Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İslam'ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler
Kadın ve erkek birbirini tamamlayan iki temel unsurdur. Bu se­beple Kur'an-ı Kerîm kadın ve erkeği birbirlerinin elbisesi olarak nite­lendirmektedir. Bu iki cinsten herbirisi diğerini tamamladığına göre kadın ve erkek birlikteliğinde/aile hayatında bir takım haklar ve so­rumluluklar da söz konusu olacaktır. Bütün bunlar evlilik akdi ile gü­vence altına alınabilmektedir. Buna göre kan-koca, birbirleri üzerinde haklan olan ve birbirlerine karşı vazifeleri bulunan ve bu hak ve vazife­lerini nikah akdiyle güvence altına ahndığı, ailenin iki temel öğesidir.
03/10/2009 / 22:35

 

 

Cahiliye Arap Toplumunda Kocaları Tarafından Hanımlara Yapılan Haksızlıklar ve İslam'ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler / Prof.Dr.Saffet KÖSE

Din olarak İslam Allah'ın insanlığa en son mesajıdır. O kendisin­den önceki ilahi dinlerin dejenere edilmesinden sonra ortaya çıkan düzensizlik ve haksızlıklara nihâî cevaptır. Bu sebeple onun mesajının gerçek değerinin kavranabilmesi geldiği dönemdeki uygulama ve top­lumsal hayattaki ilişkilerin iyi irdelenmesine bağlıdır. İşte bu yazı o dönemde kocaların nikah bağını kullanmak suretiyle kadınlara reva gördükleri bazı haksız ve insan doğasına aykırı uygulamalara İslâm'ın getirmiş olduğu hukukî düzenlemeleri konu alacaktır.

insandaki en güçlü duygu üremenin de vasıtası olan[1490] ve toplum­sal hayatta düzensiz ve kontrolsüz biçimde kullanıldığında ahlaki çö­küntünün en temel sebebi olan sex dürtüşüdür. [1491] Bu sebeple Kur'an-ı Kerim insanın bu yöndeki zaafına dikkat çekmek üzere Yûsuf pey­gamberi örnek göstermiştir. Peygamberler model şahsiyetler olduğun­dan, hataları örnek alınmasın diye günahtan korunmuşlardır. Buna rağmen Kur'an-ı Kerim Allah'tan bir burhan gelmemiş olsaydı kendi­sine teklifte bulunan kadının cinsel ilişki isteğine Yûsuf Peygamber'in olumlu cevap verecek olduğuna vurgu yapmış[1492] keza zina yapmayın ifadesi yerine "zinaya yaklas maym[1493] hitabında bulunmuştur. İşte ai­le kurumu, insan hayatının kaynağı olan/neslin bekasını temin eden bu gücün serbest biçimde kontrolsüz olarak kullanımını engelleyen ve böylece soyların birbirine karışmasını Önleyerek sağlıklı toplum ve fertlerin oluşmasını sağlayan en hayati müesseselerin başında gelmek­tedir. Bu sebeple aile kurumu toplumsal ve beşeri bir zorunluluk ola­rak ilk insanla başlamaktadır, Adem ile Havva bütün insanların baba ve annesi olarak ilk aileyi oluşturmaktadırlar.

Kadın ve erkek birbirini tamamlayan iki temel unsurdur. Bu se­beple Kur'an-ı Kerîm kadın ve erkeği birbirlerinin elbisesi olarak nite­lendirmektedir. [1494] Bu iki cinsten herbirisi diğerini tamamladığına göre kadın ve erkek birlikteliğinde/aile hayatında bir takım haklar ve so­rumluluklar da söz konusu olacaktır. Bütün bunlar evlilik akdi ile gü­vence altına alınabilmektedir. Buna göre kan-koca, birbirleri üzerinde haklan olan ve birbirlerine karşı vazifeleri bulunan ve bu hak ve vazife­lerini nikah akdiyle güvence altına ahndığı, ailenin iki temel öğesidir.

Cahiliye Arap toplumunda kurumsallaşmış bir aile yapısından da­ha çok kabilecilik önem taşıyordu. Kabile adeta büyük bir aile gibiydi. O dönemde aile eşler, çocuklar ve kölelerden oluşmaktaydı. Arap ai­lesi ataerkil bir yapıya sahipti. Bunun tabii sonucu olarak erkek kadın­dan daima daha önemliydi. Çünkü o, kadının aksine alelade bir birey değil bir savaşçı olarak aile ve kabilenin güç kaynağı idi. Bu yüzden kız çocuğuna sahip olmak utanılacak bir durumdu. Hatta bazı kabile­lerde kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bilinmektedir. Kız çocuklarına karşı bu yaklaşımda açlık korkusunun da etkisi inkar edi­lemez. Böyle bir durumda ailenin en değersiz ferdi feda edilerek teh­like savuşturulmaya çalışılmaktadır ki bu da kızdır. Çok evlilik 10 eşe kadar uygulanabilmekteydi. Bununla birlikte nikahsız yaşama, süreli nikah, eşleri karşılıklı olarak değiştirme veya asil bir erkekten çocuk sahibi olmak İçin eşi ona sunma ve çocuk olana kedar ona yanaşma­ma, üvey anneyle evlenme gibi çeşitli evlenme şekillerinin bulunduğu da  kaynaklarda  nakledilmektedir. [1495]  Kur'ân-ı   Kerîm   kızlara  reva görüyen insanlık dışı uygulamayı şu şekilde haber vermektedir: "Bir de onlar, Allah'a kızlar isnad ediyorlar münezzehtir, yücedir O bundan- ve kendilerine de hoşlarına giden erkek çocuklar tutarlar. Birine, kız çocuğun dünyaya geldi müjdesi verilince öfkelenerek yüzü simsiyah kesilir; aldığı kötü haberden dolayı halktan gizle­nir; hakarete katlanarak onu sağ mı bıraksın, yoksa toprağa mı gömsün? Bakın verdikleri hüküm ne kadar kötü!"[1496]

"Onlardan biri, Rahman'a yakıştırdığı kız çocuğu ile müjde-lendiği zaman, yüzü kapkara kesilir, beyninden vurulmuşa döner. Yoksa onlar, süs İçinde yetiştirilip günlük hayat mücadelesinde güçsüz kalan kız çocuğunu mu Allah'a bırakıyorlar?!''[1497]

 

II. Cahiliye Arap Toplumunda Kocaları Tarafından Ha­nımlara Yapılan Bazı Haksızlıklar ve İslâm'ın Getirdiği Hu­kuki Düzenlemeler:

 

A. Zihâr:

 

Zıhâr Arapça'da sırt anlamına gelen zahr kelimesinden alınmış bir kavram olup İslâm öncesi Arap toplumunda kocaların karılarını boşamada kullandıkları çok ağır bir ifade idi. Koca karısına kızdığı za­man "sen bana annemin sırtı gibisin" dediğinde zıhar yapmış olu­yordu. Bunun sonucunda kadın kocasına ebedî olarak haram hale gel­diği gibi bir başkasıyla evlenmesi de söz konusu olamıyordu. Artık onun evlilik hayatı bütünüyle kapanmış bulunuyordu. İşte bu uygula­ma kadını haram kılma konusunda boşamanın en sert şeklini ifade ediyordu. [1498] O dönemde toplumsal hayat erkeğin üzerine kurulduğu için onun evlenip boşanma konusunda herhangi bir sıkıntısı yoktu. O dilediği kadar evlenebilir ve boşanabilirdi. Oysa az önce ifade edilen uygulamadan sonra kadın adeta yaşayan bir ölü haline gelmiş bulunu­yordu. Olayın vehametini göstermesi açısından şu hadise önemlidir:

Rivayete göre Evs b. Sâmit karısı Havİe (Huveyle) bintü Mâiik'e zı-harda bulunmuştu. Havle Hz. Peygamber'e gelerek: "Kocam benim­le evlendiği zaman gençtim, zengindim, arkamda ailem vardı. Kocam malımı yedi, gençliğimi soldurdu yaşımı kocalttı, çocuklarım çoğaldı, ailem de artık yok. Şimdi bana zıhar yaptı fakat buna pişman oldu. Küçük çocuklarım var onları ona bıraksam ölürler, ben yanıma alsam aç kalırlar, perişan oluruz Ya Rasulallah! Kocamla tekrar birleşmemi sağlayacak bir çare yok mu?! dediğinde Hz. Peygamber ona: "Sen ona haramsın" dedi. Havle tekrar tekrar aynı şeyleri söyledi ve Rasu-lullah da aynı cevabi verdi. Sonra kadın bir çıkış yolu bulamayınca Al­lah'a niyazda bulundu. Bunun üzerine zıhar hükümlerini düzenleyen şu ayetler nazii oldu[1499]

"Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulu­nan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir. İçinizden zıhar yapanların kadın­ları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini do­ğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyor­lar. Kuşkusuz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin kanlarıyla temas etmeden Önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır. Buna imkan bulamayan kimse, hanımıyla temas etmeden önce peşpeşe iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme) Allah'a ve Resulüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kafirler için acı bir azap vardır. [1500]

Zıhar sadece Arap topiumuna özgü bir uygulama idi ve o zama­nın Arapları dışında bir başka toplumda yoktu. Bu sebeple Allah on­ları kınamış ve bunun çirkin bir şey olduğuna az önce yer verilen ayet-ierde işaret etmiştir. [1501]

Kur'an-ı Kerim ilgili ayetlerde zıhar olmak üzere söylenen sözün İslâm'a yakışmaz bir çirkinlik ve yalan söz olduğunu açıklamıştır. Ay­rıca Allah'ın affedicilik sıfatını hatırlatarak bunun günahı gerektiren bir davranış olduğuna işaret etmiş "işiten", "bilen" sıfatlarına vurgu yaparak da bu yola başvuranları zımnî olarak tehdit etmek suretiyle de bu çirkinlikten geri durulmasını istemiştir. Bu sebeple Kur'an Kerim Öncelikle, yalan ve çirkin söz olarak tanımlamakla zıhann haram ol­duğunu ortaya koymuştur. İlk yenilik budur.

İkinci olarak da zıhara başvurulması durumunda bunu da büsbü­tün hükümsüz bırakmamıştır. Fakat bu defa zıharla kadın mağdur ol­maktan çıkmış ve koca, yaptığına karşılık olarak ağır bir keffaretle ce­zalandırılmış aynı zamanda köle azadı ve yemek yedirme gibi hüküm­lerle de fakirler gözetilmiştir. Buna göre karısına zıharda bulunan ko­ca onunla evlilik hayatına devam edebilme imkanına sahiptir. Ancak bunun için Öncelikle bir köle azad edecek buna imkan bulamaz ise aralıksız olarak iki ay oruç tutacak, buna da gücü yetmez ise altmış fa­kiri doyuracaktır.[1502] Yemin keffaretinde[1503] fakiri doyurmak oruca önce­likli iken zıhar yapanın kefaret olarak altmış fakiri doyurabilecek zen­ginliğe sahip de olsa öncelikli olarak iki ay aralıksız oruçla hüküm giy­mesi ibretlik bir ceza karakterine sahiptir.

Bu hükmü yerine getirmediği takdirde kocanın eşine dönmesi söz konusu değildir. Koca kefarette bulunmamakta direnir ise kadın mah­kemeye başvurabilir. Bu durumda hakim kocaya ayetteki seçenekler­den hangisini yapabilecekse onunla keîfareti yerine getirmesini ister, aksi takdirde kadının ayrılık hakkı doğar. [1504]

Görüldüğü üzere evli kadınlara o dönemlerde yapılmakta olan en büyük haksızlık bu düzenlemelerle giderilmiş ve kadınların kocalarının ellerinde oyuncak olmaları önlenmiştir.

Bu olayın bir başka boyutu daha vardır. O da kadınların artık hak­lı davalarını savunabildiklerini ve şahsiyet kazandıklarını göstermekte­dir. Bu tutum Huîefâ-i Râşidîn dönemlerinde de devam etmiştir. Bu konu çerçevesinde şu olayı zikretmek maksada kafidir. Zıhar ayetleri­nin inmesine sebep olan Havle bintü Maiik Kureyş'in ileri gelenleri ile yürümekte olan halîfe Hz. Ömer'i bir İhtiyacı için durdurmuş ve iste­diğini elde edip ayrıldıktan sonra beraberinde bulunanlardan birisi: "Ey Mü'minlerin emirii Şu ihtiyar kadın için Kureyş'in ileri gelenler'mi durdurup bekletmen uygun oldu mu?! diye serzenişte bulu­nunca Hz. Ömer: "Yazık sana! Sen bu kadının kim olduğunu bili­yor musun?! diye çıkışmış adam da hayır cevabını verince: "Bu Al­lah'ın şikayetini yedi kat gökten işittiği kadındır. O Havle'd'ır. O buradan gece vaktine kadar ayrılmasaydı ben de namaz için gidip gelmenin dışında bir yere ayrılmazdım" demiştir.[1505]

Bu anlatılanlar İslâm öncesi ve sonrası kadının durumu ile iSgiii önemli ipuçları vermektedir.[1506]

 

B. İla:

 

İslâm öncesi cahüiye Arap toplumunda kadınlara zulüm yapmak için kullanılan araçlardan birisi de îlâ yöntemi idi. Koca kansına kazdı­ğı zaman onunla bir yıl, iki yıl veya daha fazİa bir süre için hatta ebe­di olarak cinse! ilişkide bulunmayacağına yemin ediyordu. Verdiği sü­re dolduğunda bunu tekrar tekrar uzatıyordu. Böylece kendisi kocalık görevini yapmadığı gibi kadının bir başkası ile evlenmesini de engel­lemiş oluyordu. Bu durumda kadın askıda kalmış gibi bir halde bulu­nuyordu. Kocalar bunu karısına zarar vermek amacıyla yapıyorlardı. Bu noktada kadının da bir söz söyleme hakkı bulunmuyordu. İşte Al­lah kadınlardan bu zulmü kaldırmak ve onları mahrum bırakılan hak­larına kavuşturmak için[1507] îlâyı dört aylık bir süre ile sınırlandırmış bu süre içerisinde evlilik hayatına dönmesini aksi halde karısının kendi­sinden ayrılacağını ifade eden şu ayetleri indirmiştir:

"Kadınlarına yaklaşmamaya (cinsel ilişkide bulunmamaya) ye­min edenler dört ay beklerler. Eğer (bu müddet içinde) kanlarına dönerlerse şüphesiz Allah çokça bağışlayan ue esirgeyendir. Eğer (müddeti içinde dönmeyip hanımlarını) boşamaya karar verirlerse şüphesiz ki Allah bunu İşitir ve bilir".[1508]

ilâ ile ilgili bu düzenlemelerle cahiliye döneminde kadınların uğra­dığı zarar ortadan kaldırılmıştır. Zira Allah îlâ'da bir süre belirlemek suretiyle böyle bir durumda kadının kocasından ayrılarak başka birisi ile evlenmesine imkan vermiş ve kadına bir çıkış yolu hazırlamıştır.[1509] Buna göre koca karısına dört ay veya daha fazla bir süre İle yaklaş­mayacağına dair yemin eder ya da meşakkatli bir işi nezrederse îlâ yapmış olur. Dört ay içerisinde karısına, dönerse evlilik hayatı devam eder ve yemin etmiş ise yemini bozduğundan keffaret, nezretmiş ise onun gereğini yerine getirmelidir. Dört ay içerisinde karısına dönme­diği takdirde Hanefilere göre doğrudan doğruya Şafiîler ve Hanbeli-ler'e göre mahkeme kararıyla talak (boşama) meydana gelir. Bu Ha-nefilerle Hanbeliler'e göre bain talak, Malikilerle, Şafiîlere göre ric'î talak'tır. [1510]

Hanefilerin dört aylık süre içerisinde koca karısına dönmemiş ise bu sürenin bitiminde kadının bir bain talakla kendiliğinden ayrılmış olacağı şeklindeki düşünceleri de İla'ntn vazolunmasındaki kadından zararı kaldırma gayesi ile ilgilidir. Allah'ın ila konusunda öngördüğü hükümler kadını mahrum bırakılan haklarına kavuşturmadır. Bu da ya evlilik halinin gerektiği şekilde devamı ya da ayrılığın sağlanmasıdır. Bu aynı zamanda Allah'ın "Boşanma iki defadır. Bundan sonra ka­dını ya İyilikle tutmak ya güzellikle bırakmak vardır[1511] şeklindeki hitabının da bir gereğidir. Kadın bain talakla ayrıldığında artık bir baş­ka kişi ile evlenebilecek, evlilikten doğan haklarını elde edebilecektir. Eğer bu ric'î talak kabul edilecek olursa bunun kadına sağlayacağı bir fayda yoktur. Çünkü bu durumda kocanın yine kadına dönüş imkanı vardır ve koca aynı şeyleri yine tekrarlayabilir. O zaman kadının hak­larına kavuşamadığı bir talakı meşru kılmanın anlamı yoktur. [1512]Konu ile ilgili olarak Musannifek (ö. 875/1470) şu önemli değerlendirmeyi yapmaktadır:

"Karısına îlâ'da bulunan kocanın süresi içinde ona dönmesi halin­de talakın meydana geleceğine ayetin delaleti açıktır. Ancak bunun ric'î talak mı yoksa bain talak mı olduğu belli değildir. Talâkın bain ol­duğunu kabul edenler bunu hangi delile dayanarak söylüyorlar? Diye soracak olursan deriz ki; " .. Şüphesiz Allah bunu işitir ve bilir[1513] ayeti işaret yoluyla talakın bain olduğuna delalet etmektedir. Zira ayet, kocanın karısına dönmeyip talakı gerçekleştirmesi halini tehdit eder bir şekilde ifade etmiştir. Bu şu anlama gelir; şüphesiz ki Allah onla­rın ilada konuştukları sözleri işitir. Kalplerinde gizlemiş oldukları ka­dınlara zarar verme kasdını ve o müddet içerisinde onların haklarını engellemelerini bilir. Bundan dolayı Allah hikmet prensibi gereği ken­disine yakışır bir biçimde bu yaptıklarına karşılık onları cezalandırır. İş­te bütün bunlar göz önüne alındığında ila neticesindeki talakın bain ol­duğuna ayette işaret vardır. Yine talakı bain kabul etmede koca için düşünülmesi gereken bir ibret vardır. Tehdidin gerektirdiği budur. Ric'î talakta bu anlatılanlar gerçekleşmez. [1514]

Görüldüğü üzere gerek ayet ve gerekse îslâm hukukçularının ko­nu ile ilgili yorumlan îlâ'nın kadına yapılan bir takım haksızlıkların kal­dırılması amacıyla meşru kılındığını açıkça göstermektedir. Bu sebep­le kocası mevcut şekli ile de ila yoluyla kadına zarar verme yöntemini benimsememelidir. Zira bu "Şüphesiz ki Allah mağfiret ve rahmet sahibidir[1515] ayetinden anlaşılmaktadır. Ayetin bu kısmı kadına zarar vemek kasdıyîa ilaya başvurmanın haram olduğuna delalet etmekte­dir. Zira kişi af ve mağfirete konu olabilecek şey yapmıştır. Eğer zarar verme kasdı yoksa ila mubahtır. [1516]

Buna göre verilen bu hak (ila) yeni şekli ile de suiistimal edilecek olursa Allah bunun karşılığını verecektir. Zira Allah, kocanın, ilada ni­çin ısrar ettiğini bilmektedir. [1517] Bununla ayet cahiliye döneminde suiis­timal edilen ve kadına eziyet vermek amacıyla başvurulan İlânın[1518] bu özelliğinin kaldırıldığını ve yeni bir düzenleme yapıldığını, bunun da suiistimal edilmemesi gerektiğine işaret etmektedir. Kanaatimizce ila­yı mevcut şekliyle kadınlara zarar verme aracı olarak kullanmak şu şe­killerde olabilir:

1. îlâ suresinin dolmasına yakın koca karısına döner ve yeniden îlâ'ya başvurur.

2. Koca gerçekten karısını boşamaya niyetlidir. Bu durumda onu doğrudan doğruya boşama yerine îlâda bulunur. Böylece kadın dört ay bekledikten sonra kocasından ayrılabilir. Bunun akabinde de dört mezhebe göre iddet bekleyecektir.[1519] Böyle bir uygulama Üe onun bir başkasıyla evlenebilmesi için yaklaşık olarak yedi aylık bir sürenin geç­mesi gerekecektir. Oysa doğrudan boşama söz konusu olsaydı kadı­nın bir başkasıyla evlenebilmesi için dört aylık bekleme süresi bulun­mayacaktı. İşte bütün bunlar ilanın meşru kılınma amacına aykırılık arz etmektedir. Oysa hâk ve yetkinin maksadı doğrultusunda kullanıl­ması esasiı bir hukuk prensibidir.

Aslında ila büsbütün kaldırılabilirdi. Ancak tadil edilmek suretiyle yürürlükte tutulmasının bazı hikmetleri vardır. Her şeyden önce ilanın sebebi aile içerisinde geçimsizlik ve uyumsuzluk gibi bir durum ortaya çıktığında Allah'ın hoşlanmadığı halde izin verdiği talaka[1520] başvurmak ve böylece kocaya tanınmış bulunan üç taiak hakkından[1521] birisini kul­lanma yerine Allah'ın mağfiret ve rahmetinin vadedildiği -Eğer eşleri­ne dönerlerse Allah mağfiret ve rahmet sahibidir (Bakara 2/2 26)-îlâ'ya başvurmak suretiyle aile içindeki huzursuzluğun atlatılmasıdır. [1522]Bu süre içerisinde uyumsuzluk ve geçimsizlik dışarıya aksetme­den ve kimsenin haberi olmadan giderilir, yeniden iyice düşünüldük­ten sonra yaralar sarılır. Bu aile yuvasında ciddi bir yıkıma ve çatlağa sebebiyet verebilecek doğrudan boşamadan daha iyidir. Zira boşan­madan sonra zedelenen evİilik birliğini yeniden tesis etmek daha zor, aradaki soğukluğu gidermek daha güçtür. İşte îlâ ile evlilik birliğinin devam edemeyeceği iyice anlaşıldıktan sonra koca karısına dönmez ve böylece evlilik bağı da son bulur. Bu amaçtan saptırılarak sırf kadı­na zarar verme kasdıyîa yapılan îiâ bir suistimaldir. Hanefiler talakı ba­in kabul etmek suretiyle hem bu suistimali karşılıksız bırakmamışlar, hem de ikinci bir suiistimal yolunu kapatmışlardır. [1523]

İslâm hukukçularının bu noktada üzerinde durdukları en önemli konulardan birisi de şudur:

Koca îlâ da bulunmaz da sırf zarar vermek maksadıyla karısını ih­mal ederse böyle bir tutum kadının kocasından ayrılık talebi için meş­ru bir gerekçedir ve bu durum dört ay devam ettiği takdirde kadın, ko­casından ayrılıp iddetini bekledikten sonra bir başkasıyla evlenebilme hakkına sahiptir.[1524]

Kur'an-ı Kerim'in îlâ konusundaki hükümleri ve İslâm hukukçula­rının bu çerçevedeki ince tahlilleri aile yuvasındaki huzurun temini, in­sanın tabiî ihtiyaçlarının ne ölçüde makul biçimde düşünüldüğünü ye bir insan olarak kadına ne derece Önem verildiğini, onların nasıl bir uygulamadan hangi seviyeye getirildiklerini göstermesi açısından ger­çekten önemlidir.[1525]

 

C. Talâk:

 

Cahiliyye Arap toplumunda evlenme ve boşanmada herhangi bir sınır yoktu. Bunun sıkıntısını en fazla kötü niyetli kocaları bulunan ka­dınlar çekiyordu. Çünkü koca karısını boşadıktan sonra iddet süresi­nin dolmasına az bir zaman kala tekrar ona dönüyor ve tekrar boşu-yordu. Bu hal uzayıp gidiyordu. Kadın, kocasıyla evlilik hayatı yaşaya­madığı gibi onun nikah bağından dolayısıyla zulmünden kurtulup bir başkasıyla da evlenemiyordu. Çünkü boşama yetkisi ve iddet süresi içerisinde karısının rızasını almaya gerek olmaksızın doğrudan doğru­ya karısına dönmek kocanın elinde idi. İşte kadın bu şekilde kötü ni­yetli kocaların elinde oyuncak haline gelmişti. [1526] Böyle bir durumda Ensar'dan bir sahâbî karısını tekrar tekrar boşayıp iddet bitmeden ge­ri almıştı. Bu haksızlığa maruz kalan kadın: "Aile hayatımız devam etmeyecekse beni boşa" dedi. Karısının bu haklı İsteğine koca: "Al­lah'a yemin ederim ki seni ne alırım ne de boşarım" şeklinde ce­vap verince[1527] talakla ilgili hükümleri düzenleyen şu ayetler nazil oldu:

"Boşama ikidir. Bundan sonrası ya iyilikle geçinmek veya ke­sin olarak ayrılmaktır. Kadınlara mehir olarak verdiğiniz bir şeyi onlardan geri almanız size helal olmaz. Karı-kocanın Allah'ın ön­gördüğü hükümleri yerine getirememekten endişe etmeleri hali bunun dışındadır. Eğer bu ikisinin Allah'ın çizdiği sınırlar içinde kalamayacaklarından endişe ederseniz kadının kocaya fidye vere­rek ayrılmasında her ikisine de bir vebal yoktur. Bunlar Allah'ın yasalarıdır, onları ihlal etmeyin. Kim Allah'ın tayin ettiği sınırlara tecavüz ederse İşte onlar zalimlerdir. Bir koca karısını üçüncü de­fa boşarsa bu kadın bir başka kocayla nikahlanıp ikinci koca da boşamadıkça ilk kocasına helal olmaz. Bundan sonra ikinci koca onu boşar da onlar Allah'ın emir ue yasaklarını yerine getirebile­ceklerini zannederlerse birbirleriyle tekrar evlenmelerinde bir ve­bal yoktur. Bunlar Allah'ın ilim sahibi bir topluluğa beyan ettiği esaslardır. [1528]

Bu ayetler boşamanın üçle sınırlandırıldığını açıkça ifade etmekte­dir. Bundan dolayı herhangi bir sebeple karısını boşayan bir kimse eğer pişmanlık duyar ise birinci ve ikinci boşamalardan sonra ki iddet süreleri içerisinde yeni bir nikah ve mehir belirlemesine gerek kalma­dan doğrudan doğruya karısına dönüp evlilik hayatına devam edebile­cektir ki buna ric'î talak denir. Yine İddetin dolmasından sonra da ye­ni bir nikah akdi ve mehirle aynı çiftin evlenebilmesi mümkündür ki buna da küçük bâin talak denir. Eğer koca karısını üçüncü defa boşa-mış ise artık karı bir başkasıyla evlenip o kocasından ölüm veya bo­şanma ile ayrılıp iddetini doldurmadıkça eski kocasıyla evlenemeye-cektir. Buna da büyük bain talak denir. Böylece boşanma bir disiplin altına alınmış ve karı-kocanın haklarını koruyacak dengeli bir düzen­leme yapılmıştır.

Eşref Edib (ö. 1971) bu konuda şunları kaydeder: "İslâm dini her hususta kadının haklarını azami ölçüde temin ve himaye etmiştir. Ta­lâkın üç ile sınırlandırılmasında da bîr çok hikmetler mevcuttur. Bir de­fa boşama vaki olduktan sonra eşler düşünürler. Bu karar iyice düşü­nülmeden verilmiş bir karar olabilir. Eğer iki taraf da pişmanlık duy­muş ise yeniden birleşirler. Bu ayrılık ikinci defa da olabilir. Yine bir­birlerine karşı muhabbet ve sevgileri varsa tekrar bir araya gelebilirler. Ancak bundan sonra her iki taraf da daha dikkatli hareket etmek zo­rundadır. Eğer geçinmeye ve hayatlarını devam ettirmeye niyetleri varsa talakı gündemlerinden çıkarmalıdırlar. Çünkü artık bunun dönü­şü yoktur. Aksi halde nikahın bir anlamı kalmaz. Bu sebeple koca üçüncü boşama yetkisini kullanırken enine boyuna düşünmek zorun­dadır. Eğer karısıyla geçinme imkanı kalmamış ve evlilik hayatlarını devam ettirmeleri imkansızlaşmışsa kararını verir ve üçüncü talakı da kullanarak kesin olarak ayrılırlar. Artîk nikah bağı kesin olarak kopa­rılmıştır. Yeniden evlenmeleri mümkün değildir. Bundan sonra kadın bir başkasıyla mutlu ve kalıcı bir evlilik niyetiyle sahih bir biçimde ev­lenir, sonra bu yeni kocası vefat eder yahut aralarında bir ayrılık vuku bulursa o zaman eski kocasıyla aralarında bir sevgi ve muhabbet doğ­muş ise tekrar evlenebilirler. Ayetlerin ifade ettiği budur.[1529]

Talâk ile ilgili düzenlemeleri yapan ayetlerin inişine sebep olan olay da göstermektedir ki cahiliye Arap toplumunda kadınlara bir zu­lüm ve işkence aracı haline gelmiş olan talakı İslâm bu konumdan çı­kararak koca ve karının menfaatlerini dengeleyen bir hale getirmiştir. İslâm evlilikte mutluluk ve kalıcılığı esas almıştır. Ancak herhangi bir sebepten dolayı eşler arasında uyumsuzluk ve .huzursuzluk oluşmuşsa bunun atlatılıp evliliğin devamını sağlamak için talakta tedriciliği be­nimsemiş, eğer problemlerin aşılması sağlanamamış ise bu şekildeki

bir evliliğin hem taraflara, hem ailelerine, hem de topluma faydası kal­mamış hatta zararlı hale gelmişse böyle bir evliliğin sona ermesine ih­tiyaçtan dolayı izin vermiştir.

Katolik kilisesi İsa'nın, "Allah'ın birleştirdiğim insan ayıramaz", "her kim bir başka kadınla evlenmek için karısını boşarsa, ona karşı zina İşlemiş sayılır ve bir kadın bir başka erkekle evlenmek için kocasını terkederse zina işlemiş olur" yolundaki sözlerine daya­narak boşanmayı kabul etmemiştir. Evlenmenin boşanma ile çözülmezliği esasını yaymak için kilise hiçbir fedakarlıktan kaçınmamıştır. Bu gayretin bir sonucu olarak bir çok batı ülkesinde sözgelimi İtal­ya'da, İspanya'da ve1 IX. asırdan itibaren Fransa'da boşanma reddedil­miştir.[1530]

Kilise boşanmayı yasaklamakla o zamana kadar çok gevşemiş olan ahlak anlayışı ve özellikle evliliği sıkı bir disiplin altına almak is­temiştir. Bunda bir ölçüde başarı da kazanmıştı. Ne var ki kilise huku­kunun boşanmayı yasaklaması sosyal hayatın ihtiyaçlarına ve kişi hür­riyetine ters düşüyordu. Çünkü birbiriyle hiç anlaşamayan hatta karşı­lıklı varlıklarına tahammül edemeyen çiftlerden oluşan bir evlilik birli­ği, toplum İçin fayda değii zarar doğurur. Bu hale gelmiş bir birliği mümkün olduğu ölçüde çabuk sona erdirme hem kişi hem de toplum için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bu tür bir evlilikte eşler birbirlerine sa­dakatsizliğe adeta mecbur kalmaktadırlar. Bundan ise ahlâkî telakkiler, aile ve topium zarar görmektedir. [1531] Bunun tabii sonucu olarak boşan­mak isteyen eşlerin buna izin veren ülkelerin vatandaşlığına geçmek suretiyle ayrılığı sağladıkları da bilinmektedir. Zaten Kilise hukukunun boşanma yasağı bir müddet sonra gücünü ve uygulanabilirliğini kay­betmiştir. Hatta Katolik kilisesinin bu katı tutumu din değiştirmelere bile sebep olmuştur. İslâm hukukunun uygulandığı yerlerde katolik bir koca ile evli olan katolik kadın müslümanlığa girip evliliğe otomatik olarak son vermiştir. Çünkü İslâm hukukuna göre müslüman bir kadın gayr-ı müslim bir erkeğin nikahında bulunamaz. [1532]

Gerek cahüiye Arap toplumundaki talak uygulaması gerekse Ka­tolik kilisesinin anlayışı karşısında İslâm'ın boşanmaya yaklaşımı hem insan doğasına daha uygun hem de karı-koca haklarını temin etmesi açısından daha tutarlıdır.[1533]

 

D. Yetim Kızlarla Evlenerek Ya da Evliliğini Engelleyerek Mallarına Konmak:

 

Cahiliye Arap toplumunda şöyle bir adet bulunuyordu. Bir kişi ve­lisi bulunduğu yetim kızın mallarına konmak istediğinde güzelse onun­la evlenmek suretiyle bu maksadını gerçekleştiriyor, eğer çirkinse ken­disi evlenmediği gibi bir başkasıyla evliliğini de engellemek suretiyle onun mirasçısı oluyordu.[1534] Güzellik ve çirkinliğin izafi olduğu ve bir erkeğin de aynı anda on kadınİa birden evlenebileceği düşünülürse bu tür kızların ne kadar sıkıntılı bir durumda olduğu anlaşılabilir. İşte bazı müsiümanların Hz. Peygambere bu konuda soru sormaları üzerine şu ayet nazii olmuştur: "Senden, kadınlar hakkında fetva istiyorlar. Deki: Allah size onlar hakkındaki hükmü açıklıyor. Kendilerine yazılmış olan (tayın edilen) miras haklarını vermeyip kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınlar, zavallı çocuklar ve öksüzlere karşı adaleti yerine getirmeniz hakkında kitapta size okunan (ayetler) Allah'ın hükmünü size açıklamaktadır. [1535]

Kur'an-ı Kerim'in böyle bir suistimali önlemiş olması kadınlar açı­sından da gerçekten önemlidir.[1536]

 

III. Sonuç:

 

İslâm'ın getirdiği bir takım hükümlerin daha iyi anlaşılabilmesi, gerçek değerinin kavranabilmesi İçin geldiği dönemdeki toplumsal şartların çok iyi anaiiz edilmesine ihtiyaç vardır. Biz bu kısacık çalış­mada İslâm öncesi ve sonrası evli kadınların durumunu yansıtması açı­sından önemii gördüğümüz dört uygulamayı ele aldık. Görüldü ki ca­hiliye Arap toplumunda bir kadın evlendikten sonra kocasının esiri haline gelmişti. İslâm bunlara son vererek aile hayatında karı ve koca­yı birbirine karşı sorumlu iki temel Öge haline getirmiş evlilik bağından doğan suiistimallere son vermiştir. Hatta İslâm getirilen yeni dü­zenlemelerle de bir takım suistimailerin ortaya çıkabileceğini dikkate alarak mesela bir kocanın karısını gerçekten boşamaya niyetli olduğu halde sırf zulüm olsun diye birinci ve ikinci boşamalardan sonraki bek­leme müddetleri (iddet) içinde ona dönüp kesin ayrılığı yaklaşık dokuz aya çıkarmasını ya da kadını mirasından mahrum bırakmak kasdıyla ölümcül hastalığında boşamasını veya önce îlâ yapıp sonra boşayarak kesin ayrılığı uzatmasını da hoş karşılamamış ve "zarar vermek için onları nikah altında tutmayın"[1537] ayeti ile suistimailerin önünü kesin olarak kapatmayı yeğlemiştir. Suiistimal kadını nikah altında tutmakİa olabileceği gibi boşamakla da olabilir. Bu sebeple İslâm hukukçuları vazolunan hükümleri maksatlarını aşacak biçimde kullanmanın caiz olmadığını söylemişlerdir. [1538]

KAYNAKLAR

 

 

 

[1490] Kıyame{75), 37, İnsan (76), 2.

[1491] Muhammed H. Kemali, "İslamda İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili", s. 53.

[1492] Yusuf (12), 24.

[1493] İsrâ{17), 32.

[1494] Bakara (2). 187.

[1495] Aydın, M. Akif, "Aile", DİA, İL 198.

[1496] Nah! (16), 57-59.

[1497] Zuhruf{43), 17-18. Prof. Dr. Saffet Köse, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslâm Hukuku, Rağbet Yayınları: 383-385.

[1498] Serahsî, elMebsût, VI, 223-224; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu'l-gayb, XXIX, 250; Emahlı, Hak Dini, VII, 4778; Zühaylî, el-Ftkhu'l-İslâmî, VII, 585.

[1499] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 410-411; Serahsî, a.g.e., VI, 224; İbn Kesîr, Tef-sîru'l-Kur'âni'l-azîm, 60-61; Elmahlı, a.g.e., VII, 4775-4776; Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'm Çağdaş Tefsiri, IX, 305-306.

[1500] Mücadele (58), 3-4.

[1501] Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 71; Fahreddin er-Râzî, a.g.e., XXIX, 254: Beyzâvî, £n-vâru't-tenzîl, IV, 365; Ebussud, İrşâdü'i-akü's-selîm, VIII, 216.

[1502] Mücadele (58), 3-4.

[1503] Mâide (5), 89.

[1504] Köse, Saffet, İslâm Hukukunda Hakkın Kötüye Kullamlma$, s. 142-143.

[1505] İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l-azİm, VIII, 60-61.

[1506] Prof. Dr. Saffet Köse, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslâm Hukuku, Rağbet Yayınları: 385-388.

[1507] Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, 1, 357-362; İbn Atıyye, el-Muharraru'i-vecîz, !I. 189-190; Fahreddin er-Râzî, a.g.e., VI, 85; Kurtubî, el-Câmi'li-ahkâmi'1-Kur'ân, III, 103; Bikâî, Nazmü'd-dürer, III, 291; Şevkânî, Fethu'I-kadîr, I, 232; İbn Aşur, et-Tahrîr ve't-tenvîr, II, 384.

[1508] Bakara (2), 226-227.

[1509] Taberî, Cami'u beyân, II, 421.

[1510] bk. Tahâvî, elMuhtasar, s. 207 vd; Serahsî, el-MebsÛt, VII, 19-39; Kâsânî, Be-dâ'i'us-scmâi, III, 170-178; Şahmın, el-Müdevvene, İÜ. 84 vd.

[1511] Bakara (2), 229.

[1512] Cessâs, a.g.e.. I, 362; Serahsî, a.g.e., VII, 20-21; Kâsânî, a.g.e , III. 177.

[1513] Bakara (2), 227.

[1514] Musannifek, el-Hudûd üe'l-ahkâmü'l-fıkhiyye, s. 37.

[1515] Bakara (2), 226.

[1516] Serahsî, a.g.e., Vll, 20; Fahreddin er-Râzî, a.g.e., VI, 86; İbrı Âşûr, a.g.e., II, 386

[1517] EBussuûd, İrşâdü'!-akS's-selîm, I, 224.

[1518] Kurtubî, el-Câmİ' H-ahkâmi'l-Kur'an, III, 103.

[1519] Zühaylî, el-Fıkhu't-tsIömt, II, 554.

[1520] Ebû Davud, "Talâk", 3.

[1521] Bakara. (2), 229-230.

[1522] Musannifek, a.g.e., s. 35.

[1523] Köse, Saffet, İslâm Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, s. 140.

[1524] Gerçekten, İslâm maddî ve manevî doğal ihtiyaçlarını karşılama yolunda insanlığa önemli kazanımlar sunmuştur. İnsanın en temel ihtiyaçlarından olan cinsel ilişki noktasında, kocaları tarafından ihmal ediîen kadınlara böyle bir kapının aralanmış olması önemlidir. Evli bir kadının bu süre zarfında kocası tarafından ihmal edilme­sinin, evlilik birliğinin sona erdirilmesi için makul bir sebep kabul edilmesi hem ka­dın haklan hem de zinaya götüren yolların kapatılması bakımından toplum menfa­atleri açısından önemlidir. Bu noktada Hz. Ömer'in evii askerlere dört ayda bir izin verip hanımlarının yanına göndermesi oldukça ilginç bir örnektir. Hz. Ömer bir ge­ce Medine sokaklarında denetim amaçlı dolaşırken bir kadının evinde "bu gece ne kadar uzadı ve her taraftan kapkara kesildi- Kendisiyle oynaşabileceğim sevgi­limin olmayışı bütünüyle uykumu kaçırdı. Allah'a yemin olsun ki -başka bir şey değil- sadece Allah korkusu olmasaydı bu şerir zangır zangır dört taraftan da sallamrdı. Rabbimin korkusu, haya ve kocama olan saygı beni zina yapmak­tan engelliyor" mealinde şiir okuduğunu duyar ve sabah olunca kadını çağırtarak kocasının nerede olduğunu sorar. Kadın da: "Onu Irak'a (asker olarak) gönderdin ya!" diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Ömer bazı kadınları toplayarak bir kadı­nın kocasına ne kadar sabredebileceğim sorar. Dört ayda sabrın tükeneceği ceva­bını alınca bu süre dolduğunda askerleri eşlerinin yanına izinli olarak gönderir (Kur-tubî, a.g.e., III, 108; ayrıca bk. İbn Kesîr, a.g.e., 1, 394-395).

[1525] Prof. Dr. Saffet Köse, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslâm Hukuku, Rağbet Yayınları: 388-392.

[1526] Bk. İbn Kesîr, a.g.e., I, 399; Reşid Rıza, Tefsîru'l-Menar, II, 381; İbn Âsûr, Ma-kâsıdü'ş-şeri'ati'l-İslâmiyye, s. 113; Şelebî, Ta'lî'lül-ahkâm, s. 57.

[1527] İbn Kesîr, a.g.e., I, 399; Âlûsî, Rûhu't-me'ânî, II, 135-136; Reşid Rıza, a.g.e., II, 381.

[1528] Bakara (2), 229-230.

[1529] Eşref Edib, "Hukuk-ı Aile", Sebîlü'r-reSâd, XXIİI/585 (1342), s. 194-195.

[1530] Cin. Halil, Eski Hukukumuzda Boşanma, s. 16,

[1531] Cin, a.g.e., s. 17.

[1532] Mayer, islam and Human Rights: Tradition and Politics, s. 166-167, 239, nr. 5.

[1533] Prof. Dr. Saffet Köse, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslâm Hukuku, Rağbet Yayınları: 392-396.

[1534] İbn Kesir, a.g.e., II, 376-377.

[1535] Nisa (4), 127.

[1536] Prof. Dr. Saffet Köse, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslâm Hukuku, Rağbet Yayınları: 396.

[1537] Bakara (2), 231.

[1538] bk. Köse, Saffet, İslâm Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, s. 127 vd; a. m!f., İslâm Hukukunda Kanuna Karşı HilJe, s. 348. Prof. Dr. Saffet Köse, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslâm Hukuku, Rağbet Yayınları: 396-397.

 

Bu makale Prof.Dr.Saffet Köse'nin "Çağdaş ihtiyaçlar ve İslam Hukuku"adlı kitabından derlenerek hazırlanmıştır.

Fikribeyan.net

11 Yorum

Diğer Haberler

Fıkıhdan İslâm Hukukuna / Prof.Dr.Talip Türcan

Asr-ı Saadet İktisadı & Peygamber Nasıl Bir Ekonomi Uyguladı? / Cengiz Kallek

Nurullah Erkoç : Unutulan Sünnet  "İtikaf"

El-Ezher'in hazırladığı alternatif İslami anayasa taslağı

Tarihte Ekonomik Dönemler,Sistemler ve İslamiyet / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Hukukuna göre Kadının Boşanma Hakkı (1) / Yunus Vehbi Yavuz

İslam ekonomiye ne der? / Günümüz Meselelerine Cevaplar..

İslam Hukukunun Genel Gayesi / Tahir bin Aşur

İslam Ekonomisi ve Marxçı Sosyalizm Açısından İhtiyaç / M.Bakır es-Sadr

İslam Devlet Teorisinde Yönetim İlkeleri / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

Hz.Ali'nin torunundan "Haklar Risalesi"

Beş İslam'ın Şartı (İbadetler) + Altı da İnancın Şartı (Amentü) - Ahlâk-sız Türk Müslümanlığı / Prof.Dr.İlhami Güler

İslami finansı anlamak / Frank Vogel

Zekatın terbiye edici etkisi ve Friedman / Aliya İzzetbegoviç

Din ve İktisat / Prof.Dr.Musa Kâzım Yılmaz

İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm / Hakkı Eren

İslam Ekonomisi ve Marksist-Kapitalist Ekonomi / Musavi Lari

Günümüz Çarpık Ekonomi Anlayışı ve İslam Ekonomisi / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Ekonomisinin Mülkiyet Anlayışı / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam'da İktisat Nizamı / Takiyyuddin en-Nebhani

Osmanlı Hukuk Sistemi

İslam Ekonomisinin Genel Yapısı / Muhammed Bakır es-Sadr

İslam İktisat Doktrini Üzerine Mülahazalar / Yahya Arslan

Ebu Hanife'nin İctihatlarında Dinde Kolaylık ve Fakirin Korunması / Yrd.Doç.Dr.A.Vehbi Ecer

İslam Hukukunun Kaynağı Olarak Kur'an / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

İslam Hukukunun Gayesi / Dr.Ali PEKCAN

İslam'ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler

Seküler Dünyada Fıkh'ı Konuşmak / Dr.Ebubekir SİFİL

İslam'ın Hükümleri Zamana Göre Değişir mi?

Temel Çizgileriyle Doktriner Kapitalizm / M. Bakır Sadr

İslami Ekonominin İncelikleri / Dr.Mustafa Özel

İslam'ın Sağladığı Sosyal Güvenlik / Prof.Dr.Faruk Beşer

Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kur'an / Prof.Dr.Suat Yıldırım

İşçi ve İşverenin Hukuki ve Ahlaki Sorumlulukları / Dç.Dr.Selim Arık

İslam'da Adalet İlkesi / Prof.Dr.Muhit Mert

İslam Hukukunda İctihat Kavramı
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz