Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


"Yahudi" tarihi üzerine tartışma notları
Çağdaş Siyonizm’in “tek kavim-tek halk” iddiasını siyaset bilimi, İslam dini ve tarih biliminden yararlanarak masaya yatıran bu çalışma, Yahudilik ve Hz. Musa hakkında bugün Siyonizmin benimsediği rivayetleri ve gelenekleri sorgulamaktadır.
04/05/2010 / 11:26

Tevrat etrafında şekillenen Yahudi kültürü ve buradan neşet eden, neredeyse 5 bin yıllık “tek kavim-tek halk” iddiası, modern Siyonizm’in de fikrî köklerindendir.

Ancak Siyonizm’in politik arenaya propaganda malzemesi olarak sürdüğü bu görüş, eşyanın tabiatı icabı artık bir inanç unsuru olmaktan çıkıp siyaset biliminin konusu olunca birçok eleştiriye uğradı. Artık Tevrat temelli bir inanç umdesi olması yetmiyor, buna tarih biliminden somut tarihî kanıtlar da göstermek gerekiyordu. Ama bu konuda tartışmasız kanıtlar elde etmek mümkün olmadı.

Sonuçta Siyonist “tek kavim-tek halk-tek ulus” iddiasına birçok redler yapıldı. Bizzat Yahudi entelektüel ve araştırmacılarca da yapılan bu redlere son örnek olarak Shlomo Sand’ın “Yahudi Kavmi Ne Zaman ve Nasıl İcad Edildi” (When and How the Jewish People Was Invented) adlı Türkçeye çevrilmemiş araştırması örnek gösterilebilir. Hz. Musa’nın Müslümanların da peygamberi sayılması ve Yahudilerin bir ümmet olarak Kuran’da anılması nedeniyle konu Müslüman araştırmacılar nezdinde de önem kazanmaktadır. Araştırmacı yazar İhsan Eliaçık, birçok yazısı ve hazırladığı Kuran tefsirinde konuyu etraflıca incelemiş ve alışılageldik görüşlerin dışında çok ilginç sonuçlara varmıştır. Şimdi bu ve diğer kaynaklardan beslenerek biz de kimi tespitlerimizi tartışmaya açmak istiyoruz.
 
Tespitler:

• Hz. Musa Mısırlı bir reformcu – peygamber idi, İbrani değildi, dili ve ismi Kıptîcedir (Koptik)

• “Beni İsrail” denen halk ve İbranice denen lisan Hz. Musa’dan yüzyıllar sonra oluşmuştur.
 
• “İsrael” bir kavim adı değil, bir politik-dinî hareket adıdır. “İsrail’in dünyalardan üstün tutulması” şeklindeki Tevrat ve Kuran’da geçen vaad bugün için de geçerlidir. Ama kastedilen ayrıcalıklı bir Yahudi toplumu değildir.
 
Arapçaya “Musa” olarak geçen ismin İbranicesi “Moşe”dir. Bu kelimeye gerçi İbranî – Aramî dilinden birçok anlam yakıştırmaları yapılmışsa da bunlar tartışmalıdır. Öte yandan orijinal Mısır dili olan Kıptîcede kullanılan “Mose” kelimesi “Moşe” isminin de geldiği kök olup (İbranicede s – ş dönmesine sık rastlanır), “oğul”, “erkek çocuk” manasına gelir.

Karşılaştırmak için “Ra-Mose” (Tanrı Ra’nın Oğlu) ya da Mısır’da Helenistik dönemde “Ramses”, veya “Tut-Mose” (Tanrı Tut ya da Tut’un Oğlu) ya da Helenistik dönemdeki şekliyle “Tutmosis”, firavun adları olarak çok eski çağlarda kullanılmıştır. Dolayısıyla “Musa” - “Mose” adının anlam yakıştırmalarına gerek bırakmayan çok kullanılan bir anlamı Kıptîcede vardır.
 
Her ne kadar Musa’nın Kıptîlerden olmayan özel bir soy-boydan geldiğine dair tartışılamaz bir Kitabî dayanak yoksa da, bir an için yaygın kanaate uyup böyle varsayalım. Onun yüzyıllar önce Hz. Yusuf zamanında Mısır’a yerleşen özel bir soydan geldiğini, belki orijinal lisanının da Kıptîceden farklı olduğunu varsaysak dahi, hem Musa ve ailesi, hem de kendi soy ve boyundan diğer insanlar aradan geçen yüzyıllar içinde kendi dillerini unutmuş, Kıptîce konuşmaya başlamış, dolayısıyla asimile ve artık birer Mısırlı olmuş olmalıydılar.
 
Bu anlattığımıza çok benzer bir hâl yüzyıllar sonra ve yine Mısır’da Yahudilerin başına geldi. M.Ö. 300’lerde (kıyaslamak için: Hz. Musa dönemi yaklaşık M.Ö. 1100-1000 arasına tarihlenir), Büyük İskender’in Mısır’ı fethinden sonra Helenistik dönem başlamış, Kıptîce taşrada konuşulan bir dil konumuna düşmüş, büyük şehirlerde ise neredeyse tamamen unutulmuş, yerini Yunanca almıştı.
 
İskender’in adına kurulan büyük Mısır liman şehri İskenderiye böyle bir Helenleşmiş şehir idi. Bu şehirde çok sayıda Yahudi de yaşıyordu.

Yahudi cemaati bir yüzyıl içinde kendi dillerini neredeyse tamamen unuttu ve herkes gibi Yunanca konuşur oldu. Bu değişim öylesine köklü oldu ki, kısa süre sonra İbranî dilinde yazılmış Tevrat metinlerini cemaat içinde anlayabilenlerin sayısı çok azaldı. Bu dönemde Tevrat Yunancaya çevrildi. Yunanca bu Tevrat mealine “Septuagint” dendi.
 
Bu tercüme faaliyeti etrafında oluşturulan efsaneye göre Tevrat’ı çeviren 70 Yahudi din âliminin (İbranice: Septuagint = Yetmiş) her biri tercümelerini birbiriyle görüşmeden ayrı ayrı yapmış olmasına rağmen tercümeler bir araya getirildiğinde birbirlerinin tıpatıp aynı oldukları görüldü. Öyleyse bunda bir hikmet vardı. Böylece Septuagint Tevrat’ın adeta “kutsanmış” bir Yunanca çevirisi oldu. (Bugün Yahudi dininin kimi terimleri de o dönemden kalmadır; örn: “Sinagog” = Yunanca “Syn-a-gog”= bir araya getiren, birleştiren, toplayan, ya da Arapça: “Cami”!)
 
Bu kıssada bizi ilgilendiren hisse 100 yıl içinde Yahudi cemaatinin İbranîceyi neredeyse tamamen unutması ve Yunanca konuşur olmasıdır; o derecede ki, artık kendi kutsal metinlerini bile anlamaz olmuşlardı. Aynı şeyin (efsane ve rivayetlere göre) eğer varsa, Hz. Yusuf döneminde Mısır’a yerleşen bir Yakupoğlu – Beni İsrail kavminin başına gelmemesi için hiçbir sebep olmadığı gibi, bilakis bunun olması için İskenderiye’ye nazaran daha da fazla sebep vardı:

• Yakupoğullarını Mısır’a getirdiği varsayılan Hz. Yusuf ile Hz. Musa zamanı arasındaki süre 300-400 yıl olarak tahmin edilir, yani çok daha uzundur.
 
• İskenderiye Yahudileri ağırlıklı olarak ticaretle meşgul zengin ve müreffeh bir cemaatti. Dil ve kültürlerini sürdürmek için okullar ve mabedler açmak, müesseseler kurmak, böylece sonraki kuşaklara din ve kültürlerini aktarmak için ellerinde çok daha fazla imkân vardı.

Oysa Musa “kavmi” fakir işçiler ve kölelerden oluşmuş bir cemaatti; kültürlerini sürdürecek, çocuklarını eğitecek imkânlardan mahrum, ezik ve çaresiz idiler.
 
• İskenderiye Yahudilerinin kendilerine diğerlerinden farklı bir kimlik ve kültür telkin eden bir dinleri ve kutsal kitapları vardı. Oysa Musa zamanındaki söz konusu topluluk Mısırlılar gibi putperestti; bu o derece köklü olarak içlerine sinmişti ki, Musa Göç’ten sonra kısa süre topluluğunun yanından ayrılınca bu süre Samiri’ye topluluğun çoğunu putperestliğe geri döndürmesi için yetti!

• Nihayet bir toplumda ezilen unsurlar kendilerini ezenlere, üstün ve yüce gördüklerine benzemeye çalışır, kendi “lanetli” sosyokültürel ortamlarını terk etmeye çalışırlar. Bu genel kural şüphesiz varsayılan Musa kavmi için de işleyecekti. Yani Musa’ya gelene dek ortada başka bir dil konuşan ya da kültürü sürdüren bir kavmî topluluk kalmayacaktı.

• Öyleyse doğuştan ya da asimile olsun, her halükârda bir Mısırlı olan Hz. Musa Kıptîce konuşan bir topluluğun içinde Kıptîce konuşarak tebliğ ediyordu.
 
Sonuç itibariyle Hz. Musa Mısır’da Yakupoğulları-Beni İsrail kavminin bir kurtarıcısı sıfatıyla değil, ezilen alt sınıfların sözcüsü bir barış ve adalet temsilcisi sıfatıyla ortaya çıktı. Kaldı ki, Allah’ın hiçbir peygamberine kendinden hikmeti öğrenmek ve mesajına tabi olmak için gelenler arasında kavmî ayrım yapmak yakışmadığı gibi, Hz. Musa’ya da yakışmaz. Öyleyse Mısır’ın ezilen kitlelerinden sayısız insan gelmiş ve onun çağrısına kulak vermiş olmalıdır. (Dahası Musa Firavun’a dahi dinini tebliğ etti; yani hiç kimse onun davet çevresinin dışında değildi!). Gün gelip de bu insanlar Musa ile birlikte Mısır’ı terk etmek zorunda kalınca da “Musa kavmi”ni oluşturdular.
 
Rivayet ve gelenekte, nedense Hz. Musa sert mizaçlı ve ciddî yüzlü bir kişi olarak gösterilir. Oysa onu kuşatan tarihî toplumsal olaylara ve mücadelesine baktığımızda adeta İlkçağların Mısırlı bir Gandi’sini, dolayısıyla genel intibaın çizdiği portreden çok daha yumuşak huylu ve medenî bir insanı görüyoruz. Barışçı bir “sivil itaatsizlik” mücadelesiyle Firavun’un zalim saltanatını devirmek istemiş, başarılı olamayınca da kendisine tabi olanlarla Mısır’ı terk etme mücadelesine girişmiş, bunu başarmıştır. O halde Beni İsrail ya da “İsrael” nedir?
 
“İsra-el”, İbranicede birçok manaya çekilir: “Tanrı’nın vadisi”, “Tanrı’nın yolu”, ya da “Tanrı’ya yürüyenler”. Kardeş Sâmî dil olan Arapçada da aynı ortak kökten (s-r-y) türeyen örneğin “seriyye” kelimesi “yürüyüş kolu” manasına gelir. Biz “Tanrı’ya yürüyenler” manasını tercih edeceğiz. Bu, Sina Çölü’nde Hz. Musa’nın ardı sıra, kölelik ve zulümden, neşe içinde ve ilahiler söyleyerek umuda, insanlığa ve Tanrı’ya yürüyen o mümin topluluğunu betimlemeye çok daha uygun bir isimdir. Dolayısıyla Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışından sonradır ki, “İsra-el”den (Tanrı’ya Yürüyenlerden) bahsedilebilir.

Bu anlamda İsrael firavun iktidarının zulmüne başkaldırmış ve bir peygamberin ardına düşerek özgürlükleri için uğraş içine girmiş Mısırlı köleler, fellahlar ve ezilenlerin siyasî-dinî topluluğunun adı olur. Bu kelimeye İslamî terminolojiden en uygun karşılık “Hizbullah” (Allah’ın topluluğu) olsa gerektir. Öyleyse çok açıktır ki “İsra-el” bir kavim ya da millet adı olamaz; tıpkı “Hizbullah”ın olamayacağı gibi; ancak bir politik-dinî hareket adı olur. Ve mensupları arasında soy-boy bağı önem taşımaz.
 
Çekirdeği Mısır’dan göçen köleler ve ezilenlerden oluşan İsrail, vadedilen toprak Kenan İline yerleştikten sonra geçen uzun yüzyıllar boyunca bölgedeki diğer kavim ve milletlerle karıştı. İsrail peygamberlerinin evrensel çağrısına kulak veren her etnik ve kavmî kökenden insanlar ayrım yapılmaksızın geldiler ve müminler topluluğuna katıldılar. Aslında karışma ta Hz. Musa döneminde başlamıştı bile. Hz. Musa’nın hanımı Medyenlilerdendi. (Kuran; Kasas: 23-29). İşte Beni İsrail (İsrailoğulları) milleti böyle oluştu.

Ancak zamanla bu katılmalar azaldı; Yahudilik mutaassıp ve kavmî bir din olarak algılanır oldu; Tanrı’nın mesajını tebliğ azaldı, hatta yok oldu; İsrael olanlar ancak İsraelit ana babadan doğanlar oldu. Giderek bu soyun tüm insanlardan üstün olduğu ırkçı düşüncesi ortaya çıktı. Ya da Kuranî tabirle “kalpler karardı”.
 
İşte Hz. İsa bundan 2 bin yıl önce ortaya çıkarak Yahudilerin beklediği Mesih olduğunu ilan ederek çürümüş Roma’dan çok daha önce çürümüş İsrael’i aslî haline çevirmek ve Tanrı mesajını hep olduğu gibi yine herkese yaymak üzere mücadelesini başlattı: “Tanrı’nın evini haydut inine çevirdiniz,” dedi din bezirgânlarına. İsa’nın atılımı ona karşı Roma askerî idaresiyle işbirliği yapan mutaassıp bir Yahudi idaresince durduruldu ise de, mesajı yaşadı, büyüdü ve gelişti. Hz. İsa İsrael’e dünyanın ve ahiretin krallığını vadetmişti.

Bugün geniş coğrafyalara yayılan hâkimiyeti ve 2 milyara yakın inananıyla Hıristiyanlık ünyanın en çok kabul görmüş dinidir. Bu konuya tekrar döneceğiz.
 
İbranîce de yüzyıllar süren bu süreçte bir dil olarak şekillendi. Erken dönemde İsrail’e katılanlar ağırlıklı olarak Sâmî kökenli insanlardı, İbranice bu dillerin bir sentezi olarak yüzyıllar içinde oluştu. Daha sonra Yahudiler (özellikle Roma çağında) eski dünyanın her yerine göç ettiler ve karışma devam etti.
 
Yahudilikle ilgili çeşitli etnografik araştırmalara göre bu karışma 17-18. yüzyıllara dek sürdü. Özellikle Doğu Avrupa Yahudilerinin Sâmî kökleri çok tartışmalıdır. Daha 18. yüzyıla dek Polonyalı Yahudi cemaatinin büyük bölümünün Tatar (Hazara) kökenli olduğu üzerine araştırma ve iddialar vardır. Bugün İsrail’i ziyaret edenler sarı saçlı mavi gözlü Yahudilerden koyu tenli kıvırcık saçlı Yahudilere dek geniş bir ırksal karışımla karşılaşır. Ne ilginçtir ki, bugünün İsrail toplumunda koyu tenli ve kıvırcık saçlı, yani aslen Sâmî kökenli (Seferad) Yahudiler, genelde sarı saçlı mavi gözlü Avrupalı (Aşkenaz) Yahudilere göre daha alt – aşağı sınıfları oluşturmaktadır!

Erken dönem Yahudi milletinin oluşumu daha çok Sâmi ırklardan beslenerek gittiğinden İbranîce dili Sâmî bir dil olarak bütünlüğünü koruyabildi. (Yine de eski Yunancadan ve Hindî-Avrupaî bir dil olup eski İran’da konuşulan Pehleviceden de içine birçok kelime girmiştir. Örneğin: Yunancadan “Sinagog” ve Pehleviceden Pardes = bağ, bahçe, cennet; aslı: Pehlevicede “Pardeş”). Ama Yahudiler Roma çağından sonra Eski Dünyanın hemen her yerine yayılıp diğer milletlerle karışınca İbranîce de halk dili olarak bir kenara atıldı.

Yeni Yahudi dilleri ortaya çıktı. Bunların ilki, yukarıda bahsettiğimiz, İlkçağ İskenderiyesi Yahudilerinin konuştuğu ve Tevrat’ın da kendisine çevrildiği Yunancadır. Daha sonra Orta Çağda gelişen, Endülüs Yahudilerinin konuştuğu Ladino (Yahudi İspanyolcası) ve daha geç dönemde Doğu Avrupa Yahudilerinin konuştuğu “Yiddiş” (Almanca, Lehçe – Polonya dili, Rusça ve Tatarcanın bir karışımı) sayılabilir. Ne ilginçtir ki, Cervantes’in ünlü romanı Don Quixote’u (Don Kişot) İstanbul’un Ladino konuşan Yahudileri bugünün İspanyollarından daha iyi anlar. “Yiddiş” kelimesi ise Almanca “Jüdisch” (Yahudiye ait, Yahudice) kelimesinden bozmadır ve Yiddiş, denebilir ki, bugünkü dünya Yahudilerinin ezici çoğunluğunun ata dilidir.
 
Yavaş yavaş araştırmamızın sonuna geliyoruz. Tüm bu tarihî olayları nakletmekte amaç, Siyonist propagandanın temeli olan Yahudilerin tek bir millet olduğu, 2 bin yıl önce vatanlarından kovulduğu ve şimdi buraya dönüş haklarının olduğu şeklindeki iddiaların hiçbir tarihî ve dinî delile dayanmadığını göstermektir. Yahudiler bundan 2 bin yıl önce vatanlarından kovulmadan çok önce uygar dünyanın her yerine yayılmışlar ve karışmışlardı. Bugün “vatanlarına” dönmüş olan Yahudiler 2 bin yıl önce buradan gidenler değildir. Özellikle Yahudiliği devlet dini olarak kabul eden Hazar Türk Devletinin (7-10 y.y.) varlığının, çok sayıda Doğu Avrupalı (Aşkenaz) Yahudisinin bu coğrafyadaki varlık sebebini açıkladığı, Yahudi yazar ve entelektüel Arthur Koestler’den beri birçok araştırmacı tarafından kabul edilegelmiştir. Yani dini Yahudilik olan çok sayıda etnik grup ve halk vardır. Bu durumda Yahudilerin İsrail anavatanına dönüşün Tevrat’ın kendilerine tanıdığı bir hak olduğu iddiası bir inanç meselesi olarak kalır. Her tür inanca saygı olmalıdır kuşkusuz; ama kimse kimseyi kendi inandıklarını kabule ya da bunun pratik sonuçlarına zorlayamaz. Yine de Musa’nın ırkından olanların bu topraklar üzerinde ebedi hakkında ısrar edilecekse, o zaman Filistin’in Mısırlılara verilmesi gerekir!
 
O halde hem Kuran hem de İncil’de Tanrı’nın dünyalardan üstün tuttuğu bildirilen İsrael kimlerdir? (Kuran, Bakara: 122; İncil: Eski ve Yeni Ahid’de birçok yerde geçer). Bunu bilmek şu açıdan da önem kazanmaktadır: Bugün Anglosakson ülkeleri ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya’da (ağırlıklı olarak ABD’de 60 milyon civarında) sayıları kabarık bir Protestan cemaati İncil’deki son zaman kehanetlerini yorumlayarak Mesih’in yeryüzüne geri dönmesinden önce İsrail’in zafer kazanacağı sonucuna varmış olup bu nedenle İsrail devletini koşulsuz desteklemektedirler. ABD’nin İsrail’e hesapsız destek politikasının popüler dayanaklarından biri de bu yaygın inançtır ve bu nedenle bu inançta olanlara Hıristiyan Siyonistler denmektedir. İncil’deki rivayetler çok çeşitli, hatta ilk görüşte birbirini nakzeder görünmekte olup, bu konuda birçok Hıristiyan mezhebi ihtilaf içindedir. Burada biz İsrael’in bir soy bağından çok, anlamı üzere “Tanrı’ya yürüyenler” manasında alınarak ihtilâfın çözümüne bir yol teklif ediyoruz.
 
Eğer “İsrael” soydan-boydan bağımsız olarak “Tanrı’ya yürüyenler” ya da bizim kültürümüzün kavramlarıyla “Takva sahipleri”, “Sabikun” (Öncüler), ya da “Sırat-ı Müstakim üzere olanlar” manasına geliyorsa, o zaman tüm dinlerden herkes buradan kendileri için gerekli payı çıkarabilirler: Kim Allah’a yürümektedir? Kim Hak yolundan ayrılmamıştır? Bu satırların yazarı Cennet’in sadece Müslümanlara ayrıldığını söyleyenlerden değildir. Çünkü Rab her ümmet için su kaynağına giden ayrı yollar ve yöntemler yaratmıştır. (“... Biz her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu verdikleriyle sizi denemesi içindir. O halde iyiliklerde yarışın, hepimizin dönüşü Allah’adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.” - Maide 48).
 
İnsanlara zulmeden, öldüren, evlerinden çıkaran, fakir, aç ve çaresiz bırakan ve sırf belli bir soydan geldikleri için kendilerini üstün ve yaptıklarını kendilerine hak gören Siyonistler, tüm bunlara rağmen eğer “Allah’a Yürüyenler”den oldukları iddiasında iseler, onlar da hesaplarını gün gelip Rabb’e vereceklerdir.
 
Rabb’e yönelen gerçek müminlere (İsra-el’e) gelince: “Şüphesiz iman edenlerden; Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah’a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.” (Bakara: 62)
 
Altay ÜNALTAY

20 Yorum

Diğer Haberler

Siyonizmin Baz Aldığı En Etkin Kaynak: Talmud! FİLİSTİN TALMUD’U

İslam'ın Tevrat ve İncil'e Bakışı / Prof.Dr.Lütfullah Cebeci

Din de Merkez Kim? Pavlus mu İsa mı? / Prof.Dr.Şinasi Gündüz

Tahrif edilen Kitab-ı Mukaddes'in tasnifi : "Eski Ahid,Yeni Ahid" / N.Mehmet Solmaz

Dinler Tarihi ve Din Felsefesinde Kurtarıcı ve Kurtuluş / Joachim Wach

İncil ve Havarilerin Öyküsü / Murat Hafızoğlu

"Yahudi" tarihi üzerine tartışma notları

Teslis'in Hristiyanlıktaki Konumu

Babil Mitolojisi

Mircea Eliade'de Tarihsel Bilinç Sorunu

Pavlus'un Hıristiyan Geleneğindeki Merkeziliği / Prof.Dr.Şinasi Gündüz

Bir "mit" yazarı olarak Pavlus / Pavlus ve Mitoloji

   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz