Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Müslümanlarda Beşeri Zaafların Belirişi ve Tevbe Süresinin Siyasi Çözümlemesi / Prof.Dr.Muhammed Abid Cabiri
İşte bunlar, “Huneyn” ganimetleri dolayısıyla ortaya çıkan beşeri zaaf görüntüleridir. Bu, savaşın olumsuzluklarını özümsemek için yeterli zaman geçmemiş bir toplumda tamamen tabiî bir şeydir.
22/03/2010 / 12:41

Her savaşın, hatta zafer durumunda bile, bazı olumsuzlukları vardır. Kılıçla veya kılıç korkusuyla müslüman olanların “gerçek mü’minler”e dönüşmesi için, henüz oluşum dönemindeki “ümmet” , “kabile” ve “ganimet”i geçip aşması istenen “inanç” ümmeti tasarımının üyeleri arasında sosyal kaynaşmanın ve ahenkli görüş birliğinin gerçekleşmesi için de yeterli vakit geçmemişti. Mekke’de “es-Sabikune’l-Evvelun”dan (ilk Müslümanlardan) , daha sonra Medine’de “Muhacirun ve Ensar’dan oluşan “inanç” toplumu, “fetih” eylemiyle, özellikle Mekke’nin fethiyle genişlemiş, Yesrib halkından “münafıklar”a ek olarak, içlerinde münafığı, tereddütlüsü ve şaşkını bulunan pek çok yeni Müslüman grupları da içine almıştır. Ayrıca, Müslüman olan, ama Müslüman oluşları yüzeyden siyasi bağlılığı geçmeyen “bedeviler” (A’râb) da vardır. Öyleyse, zaaf görüntülerinin de ortaya çıkması kaçınılmazdı. Çünkü, savaş yalnızca “akîde” dürtüsüyle yapılmıyordu. Ayrıca, hepsinde diyemezsek bile, pek çok yeni müslümanda, Hendek savaşında olduğu, “Ahzab” sûresinde gösterildiği ve eleştirildiği gibi, yine gördüğümüz üzere Huneyn günü meydana geldiği gibi, “kabile” ve “ganimet” anlayışlarının etkisi belirmeye başlamıştı.

Tebuk savaşı, beşerî zaaf yönlerini, öncekilerden daha güçlü biçimde gösterici niteliktedir. Durum bu kez, iç çatışmayla,  kabile veya kabileler çatışması, bir kentin fethi veya bir kalenin kuşatılmasıyla ilgili değildir; bilakis, büyük bir devletle, Bizans devletiyle karşılaşmakla ilgilidir. Çünkü Mekke’nin fethi, Arap yarımadasında kabileler arasında meydana gelen sıradan bir olay değildi, bilakis milletler arası bir olaydı. Mekke, daha önce belirttiğimiz gibi, dinî ve milletler arası ticarî bir merkezdir; Muhammedî davet de artık yalın bir davet değildir, bir devlete dönüşmüştür. Öyleyse, milletlerarası ticarî yollar, başlıca istasyonlarından birinde tehdit edilir olmuştur. Zorunlu bir ticarî istasyon olarak Mekke’yle ilgili olan Bizans devletinin tepki göstermesi tabiîydi. Heraklius, Medine’ye saldırmak ve yeni devleti beşiğinde boğmak niyetiyle Suriye ve Filistin’de yerleşik Arap kabilelerinden grupları içeren bir ordu hazırladı.

Müslümanların Huneyn’den dönüşü üstünden yanlıca birkaç ay geçmişken, Hz. Peygamber (s.a.v.) bu haberi öğrenince, acele davranmak ve saldırıya uğramadan Bizanslılara saldırmak kararı aldı. İnsanlar bu işi ağırdan aldı. Yaz ve hasat mevsimiydi. “İnsanlar, meyva bahçelerinde ve gölgeliklerinde kalmayı istiyordu. Böyle bir zamanda savaşa çıkmak istemiyorlardı.”1  Üstelik Araplar, Bizans ve Sasanîlerden korkuyor ve ikisiyle çatışmaktan çekiniyorlardı. Bu yetmezmiş gibi, “Mûte” gazvesi hatırlarda çok canlıydı: Hz. Peygamber (s.a.v.) Heraklius’a bir elçi göndermişti. Kabile şeyhlerinden biri bu elçiyi Suriye’de karşıladı ve öldürdü. Öcünü almak üzere Hz Peygamber, üç bin kişilik bir ordu hazırladı. Müslümanların talihsizliğine, Heraklius onları büyük bir orduyla bekliyordu. Müslümanlar Mûte köyüne yöneldi. Peş peşe üç komutan, Zeyd bin Hârise, Cafer bin Ebî Talib ve Abdullah bin Revaha dahil, pek çok şehit verildi. Müslümanların sağ kalanları, çöle kaçma ve oradan Medine’ye dönme imkânı veren bir savaş oyununu Halid bin Velid’in uygulamasıyla kurtulabildi.
 
Hz. Peygamber (s.a.v.) Bizanslılarla savaşa hazırlığı emrettiğinde, bu üzücü durum hafızalarda çok canlıydı. İşte bu durum, pek çoklarını işi ağırdan almaya ve savaşa gitmemek için bahaneler aramaya yöneltiyordu. Ancak Rasulullah, ordu hazırlığını sürdürdü. “es-Sâbikûne’l-Evvelûn”dan harcamalara katılmalarını istedi. Ganimet ve ticaret sayesinde çok mal kazanmışlardı. Ebu Bekir, dört bin dirhem verdi. Ömer bin Hattâb, malının yarısını verdi. Osman, bütün ordu masraflarının üçte birini karşılamayı üstlendi, bin dinar (on bin dirhemden daha fazla) harcadığı söylenir. 2 Pek çok güçlüklerle karşılaşan bu ordunun başında olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) hazırlığı sürdürdü; bu orduya “ceyşu’l-usret” (zorluklar ordusu) denildi. Otuz bin savaşçı, on bin attan kurulduğu söylenir.  Ne var ki, Suriye yakınlarındaki Tebuk’e doğru yaklaşır yaklaşmaz, ordu saflarında Bizanslılarla karşılaşmanın zorluğu ve işin öneminin etkisi altında bazıları kaçmaya başladı. Hz. Peygamber, Tebuk’e varınca, Heraklius’un Hıms’a gittiğini öğrendi. Bu bölgelerdeki bazı halklar gelip, cizye ödemek şartıyla andlaşma yaptılar. Halid bin Velid’i, komşu bazı yerlere seriyye olarak gönderdi, onlarla da cizye andlaşması yapıldı. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine’ye döndü. Bu, onun son çıktığı savaştı (hicretin dokuzuncu yılı). Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Tebuk ordusunu hazırlarken karşılaştığı zorluklar, bu sırada ve yolculuk sırasında yeni davet/toplum gerçeğini bulunduğu durumun bazı yönlerini yansıtıcı tutum ve davranışlar konusunda bilgi edinmek isteyenler, Tevbe (Berâe) sûresine başvurmalıdırlar. Bu sûrenin hepsi Hz. Peygamber (s.a.v.) Tebuk’ten Medine’ye dönerken, çağdaş anlatımımızla taşı gediğine koymak için, -denildiğine göre bir defada- inmiştir. Gerçekten de, Hz. Peygamber’in (s.a.v.)  vefatından bir yıl önce inen ve güvenilir rivayetlere göre Kur’an’ın son sûresi olan “Tevbe” sûresi  davet devletindeki iç durum konusunda, güçlü ve sert bir eleştiri niteliğindedir. Zaaf yönlerini eleştirmiş sorumlulukları araştırmıştır, ancak yumuşak ve zayıf değil, güçlü ve sert bir tutumla. Belki, anlamlı noktalarından biri, “besmele”yle başlayan biricik sûre oluşudur, konuya doğrudan girmiştir.  Cümlelerindeki sertlik ve şiddet dolayısıyla, müfessirler ona çeşitli adlar vermişleridir. Zemahşerî,  şunları söylüyor: “Tevbe sûresinin çeşitli adları vardır: Berâe, Tevbe, Muskile, Mudemdime, Azap.” Çünkü bu sûrede mü’minlerin tevbesi kabul edilir, münafıklıktan berî olmayı anlatır, münafıkların iç yüzünü sergiler, gün yüzüne çıkarır, ayıplar, cezalandırır, utandırır ve aleyhlerinde sözler eder. Ebu Huzeyfe (r.a.) şöyle demiştir: ”Siz ona Tvebe sûresi diyorsunuz, oysa o azab sûresidir. Hiç kimse yoktur ki ondan bir şeye erişmesin.” Şöyle denilebilir:  Öteki sûreler gibi, besmeleyle başlamamış mıdır? İbn Uyeyne’ye sorulunca, şöyle dedi: “Allah’ın adı, esenlik ve güvenlik demektir. Dışlama ve savaşta besmele yazılmaz.” 5 Aşağıda, bu sûrenin bölümleri sunulacaktır.

Tevbe sûresi,4 Hz. Peygamber’in (s.a.v.) müşriklerle yaptığı barış ve saldırmazlık andlaşmalarının bozulduğunu ve yürürlükten kaldırıldığını duyurarak başlar. Müşriklere, Müslüman olduklarını açıklamak veya kendilerini düşman yerine koymak için son süre olarak dört ay daha verir. Ancak, belli bir süre için andlaşma yapılan ve bunu bozmayan Hudeybiye ehline, bu sürenin bitimine kadar süre verilir. Daha sonra sûre, müşriklerin henüz silah bırakmadıklarını, savaşı ve aleyhteki etkinlikleri sürdüreceklerini Müslümanlara hatırlatır.  Bu da, savaşı sürekli kılar, sınama ve denemeye meydan açar. Böylelikle de gerçek mü’minlerle ötekiler ayrışırlar. Bundan sonra sûre, İslâm’dan önce Mescid-i Haram’ın bakımı ve hacıların sulanmasıyla ilgilenmiş olmayı öne süren yeni Müslümanlara geçer. Küfür durumunda Mescid-i Haram’a bakmanın hiçbir şey olmadığını, hacıları sulamanın Allah’a ve ahiret gününe, imana denk olamayacağını belirtir. Bu, cahiliye dönemi “iyilikleri”nin, İslâm’da muteber olmadığı anlamına gelir. Dolayısıyla, insanların mertebeleri ve sosyal sıralanışları, “İslâm’da öncelik”e dayanması için değişmelidir. Böylelikle sûre, hicretten önce iman eden ve Kureyş’in baskılarıyla karşılaşan, sonra mallarını ve yurtlarını terk ederek hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla savaşanların, Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olanlarla eşit derecede olmadığını belirtir. Birinciler babalarıyla, oğullarıyla, mallarıyla ve karılarıyla “bağı kopardılar”, ikinciler ise böyle yapmadılar, Allah’tan başkasına dostluk gösterdiler, nasıl eşit olabilirler? Ordunun sayısı yeni Müslümanlarla artmışsa da,  çokluk zafer getirmez. Az sayıda gerçek mü’minle, zafer kazanmışlardır. Ama sayılarının çokluğuna rağmen “Huneyn”de neredeyse hezimete uğrayacaklardı.

Bundan sonra sûre, müşriklerle “bağı koparmış” olmaktan ve bunun hacdan menedilmelerinin, kendilerinin yoksul düşürecek hac gelirlerinin azalması sonucunu doğuracağından yakınanlara cevap verir. Onların dikkatini, ehl-i kitap müşrikleriyle (Azîz, Allah’ın oğludur diyen Yahudiler ve İsa Allah’ın oğludur diyen Hıristiyanlarla) boyun eğerek cizye verinceye kadar savaşmaya çekerek cevap verir.  Bu durumda cizye, hac gelirlerinin yerini alacaktır. İşte burada sûre, insanların mallarını haksız (bâtıl) yollarla yemekten, altın ve gümüş yığmaktan, Allah yolunda (özellikle ordu hazır olmak için) harcama yapmamaktan sakındırır. Haram ayları belirler, “nesî”yi yasaklar; nesî haram ayları geciktirerek veya arttırarak uzatmaktır. Âyetin bundan maksadı, bir tür açık ve sert bir “belirleme”, kınama ve ayıplamaya varmaktır. Bu durum, o günkü davet devletinin “iç vaziyeti”  hakkında açık bir tablo sunar. Aşağıda, bunun ayrıntısı vardır.

1-Otuz sekizinci âyet, Tebuk gazvesine hazırlık sırasında meydana gelen kaçışı sert ve tehditkâr bir dille anlatır: “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın!’ denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.”(Tevbe, 9/38–39) . Sûre, yere yapışıp kımıldamayanlara hitap eder, hicret sırasında iki kişiden biriyken Allah’ın peygamberini zafere eriştirmesini onlara hatırlatır: “Eğer siz ona (Resulullah’a) yardım etmezsiniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına: Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerini Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetim indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” Daha sonra, müşriklerle ve yeni devletin zayıflığını kollayanlarla savaş için peygamberle birlikte çıkmaya teşvik ediyor: “(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (Tevbe, 9/40,41)

2- Sûre, başka bir şeyden çok “ganimet”in harekete getirdiği, ağırdan alan mal sahiplerine geçer. Peygambere hitaben onlardan şöyle söz eder: “Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık.”diye kendilerim helak edercesine Allah’a yemin edecekler. Hâlbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor.” Hitap, peygambere yönelir ve tutarsız mazeretlerle izin isteyenlere oturma izni verdiği için onu kınar: “Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana iyice belli olup sen yalancıları bitinceye kadar onlara niçin izin verdin? Allah’a ve ahiret gününe iman edenler,  mallarıyla ve canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini pekiyi bilir.” Sûre, Medine halkının büyük mal sahiplerinden birine işaret eder. Bu kişi, kendisinin kadınlara vurgun olduğunu, bu yüzden de “sarışınların” kadınlarını, yani Bizans kızlarını gördüğünde dayanamayacağını Ensar’ın bildiğini öne sürerek, Bizanslılarla savaşa gitme konusunda mazeret belirten Ced bin Kays’tır. Bu konuda, âyet şöyle diyor: “Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp, kuşkuları içinde bocalayanlar senden izin isterler. Eğer onlar (savaşa) isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara “Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!” denildi. Eğer içinizde  (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah zalimleri gayet iyi bilir. Andolsun onlar önceden de fitne çıkarmak istemişler ve sana nice işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah’ın emri yerini buldu. Onlardan öylesi var ki:”Bana izin ver, beni fitneye düşürme” der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri muhakkak kuşatacaktır. (…) (Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” (Tevbe, 9/42–55)

 3- Sûre, Hz. Peygamber’in ganimetleri dağıtım biçimini eleştiren topluluğu ortaya koyuyor. Bunların müellef-i kulûb, daha önce, işaret edilen Zulhuveysıra et-Temîmî ya da bazı münafıklar olduğu söylenir.3 Bazıları şöyle demişlerdi: “Şu arkadaşınıza bakın. Sadakalarınızı dağıta dağıta, davar çobanlarını dağıtıyor. Hani adaletli olacaktı?” Yüce Allah şöyle buyurur: “Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar. Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek, Resûlü de. Biz yalnız Allah’a rağbet edenleriz” deselerdi (daha iyi olurdu).” Bu münasebetle, sadaka (zekât almaya ehil olanların özelliklerini belirleyen âyet iner: “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pekiyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/58-60).
 
4- Sûre, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) her önüne gelenin sözünü dinlediğini söyleyen başka bir topluluğu kınar: “(Yine o münafıklardan:) O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü o Allah’a, inanır, mü’minlere güvenir ve o, sizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah’ın Resûlüne eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.” “Rivayete göre” Peygamber (s.a.v.) Tebuk gazvesindeyken önünde bir grup münafık vardı. Şöyle dediler: “Şu adama bakın. Kalkmış, Suriye’nin köşklerini ve kalelerini fethedecekmiş. Hiç bunu yapabilir mi?” Hz. Peygamber (s.a.v.), bu sözlerinden dolayı onları ayıplamak için durunca, inkâra kalkıştılar ve şöyle dediler: “Yok canım, biz yolculuğumuzu kolaylaştırmak için öylesine bir muhabbet yapıyorduk.” Sure, onlara şu cevabı verir: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile O’nun ayetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyorsunuz?” Sûre, her çağdaki münafıkların davranışını sunduktan ve mü’minleri övdükten sonra, sözü şöyle bağlıyor: “(Ey Muhammed! O sözleri) söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve Müslüman olduktan sonra kafir oldular. Başaramadıkları bir şeye (Peygambere suikast yapmaya) de yeltendiler. Sırf Allah ve Resulü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar. Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur. Yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da, ahrette de elem verici bir azaba çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu ne de yardımcısı vardır.” Tevbe, (9/61-74).
 
5- Sûre, Tebuk ordusuna harcama yapmaktan kaçınan, cömertçe harcayan sahabeyle alay eden “ganimet” zenginlerinden başka bir grubu daha sunuyor: “Onlardan kimi de. Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz salihlerden olacağız! diye Allah’a and içti. Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler. Nihayet Allah’a verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak (iki yüzlülük) soktu. (Münafıklar), Allah’ın, onların sırrını da fısıltılarını da bildiğini ve gaybları (gizli şeyleri) çok iyi bilen olduğunu hala anlamadılar mı? Sadakalar hususunda, mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir, ayrıca onlar için elem verici azap vardır. (Ey Muhammed!) Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resulünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 9/75-80).
 
6- Şiddetli sıcak bahanesiyle Tebuk’e gitmek konusunda mazeret belirtenlere geçer. Oysa bunlar, mallarına düşkünlük ve ürünlerini hasat etmek için bahane uydurmuşlardır: “Allah’ın Resulüne muhalefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler; “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennem ateşi daha sıcaktır!” Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar! (…) “Allah’ inanın, Resulü ile beraber cihad edin.” Diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve: Bizi bırak (evlerinde) oturanlarla beraber olalım, dediler.” (Tevbe, 9/81-86)
 
7- Tebuk’e gitme konusunda mazeret belirten bir başka grup, bedevilerdir (A’râb). Ayetin bağlamından anlaşılacağı gibi, bunlardan yoksul kabileler değil, Esed ve Gatafân gibi güçlü bedevî kabileler kastedilir: “Bedevilerden, (mazeretli olduğunu) iddia edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah ve Resulüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kafir olanlara elem verici bir azap erişecektir.” Muzeyne, Cuheyne, Uzre oğulları gibi zayıf kabilelere bir yükümlülük yoktur: “Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum, deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden dolayı gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur) . Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar geri kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (neyin doğru olduğunu) bilmezler. (Seferden) onlara döndüğünüz zaman size özür beyan edecekler. De ki: Boşuna özür dilemeyin! Size asla inanmayız; çünkü Allah, haberlerinizi bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecektir, Resulü de. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilene döndürüleceksiniz de yapmakta odlularınızı size haber verecektir. Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden (onları cezalandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına and içecekler. Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık ceza olarak varacakları yer cehennemdir. Onlardan razı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan emin olsanız bile Allah fasıklar topluluğundan asla razı olmaz. Bedeviler, kâfirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter, hem de Allah’ın Resulüne indirdiği kanunları tanımamaya daha yatkındır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. Bedevilerden öylesi vardır ki (Allah yolunda) harcayacağını angarya sayar ve sizin başınıza belalar gelmesini bekler. (Bekledikleri) o kötü bela kendi başlarına gelmiştir. Allah pek iyi işiten, çok iyi bilendir. Bedevilerden öylesi de vardır ki, Allah’a ahiret gününe inanır, (hayır için) harcayacağını Allah katında yakınlığa ve Peygamber’in dualarını almaya vesile edinir. Bilesiniz ki o (harcadıkları mal, Allah katında) onlar için bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine (cennetine) koyacaktır. Şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyendir. (İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlara içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur. Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından bir takım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. En onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.” (Tevbe, 9/90-101)
 
8- Bundan sonra sûre, Tebuk’e gitmeyip geri kalan ve yalancı mazeretler belirtmeyen başka bir grubu ele alır. Hz. Peygamber (s.a.v.) dönünce, pişman oldular, kendilerini Mescid’in duvarlarına bağladılar, yanlarına sadece Hz. Peygamber’in girmesini istediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) onların yanına gitti ve mallarının üçte birini aldı. Onlarla ilgili olarak şu ayetler indi: “Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. (Tövbe ederlerse) umulur ki Allah onların tevbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ayrıca onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sukûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe, 9/102-103)
 
9- Sûre, Hz. Peygamberle Tebuk’e gitmeyen, üç kişilik bir topluluktan daha söz eder, bunlar tevbe de etmediler: “(Sefere katılmayanlardan) diğer bir grupta Allah’ın emrine bırakılmışlardır. O, bunlara ya azap eder veya tevbelerini kabul eder. Allah çok bilendir, hikmet sahibidir.” Bundan sonra Hz. Peygamber, insanların onlardan ayrı kalmalarını kararlaştırdı. Elli gece hiç kimseyle konuşmadan durdular, daha sonra tevbe ettiler. Tevbelerinin kabul edildiğine dair âyetler indi.
 
10- Daha sonra sûre, Uhud günü müşriklerle savaşa katılan ve Hz. Peygamber’e meydan okuyan bir rahibin düzenlediği komploya geçer. Hz. Peygamber’e şöyle demişti: “Hiçbir kavim yok ki seninle savaşsın da ben de onlarla birlikte sana karşı savaşmayayım.” Huneyn’e kadar savaşlara katıldı. Hevâzine gelinince, Suriye’ye doğru kaçtı. Münafıklara, elden geldiğince güç ve silahla hazırlanmalarını, Kayser’e gideceğini, Muhammed ve ashabını Medine’den çıkarmak için orduyla geleceğini bildirdi. Arkadaşları Kuba mescidinin yanına bir cami daha yaptılar. Hz. Peygamber’e de “Biz onu, hasta, muhtaç kişiler ile yağmurlu geceler için yaptık” dediler. Oysa niyetleri, Bizanslıların gelmesini beklemek ve müslümanlara saldırmak için yandaşlarını toplamak üzere bir merkez yapmaktı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Tebuk’ten dönüp, işin gerçeğini öğrenince, bu mescidin yıkılmasını emretti. İşte bunlara ve mescidlerini şu âyetler işaret eder: “(Münafıklar arasında) bir de (mü’minlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak ve daha öce Allah ve Resulüne karşı savaşmış olan adamı beklemekiçin bir mescid kuranlar ve(Bununla) iyilikten başka bir şey istemedik, diye mutlaka yemin edecek olanlarda vardır. Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.” (Tevbe, 9/107)
 
11- Zengin, bedevî, münafık ve komplocu bu grup ve toplulukları kınadıktan sonra, sûre, Hz. Peygamber’in Tebuk’e  gitme çağrısına gönülden cevap veren gerçek mü’minleri övmeye geçer. Daha sonra sûre, müşrik olarak ölen atalarının affını istemiş olmalarından dolayı Hz. Peygamber’i ve bazı ashabını bir kez daha kınayıcı niteliktedir: “Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler.(Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır. (Bu alış verişi yapanlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alı koyanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır. O mü’minleri müjdele! (Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.” Bundan sonra sûre, Tebuk’e gitmek için stratejik şartları ve bu savaşın şartlarını ele alır. Medine’de kalıp, Hz. Peygamber’in boykot uygulamasını emrettiği üç kişiye işaret eder (bkz.9), onların tevbelerinin kabul edildiğini belirtir: “Andolsun ki Allah, Müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şevkatli, pek merhametlidir. Ayrıca (seferden) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabul etti). Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan ( O’nun azabından) yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir.” (Tevbe,9/111-118). Daha sonra sûre, bütün mü’minlere yönelir, Muhacirler ve Ensar’ın gerçek mü’minleriyle birlikte olmalarını ister, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) uymaya ve onunla birlikte savaşa gitmekten geri kalmamaya teşvik için, Medinelilere ve çevresindeki bedevîlere yönelir. Bundan sonra da, kâfirlerle sert ilişki kurma ve sırasıyla onlarla savaşma zorunluluğunu yeniden vurgular: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun. Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevî Araplara Allah’ın Resulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. İşte onların Allah yolunda bir susuzluğa,  bir yorgunluğa ve bir açlığa dûçar olmaları, kâfirleri öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine Salih bir amel yazılması içindir. Çünkü Allah iyilik yapanların mükâfatını zayi etmez. Allah onları, yapmakta olduklarının en güzeli ile mükâfatlandırmak için büyük küçük yaptıkları her masraf, geçtikleri her vadi mutlaka onların lehine yazılır. Mü’minlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe, 9/119-123)
 
12- Sûrenin sonu, bir sonuç ve bütün yukarıdakilerin özü niteliğindedir: “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O,size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. (Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arş’ın sahibidir.” (Tevbe, 9/128-129) bir rivayette bunların, Kur’an’ın son inen âyetleri olduğu belirtilir.6
İbn İshak şöyle diyor: “Berâe sûresine, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında ve daha sonra, insanların gizli yönlerini ortaya serdiği için Muba’sira (sergileyici) adı verilirdi.” 7 Gerçekten de “insanların bu sırları”ndan sonra, araştırıcı, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bu yeni devleti bıraktığı gerçek durumu yakından görür. Hz. Peygamber, Tebuk’e hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında gitti. Aynı yılın ramazan ayında Medine’ye döndü. İki ay sonra, Hz. Ebu Bekir’i hac emîri olarak gönderdi. Berâe sûresi indi. Mina’da kurban bayramı günü, sûrenin müşriklerle andlaşmaların bozulduğuna dair olan birinci bölümünü okumak için Hz. Ali’yi bu hac kafilesinin yanına gönderdi. Ertesi yıl, Hz. Peygamber “veda haccı”nı yaptı ve Medine’ye döndü. Hicretin onbirinci yılının 12 Rebiulevvel’inde vefat etti. Tebuk gazvesi ile Hz. Peygamber’in vefatı arasındaki bir buçuk yıllık dönemde acaba neler oldu?
Dokuzuncu yılda, Hz. Peygamber’in Tebuk gazvesinden dönüşünden sonraki en önemli olay, bir süre kuşatmadan sonra kendi haline bıraktığı Sakîf’in Müslüman olması ve Hz. Peygamber’e bey’at etmesidir. Böylece Sakîf, müttefiki Kureyş’e katılmış oldu. Bunun sonucunda, Hz. Peygamber’in Mekke ve Taif’e karşı zaferi perçinlendi. Buna bağlı olarak şu sonuç ortaya çıktı:  Durumu dikkatle gözleyen Arap kabileleri, Hz. Peygamber’in zaferini kutlamak ve İslâm’a girdiklerini açıklamak üzere heyetler göndermeye başladılar. Hicretin bu dokuzuncu yılına  “elçiler yılı” (senetü’l-vufûd)  adı verildi. Elçiler, onuncu yılda da peşpeşe geldiler. Hatta bütün Arabistan Yarımadası,  Hz. Peygamber’e (s.a.v.) bağlanmaya başladı. Hz. Peygamber, güneyde Yemen’den, kuzeyde Suriye yakınlarına, doğuda Irak sınırlarına kadar çeşitli yerlere ve kabilelere vali tayin etti. Ne var ki, akılda tutulması gereken şey, genel olarak bedevîlerin, Medine’de “münafık” denilenlerin, Mekke’nin fethi günü Kureyş’ten “tulekâ” (serbest bırakılanlar) denilenlerin, bundan sonra da Sakîf’in Müslüman olması gibi, kabilelerin Müslüman oluşudur. Bütün bu davranışlar, genelde inanç yönünden Müslüman olmaktan çok siyasi yönden müslüman olmaktı. Cahiliye döneminde Arap kabilelerinin savaşlarında zafer kazanan, beldelere boyun eğdiren ve iktidarı alan kabile önderine bağışlamaya alıştığı bağlılık da bu türdendi. Bu bağlılığın temeli, “mal” (itâvet) vermek, rakip ve düşmanlarla ittifak kurmaktan kaçınmaktı. Bu bağlılık, çoğu kez bağlanılan önderin ölümüyle biterdi. Muhammedî devlet içinde aynı şey oldu. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hastalığını duyar duymaz kabileler dinden çıkmaya, kâhinler peygamberlik iddia etmeye ve başkaldırı önderliğine başladılar. Peygamberliğin, Muhammed’in ve Kureyş’in bütün Araplara “üstün gelme”sine yol açtığını gördüler. Bu örneği, izlemeye başladılar: Kabileler, Peygamberlik iddiasındaki bir kâhin veya sihirbazın çevresinde toplandılar, Kureyş’e saldırma ve “iktidarını alma” gayesiyle savaşlara çıktılar. Bunlar, Hz. Peygamber’in hastalığıyla birlikte ateşin kuru otta yayılışı gibi birden yayılan “riddet” (dinden dönme) olaylarıdır. Dikkati çeken şey, bütün kabileler (özel veya genel olarak) dinden dönmesine rağmen Muhammedî davetin azılı iki düşmanı olan Kureyş ve Sakif’in irtidat etmeyişiydi. Çünkü Muhammedî davet, Kureyş devletinin oluştuğu yöne doğru gelişmeye başlamıştı. Bu dönüşümün sebebi neydi ve hangi temellere dayanmıştı?


Prof. Dr. Muhammed Âbid Câbirî, İslâm’da Siyasal Akıl, Çev.: Prof. Dr. Vecdi Akyüz, Kitabevi Yayınları,İstanbul 1997.
 


1İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 156.
2İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s.518; ş Vâkıdî, Kitabu’l-Megâzî, c.3, s. 991.
3Vakıdî, a.g.e., c.2, s.102.
4Suyûtî, İtkân, s. 10-87;  Buharî, Sahih, c. 6, s. 123; Zemahşerî, Keşşaf, c. 2, s. 823.
5Zemahşerî, a.g.e., c. 2, s. 171.
6Zemahşerî, a.g.e.,  c.2, s. 223; Mahallî-Suyûtî, Tefsîru’l-Celâleyn, s. 264. Bu tefsire ve şerhi ile İbn Hişam’ın siyerine dayandık.
7İbn Hişam, a.g.e., c.2, s. 554.

medeniyet mektebi

5 Yorum

Diğer Haberler

Nasıl Bir Râsule ve Nasıl İnanıyoruz? / Erhan Koç

Hadislerin Vürûd Sebepleri / Prof.Dr.İsmail Lütfi Çakan

Bosnalı Bir Alim: Muhammed Tayyib Okiç:Türkiye’de hadis kürsüsünün kurucusu.

Bilgi Kaynağı Olarak Nebevî Sünnet / Dr.Muhammed Ammara

Hadisin Sübutunu Tespitte "Kuran'la Mukayese" meselesi / Doç.Dr.Ayhan Tekineş

Koşulsuz "Merhamet Peygamberi" mi,merhametle yoğrulmuş "Adalet Peygamberi" mi? / İlhami Güler

Muhammed Esed'in Hadis Yorumculuğu

Hadis Araştırmasında Dikkate Alınabilecek Aklîlik İlkeleri Ve Örnek Uygulama / Yavuz Ünal

Kutsi Hadisler Üzerine Bir Değerlendirme / Prof.Dr.Enbiya Yıldırım

Vahiy Karşısında Hz.Peygamberin Konumu ve Yükümlülüğü / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Siyer Yazıcılığında Malzemeyi Kullanma Problemi / Doç.Dr.Mehmet Azimli

Sünneti Çağa Taşımak / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Prof.Dr.Bünyamin Erul ile Peygamber Tasavvuru Üzerine

Peygamber Aklı / Ali BULAÇ

İslam Peygamberi'nin Hayatını Niçin İnceliyoruz? / Prof.Dr.Muhammed HAMİDULLAH

Necat Vesilesi Olarak Hz.Peygamber / Cemal Şakar

Hz.Muhammed'in (sav) Büyülendiği İddiası / Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Sünnet, Kur'an'ın pratize edilmiş halidir / Ahmet Kalkan

Nebevi Duruş / Ramazan Kayan

Müslümanlarda Beşeri Zaafların Belirişi ve Tevbe Süresinin Siyasi Çözümlemesi / Prof.Dr.Muhammed Abid Cabiri

Sünnet ve Hadis / Prof.Dr.Fazlur Rahman

Hz.Peygamber : Mitolojik Bir Figür Değil Hayatın İçinden Bir Kahraman / Prof.Dr.Şinasi Gündüz

Hurafeler Karşısında Hz.Muhammed (sav) / Prof.Dr.İbrahim Sarıçam

Hz.Peygamber'in Sünnetini Anlama ve Yaşama / Prof.Dr.Selahattin Polat

Hadis'te Davranış Güdüleri / Hadis ve Psikoloji

Oligarşi için "Pişmanlık Yasası" Çıkarılsın

Ercümend Özkan'ın Öncü Rolü Konuşulacak

Kenan Alpay, Cuma Günü Yargılanıyor!

Mehmet Pamak'tan Diyanet'e tavsiye : YA HAKKI SÖYLEYİN YA SUSUN!

Diyanet'e "Tevhid Dinine Dön" Çağrısı

CAMİLERİMİZ KEMALİST FANATİZMİN ÜSSÜ OLAMAZ!..

Modern Cahiliyye ve Milli Dindarlık -PANEL-

Taksim'de Onbinlerce Kişi İsrail'i Protesto Etti

Genelkurmay'a Çağrı : KIŞLANA DÖN!

Bugünün İhyasından Yarının İnşasına Bir Soluk : "VUSLAT"

Yeni Öğütüm Yılına Karşı Mücadeleye Çağrı

Özgün Duruş Gazetesi Çıktı!

Bağcılar'da Şehid Seyyid Kutub Gecesi

Hakikat-i Muhammedi ve Nur-u Muhammedi : Tasavvufun Peygamber Anlayışının Tenkidi

Tasavvuf Kitaplarındaki Uydurma Hadisler / Arif Çiftçi
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz