Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Akıl-Nakil Çatışmasında Öncelik Problemi / Dr.Maşallah Turan
Günümüz sembolizm tartışmalarının bir bakıma İslam düşünce tarihindeki önemli bir adresi olan akıl-nakil ikilemi etrafındaki değerlendirmeler, mutedil sembolizm algısı açısından tamamlayıcı bir mahiyet arz etmektedir.
06/01/2010 / 15:02

Akıl ile naklin çatışması durumunda hangisine öncelik verileceği meselesi farklı şekillerde algılanmıştır. Kimileri akla öncelik verirken kimileri de nakle öncelik vermişlerdir.[1] Şüphesiz, sözü edilen bir çatışma durumunda kayıtsız olarak akla öncelik verilmesi, sembolizme gitme konusunda lâfzî karinenin bağlayıcı olmadığı, tek ölçünün akıl olduğu anlamına gelir.

 

Aklı ön plana çıkaran en önemli simalardan olan Razî, aklî bürhanların nakillerin zahirleriyle çatışması durumunda ne yapılması gerektiğini şöyle açıklar: “Aklî kesin deliller bir şeyin sübutuna delalet eder, sonra da zahirleri bunun aksine işaret eden naklî delillerle karşılaşacak olursak, takınacağımız tavır şu dört şıktan başkası olamaz:

 

a.      Ya hem aklın hem de naklin gerektirdiklerini kabul edeceğiz. Bu durumda birbirine zıt iki şeyi aynı anda doğrulamış oluruz ki bu imkânsızdır.

b.      Ya her ikisini reddedeceğiz. Bu da iki zıt şeyin her ikisini de yalanlamak olur ki, bu da imkânsızdır.

c.       Ya naklî delilleri doğrulayacak ve aklî olanları yalanlayacağız, bu ise batıldır.

d.      Ya da aklın gerektirdiğini alacağız.[2]

 

Bu görüşe göre, aklî delili asla ikinci plana atamayız. Çünkü naklin aslı akıldır, zira Yaratıcının ve sıfatlarının ispatını, peygamberliğe mucizelerin nasıl delalet ettiğini ve mucizelerin zuhurunu, aklî delillerle bildikten sonra ancak o zaman naklî delillerin sıhhatini tanıma imkânına kavuşabiliriz. Eğer kesin aklî delillere aykırı davranmayı caiz görecek olursak, aklın kendisi sözüne itibar edilmeyen konumuna düşer. Böyle olunca da az önce vurgulanan temel hususlar konusunda da aklın sözü makbul olmaktan çıkmış olur. Netice olarak nakli kabul etmek uğruna aklı reddedecek olursak bu durum bizi aklı da, nakli de reddetmeye götürür ki bu ise batıl bir yoldur. O halde kesin akli delillerin gerektirdiğine sarılmanın dışında başka bir yol yoktur. Akli delillere kesin olarak sarılacağız ve nakli deliller için ya sahih değildirler diyeceğiz, ya da zahirleri kastedilmemiştir deyip onları tevil edeceğiz.[3]

 

Bazen aklı ön plana çıkaranlar, tamamen keyfi olabilecek uygulamaların önüne geçmek istemişlerdir. Örneğin şu ifadede böyle bir gayret söz konusudur: “Takarrur etmiş usuldendir: Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”[4] Bu ifadeye göre her akıl, asıl itibar edilemez ve nakli ikinci plana itemez. Ancak burada da bu aklın hangi akıl olacağı meselesi biraz müphemdir, yeterince açık değildir. Ayrıca burada, aklın asıl itibar edilip naklin tevil edilmesi acaba her dini mesele için geçerli midir? Yoksa bazı alanlarla sınırlı mıdır? Bu konuda da yeterli bir açıklık mevcut değildir.

 

Nakli asıl kabul edenler özetle derler ki; akıl ile nakil çatışacak olursa, naklin asıl itibar edilmesi şarttır, böyle bir durumda aklın ön plana çıkarılması imkânsızdır. Çünkü akıl, naklin sıhhatine ve onun bildirdiği haberi kabul etmenin gerekliliğine kesin bir şekilde delalette bulunur. Buna göre şayet nakli reddedecek olursak, aklın delaletini reddetmiş oluruz. Eğer aklı ikinci plana itersek, bu durumda nakille çatışan muarızın varlığı ortadan kalkar. Çatışma ortadan kalkınca da problem çözümlenmiş olur. Bu görüş sahiplerine göre de nakil her alanda aklın önündedir, ona tercih edilmelidir.

 

Aslında gerek aklı, gerekse nakli ön plana çıkaran görüşlerde “alan”ın söz konusu edilmemiş olması, önemli bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Zira bahse medar olan konu, aklın sahih nakille yarışabileceği bir konu mudur, değil midir, ya da naklin akla havale ettiği bir konu mudur, değil midir? Önce bu durum çok iyi bir şekilde tespit edilmelidir.[5] Hakkında ihtilafa düşülen konunun daha çok aklın mı, yoksa naklin mi sahasına girdiği, iyi bir şekilde araştırılmalıdır. Eğer konu, Allah’ın sıfatları gibi aklın, hakikat ve künhüne vakıf olamayacağı bir konu ise, böyle bir konuda aklın kesin bir delile varması imkânsızdır, varacağı her delil zanni (tahmini) kalmaya mahkûmdur. Sahih naklin kendisine takdim ettiği delile iman etmekle karşı karşıyadır.[6] Eğer konu daha çok somut, gözlenebilir âlemle ilgiliyse naklin de delaleti kesin değil veya nakil sahih değilse böyle bir durumda elbette aklın hareket alanı daha geniştir.[7]

 

Yukarıda dile getirilen mülahazada, akli değerlendirmenin küçümsendiği de sanılmamalıdır. Önemli olan akli enerjiyi, kendi alanına giren sahalarda kullanmak, hakikat ve künhüne vakıf olamayacağı metafizik konularda israf etmemektir.[8] Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerin ifade ettikleri gaybi konular ise gerçi yine tamamen makuldür, yani aklın algılayabileceği hususlardır.[9] Ancak bu tür konular, genel anlamda aklın, vahyin bilgilendirmesi olmaksızın kendi başıyla yetişip kavrayabileceği konular değildir.[10] Ayrıca kendi mahiyetini bile bilmeyen aklın bu tür hususlarda mahiyet ve keyfiyet bilgisine sahip olması düşünülemez,[11] eğer vahiy ve sahih nakil böyle bir bilgi getirirse onu kabul eder, şayet getirmezse ilgi alanı dışında bırakır veya bırakmalıdır.[12]

 

Sonuç olarak akıl-nakil dengesini şu şekilde de ifade etmek mümkündür. Gerçekte, “sahih nakil” ile “sarih aklın”  çatışması düşünülemez.[13] Zira kesin bir delilin yine kesin olan başka bir delille çelişmesi imkân dışıdır.[14] Eğer orta yerde bir çelişki mevcut ise, naklin sahih olup olmadığına, şayet sahih ise delaletinin kesin olup olmadığına bakılır, böyle bir durumda nakil sahih olup delaleti de kesin ise akli delaletin tahmini ve hatalı olduğu ortaya çıkar. Eğer akıl, peygamber gönderilmeyi gerektiren akaid ve ibadet konuları dışında,[15] fizik âlemle ilgili bir konuda sarih ise,[16] yani kesin kanıtlanmış bir bilgiye sahipse bu durumda nakil, ya sıhhat açısından ya da delalet açısından sorgulanır, akli bilgiye öncelik verilir. 



[1] Genel anlamda Mutezile, katı-akılcı bir tavır sergileyerek, varoluşsal önceliğinden dolayı aklı nassın önüne geçirme yolunu tercih etmiştir. Onların söz konusu aklın ontik ve epistemolojik üstünlüğü iddiası karşısında, Seleften bazılarının nassın katıksız ve asla tevilsiz olarak anlaşılması gerektiği düşüncesi, iki ana akım olarak kendini göstermektedir. Aklı ilk hareket noktası olarak ele alan Mutezile’nin, tevillerde geniş ve rahat davranmasına karşılık, örneğin Eş’ariler daha ölçülü olmuş, hareket noktası olarak aklı değil, Kur’an-ı Kerim metnini esas almışlardır. Buna göre Ehl-i Sünnet, Kur’an nassının birinci derecede delil oluşunu kabul edip, sistemini buna göre inşa etmiş, Mutezile ise aklın önceliğini kabul etmiştir. Ehl-i Sünnet, nassın içinden inancın felsefi temellerini bulmaya çalışırken; Mutezile, aklın ontolojik ve epistemolojik önceliği gerekçesiyle nassları, belirlediği ilkeler doğrultusunda anlamış ve Ehl-i Sünnet’e nazaran daha çok tevil yapmıştır. Akılcılık ve tevil, onların nass karşısındaki tutumlarının özetidir. Bu açıdan bakıldığında, naklin öne alınıp aklın onun hizmetine verilmesi Ehl-i Sünnet’in; naklin, aklın çizdiği ilkelerle çelişmemesi ve onun da aklı desteklediği şeklindeki yaklaşım Mutezile’nin ana çizgisi olmuştur. Bk., Güneş, Kamil, İslamî Düşüncenin Şekillenişinde Akıl ve Nass  -Bakıllanî ve Kâdî Abdulcebbar’da Kelamullah Meselesi Örneği-, İnsan Yayınları, İstanbul 2003, s. 76, 417, 585

[2] Razi, Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer b. Hüseyin Fahru’d-Din er-Razi, (V. 606 H.), Esasu’t-Takdîs, Tahkîk: Ahmed Hicazî as-Sakâ, Mektebetu’l-Külliyyâti’l-Ezheriyye, Kahire, 1406 (1986), s. 220

[3] Bk., Razi, a.g.e., 220-221; Şimşek, M. Sait, Kur’an’da İki Mesele (Müteşabih-Nesh), Selam Yayınevi, Konya 1987, s. 63; Razi, ayet veya rivayetin lafzının mana açısından zahir olması durumunda, bunun ancak aklî bir delille terk edilebileceğini, lafzî delile bu konuda itibar edilemeyeciği, zira onun her halükarda zannî olduğunu söylemektedir. Bk., Razi, a.g.e., s. 234-235

[4] Bk., Bediüzzaman, Said Nursi, Muhakemat, Tenvir Neşriyat, İstanbul, tsz, s. 13

[5] Akıl ve nakille nelerin bilinebileceği tartışmaları için bk., Güneş, İslamî Düşüncenin Şekillenişinde Akıl ve Nass, s. 421-422

[6] “Müslüman aydınlar, her çağda düşünce alanı ve bu alanın sınırlarını tespit olayıyla yüzyüze gelmişlerdir. Hadise, beşer düşüncesinin uzanabileceği alanlarla, değinilmesi çıkmaza açılan alanları belirleme şeklinde ortaya konulduğunda, Kur’an’a ve sahih hadislere müracaat en sağlıklı yol olmuştur.” Kılıç, Sadık, İslam’da Sembolik Dil, İnsan Yayınları, İstanbul 1995, s. 7

[7] Bk., Şimşek, Kur’an’da İki Mesele (Müteşabih-Nesh), s. 64; “Bazı araştırmacılar ise, insan için dört basamaklı bir rehberlik ayırımına giderler: 1- İçgüdüsel olarak, 2- Duyularla, 3- Akılla, 4- Vahiy ve Peygamberlerle. İlk üç basamağın her biri kontrol ve düzeltilme için bir üsttekine muhtaçtır. Örneğin, duyularımız bize güneşin altın bir tabak büyüklüğünde olduğunu söylerse, bunun akılla düzeltilmesi zorunlu hale gelir. Aynı şekilde vahiy, akılla sunulan rehberliği olgunlaştırır. Bk.,  Baljon, J.M.S., Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler (Modern Muslim Koran Interpretation), Çeviren: Düzgün, Şaban Ali, Fecr Yayınları, Ankara 1994, s. 84

[8] Bk., Şimşek, Kur’an’da İki Mesele (Müteşabih-Nesh), s. 64-65; Aklı, hakikat ve künhüne vakıf olamayacağı metafizik konularda başına buyruk bir şekilde kullanmak, bir yandan onu  israf etmektir, bir yandan da ilahi metinleri, hakikatleri büsbütün keyfiliğe terk etmektir. Hâlbuki gerçeklerin uygunluk kriterleri sebepsiz olarak akılda mevcut olmadığı gibi, akılda varolan anlam ve uygunluk kriterlerinin, akıl sahibinin içinde yetiştiği kültürden etkilenmeme garantisi de yoktur. Öyleyse, bu tür konularda başına buyruk olan bir aklın objektif sonuçlara varması pek mümkün görünmemektedir.

[9] Nassın işaret ettiği manayı, yine aklın önceden belirlediği ilkelerle anlama imkânı her zaman için mevcuttur. Önemli olan gayb ile ilgili ifadeleri olgusal alana birebir indirmeden, nassın bütünlüğünü gözeterek birbiriyle çelişmeyen bir sistem kurabilmektir. Bu aşamada nassın bütünlüğünün çok büyük bir fonksiyonu göze çarpmaktadır. Zira nassı, parçacı-lafızcı bir tarzda okumaya tabi tutmak sadece okuyanın niyetini Kur’an’a tasdik ettirmesi işlemi olarak kalabilir, dolayısıyla da Kur’an’ı anlama işlemi gerçekleşmez. Bk., Güneş, İslamî Düşüncenin Şekillenişinde Akıl ve Nass, s. 362, 585

[10] “Acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi, aklımız bize yeter deyip sana ittibadan istinkâf mı ederler? Hâlbuki akıl sana ittibaı emreder. Çünkü bütün dediğin makuldür, fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.” Bediüzzaman, Said Nursi, Sözler, Zehra Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 410; Akıl, göz gibidir, din bilgileri ise ışık gibidir. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremez. Yüce Allah, gözümüzün görebilmesi için güneşi, ışığı yaratmıştır. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı, gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz. Fakat bunların güneşe kabahat bulmaya hakları olmaz. Akıl da, yalnız başına gaybı, Yaratıcının emir ve isteklerini anlayamaz. Allahü Teâlâ, akıldan faydalanmak için, peygamberleri, dinin ışığını yarattı. Peygamberler, dünya ve ahirette saadete giden yolu bildirmeselerdi, akılla bulunamazdı. Akıl, pek çok şeyi, peygamberler bildirdikten sonra anlamaktadır.

[11] “Tabiat içinde bile pek çok şey, aklî kavrayışın ötesinde dururken, fizik ötesi şeyler için aklın kavrayış ve ihatasından söz etmek mümkün değildir.” Güneş, a.g.e., s. 428

[12] “Bir kere akıl, Peygamberin mucizelerinden hareketle onun peygamberliğini tasdik etmişse, artık Peygamberin vereceği gaybi haberleri de olduğu gibi kabul etmek ve onlara iman etmekle mükelleftir.” Şimşek, Kur’an’da İki Mesele (Müteşabih-Nesh), s. 65

[13] “Doğrusu, aklı saf dışı bırakmak da, akıldan başka bir şeyi kabul etmemek de aşırılıktır.” Güneş, s. 428

[14] Bk., Şimşek, a.g.e., s. 64

[15] Her ne kadar akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvet ise de, her işte ölçü olmaz. Yüce Allah’ın zat ve sıfatlarına ait bilgilerde akıl senet olmaz. Yine akıl, kendi başına dinin emir ve yasaklarını bilseydi, peygamberlere lüzum kalmazdı. Hâlbuki İslam’a göre, dinin hükümlerini duymayan, cezalandırılmaz. “Biz peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” İsra, 17/15; Ayrıca eski milletlere mubah olan bazı şeyler, bizlere haram edilmiş, eskilere haram olan bazı şeyler de bizlere mubah kılınmıştır. Demek ki, bir şeyin farz veya haram oluşu, ancak dinin emri ile belli olur, akıl ile belli olmaz. Mesela eskiden sığır ve davar iç yağı haram idi, bizlere ise helaldir. Bk., Enam, 6/146

[16]Yani "Taş serttir", "kar soğuktur" ölçüsünde apaçık ve kesin ise... Çünkü dün kesin olmayan ve bilhassa XIX. asırdan miras kalan pozitivist bilim tarafından meşrulaşan kavramlar, bugün bilimin bizzat kendisi tarafından sarsılmış bulunmaktadır. Bk., Schwarz, Fernand,Kadim Bilgeliğin Yeniden Keşfi, Çeviren: Aslan, Ayşe Meral, İnsan Yayınları, İstanbul 1997, s. 349

30 Yorum

Diğer Haberler

Tasavvuf Terminolojisi ve İbn Teymiyye / Murat Kayacan

Çağdaş Dünyada Fakih Sorunu / Dr.Serdar Demirel

Usûl kitaplarında İctihad ve (Makâsıdu'ş-Şerîa) Bahisleri / Taha Câbir el-Alvâni

Dinin kaynağı ben miyim? / Prof.Dr.Ahmet Yaman

Tearuz ve Tercih & İlletlerin Tercihi / İmam Gazali - El-Mustasfa

Tasavvuf'un, İslâm ve İslâm Dışı Kaynaklarına Bakış / Erhan Koç

Nass ve Dogma Üzerine / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

Fadlallah'la Mezhebi İhtilafları Aşmak / Bülent Şahin Erdeğer

Hadisleri Alma Usûllerinden Sema ve Kıraat

Ehl-i Hadis - Ehl-i Re'y Ayrışması Fıkhî mi İtikâdî mi? / Yrd.Doç.Abdurrahman Haçkalı

İslam Hukuk Düşüncesinde Taabbudi Hükümler ve Taabbudiyyâtın Sahası Üzerine / Doç.Dr.Abdullah Kahraman

İslam  Hukukunun Ana Gayeleri / Prof.Dr.Zekiyyuddin Şaban

Bir Yöntem Sorunu Olarak Maslahat / Ramazan Yazçiçek

Fıkıh'ta Gelenek ve Yenileşme / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

İbn Hazm ve Fıkıh Usûlûndekî yolu

İslam Dünyasında Tarihselciliğin Öncü İsmi : Fazlurrahman

İslam'ı yeniden yorumlama misyonu / Serdar Demirel

Gayb Konusu ve Gaybi Alanda Ölçü Üzerine / Prof.Dr.İlyas Çelebi

Hadis'ler İtikadi Tercihlerimizi Belirleyebilir mi? / Muhammed İmamoğlu

İslam Vahyi (Kur'an-Sünnet İlişkisi) / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Fıkıh Toplumu ve Hareket Fıkhı-I / Murat AYDOĞDU

Mezhepçiliğe Karşı Akademik Tavır / Kelim SIDDIKİ

İslam Teolojisinde Tasavvur Sorunu / Haydar Ubeyd

Islahat Hareketi / Malik bin NEBİ

Yeni Nesil Müslümanlık / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

İlmin Muhafızı : İsnad

İslam'ı Anlamada Kaynak(sızlık) Sorunu / Ramazan Altıntaş

Hz.Muhammed'in (sav) Sünneti Doğru Anlaşılıyor mu? / Hamza Türkmen

Durdurulmuş İlkeler ve Bağlamından Kopan Pratikler / Murat Aydoğdu

Klasik Hadis Usûlünün Problemleri / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Klasik ve Çağdaş Tefsir - İctihad Usulleri (Tesbit-Tenkit) / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

Tefsirde İsrailiyat / Doç.Dr.Abdullah Aydemir

Kur'an'ı Açıklamada Usûl

"İslam Akaidine Sızan Yanlışlar ve Ölçü" / İbrahim Sarmış

Modernite ve İctihat / Mehmet Çelen

Akıl-Nakil Çatışmasında Öncelik Problemi / Dr.Maşallah Turan

Tarihsel Muhammed ve Menkabevi Muhammed'i ayırmanın gerekliliği / Prof.Dr.Sönmez Kutlu
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz