubat (cezalar), ukubet-i kasıra, ibadet ve ukubet arasında müşterek olanlar, bünyesinde külfet anlamı bulunan ibadet, bünye­sinde ibadet anlamı bulunan külfet, bünyesinde ukubet anlamı bulunan külfet, herhangi bir kimse­nin zimmetine taalluk etmeyen, kendi zatıyla kaim olan ahkâm..."13

İmam es-Serahsî, yazıyı uzatmamak için tafsilatı­na girmediğim bu taksimde, hangi ahkâmın hangi kategoriye girdiğini de detaylandırmıştır.

Nelerin hukukullah ve nelerin hukuku´l-ibad kate­gorisine girdiği ve bunların hangisinin hangi durumlarda diğerlerine önceleneceği konusunu detaylı ve sistematik biçimde çalışan bir diğer alim de İzzuddîn b. Abdisselam´dır. O, Kâvâ´idu´l-Ahkâm´üa hukukun, "farklı", "eşit" ve "ihtilaflı" şek­linde üçe ayrıldığını söyleyerek önce hukukullah alanına giren hususlar arasında tearuz olduğunda nasıl davranılacağını, arkasından hukuku´l-ibad alanında aynı durum söz konusu olduğunda ne yapılacağını inceler. Müteakiben hukukullah ile hukuku´l-ibad tearuz ettiğinde hangisine riayet edi­leceği konusunu işler. Burada dikkat çekici olan şudur: Hukukullah´ın hukuku´l-ibad´a öncelendiği durumlar, normal şartlarda cereyan eden ahkâma şamildir. Söz gelimi namaz vakti daraldığında yemek de hazır ise önce namazı kılmak, azaların ve canın kaybedilmesi söz konusu olduğu halde cihadı terk etmemek, oruç, hacc, umre ve itikâfı bozucu fiillerden (cinsel ilişki vb.) uzak durmak... böyledir.

Hukuku´l-ibad´ın hukukullah´a öncelendiği durum­lar ise istisnasız "özür, ikrah, ilca" durumlarıyla sınırlıdır. İkrah halinde kelime-i küfrü söylemek, belli mazeretler söz konusu olduğunda namazı kesmek, belli mazeretler bulunduğunda cemaatle namaza ve cihada katılmamak... bu duruma veri­len örneklerden bazılarıdır.14

Hem hukukullah, hem de hukuku´l-ibad katego­risine giren hususlarda nasıl davranılacağı mese­lesine gelince, İbn Abdisselam ulemanın bu nokta­daki ihtilafına dikkat çeker ve zikrettiği örneklerin bir kısmında hukukullah´ın, bir kısmında da hukuku´l-ibad´ın tercih edileceğini söyleyen alim­ler bulunduğunu belirtir.

İmam eş-Şâtıbî konuya daha değişik bir açıdan yaklaşır: O, hukukullah´ın hukuku´l-ibad´a takdim edileceğini, ondan önde tutulacağını mutlak bir şekilde belirttikten sonra, "Hukukullah tek bir kate­gori değildir; aralarında -beş temel maksat ve başka milletler tarafından da riayet edilen diğer zaruriyyat gibi- yapılması kesin olarak istenen emirler de vardır, menduplar gibi yapılması kesin bir şekilde emredilmeyenler de. Bu durumda men-dupların, mendup olmayan (vacip olan) hukuku´l-ibad´a önceleneceği nasıl söylenebilir?" şeklindeki muhtemel bir itiraza şöyle mukabelede bulunur:

"Hukukullah, hangi vecihle farz kılınmış olursa olsun, hukuku´l-ibad´dan daha büyüktür (a´zam). Hukuku´l-ibad her nasıl olursa olsun sonuç değiş­mez. Mükellefin, hakkını alması ve talep etmesi, azimetler çerçevesinde değerlendirilecek bir husus olmayıp, ruhsatlar çerçevesinde tanınmış bir genişliktir. Bu noktanın beyanı ruhsatlar ve azi­metler bahsindedir. Durum böyle olduğu için, muarız bir delil bulunmadığı sürece azimetler ruhsatlara takdim edilir.

"Şu da var ki, hukukullah eğer mendup kabilinden ise, zaruriyyata hizmet eder konumdaki tahsiniyyat kategorisindedir. Bu sebeple hukukullah´ın ihlali, zaruriyyatın ihlaline yol açabilir. Zira cüz olarak mendup olanlar, kül olarak vaciptirler.

"Bütün bunlar sebebiyle hukukullah´ın hukukül-ibad´a takdimi akla ilk gelen husus olmaktadır ki bu, fıkhî, sahih ve müstakim bir değerlendirmedir.

"(...) Bütün bunlardan sonra şunu belirtelim ki, hukukullah´a ait bir hak, hukuku´l-ibad´a takdim edildiğinde, yine hukukullah´a ait bir başka hakkın zayi olması sonucunu doğuracak şekilde bir mua-raza söz konusu olursa, ancak o zaman hukuku´l-ibad hukukullah´a takdim edilir. Mesela hastalığı sebebiyle oruç tutmak bir kimseye ağır geldiği halde oruç tutuyorsa ve fakat bu durumdayken oruç tutmanın verdiği sıkıntı onu kemali üzere namaz kılmaktan, namazda huzur-i kalbe devam­dan... alıkoyuyorsa, bu durumda hukukullah´a dahil bir hakkın takdimi, yine huku­kullah´a ait bir başka hakkın ihlaline yol açacaktır. Oysa kulun böyle bir şey yapması caiz olmaz.15 Fakat böyle bir sonuç doğmuyorsa, Allah hakkının kul hakkına takdimi elbette kötü bir şey değildir. Hatta Allah hakkının takdimi mutlak surette daha doğrudur.

"(...) Bil ki, hukuku´l-ibad´ın hukukullah´tan sonra gelmesi, başkalarına taalluk eden durumlar hakkında değil, mükellefin kendi nefsi ile ilgili durumlar hakkında söz konusudur. Diğer bir kulun hakkı bahis mev­zuu olduğunda, mükellefe nisbetle o da huku-kullah çerçevesine girer ki bu noktanın açıklaması ait olduğu yerde yapılmıştır."16

Yazıyı uzatma pahasına İmam eş-Şâtıbî´nin konu hakkında, hayatî önem arz eden tesbitlerini içeren bir-iki pasaja daha yer vereceğim:

"Hukukullah´a dahil hiçbir meselede kulun hiçbir surette tercih hakkı yoktur. (...) Namaz, zekât, oruç, hacc, en yüksek mertebesi cihad olan emr-i ma´ruf nehy-i münker, bunlarla ilgili bulunan keffa-retler ve muameleler, yeme, içme, giyinme vd. iba­det ve adetler gibi, Allah hakkının veya başka bir kulun hakkının sabit olduğu hususlarda, aynı şekilde bütün cinaî hükümlerde Allah hakkının iskat edilmesi kesinlikle sahih değildir.

"(...) Bir kimse (...) boğazlamadan canlı hayvanı yemeyi helal veya Şari´in haram kıldığı şeyi mubah kılmayı, velisiz ve mehirsiz nikâhı, faizi veya diğer fasit alış-verişleri helal kılmayı, zina, içki, yol kesme gibi fiillerin cezası olan haddleri (...) ortadan kaldırmayı arzu etse, yaptığı iş sahih olmayacaktır! Hatta bir hakkın hem hukukullah´a hem de hukuku´l-ibad´a dahil olması durumunda, Allah hakkının iskatına yol açacaksa kulun kendi hakkını iskat etmesi dahi sahih olmaz!..."17

Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Günümüzde Fıkıh adına konuşan, yazan, fetva üreten, hüküm çıkaran insanların belli -ve iti­raf edelim ki "etkin"!- bir kesi­mi tarafından, hukukullah´ın zayi olmasına neredeyse hiç aldırış edilmezken hukuku´l-ibad´ın mutlak biçimde öne alınması, hiç şüphesiz "insan hakları" kavramına vücut veren seküler anlayışın etki­sinde kalınarak geliştirilmiş bir tavırdır ve bunda Fıkh´ı -dola­yısıyla Din´i- seküler bir man­tıkla ele alma eğilimi bulundu­ğu inkâr edilemez!

Makasıd Fıkhı?!

Bu bağlamda kullanılan "makasıd/mesalih", "değişim", "ahkâmın esnekli­ği"... gibi kavram ve tabirlerin ne anlattığını netleş­tirmek hayatî önem arz etmektedir. Zira bazı kesimlerce bu kavram ve tabirlerin, Hz. Ali (r.a)´ın, "Kendisiyle batılın kastedildiği hak bir söz" diye ifade ettiği durumun çerçevesine giren bir tavrın meşrulaştırılması amacına hizmet etmek üzere devrede tutulduğuna bilhassa dikkat etmek gerekir.

Evet Fıkıh dünyaya, olaylara, değişimlere tama­men kapalı bir sistem değildir. Hatta örf-adet ve mesalih-i mürsele, -bir yönüyle- istıshab... gibi metodolojik unsurlar, toplumdan topluma, yöreden yöreye ve tarihten tarihe değişiklik gösteren durumların fıkhî zeminde değerlendirilmesini ifade eden kavramlar olarak devrededir. Keza Mecelle´deki "ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tebed­dülü inkâr olunamaz" (39), "âdet muhakkemdir" (36),

"nâsın isti´mali bir hüccettir ki, ânınla amel olunur" (37), "örf ile ta´yin nass ile ta´yin gibidir" (45)... gibi maddeler toplumun ahvalinin ve zamanın değişmesinin ahkâma tesir ettiğini en açık biçimde göstermektedir.

Ancak bu durum, yaygın kullanımıyla "değişim" dendiğinde akla hemen geliveren (mütebadir) anlamın Fıkıh tarafından mutlak olarak onaylandı­ğı, hatta "esas kabul edildiği" anlamına kesinlikle gelmez. Modern dönemde "değişim" dendiğinde kaynağını, felsefesini ve uygulamalarını münhası­ran Batı´da bulan, dolayısıyla en temel anlamıyla "Batılı gibi olmaya doğru evrilme"yi ifade eden iti-kadî, fikrî, sosyal, kültürel, siyasî... süreçler akla gelmektedir. Fıkh´ın onayladığı ve mezkûr Mecelle maddelerinde ifadesini bulan "değişim" ise dinî sabitelerin onayladığı, aslî delillerle tea­ruz teşkil etmeyen "mubah" karakterli tabii hallerdir.

Bu bağlamda -mesela-Fazlur Rahman´a ve onun çizgisinde konumlanan diğer modernistlere göre "deği­şim", nasslara dahi çerçeve çizecek kadar temel bir belir­leyicilik ve vazgeçilmezliğe sahiptir.

Fazlur Rahman şöyle der: "İslamî çağdaşçılığın (modernizmin) bir anlamı varsa, o da kesinlikle şeriatın muhtevasının değişime, büyük ölçüde ve çok yönlü bir değişime tabi tutulması gerektiğidir. Bu makalede belirtildiği şekilde değişim ilkesi kabul edilirse bu faaliyet hiçbir şeyle sınırlandırıla­maz; hatta Kur´ân´ın kanun koyan ayetleri dahi bu yeni yorumun dışına itilemez."18

Oysa sorgulanması gereken, nassların değişime uygunluk arz edip etmediği değil, işbu "değişim" retoriğinin kaynağı ve mahiyetidir. Açıktır ki kaynak Batı, mahiyet de Batılılaşma´dır. Her ne kadar Fazlur Rahman yukarıdaki pasajda "Kur´ân´ın kanun koyan ayetleri" ile sınırlı konuşuyorsa da, Allah´ın razı olduğunun değil, Batı´nın razı olduğu­nun tercih edilmesi söz konusu olduğundan, aslın­da mesele "itikadfdir!

"Makasıd Fıkhı" tabirini dillerine pelesenk edenler eğer beşerî maksatların ilahî muradın önüne geçirilmesini intaç edecek bir fıkıh arayışında ise­ler -ki yukarıdaki pasajda tam da böyle bir durum söz konusudur-, Kur´ân´ın, "Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah´tan"19 dediği mü´minler topluluğundan hayli uzak vadilerde seyrettiklerin­de şüphe yok. Allah´ın kuldan razı olması son derece anlaşılabilir bir şey. İş, kulun Allah´tan razı olması meselesine gelince, üzerinde fazla durul-madığı aşikâr. Müstakil bir yazının konusunu teşkil edecek kadar geniş ve önemli olan bu mesele hakkında şimdilik şu kadarını söyleyelim:

Kulun, "Rabb olarak Allah´tan razı olması", birden fazla rabb arasından birisini seçip, artışıyla eksi-siyle onu kabullenmesi gibi bir şey değildir. Yine Allah´tan razı olmak, birden fazla "yaratıcı" telakki­si içinden birisini kabullenip, "Yaratıcı olarak Kur´ân´ın tanıttığı ilahtan razı oldum" demek de değildir. Kulun Allah´tan razı olması, Allah Teala´nın irade ve takdir buyurduğu her şeyi tam bir rıza ve teslimiyetle kabullen­mesi, O´ndan gelen emir-yasak, teşvik-sakındırma... ne varsa hepsine "lebbeyk!" diyerek inkıyad etmesidir.

insanın maslahatının insan kaynaklı değerlendir­melerde değil, ilahî tayin ve takdirde bulunduğu­nun farkında olmak meselenin püf noktasını oluş­turmaktadır. Görüntüye ve zahirî ahvale aldanan-lar, indî değerlendirmelerle beşerî olanın ilahî ola­nın yerini alabileceğini düşünürler ki, insanlık tari­hi boyunca "değişim" gerekçesiyle peygamberlere muhalefet edenler ya da peygamber gönderilecek kadar yolunu şaşıranlar hep aynı noktada takılıp kalmış olanlardır...

"Değişim"! maslahat adına hayatın ve hatta "Din´in" merkezine koyup, ilahî ahkâmı insan nefsi­nin belirlemesine bırakmayı teklif eden insanın, rabb olarak Allah´tan razı olduğunu söylemenin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Kur´ân´ın normatif muh­tevalı ayetlerini "çağdaş" telakkiler lehine devre­den çıkarmak, Allah´a değil, çağdaş telakkilere tes­limiyetten başka bir anlam ifade etmez ki, yukarı­da söylediğim gibi bu, "itikadî" noktadaki bir temel arızayı gündeme getirir...

 

"Makasıd Fıkhı" ve Fetva

Nasslarla maslahat çatıştığında maslahatın tercih, nassların tevil edilmesi gerektiği şeklindeki yakla­şım İslam Dünyasında -bilindiği kadarıyla- ilk defa Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından gün­deme getirilmiştir.20 Modern zamanlarda bilhassa İmam eş-Şâtıbî ve et-Tâhir b. Âşûr´un "makasıd" merkezli Usul çalışmalarının istismarı eşliğinde hayli uç noktalara taşınan "sulandırılmış makasıd fıkhı" anlayışı neticesinde Fıkıh, "her türlü değişi­mi onaylama mekanizması" gibi görülme ve işletil­me noktasına kadar varmıştır. Oysa gerek bizzat mezkûr isimler, gerekse diğer usulcü ve fakihler neyin maslahat ve neyin mefsedet olduğunun mücerred akılla bilinemeyeceğinin altını çizmişler, bu sahada sırf akla dayanarak hareket etmenin "hevaya uymak" olduğunu ısrarla belirtmişlerdir.

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında yaşanan bir tartış­ma, o günden bu yana "âlim tavrı" dışında değişen pek bir şey olmadığını gösterir mahiyettedir:

II. Meşrutiyet´in ilk yıllarında, iç ve dış kaynaklı birçok tehdit ve tehlikeyle karşı karşıya bulunan Osmanlı Devleti, özellikle balkanlar ve Akdeniz kay­naklı tehditlere karşı donanmasını güçlendirmek durumundadır. Devletin ve milletin, sadece iç ve dış tehditlerle değil, "yoklukla da mücadele etmek durumunda bulunduğu bu zaman diliminde donan­manın güçlendirilmesi için Müslümanların zekâtları­nı donanmaya vermesi teklifi gündeme gelir.

Meseleye "maslahat" merkezli baktığını düşünen bir kısım çevrelerin tahlili şöyledir:

"Dava: Zekâtın donanma ianesine verilmesi lazım­dır veya evladır veya caizdir.

Delil: Zekât bir farz, donanma ianesi ise şu zamanda buna muarız bir farzdır.

İki farz tearuz ettiği vakit, ehemmin (daha önemli olanın) takdim edilmesi lazım veya evla veya caiz­dir. Binaenaleyh zekât ile donanma ianesinin han­gisi ehemm ise o takdim olunmak lazımdır.

Donanma ianesi zekâttan ehemmdir. Binaenaleyh iane takdim olunmak lazımdır.

İane takdim olununca da zekât tehir olunmak lazımdır. Binaenaleyh farz olan donanma ianesi eda edilince zekât tehir olunmak lazımdır. Zekât tehir olununca da sakıt olmak lazımdır.

Netice: Farz olan donanma ianesi eda edilince zekât sakıt olur."

Aynı meselede bir başka "maslahat merkezli" tahlil de şöyle:

"Zekât farzdır. (...) Donanma ianesi şu zamanda zekâta muarız bir farzdır. (...) Bu farz zekât ile içti­ma ederse (bir araya gelirse) Müslimîne haraç lazım gelir (iki farzı aynı anda eda etmek zorunda kalan Müslümanlar sıkıntıya düşer). Halbuki dinde zorluk yoktur.

Netice: Zekât ile donanma ianesinin içtimai (aynı anda eda edilmesi) gayr-i caiz olduğundan birbi­rine muarızdır. (...)

Donanma ianesi şu zamanda zekâttan ehemmdir. Çünkü ianede şu zamanda der-i mefasid, zekâtta celb-i menafi vardır. Der-i mefasid ise celb-i mena­fiden evladır. Binaenaleyh şu zamanda iane zekâttan evladır. İane takdim olununca zekât tehir olunur. Zekât tehir olununca sakıt olur. Çünkü sakıt olmasa haraç lazım gelir."

Günümüzde yaşanan pek çok olayla çarpıcı dere­cede benzerlik arz eden bu problem karşısında gerçek anlamda fıkhî meleke kesb etmiş âlimlerin ne dediğini bilmek ayrı bir önem arz ediyor.

O alimlerden birisi, Elmalılı merhum, konuyla ilgili bir makalesinde21 biraz da ironik bir dille şunları söylüyor:

"Şu istidlalin bast ettiğim mukaddematını kari´lerin ve hatta kaillerin hüsn-ü niyetle birer birer göz önüne getirip tasavvur etmelerini rica ederim. Ümid ederim ki tutulan yolun çıkmaz sokak olduğu pek kolay anlaşılır.

"Ben yalnız üç noktaya işaretle iktifa edeceğim. Birincisi farzların mahiyeti ki, zekât bilâ hilaf farz-ı ayn ve münkiri kâfir olduğu halde, donanma iane­si ya Biga müftisinin dediği gibi farz-ı kifaye, yani eşhasa değil, cemaat-ı müsliminin şahs-ı manevi­sine farz veyahut sedd-i süğûr aslen ve nassen kifaye olup zamanımız itibarıyla bil ictihad farz-ı ayn olabilmekten ziyadesine gidemeyeceği ve binaenaleyh donanma ianesinin farz-ı ayn olduğu­nu inkâr edenin tekfir edilemeyeceği söz götürmez zannederim. Bilmem bunun münkirini tekfir eden ve zekâtın münkirini tekfir etmeyen var mı?

"İkincisi haraç (sıkıntı) nokta-i nazarındandır. İlm-i Usul´ü görmüş olanların malumudur ki, haraç gayri mahdut bir mana ifade etmez. Ve hatta haraç külfet demek değildir. Öyle ola idi, ne kadar tekâlif-i şer´iyye var ise hepsi külfet­ten müştak olduğu için hiç biri meşru olmamak icap ederdi.

"Haracın bir mana-yı muayyen-i şer´îsi vardır ki, o da kudret-i mümekkine ile olanlarda kudret-i mümekkinenin, kudret-i müyessire ile olanlarda kudret-i müyessirenin fıkdanı (yitirilmesi) demektir.

"İbâdât-ı maliyye alel ekser kudret üzerine mübte-ni olup bu ise şer´an nisap ile taayyün etmiş ve zekâtta biraz daha teysiren nema ve havelân dahi ilave edilmiştir. Binaenaleyh donanma ianesine bütün nisabını vermeyecek olan kimseler neden haraca düşmüş olsunlar?

"Üçüncüsü iane ile zekâtın her ikisinde de der-i mefasid cari olduğu için "der-i mefasid celb-i menafiden evladır" kaidesi bunlar hakkında değil, belki bütün Osmanlılardan ber vech-i ati bir istifta vukuunda okunmak icab ediyor. Şöyle ki:

"Madem bugünkü mefasid-i muhakkakayı izale üzerimize farz oluyor, şu halde celb-i menafiden tamamen vaz geçmeli ve celb-i menafie ait neyi­miz varsa onu der-i mefaside tahsis etmeliyiz.

"Evvela, ileride bize birtakım menafi-i medeniyye vermesini kabul ettiğimiz müzehanedeki asar-ı atî-kayı, saniyen hazine-i hümayun´da bulunan asar-ı atîka ve mücevherat-ı nefiseyi, salisen türbelerde, rabian camilerde, hamisen hepimiz Osmanlı olmak haysiyetiyle kiliselerde bulunan zî kıyem (kıymetli) emval ve asar-ı nefiseyi, sadisen gerek sermayedaranın ve gerek erbab-ı meaşın kefafın-dan fazla emvalini alettertib satalım, sarf edelim ve buna dair bir kanun-u şer´î yapalım! Bunların mec­muu ihtimal bize bir İngiliz donanmasının kıymetini bahş edeceği gibi, sair ihtiyacat-ı siyasiyye ve medeniyyemize yetişecek, bütün mefasidimizi izale edecektir, demek lazım geliyor!.."

Makalesinin devamında zekât farizasının edası konusunu dört mezhebin muteber kitaplarından büyük bir dirayet ve vukufiyet-le naklederek detaylandıran Elmalılı merhum, sözlerini şöyle bağlar:

"Kariin-i kiramdan rica ederim ki, son sözlerimden ictihad davasında olduğuma kail olmasınlar. Ben aczimi bilir, haya ederim. Ve bu mevki-i bâlâterînin ehlini görmüş olsam belki tanırım. Makalemin dikkatle ve hüsn-ü niyyetle okunmasını istirham ederim."

"Makasıd Fıkhı" Kimin Maksadını Gözetir?

"Ümmetin meselelerini çözmek", "Müslümanların önünü açmak"... gibi gerekçelerle fıkhî meseleleri daha baştan hangi istikamette "halledeceğine" karar vermiş insanların fetvalarına ne kadar itibar edilebilir? Fıkh´ın görevinin müslümanların dünya saadetini temin etmek olduğu önkabulüyle ifta makamına oturanlar, bunu yapmanın en elverişli zemininin "makasıd fıkhı" olduğunu düşünebilirler. Ancak bu, onların bu düşünceyle ürettiği fetvaları­nın meşruiyetinin sorgulanmasından başka bir anlam ifade etmez.

Elmalılı merhum, Usul-i ifta kitaplarında altı çizilen bu noktayı şöyle ifadelendirir: "Şurası hatırnişan olmak lazım gelir ki, gerek müfti ve gerek fakih, halline giriştiği bir meselede evvelemirde kabul veya inkâr vaziyetlerinden birinde bulunmamak ve bu hususta tamamen hâliyyüzzihn (önyargısız) olmak icap eder. Gerçi herhangi bir hadisede erbab-ı irfan olan kimselerin bir hiss-i fıtrî ve tabiî­si olabilir ki buna vicdaniyât denir. Bir mesele-i ilmiyyenin tetkikinde evvela bu hiss-i mücerredle kabul veya inkâr hükmünü verdikten sonra gönlü­ne göre delil aramaya kalkışan kimseler her zaman tahrif-i hakikat tehlikesine maruz ve "Hevaya uyma; sonra seni Allah´ın yolundan sap­tırır" mazmun-u alisine mazhar olurlar. İşte bu gibi­lerdir ki, her asırda dini makasıd-ı siyasiyyeye alet edegelmişlerdir. Din-i İslam ise bir alet-i siyasiyye olmaktan müberra olup, ancak siyaseti, mede-niyyet-i beşeriyyeye, medeniyyeti, saadet-i ebe-diyyeye vesile ittihaz eder."22

İctihad adına yola çıkıp, koltuğunun altında -mukallid tabakasından daha yukarıda olmadığını itiraf eden- İbn Âbidîn´in tercihleriyle geri dönmek bu çağa mahsus hüzün verici bir ironi olsa gerek...

"İmâmül-Asr" Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî şöyle der: "Benim nazarımda Fıkıh´tan daha zor bir saha yoktur. Ben ki bütün disiplinlerde görüş ve tecrübe sahibiyim; dilediğim görüşle hüküm veri­yor, konunun otoritelerinin görüşleri arasından dilediğimi tercih ediyorum. Mevcut görüşlerden kendi birikimimle sonuçlar çıkarıyorum. Bütün bu noktalarda herhangi bir kimseyi taklide ihtiyaç his­setmiyorum. Bununla birlikte ben Fıkıh´ta mahza mukallidim! Mevcut kavilleri rivayet etmek dışında kendime ait bir görüşüm (ve tavrım) yok. Bu sebeple fetva vermek bana zor gelebiliyor. Başkaları nezdinde bir mezhepte tek bir kavilden başkası mevcut olmazken, benim elimde tek imamdan veya fukahadan gelmiş birkaç kavil bulunabiliyor. Bu kavillerden hangisinin sahih olduğu konusu ihtilaflı olabiliyor. Oysa ben "ehl-i tercih"ten değilim. Böyle durumlarda imamların mezheplerine, Selefin asarına ve Sünnet´e en yakın kaville fetva veriyorum."23

Meselenin nezaketinin farkında olanlar için bunda şaşılacak bir durum yoktur. Hanefî mezhebinin geniş ülkelere dağılmış, müntesipleri ve eserleri hayli yekûn oluşturan bir mezhep olması hasebiy­le, bilhassa örf-adet... gibi zamanın değişmesiyle değişen unsurlar üzerine bina edilmiş ahkâm ara­sından hangisinin tercihe şayan olduğunu tesbit etmek hayli zordur.24

Benzeri bir durum Hanbelî mezhebi için de söz konusudur, imam Ahmed b. Hanbel´in ictihadları bizzat kendi denetiminde kayda geçirilmediği için Hanbelî mezhebinde İmam Ahmed´den gelen kavil­lerde hayli ihtilaflar görülür. Hatta kimi meselelerde kendisinden 10 kadar kavil nakledildiği vakidir.25

Bu gerçek, fetva verme konumunda bulunan kim­selerin mezhebin müfta bih kavlini esas alması gerektiği gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde fetva vermenin ne kadar külfetli ve zor bir iş olduğu ken­diliğinden ortaya çıkacaktır. el-Keşmîrî merhumun altını çizdiği nokta da budur.

Adabu´l-ifta ve´l-istifta kitaplarında zayıf kaville fetva vermenin sakıncaları üzerinde durulmuş ve bu nokta hususi başlıklar altında ele alınmıştır. Dolayısıyla kendisini fetva verme makamında gören kimselerin, geçmişte herhangi bir mezhep imamı veya fakihi tarafından benimsenmiş bir kaville fetva vermesi öncelikle kendi ahiretlerini tehlikeye atmaları anlamına gelir.

Son Söz

Enes b. Mâlik ve İbn Abbâs (r.anhuma) gibi saha-bîler ve Katâde, es-Süddî... gibi daha sonraki müfessirler, 2/el-Bakara, 200. ayetin tefsiri esna­sında müşriklerin Allah Teala´ya dua ederken yağ­mur, mal, evlat, düşmanlarına karşı zafer... istediklerini, buna mukabil -ahirete inanmadıkları için-ahiret hayatıyla ilgili bir talepte bulunma­dıklarını nakletmişlerdir.26

Yaşadığımız ahvalde müslümanlar olarak Allah Teala´dan talep ve niyazımızın müşriklerinkinden hangi noktalarda farklı olduğuna hassasiyetle bak­mak; düşmanlarımıza karşı yardım ve zafer ister­ken bile salt dünyevî bir netice arzu edip etmediği­miz noktasında kendimizi acımasız bir özeleştiriye tabi tutmak durumundayız. Haksızlık ve zulümle mücadele, eşitlik, barış, özgürlük... gibi çağın yük­selen değerlerine indirgediğimizde İslam, bizzat müntesipleri eliyle sekülerleştirilmiş, bir "dünyevî din" haline getirilmiş olmuyor mu? Yaşarken yüzü­müzün dünyaya mı yoksa ahirete mi dönük oldu­ğu, hassasiyetlerimizin merkezinde dünyanın mı yoksa ahiretin mi bulunduğu meselesi sanıldığın­dan daha derinlikli ve ciddi tahliller yapmayı gerek­tiriyor. İslam´la ilişkimiz sadece bize bu dünyada "iyi" bir hayat yaşama imkânı sunacak potansiyele sahip olmasından mıdır? Muhkem nasslara, icmaa... vb. dayanan pek çok hükümle başımızın dertte olması, başka değil, sekülerleşmiş bir Müslümanlık illetine duçar olduğumuzdandır.

Geçmişte herhangi bir müctehidin, "Mevcut icti-hadlar fıkhı zorlaştırıcı bir bakış açısıyla oluşturul­muş, dolayısıyla müslümanların önünü tıkıyor; Ümmet´i rahatlatacak ictihadlara ihtiyaç var.." gibi gerekçelerle ictihad ettiğine şahit olmak mümkün değildir. Bunun sebebi sanıldığı ve propaganda edildiği gibi mevcut ictihadların miadını doldurmuş olmasından değil, müslümanların sekülerleşme rüzgârına paçalarını kaptırmış olmasındandır. Seküler dünya mevcut Fıkıh ve ictihadlar üzerine inşa edilmiş bir hayata tahammül edemiyor; sekü-lerleşen müslümanların "yenilik/kolaylık" talepleri­nin temel sebebi budur!

Bu çerçevede yeniden hatırlamak durumundayız: Müslüman için aslolan nasslardır ve hayat nassla-rın çizdiği çerçeve içinde yaşandığında murad-ı ila­hiye uygun hareket edilmiş olacaktır. Fıkh´ın tanıdı­ğı ruhsat da azimet de nasslarda karşılığını bulan bu çerçeve içinde yer almıştır. Mezheplerin müdev-ven kavilleri içinde her iki grup hüküm de mevcut­tur. Dolayısıyla bunların dışına çıkarak "ekstra" kolaylaştırıcı bir yaklaşım geliştirmek, ancak nass-ların sınırlarını zorlamakla mümkündür.

Esasen bu "kolaylaştırma" anlayışının Fıkıh mantı­ğına ters bir hayat algısı üzerinde vücut bulduğuna dikkat edilmelidir. Zira dünyanın mevcut gidişatını esas kabul edip ahkâmı bu esas üzerine bina etmeye çalışmak, Din´in "dönüştürücü" karakteriyle taban tabana zıtlık arz eden bir tavırdır. Din´in en temel amacı hayatı Allah rızası doğrultusunda inşa ve idame etmektir. Bu gerçeği göz ardı eden her türlü yaklaşım, Din´in esas hedefini ıskalayacaktır.

 

1- Elmalılı, Irşâdu´l-Ahlâf, 8-9.

2- Hukukun kaynağı konusunda üç görüş vardır: Güç, akıl ve toplum. Bu kaynaklar Hukuk´un kaynağı itibariyle seküler olduğunu/olması gerektiğini ortaya koyar. Bkz. Sanal Görgün, Hukukun Temel Kavramları, 18.

3-Ali el-Karî, Tathfru´t-Taviyye, 26. Müellif bu konuda icma bulunduğunu söyler.

4-Abdülkadir Avde, et-Teşrî´u´l-Cinâî el-islâmî, I, 372. (Bazı fukaha bu hükme iştirak etmez.)

5- 2/el-Bakara, 155; 18/el-Kehf, 7,

6- İmam el-Gazzâlî, Ihyâu Ulûmi´d-Dîn, III, 279.

7- el-Fârâbî, Ârâu Ehli´l-Medîneti´l-Fâdıle, 129.

8- er-Râgıb el-lsfehânî, el-Müfredât, 160.

9- el-lsfehânî, ez-Zerî´a ilâ Mekârimi´ş-Şerî´a, 144.

 

10- imam es-Serahsî dışında bu bahsi bir Usul kitabında işle­yen bir başka alime rastlamadık.

11- Usûlu´s-Serahsî, II, 289 vd.

12- es-Serahsî, a.g.e., a.y.; el-Aynî, Şerhu Süneni Ebî Dâvud, IV, 357 vd.

13- Usûlu´s-Serahsî, II, 289-90.

14- Izzuddîn b. Abdisselam, Kâvâ´idu´l-Ahkâm, 122 vd. 15-Yani namazı kemali üzere kılma sorumluluğu ihlal edilemez. Bu sebeple meşakkat çekerek oruç tutan hasta kişi, kendisini sıkıntıya sokan orucu terk edecek, onun yerine fidye verecek ve namazı gereği gibi kılacaktır. Bu durumda hukuku´l-ibada dahil bir hak (bedeni meşakkate düşürmemek), hukukullah´a ait bir hakka (oruç) takdim edilmiş olmaktadır. Ama burada namaz gibi daha öncelikli bir Allah hakkına riayet söz konusu olduğu için aslında yine hukuku´l-ibad hukukullah´a takdim edil­miş olmamaktadır.

16- eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât, III, 190-1. 17-A.g.e., II, 284-5.

18-Fazlur Rahman, "İslamî Çağdaşlaşma", İslamî Araştırmalar dergisi, IV, 4, (Ekim-1990), 319.

19-5/el-Mâide, 119; 9/et-Tevbe, 100; 58/el-Mücâdile, 22; 98/el-Beyyine, 8.

20-et-Tûfî, imam en-Nevevî´nin el-Erba´ûn´u üzerine yazdığı şerhte, "islam´da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur" hadisini şerh ederken bu konu üzerinde durmuştur. Bkz. et-Tûfî, Kitâbu´t-Ta´yîn fî Şerhi´l-Erba´în, 234-80.

21-Beyânulhak, sayı: 88, 3 Zilhicce 1328, s. 1658-69. Ayrıca bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Makaleler, II, 121 vd. Yukarıda zikredilen tahliller de bu makalede mezkûrdur.

22-Elmalılı, a.g.m.

23-Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî, Feydu´l-Bârî, IV, 197.

24-             Kemâluddîn er-Râşidî, el-Mısbâh fî Resmi´l-Müftî ve
Menâhici´l-iftâ,
I, 373; el-Fetâva´l-Hindiyye, I, 3; ayrıca bkz.
Mecelle mazbatası.

25- el-Kevserî, Makâlât, 150.

26- et-Taberî, Câmi´u´l-Beyân, III, 543; ibn Kesîr, Tefsîru´l-Kur´âni´l-Azîm, II, 262.

 

Rıhle Dergisi Sayı 5-6 Eylül 2009

32 Yorum

Diğer Haberler

Fıkıhdan İslâm Hukukuna / Prof.Dr.Talip Türcan

Asr-ı Saadet İktisadı & Peygamber Nasıl Bir Ekonomi Uyguladı? / Cengiz Kallek

Nurullah Erkoç : Unutulan Sünnet  "İtikaf"

El-Ezher'in hazırladığı alternatif İslami anayasa taslağı

Tarihte Ekonomik Dönemler,Sistemler ve İslamiyet / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Hukukuna göre Kadının Boşanma Hakkı (1) / Yunus Vehbi Yavuz

İslam ekonomiye ne der? / Günümüz Meselelerine Cevaplar..

İslam Hukukunun Genel Gayesi / Tahir bin Aşur

İslam Ekonomisi ve Marxçı Sosyalizm Açısından İhtiyaç / M.Bakır es-Sadr

İslam Devlet Teorisinde Yönetim İlkeleri / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

Hz.Ali'nin torunundan "Haklar Risalesi"

Beş İslam'ın Şartı (İbadetler) + Altı da İnancın Şartı (Amentü) - Ahlâk-sız Türk Müslümanlığı / Prof.Dr.İlhami Güler

İslami finansı anlamak / Frank Vogel

Zekatın terbiye edici etkisi ve Friedman / Aliya İzzetbegoviç

Din ve İktisat / Prof.Dr.Musa Kâzım Yılmaz

İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm / Hakkı Eren

İslam Ekonomisi ve Marksist-Kapitalist Ekonomi / Musavi Lari

Günümüz Çarpık Ekonomi Anlayışı ve İslam Ekonomisi / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Ekonomisinin Mülkiyet Anlayışı / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam'da İktisat Nizamı / Takiyyuddin en-Nebhani

Osmanlı Hukuk Sistemi

İslam Ekonomisinin Genel Yapısı / Muhammed Bakır es-Sadr

İslam İktisat Doktrini Üzerine Mülahazalar / Yahya Arslan

Ebu Hanife'nin İctihatlarında Dinde Kolaylık ve Fakirin Korunması / Yrd.Doç.Dr.A.Vehbi Ecer

İslam Hukukunun Kaynağı Olarak Kur'an / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

İslam Hukukunun Gayesi / Dr.Ali PEKCAN

İslam'ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler

Seküler Dünyada Fıkh'ı Konuşmak / Dr.Ebubekir SİFİL

İslam'ın Hükümleri Zamana Göre Değişir mi?

Temel Çizgileriyle Doktriner Kapitalizm / M. Bakır Sadr

İslami Ekonominin İncelikleri / Dr.Mustafa Özel

İslam'ın Sağladığı Sosyal Güvenlik / Prof.Dr.Faruk Beşer

Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kur'an / Prof.Dr.Suat Yıldırım

İşçi ve İşverenin Hukuki ve Ahlaki Sorumlulukları / Dç.Dr.Selim Arık

İslam'da Adalet İlkesi / Prof.Dr.Muhit Mert

İslam Hukukunda İctihat Kavramı
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz