Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Necat Vesilesi Olarak Hz.Peygamber / Cemal Şakar
Nûr-ı Muhammedî teorisinin yanında; miraçta Allah'a mülaki olmak dâhil her türlü mûcize ve harikalıklar sönük kaldığı için, Mevlid üzerinden olağanüstülüklerin daha fazla izini sürmenin bir anlamı yoktur. Burada vahim olan, böylesi bir Peygamber tasavvurunun; Peygamber’i örnek almamızı imkânsızlaştırmasının; insanı, 'ben kim, O kim' diye sordurtacak kadar tuhaf bir beyhudeliğe sürükleyerek, İlahi yasaları anlama sorumluluğundan uzaklaştırmasının yanında, ruh-beden ayrılığına gidilerek, ruh üzerinden ezelîlik ve ebedîlik arayışına girilmesidir. Açıktır ki bu arayış, yarı-tanrısallık arayışıdır.
12/05/2010 / 22:23

"Birdür ol birliğine şek yokdurur
Gerçi yanlış söyleyenler çokdurur"
Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i yazmasıyla ilgili bir anekdot anlatılır: Vaizin biri (rivayetlere göre Türk ya da İranlı olabilmektedir) Ulucami’de vaaz ederken, Bakara Sûresi’nin 285. âyetine atıf yaparak bütün peygamberlerin eşit olduğunu söyler. Cemaat arasında bir rahatsızlık oluşur; caminin imamı olan Süleyman Çelebi de müteessir olur. Bunun üzerine Hz. Peygamber’i methetmek üzere oturur, Vesiletü'n-Necat'ı yazar. Aslında Çelebi'nin yaşadığı teessür, tarih boyunca Müslümanlar’ın maruz kaldığı bir çatışmayı göstermesi bakımından önemlidir.

Müslümanlar hicri 1. yüzyıldan sonra farklı kültür ve düşünüş biçimleriyle sert bir şekilde karşılaşmışlardı. Karşılaştıkları kültürlerle aralarında çok temel ayrımlar vardı. Çünkü her kültür; Tanrı, insan ve âlem arasında kurduğu ilişkiye göre bir referans çerçevesi çizer. İnsan daha çok bu referans çerçevesi vasıtasıyla düşünür, akleder. Bu çerçevenin sunduğu ortak payda sayesinde insanlar ortak fikirler, ortak bakış açıları üretirler; bu anlamda kültür ortak bir hayatın kaynağı haline gelir. Toplumlar arasındaki farkların temeli de referans çerçevelerindeki farklarla ilgilidir. Tanrı’yı ve âlemi kavramadaki temel yaklaşımlar nedeniyle oluşan referans çerçevelerinin elbette soru ve sorunları da alabildiğine birbirinden farklıdır.
İlk dönemlerde, imanın yarattığı ateş ve enerjiyle her insana ulaşmak, emaneti onlara ulaştırmak derdinde olan müminler; farklı kültürlerle dolayısıyla, o zamana kadar hiç de üzerinde kafa yormadıkları farklı soru ve sorunlarla karşılaştılar. Örneğin beden-ruh ayrılığı, ru’yet meselesi, fena-beka fikri ve logos gibi. Sorular ve sorunlar müminlerin özgül problemleri değildi; ancak bu yabancı sorulara Kur'an ‘yeteri kadar’ kaynaklık etmeyince, cevaplar bulmak umuduyla soruyu üreten kültürel sistemlerin kaynaklarına dönmek zorunda kaldılar; fakat soruların önemli bir kısmı, sadece yerli dilde kavramlar uydurularak aşılmaya çalışıldı.
Karşılaşılan yabancı sorular kadar, kültürler arası rekabet de başka bir problemdi. Zira kadîm Hint, Yunan, İran ve Mısır kültürleri, binlerce yıllık tarihsel derinliğe ve baş döndürücü bir birikime sahiptiler. Bu kadîm birikimler Ortadoğu'da bir 'kültür havuzu' meydana getirmişti. İlk dönem Müslümanları’nın, bu ortak düşünüşün ürettiği problemler ve seçimler karşısında, kafaları öylesine döndü ki, Hermes, Aristo, Zerdüşt ve Buda gibi kimi şahsiyetlerin peygamber olabileceklerini bile düşündüler.
İlk dönem Müslümanları açısından bu karşılaşmaların bir travma yarattığını ya da en hafifinden bir şok yarattığını söyleyebiliriz. Kelâm okullarının kurulma gayelerini hatırlarsak, yaşanan sarsılmayı daha iyi anlayabiliriz. Çünkü sorular, sorunlar aciliyet kesbediyordu; yeni yeni kurulmaya başlamış Müslüman toplum, ivedilikle bu yabancı sorular ve sorunlar karşısında aydınlatılmalıydı. Zaten bir yandan da Hz. Peygamberin vefatının hemen akabinde başlamış siyasal sorunlar Müslümanlar’ın başını ağrıtıyordu. Gerçi cahiliye geleneği birtakım sorunlar için referans çerçevesi sunsa da bunlar yeterli değildi. Çünkü siyasal çatışmalar beraberinde imamet, büyük günah, vaad ve vaid, cebir gibi kimi müşkülleri doğurmuştu.
Diğer yandan Yahudi ve Hıristiyanlar’ın din anlatıları da aynı 'hikemî havuz'dan beslenerek gaybî konularda, hatta Tanrı’nın mahiyeti ve sıfatları konusunda birçok bilgiye sahip olduğu iddiasındaydı. Dahası, Yahudiler’in peygamberi Tanrı’yla mülaki olmuştu. Hz. Yakup, Tanrı’yla güreş tutup onu yenmiş bir kahramandı. Hıristiyanlar’ınkiyse serapa Tanrı’ydı. Hatta havariler bile ölüleri diriltmek; körleri ve sağırları iyileştirmek gibi meziyetlere sahiptiler. İman ateşiyle yanan Bedevi, bu 'havuz' karşısında kendini çıplak, dininiyse alabildiğine yalın buldu; Peygamber’i de bir beşerdi; İbn Haldun'a uygun olarak söylersek, kabilelerden bir toplum/millet yaratma ve bizzat Kur'an'ın kendisi dışında mûcize de göstermemişti.
"Mustafâ rûhını evvel kıldı var
Sevdi anı ol kerîm ü girdigâr"

Kültürler arası rekabet sonraki yıllarda öylesine belirleyici oldu ki, neredeyse siyer, şemail, tabakat, makalat kitapları hep bu rekabetin gölgesinde gelişti. Söz konusu gelişme, edebiyat açısından bakıldığında kendini en bariz bir biçimde; Esmâ-i Nebî, Miraçname, Gazavât-ı Nebî, Hilye, Hicretü'n-Nebî, Şefaatname, Ahlâku'n-Nebî, Mevlid, Mûcizât-ı Nebî, Kırk Hadis gibi türlerde gösterdi.
Konumuz bakımından burada bizi ilgilendiren mevlid türüdür, özelde de Süleyman Çelebi'nin Vesiletü'n-Necat'ıdır. Hz. Peygamber’in sıfatlarını anmak, Onu methederek tarif etmek ve şefaatini ummak üzere kaleme alınan Vesiletü'n-Necat'ın yaslandığı düşünsel zemin kuşkusuz tasavvuftur; özellikle de tasavvufun ilkelerinden biri olan Nûr-ı Muhammedî fikridir. Hz. Peygamber’in doğduğu zamandan önce bir varlığı bulunduğu ve bu varlığın kadîm olduğu fikrinin ifadesi olan nûr teorisine göre, hiçbir şey yaratılmamışken O vardır ve yaratılan bütün hakikatler O’ndan neşet etmiştir. Her şey, Allah'ın Hz. Peygamber’e duyduğu sevginin sebebiyle yaratılmıştır. Bütün âlem bu sevginin tecellisi olarak ondan ve onun içindir. Mutlak Varlık'ın taayyün ettiği ilk mertebedir. Dolayısıyla Nûr-ı Muhammedî bütün hakikatlerden önce gelmektedir. Yaratılışın vasıtası ve sebebi olan nûrun bir diğer adı da Ebu'l-ervâh'tır. Ruhların babası olan bu ilk ruh elbette Hz. Peygamber’in ruhudur. Bu fikir nebilerin ve velilerin hiyerarşik bir şekilde sıralanmasını da mümkün kılar ve hepsi son nebide toplanır. Zaten Çelebi'yi mevlid yazmak üzere harekete geçiren saik de sözünü ettiğimiz hiyerarşik sıralamadır.
Yaratılışı aşk ilişkisi olarak açıklayınca, Hz. Peygamber’i de habîbullah, mahbûb-ı kibriyâ olarak nitelemek mümkün olmaktadır. İşte bu niteleme, az önce sözünü ettiğimiz farklı kültürlerle rekabet edebilmek için her türlü kapıyı açmaktadır: Âdem'e izzet tâcı onun varlığı nedeniyle inmiştir (79).* Âdem’in tövbesi onun vesilesiyle kabul olunmuştur (83). Nuh garktan onun sayesinde kurtulmuştur (84). İsa'nın ölmeyip göğe yükselmesi ona ümmet olmak içindir (85). Musa'nın asası onun izzetiyle ejderha olmuştur (86). İbrahim onun ceddi olduğu için nâr cennet kılınmıştır (87).
Allah âlemi Âdem’le müzeyyen kılar (128) ve onun alnına Mustafâ'nın nûrunu koyar (130). Nesiller boyu peygamberler aracılığıyla taşınan nûr, sonunda son peygamber Hz. Muhammed'e aktarılır (146). Hz. Peygamber henüz doğmadan çok alâmetler belirir (153). Özü cümle usûllerden usûl olan Rasûl'ün doğumu (187) âlemlere rahmettir (195). Doğum öncesi, doğumu ve sonrası birçok mûcizelerle anlatılan Hz. Peygamber’in gövdesi baştan ayağa nûrdur ve gölgesi yoktur (312). Bir bölük bulut her daim başı üzre gölgelik yapar (315). Önünü nasıl görüyorsa arkasını da aynıyla görür (319). Dudağını oynatınca Ay ve Güneş de depreşir (326). Geceleyin yere iğne düşse, inci dişlerinin ışığından bulunur (327). Dilinin mûcizesi de, kimim ben diye kime sorsa, sen peygambersin demeleridir (328). Yetmiş bin hicabı geçip (399) O ulu Hazrete varır (401). O Padişah, harfsiz, sözsüz ve sessiz olarak Mustafâ'ya hitap eder (403). Mustafâ, Hakk’ı keyfiyet ve kemiyetten uzak olarak görür (404).
"Her kim ana irdi irdi Tanrı’ya
Tanrı didârını gördi bi-riyâ"

Nûr-ı Muhammedî teorisinin yanında; miraçta Allah'a mülaki olmak dâhil her türlü mûcize ve harikalıklar sönük kaldığı için, Mevlid üzerinden olağanüstülüklerin daha fazla izini sürmenin bir anlamı yoktur. Burada vahim olan, böylesi bir Peygamber tasavvurunun; Peygamber’i örnek almamızı imkânsızlaştırmasının; insanı, 'ben kim, O kim' diye sordurtacak kadar tuhaf bir beyhudeliğe sürükleyerek, İlahi yasaları anlama sorumluluğundan uzaklaştırmasının yanında, ruh-beden ayrılığına gidilerek, ruh üzerinden ezelîlik ve ebedîlik arayışına girilmesidir. Açıktır ki bu arayış, yarı-tanrısallık arayışıdır. Şöyle ki; esasen Platon'a borçlu olduğumuz ruh fikrine Müslümanlar tanrısal bir ezelîlik atfetmemekle birlikte, Allah'ın ilk önce yarattığı şey diye niteleyerek 'öncelik' bahşetmektedirler. Bu öncelikle beraber 'elest bezm'inde yaratılan ruh artık bir daha ölmeyecek ve sonsuzca yaşayacaktır. 'Mebde'e ilişkin sorunu aşmak için sufiler, Araf Sûresi’nin 172. âyetine yönelmişler ve ilk kez Cüneyd söz konusu âyeti, bugün yaygın olarak bilinen sembolik anlamıyla tefsir etmiştir. Zünnun'un 'şimdi bile hâlâ kulaklarımdadır' diyerek hiç unutmadığı misakın, bazı ârifler öncesini dahi hatırlarlar. Düalistlerin nûrun zulmetten kurtulması fikriyle paralellik arz eden misak; ruhun bedenden kurtulması, yani insanın başlangıcına, olmadan önceki haline dönmesi gerektiğini fısıldar. Çünkü ruh, düşüş anında feleklere uğrayarak düşer, düştükçe kirlenir; bu anlamda beden dünyaya aittir, yani düşüktür, kirlidir; bir an önce beden kafesindeki ruh mahpusluğuna, sürgünlüğüne son verip geldiği yere, temizlene temizlene yükselmelidir. Bu anlamda yükseliş, insanın kendi hakikatiyle özdeşleşmesidir. İbnü'l-Arabî'nin terimleriyle söylersek, sonuçta herkesin ibadet ettiği 'rabb-ı has'ıyla, yani onun Tanrı'dan payı olan özel rabbiyle hemhal olmasıdır.
Yukarıda, yaratılışın aşkla açıklanmasının kültürel rekabet bakımından her kapıyı açtığını söylemiştik. Aslında, kendilerine 'muhakkik' de diyen bir grup insan; kendisi için ezelîliği ve ebedîliği ararken ya da yükselişinde insanî niteliklerinden sıyrılıp tanrısal nitelikleri kuşanmaya azmederken, sürekli olarak böylesi kapıları, ruhsatları peygamberler, özellikle de Hz. Peygamber eliyle açmayı denemektedirler. Çünkü bu kapıdan geçmek birçok vaadin tahakkuku demektir; örneğin kul Hak için aynayken, Hak kulun gözü olabilmektedir; Tanrı'ya doğru olan yükseliş bu merhaleden sonra Tanrı'yla ve Tanrı'dadır.
Kutub, gavs, havas; bunların yetmediği yerde kutupların kutbu, gavsların gavsı, havasın havası olarak bir bir, peygamberler eliyle açtırdıkları kapıdan girdikten; peygamberlere birçok mûcizeler, olağanüstülükler, harikalıklar atfedip aynılarını sadece adını değiştirerek kendilerine tahvil ettikten sonra, veliliğin nebiliğe üstünlüğünü tartışmaya açabilmektedirler. Sonra da peygamberler arası kurdukları hiyerarşik sıralamaya koşut olarak, kendilerini ve insanları da sıralayabilmektedirler. İlk önce Hz. Peygamber’in nûrunun yaratıldığını iddia edenler, bu nûru ezel ve ebedle tavsif edip velayet-nübüvvet kanalını kurarak ezeli-ebedi, nefsleri için tevarüs edebilmektedirler.
Her öğreti kendi içinde mantıksal tutarlılığa sahiptir; onun içinden baktığınızda herhangi bir çelişki bulamazsınız. Klasik dönem tasavvufu, muhakkiklerin elinde felsefe ve kelamı da yedeğine alarak metafizik olarak bilimsel bir çerçeveye kavuşturulmaya çalışılmıştır. Bir bilim dalının teşekkülü için gereken bütün bileşenlerin inceden inceye hesaplanıp işlendiği bu metafizik biliminde yarı-tanrısallık arayışı dediğimiz olgu da 'mantıklı' ve 'meşrudur'. Ancak burada önemli olan mantıksal doğruların Allah'ın Hak olarak vaz ettikleriyle çelişip çelişmediğidir.
"Ger dilersiz bulasız oddan necât
Işk ile derd ile aydun es-salât"

Hz. Peygamber, -vesile kelimesinin bütün olumsuz çağrışımlarına rağmen- elbette bir necat vesilesidir. Ancak onun insanlık için müjdelediği necat, öncelikle tebliğ ettiği Kur'an, sonrada hayata aktardığı pratiklerle oluşturduğu sünnettir. Allah'ın ve meleklerin salât ettiği bir peygamberin ümmetine bugün düşen görev; bu bağlamda salât kelimesinin anlamına uygun bir biçimde, O’nun ortaya koyduğu 'dava'sına destek vermek, arka çıkmak, bir kaleyi savunur gibi savunmaktır. Çünkü böylesi bir savunu, Hz. Peygamber sonrası müminlere kalan emanetin hem taşınması hem de başka insanlara ulaştırılması sorumluluğunun gereğidir.
Tanrı’yla insan arasındaki aracı şahsiyetleri hep tabiatüstü varlıklar olarak telakki eden müşrikler, sahip oldukları binlerce yıllık dinsel bilgileri nedeniyle Hz. Muhammed'i peygamber olarak kabul edememişti. Çünkü O’nu da kendisi gibi bir beşer olarak görüyordu. Bu itibarla onlar, Hz. Peygamber’in getirdiği necat vesilesinin farkında bile olamadılar.
Delâil, hasais, hilye, şemail ve mevlid gibi çalışmaların Hz. Peygamber’in üzerine yıktığı binlerce yıllık 'yük'; bizi hızla peygamberlerin örnekliğinden ve önderliğinden uzaklaştırmaktadır. Bu uzaklaşma hatta bu tenzih de insanı ister istemez aracılar ve vesileler aramaya itmektedir. Zira yarı-tanrı olarak peygamber tasavvuruyla ve bu tasavvurdan beslenen gavsların gavsıyla 'sıradan insan', müptedi arasındaki uçurum ancak aracılarla, şefaatçilerle kapanabilmektedir. Delâil, hasais, hilye, şemail ve mevlid gibi çalışmalar da bu bağlamda böylesi bir işlevi üstlenmektedir.

*Yazımızda kullandığımız beyit numaraları, kaynakçada zikrettiğimiz Mevlid metninden alınmıştır.
Kaynakça
 Abdullah Kartal, İlâhî İsimler Teorisi, Hayykitap Yay., İstanbul 2009.
 Ebu'l-Alâ Afîfî, İslâm Düşüncesi Üzerine Makaleler, (çev. Ekrem Demirli), İz Yay., İstanbul 2000.
 Ekrem Demirli, İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan, Kabalcı Yay., İstanbul 2009.
 Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an, (çev. Alparslan Açıkgenç), Ankara Okulu Yay., Ankara 2003.
 Muhammed Âbid el-Câbirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, (çev. B. Köroğlu, H. Hacak, E. Demirli), Kitabevi Yay., İstanbul 2001.
 Mustafa İslâmoğlu, Üç Muhammed, Düşün Yay., İstanbul 2009.
 Neclâ Pekolcay, Mevlid, Dergâh Yay., İstanbul 1980.

Kurani Hayat

22 Yorum

Diğer Haberler

Nasıl Bir Râsule ve Nasıl İnanıyoruz? / Erhan Koç

Hadislerin Vürûd Sebepleri / Prof.Dr.İsmail Lütfi Çakan

Bosnalı Bir Alim: Muhammed Tayyib Okiç:Türkiye’de hadis kürsüsünün kurucusu.

Bilgi Kaynağı Olarak Nebevî Sünnet / Dr.Muhammed Ammara

Hadisin Sübutunu Tespitte "Kuran'la Mukayese" meselesi / Doç.Dr.Ayhan Tekineş

Koşulsuz "Merhamet Peygamberi" mi,merhametle yoğrulmuş "Adalet Peygamberi" mi? / İlhami Güler

Muhammed Esed'in Hadis Yorumculuğu

Hadis Araştırmasında Dikkate Alınabilecek Aklîlik İlkeleri Ve Örnek Uygulama / Yavuz Ünal

Kutsi Hadisler Üzerine Bir Değerlendirme / Prof.Dr.Enbiya Yıldırım

Vahiy Karşısında Hz.Peygamberin Konumu ve Yükümlülüğü / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Siyer Yazıcılığında Malzemeyi Kullanma Problemi / Doç.Dr.Mehmet Azimli

Sünneti Çağa Taşımak / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Prof.Dr.Bünyamin Erul ile Peygamber Tasavvuru Üzerine

Peygamber Aklı / Ali BULAÇ

İslam Peygamberi'nin Hayatını Niçin İnceliyoruz? / Prof.Dr.Muhammed HAMİDULLAH

Necat Vesilesi Olarak Hz.Peygamber / Cemal Şakar

Hz.Muhammed'in (sav) Büyülendiği İddiası / Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Sünnet, Kur'an'ın pratize edilmiş halidir / Ahmet Kalkan

Nebevi Duruş / Ramazan Kayan

Müslümanlarda Beşeri Zaafların Belirişi ve Tevbe Süresinin Siyasi Çözümlemesi / Prof.Dr.Muhammed Abid Cabiri

Sünnet ve Hadis / Prof.Dr.Fazlur Rahman

Hz.Peygamber : Mitolojik Bir Figür Değil Hayatın İçinden Bir Kahraman / Prof.Dr.Şinasi Gündüz

Hurafeler Karşısında Hz.Muhammed (sav) / Prof.Dr.İbrahim Sarıçam

Hz.Peygamber'in Sünnetini Anlama ve Yaşama / Prof.Dr.Selahattin Polat

Hadis'te Davranış Güdüleri / Hadis ve Psikoloji

Oligarşi için "Pişmanlık Yasası" Çıkarılsın

Ercümend Özkan'ın Öncü Rolü Konuşulacak

Kenan Alpay, Cuma Günü Yargılanıyor!

Mehmet Pamak'tan Diyanet'e tavsiye : YA HAKKI SÖYLEYİN YA SUSUN!

Diyanet'e "Tevhid Dinine Dön" Çağrısı

CAMİLERİMİZ KEMALİST FANATİZMİN ÜSSÜ OLAMAZ!..

Modern Cahiliyye ve Milli Dindarlık -PANEL-

Taksim'de Onbinlerce Kişi İsrail'i Protesto Etti

Genelkurmay'a Çağrı : KIŞLANA DÖN!

Bugünün İhyasından Yarının İnşasına Bir Soluk : "VUSLAT"

Yeni Öğütüm Yılına Karşı Mücadeleye Çağrı

Özgün Duruş Gazetesi Çıktı!

Bağcılar'da Şehid Seyyid Kutub Gecesi

Hakikat-i Muhammedi ve Nur-u Muhammedi : Tasavvufun Peygamber Anlayışının Tenkidi

Tasavvuf Kitaplarındaki Uydurma Hadisler / Arif Çiftçi
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz