Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Jeolojik ve Arkeolojik Bilgiler Işığında Tufan
Sümer kayıtları ile arkeolojik ve jeolojik veriler, Tevrat'ta ve Kur'ân'da yer verilen Nuh Tûfanı hâdisesinin Mezopotamya topraklarında meydana geldiğine dair bir delil teşkil ediyor.
17/11/2009 / 13:04

Dr.Ömer Faruk Noyan / Sızıntı Dergisi
 


1922 yılında İngiliz arkeolog Leonard Woolley (1880–1960) Mezopotamya'da Dicle ve Fırat nehirleri arasında (bugünkü Irak topraklarında) dünyanın bilinen en eski şehirlerinden birinin kalıntıları üzerinde kazı yapmaya başladı.1 Woolley, Kitab-ı Mukaddes'te bahsedilen eski bir Sümer şehri, Ur'un sit alanında büyük keşif umutları taşıyordu. Birçok şehrin kurulduğu ve ortadan kalktığı bu bölgede altı bin yıl önce Babil kralları yaşamış, kil tabletlere yazı yazılmıştı.2 Ur'un ünü diğer birçok Sümer şehrinden daha kalıcı olmuştu, çünkü Kitab-ı Mukaddes burayı Hz. İbrahim Peygamber'in (as) atalarının doğum yeri olarak veriyordu (Keldanîlerin Ur'u). Şehrin yeri, geçmişte Akad dilinde yazılmış kil tabletler sayesinde 19. yüzyılın sonunda belirlenmişti. Bu mevki bugün Tell el-Mukayyer (Kara Höyük) olarak isimlendirilmektedir.

Woolley, Sümer ovasındaki diğer siteler gibi devasa bir taş yığınından ibaret olan Ur'da kümbetin üzerinden aşağıya doğru dik hendekler açarak, şehrin tarihçesi, insanları ve yapıları hakkında bir kesit çıkarmayı plânladı. Nihayet, Sümer öncesi devre ait olan ve kendisinin "el-Ubeyd" periyodu olarak isimlendirdiği uzak antikite döneminden kalma malzemeler bulundu. Daha derine doğru ilerlendiğinde, birçok işçinin kazının sonu olarak gördüğü kalın bir kil ve silt tabakasıyla karşılaşıldı. Ekip, kalın bir su ve tortul tabakasını da geçti ve bir çömlek imalâthanesini de içine alan çok daha eski bir yerleşik hayatın kalıntılarıyla karşılaştı.

Bütün bu kazı kesiti şu mânâya geliyordu: El-Ubeyd bölgesinin belki de ilk halkını sel altında bırakan büyük bir tûfanın kalıntıları sözkonusuydu. Woolley, "Bunu başka bir sebep izah edemez." diye yazıyor ve şöyle devam ediyordu: "Su taşkınları, Aşağı Mezopotamya'da karşılaşılan normal bir hâdisedir. Fakat nehirlerin su seviyesinin olağan yükselişi, arkasında bu kadar hacimli bir kil tabakası bırakmaz. İki buçuk metre kalınlıktaki bir tortul tabakası suyun çok derin olduğunu ve bu birikintiler Tûfan'ın, karşılaşılmamış bir büyüklükte olduğunu göstermektedir." Woolley, Tevrat'ta bakıyor ve burada tarif edilen Büyük Tûfan'ın açık bir delilini bulduğuna inanıyor. Yaş tayini neticeleri doğruysa, keşfettiği birikintiler (günümüzden yaklaşık) 5000 yıldan daha öncesine, bu bölgede kurulan ilk yerleşik hayatın başlangıç dönemine karşılık geliyordu. Saha çalışmalarından, taşkının oldukça geniş bir sahaya yayıldığı anlaşılıyordu: yaklaşık 640 kilometre uzunluğunda, 160 kilometre eninde bir alanı kaplayan 2,5 metre kalınlıkta bir tortul tabaka, bu da milyarlarca ton malzeme demekti.

Jeolojik ve arkeolojik verilerin yanısıra, bu bölgede Tûfan sonrası devirlerden kalan yazılı kaynaklarda da dikkat çeken ifadeler yeralıyordu. Ur şehrinde bulunan, günümüzden yaklaşık 4000 yıl öncesine ait Sümer kil tabletlerinde kayıtlı Gılgamış Destanı'nda, Tûfan, Sümerler'in inandığı Tanrı'nın (Ea), bazı insanları ve kara hayvanlarını büyük bir taşkınla ortadan kaldırmak suretiyle verdiği ilâhî bir ceza olarak tarif edilir.3 Bu destan ile İbranî kaynaklarını karşılaştıran bazı araştırmacılar, yirmi ana noktada ortak hususiyet ve bir o kadar da fark tespit ettiler. Tabletlere göre Tanrı, Uta-Napiştim ismindeki bir adama acımış, ona bir gemi inşa etmesini ve zift kullanarak gemiyi su geçirmez hâle getirmesini söylemişti.4 Uta-Napiştim gemiye aldığı ailesinin ve birçok hayvanın yedi gün devam eden yağmur sonrasında kurtulmasına vesile olmuştu. Haftanın sonunda, Uta-Napiştim dışarıya bir güvercin ve kırlangıç göndermiş ve bunlar gemiye dönmüştü. Daha sonra bir kuzgun göndermiş, bu hayvan kuru bir toprak parçası bulduğu için geri gelmemiş, gemi de bir dağın tepesine gelip oturmuştu." (Milton, 1992)

Arkeologlar ve jeologlar, Mezopotamya'nın güneyinde Tûfan-sonrası dönemde görülen insan yerleşimleri henüz köy büyüklüğündeyken Ur'un mevcut olduğunu, fakat daha sonra terkedildiğini, günümüzden yaklaşık 5 bin yıl kadar önce iklimin değişmesi ve bölgede kuraklığın hâkim olmasıyla, çiftçilikle uğraşan buradaki küçük köylerin kuraklığa karşı büyük ölçekli, merkezî bir sulama sistemi geliştirdiğini, günümüzden yaklaşık 4600 yıl önce şehrin tekrar büyüyüp gelişmeye başladığını tahmin ediyor. Konumu itibariyle Ur'un bilhassa Arap Yarımadası'ndaki şehirlerle deniz ve kara ticareti kurması kolay olmuştu. Yapılan bir hesaplamaya göre, şehrin nüfusu (günümüzden 4030 ile 3980 yıl önce) yaklaşık 65,000 civarındaydı ve mevcut bilgilere göre, burası o gün için dünyanın en büyük şehriydi.

Ur şehrinin kralları aynı zamanda Sümer devletinin yöneticisiydi. Tûfan-sonrası dönemin ilk belirgin kalıntı ve kayıtlarına göre, günümüzden 4112 yıl önce Ur'da Ur-Nammu isimli bir kralın hâkimiyeti altında Üçüncü Hanedanlık dönemi başlamış ve 4094 yıl öncesine kadar yaklaşık 18 yıl devam etmişti. İstanbul'daki Eski Doğu Müzesi'nde 1952'de bulunan bir belgeye göre, Kral Ur-Nammu, Kral Hamurabi'den üç asır önce kanunları kayda geçirmişti. Saha verileri ise, Ur şehrinin o zamanlar, Fırat'ın Basra Körfezi'ne döküldüğü ağza çok yakın, tıpkı Nil deltası gibi verimli topraklara sahip, sulu ziraat yapılan zengin bir bölge olduğunu gösteriyordu. Şehirde iktidarı elinde tutan, yazılı kanunlar vâzeden, bölgedeki birçok şehirde büyük tapınaklar ve yollar inşa ettiren Kral Ur-Nammu, kendisinde ilâhlık vehmeden ve Hz. İbrahim'i (as) ateşe attıran Nemrut olabilir mi? Kil tabletlerdeki yazılar tamamen çözülebilirse belki daha fazla bilgi bulunabilir. Bu konunun uzmanlarından Amélie Kuhrt, Ur-Nammu ile oğlu ve aynı zamanda halefi olan Şulgi'nin daha hayattayken tanrılaştırılmış olduklarını belirtiyor (Kuhrt, 1995). Uruk şehrindeki eski efendilerini bile öldürten Ur-Nammu, bir savaşta ordusunun kendisini terketmesi sonucunda öldürülmüştür.

Bulunan jeolojik, arkeolojik ve yazılı kayıtlara göre, iklim değişikliğine ve bazı taşkınlara bağlı olarak Fırat nehrinin yatağının değişmesi, ardından maddî refahın ortadan kalkması sonucunda Ur yıkılmış ve zaman içinde toprak altında kalmıştır. Bu mevki bugün denizden oldukça içeridedir. Ur'un kalıntıları bugünkü Irak'ın Nasıriye şehrine 16 kilometre mesafede, Fırat'ın Basra Körfezi'ne akış istikametine göre sağındadır.

Daha sonra Ur şehrinin kurulduğu el-Ubeyd bölgesi, Hz. Nuh (as) kavminin yerleşim bölgesi miydi? Bugün için kesin birşey söylemek mümkün değildir. Fakat burası o dönemde denize çok yakın bir yerdi. Hz. Nuh'un (as) kavmindeki inkârcılar eğer denize yakın bir yerde yaşıyorlar ve bir gemi inşasıyla alay ediyorlarsa, bu ancak, gemi denilen yapıyı ilk defa görmeleri ve garipsemeleriyle (tabii ki Hz. Nuh'un her icraatına karşı çıkmalarıyla) izah edilebilir. Eğer durum böyleyse, Tûfan denize yakın bir bölgeyi de içine alan büyük bir sel ve taşkın şeklinde meydana gelmiştir. Fakat Hz. Nuh'un (as) yaşadığı yer el-Ubeyd değil de denize uzak bir yer de olabilir. Neticede, burada meydana gelen taşkın, kollara ayrıldıysa, en azından geminin bulunduğu kol eğim aşağı olarak Basra Körfezi'ne veya güneye yönelmiş olabilir. Dolayısıyla geminin kalıntısı sadece Irak'ın kuzeyinde veya Türkiye'de değil, daha güneyde de aranabilir. Gemi, bu büyük ve dalgalı su kütlesinde ilerleyip, su seviyesi üstünde kalmış bir kara yükseltisiyle karşılaşmış ve hasar görmeden durmuş olabilir. Bunun aksi, yani geminin, meydana gelen büyük göl sahası içinde, su çekildikten sonra tabana saplanıp kalması sebepler itibariyle uzak bir ihtimâldir. Zâten, jeomorfolojik sebepler açısından, bu bölgede büyük bir göl oluşması için gereken çanak yapısına uygun dâirevî sıradağların mevcut olmadığı düşünülmektedir.

Netice itibariyle denebilir ki, Sümer kayıtları ile arkeolojik ve jeolojik veriler, Tevrat'ta ve Kur'ân'da yer verilen Nuh Tûfanı hâdisesinin Mezopotamya topraklarında meydana geldiğine dair bir delil teşkil ediyor. Hz. Nuh'un (as) soyundan gelen ve onun gibi Ul'ul-Azm bir Nebi olan Hz. İbrahim'in (as) aynı topraklarda doğmuş ve tebliğde bulunmuş olması, bir başka Nebi Hz. Yunus bin Metta'nın memleketi Ninova'nın (Resim-1) bu bölgede olması bu hususu destekliyor. Ümit edilir ki, Kur'ân'dan ilham alan mütehassıs araştırmacılar, bu hâdisenin farklı yönlerini ciddi projelerle ortaya koyarlar.

Kaynaklar
- Milton, R., Shattering the Myths of Darwinism. Fourth Estate Ltd., London, 1992.
- Woolley, C.L., Ur of the Chaldees (1930, repr. 1965), Excavations at Ur (1954, repr. 1965), and The Buildings of the Third Dynasty (1974).
- Kuhrt, A., The Ancient Near East: C.3000-330 B.C. Routledge, 1995.

Dipnotlar
1. Woolley'in keşif gezisi ve ekibi şehrin kalıntılarını incelemek ve rapor etmek üzere British Museum tarafından Birinci Dünya Savaşı sonrasında organize edilmişti.
2. Tarih kitapları her ne kadar yazının burada icat edildiğini ileri sürse de, Hz. Âdem'e (as) sahife indirilmiş olması, aslında yazma ve okumanın ilk insana verildiğinin delilidir. Efendimiz'e (sas) nâzil olan ilk beş âyette iki defa "oku!" emrinin, bir defa kalem kelimesinin buyrulması, Nûn sûresinin başında Cenab-ı Hakk'ın kaleme ve kalem ehlinin yazdığı satırlara yemin etmesi, bu iki mühim imtiyazın insanlık tarihinin sadece belli bir devrinden değil, Hz. Âdem'den (as) itibâren bütün insanlara verildiğine işaret etmektedir.
3. Gılgamış Destanı, Eski Mezopotamya dönemine ait, Babil dilinin sadece edebî eserlerde kullanılan Akad lehçesinde yazılmış destan şeklinde bir şiirdir. İlk çıkışı, MÖ 2700 yıllarında Babil'de yaşamış Uruk Kralı Gılgamış hakkında yazılan Sümer efsanesidir. Daha sonra Akad döneminde daha uzun bir şiir hâlini almıştır. Bugüne ulaşan tam hâli, günümüzden yaklaşık 2700 yıl önce Ninova'da yaşamış Asur Kralı Asurbanipal'ın koleksiyonunda (MÖ 612'deki Pers istilasına rağmen) 12 kil tablet şeklinde korunmuş ve 1849'da Austen Henry Layard tarafından keşfedilmiştir.
4. Babillilerin, petrolün yeraltından yeryüzüne tabiî yollarla çıkan bir türevi durumundaki katranı, gemileri kalafatlamak için kullandıkları bilinmektedir.

21 Yorum

Diğer Haberler

Abdurrahman Arslan Hesaplaşmya Çağırıyor! / İnsanı Yeniden Tanımla

Millet,Kavim,Kabile,dil,vatan,devlet,bayrak gibi terimleri nasıl kavrayacağız? / Selahaddin Eş Çakırgil

İslami Sol olamaz; Çünkü,... / Görkem Evci

Adalet, Allah'ın indirdiğiyle hükmetmektir! / Ahmed Kalkan

Bilginin İslamileştirilmesi / Prof.Dr.İsmail Raci Faruki

Adalet Devleti üzerine / Faruk Karataş

Yalan; İman ve Güven Kaybının En Önemli Göstergesi / Ahmed Kalkan

Gündem Kavramı ve Müslümanın Gündemi

Kavramların Esareti ve Toplumsal Dönüşüm / Faruk Karaaslan

Kavram Dünyamız... / Ramazan Kayan

Epistemoloji'nin tanımı ve işlevi / Prof.Dr.Ahmet Yüksel Özemre

Şehadet Kavramı Üzerine / Hikmet Zeyveli

Bitkiler Kuraklığa Nasıl Dayanır?

Jeolojik ve Arkeolojik Bilgiler Işığında Tufan

Modern İlim ve Kainattaki İntizam

Bilim Dünyasını Hayrete Düşüren Olay!

Kök hücreden insan spermi ürettiler

İklim Değişikliği ve Küçülen Koyunların Sırrı

500 yılda 800 türü yok ettik

Neden ağlarız?

Beynimizin % kaçını kullanıyoruz?

Vicdandan kaçış olmadığı ispatlandı.
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz