Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İslam'da İktisat Nizamı / Takiyyuddin en-Nebhani
Kapitalist ideolojinin ekonomi sistemini gözden geçirdiğimizde görürüz ki; onların kafalarında iktisat; insanın ihtiyaçlarını karşılama araç ve yöntemlerini sadece maddi yönü ile inceler.
15/05/2010 / 00:44

 

 Fikirler, gelişme sürecinde bulunan bir toplum için hayatında elde edebileceği en büyük değerlerdir. Fikirlerde köklü geçmişi olan bir toplum için, yaşayan bireylerin atalarından teslim aldığı en büyük mirastır.

Maddi servetler, bilimsel buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzerlerinin yeri, bu fikirlerden çok daha aşağı seviyededir. Zaten bunlara ulaşmak sahip olunan fikirlere bağlı olduğu gibi bunların korunmaları da fikirlere bağlıdır.

Fikrî değerlerini koruyabilen bir toplumun maddi servetleri tahrip edilse dahi, böylesi bir toplum onu hemen yeniden üretebilir. Fakat fikri değerleri çökmüş toplumlarda maddi servet mevcut olsa dahi bunların azalması ve fakirleşme çok çabuk olur. Zaten bir toplum, düşünce metodunu kaybetmeden, elde ettiği bilimsel gerçekleri kaybetse bile onların çoğunu tekrar elde edebilir. Halbuki kendine ait verimli düşünme metodunu kaybederse anında gerilmeye ve elindeki teknolojik gücü kaybetmeye başlar. Bundan dolayı öncelikle fikri değerlere sahip çıkmak gerekir. Bu değerler üzerinde verimli düşünme metoduna bağlı olarak maddi servet tekrar kazanıldığı gibi yeni bilimsel buluşlara ve teknolojik gelişmelere doğru da gidilir.

Fikirlerden kasıt, toplumda hayatın gerçekleri ile karşılaştıkları zaman kullanabilecekleri pratik fikirlere sahip olmaktır. Böyle bir durumda toplumun bireyleri ellerindeki bilgilerle karşılaştıkları olaylar ve hayatın gerçekleri üzerinde bir hükme varmak için kullanma imkânına sahip olurlar.

Ellerindeki fikirleri yaşantılarında en güzel bir şekilde kullanmış olurlar. Başarılı kullanmaların sürekliliği ile onlarda verimli bir düşünme metodu ortaya çıkar.

İslâm ümmeti bugün, yukarıdaki anlamda fikirlerden yoksundur. Dolayısıyla onun verimli düşünme metodunu da kaybetmesi doğaldır. Fakat yeni nesil kendisinden önceki nesilden herhangi bir İslâmî fikir almadığı gibi İslâm dışı fikirleri de almadı, Doğal olarak verimli bir düşünme metodunu da almamıştır. Kendisi de verimli dünüme metodu ve fikirler elde edememiştir. Bundan dolayı, bulundukları topraklarda maddi servet bulunmasına karşın yoksulluk halinde olmaları, bilimsel buluşların ve teknolojik gelişmelerin teorik olarak kendisine okutulmasına rağmen bunlara somut olarak sahip olmalarını normaldir. Çünkü verimli bir düşünme metoduna sahip olmadan bilimsel ve teknolojik birikime ulaşabilmesi mümkün değildir. Yani yaşamında güzel bir şekilde kullanabileceği fikirlere sahip olmadıkça bunu yapmaz. Bundan dolayı müslümanların kendilerine verimli bir düşünme metodu ve fikirler meydana getirmeleri artık bir zorunluluk olmuştur. Sonrasında bu esaslar üzerinde maddi servetlerin kazanılması, bilimsel buluşların ve teknolojik gelişmelerin sağlanması mümkün olur. Bunu yapmadıkları takdirde ileriye bir adım atmadıkları gibi kısır bir döngü içerisinde dolaşmaya devam edilip düşünsel ve bedensel birikimlerini boşa harcarlar, başladıkları yere de geri dönerler.

İslâm toplumunun bugünkü bireyleri, kendine kazandırılmak istenilen karşı fikirlere de bağlanmamıştır. Dolayısıyla verilecek olan bu fikri de kavramamıştır. Bu toplum herhangi bir fikir ve düşünme metodundan yoksundur. Bununla birlikte bu toplum İslâmî fikirleri, bugün Yunanlıların Aristo ve Eflatun felsefelerini ütopik, kurgusal bir düşünce olarak miras aldıkları tarzda almışlardır. Bugünkü İslâm toplumu İslâmiyeti bir takım merasim ve törenler olarak, Hıristiyanların miras alınışına benzer bir şekilde almıştır. Aynı zamanda bu toplum pratikte gözle görülen başarılar elde etmesinden ve kapitalizmin kendisi üzerinde yapılan zoraki uygulamalarına boyun eğmesinden dolayı kapitalizme aşık olmuştur. Yoksa bu aşk kapitalist fikirleri gerçekliğini anlayıp kabul etmelerinden kaynaklanmamaktadır. Bu nedenle bu toplum yaşam mücadelesinde kapitalist fikirlerin belirlediği programlar üzerinde gitmesine rağmen düşünsel temelleri itibari ile kapitalizme tümden gebe kalmamış, İslâm dinini kabul etmesine ve fikirlerini okumasına rağmen, ameli olarak da İslâmî değerlerden uzaktır.

Fikirlere olan yaklaşım biçimine gelince; Kapitalist değer ve çözümleri İslâm la uzlaştırma girişimlerini aşmış, İslâm’ın yenilenen hayat problemlerine çözümler üretmeyeceği kanısına kapılıp kapitalizmin tümden kabulüne yönelik bir hisse kapılmıştır. Hayat mücadelesinde ilerleyerek uygar dünya ile hem yarışmak hem de kendi gözünde ilerlemiş kapitalist milletlerle ya da Sosyalizmi taklit edip komünizme giden halklarla birlikte olabilmek için İslâm'ın hükümlerini terkedip diğer hükümleri almada bir sakınca görmemişlerdir. İslâmiyete sarılmış gibi görünen kesimlerde de kapitalizme aynı eğilim vardır. Ancak bunlar kapitalizm ile islamiyetin hala uzlaştırılabileceğine inanmaktadırlar. Fakat İslâmiyeti başka fikirlerle ve sistemlerle uzlaştırmaya çalışanların pratikte ve toplumda etkileri olmamıştır. Yani insanlar arasında fiilen var olan ilişkilerde bir varlık alanı bulamamışlardır.

Bundan dolayı hayatın sorunlarına çözüm olarak islami fikirlerin ve Şer'i hükümlerin verilmesi zorunluluğu, fikirden ve düşünme metodundan yoksun akıllara çatıştığı gibi Sosyalizme ve Kapitalizme olan eğilim ve bunların pratik hayattaki uygulamaları ile de çatışır.

Bunun için fikir, nefislerde ve akıllarda şok etkisi yaratacak kadar kuvvetli olmazsa insanları etkilemez. Hatta dikkatlerini bile çekmez, Çünkü fikir; sathî ve basit akılları derin düşünceye sevk etmesi gerektiği gibi, sapık eğilimleri ve bozuk zevkleri de sarsmalı ki islami fikirlere ve şer'i hükümlere bir yönelim oluşsun.

Dolayısıyla İslâm davetini yüklenen herkesin kapitalizm ve onun çözümlerinin dayandıkları temelleri ele alıp bozukluğunu gösterip çürütmesi gerekir. Bununla birlikte hayatın yenilenen çeşitli olgularını ele alıp İslâmiyetin bunlar hakkındaki çözümlerini kabulü farz olan şer'i hükümler gibi ortaya koyması, açıklaması gerekir. Bu çözümlerin zaten Kitap ve sünnete veya bunların gösterdiği diğer şer'i delillerden çıkartılmış şer'i hükümler olmalarından dolayı alınıp kabul edilmesinin gerektiğini açıklamalıdır. Yoksa bunların çağın gereklerine uyup uymamasını kriter alarak yapmamalıdır. Yani hükümlerin menfaat açısından değil, akide açısından alınmasının gerekliliğini göstermelidir. Dolayısıyla verilen hüküm, kendisinin alındığı şer'i delile veya şer'i nassta geçen şer'i illete dayanır. İşte vurgulanması gereken budur.

Müslümanların en fazla hakkında fitneye düştükleri ve hayatın içindeki olaylardan en şiddetli sıkıntıları çektikleri alan, yönetimle ve ekonomiyle ilgili olanlardır. Çünkü bunlar Müslümanların en fazla yıpratılıp farklılaştırılmış fikri alanlardır. Bunun yanında bunlar batının kendi düşüncesinin daha fazla yerleşmesi için çaba harcadığı ve pratiğe geçirmek için zorunlu olarak tahrif etmeye çalıştığı fikri alanlardır. İslâm toplumu -sömürgeci küfür sistemini ve sömürgesini himaye edebilmek için- kasten şekilsel ve biçimsel olarak demokrasi sistemi ile yönetilmektedir. Fakat iktisadi hayatın tümünde ise pratik olarak kapitalizm uygulanmaktadır. Bundan dolayı ekonomi hakkındaki İslâmî fikirler, İslâm aleminde ekonomik hayatın gerçeklerine, olgularına çok büyük etkide bulunmuştur. Aslında bu fikirler, onu alt üst edeceği ve köklü bir değişikliğe uğratacağı gibi sömürgeci kâfirleri, onun ajanlarını, Batı taklitçisi yöneticileri ve karanlık güçleri de sarsacaktır.

Batının iktisadi sistemine hayran olan kişilere bu sistemin güçsüzlüğünü ve İslâm'a zıt yapılar, düzenler olduğunu göstermek için Kapitalizmin iktisadi yapısını açıklamamız gerekir. Bundan sonra da İslâm’ın iktisadi fikirlerini ve iktisadi hayatın problemlerini nasıl en güzel bir şekilde çözüme kavuşturduğunu, bu aşamaların tümünde de kapitalizmin dünya görüşüyle tümden çeliştiğini gözler önüne sermemiz gerekir.

Kapitalist ideolojinin ekonomi sistemini gözden geçirdiğimizde görürüz ki; onların kafalarında iktisat; insanın ihtiyaçlarını karşılama araç ve yöntemlerini sadece maddi yönü ile inceler. Kapitalizmin iktisadi sistemi üç temel üzere kuruludur.

 

İnsanın ihtiyaçlarına oranla mal ve hizmetlerin azlığı problemi. Yani insanın çeşitli ve değişen ihtiyaçlarına karşı doğanın göreli olarak yetersiz kalması problemi.

 

Üzerinde sürekli olarak araştırma ve inceleme yapılan, üretilen mal ve hizmetin değeri problemi.

 

Fiyat ve fiyatın; üretim, tüketim ve dağıtım süreçlerinde oynadığı rol. Aynı zamanda bu, kapitalist iktisadın temel taşıdır.

Bu sistemde mal ve hizmetlerin göreli olarak az bulunurluğu problemi; mal ve hizmetlerin, insan ihtiyaçlarını tatmin eden öğeler oluşundandır. Yani onlara göre insanın doyuma ulaştırılması gereken (tümüyle maddi) ihtiyaçları vardır. Bunu sağlamak için de araçlara gerek vardır. Bunlar; gıda ve giyim ihtiyaçları gibi elle tutulan, hizmet alanında da sağlık ve eğitim ihtiyaçları gibi soyut ihtiyaçlardır. Manevi ihtiyaçların ekonomik açıdan onlara göre varlıkları kabul edilmemektedir. Zaten onlar bu gibi değerleri ekonomik incelemede dikkate almamaktadırlar.

Doyum sağlayan araçlara gelince; Kapitalistlere göre fayda esası dikkate anılarak değerlendirilen somut mallar ve biraz daha insan için soyut anlamı olan hizmetlerdir.

Bu fayda kişiseldir. Fayda, bir eşyada bulunan bir özelliğin herhangi bir ihtiyacı doyuma ulaştırmasıdır. İhtiyacın iktisadi açıdan ölçüsü, onun talep edilme miktarı ile ilgilidir ve yararlı olan her şey ekonomik bir değere sahiptir. Bir mal veya hizmet ister zaruri olsun ister olmasın, iste bazı insanlar yararlı bazıları da zararlı görsün; talep gördüğü müddetçe iktisadi açıdan yararlıdır. Bu anlayışları ile onlar kamuoyunun yararlı veya yararsız saydığı eşyayı iktisadi yönden yararlı kabul ederler. Örneğin içki ve esrar iktisatçılara göre yararlı şeylerdir. Çünkü bazı insanlar onları talep ederler. Bu bağlamda iktisatçı doyum araçlarını bunların başka özelliklerini hiç dikkate almadan sadece doyum sağlama üstünlüklerini gözeterek değerlendirir. Yani Fayda ve ihtiyaçlara olması gerektiği şekilde değil de kârlılık açısından bakar. Daha ötesine gitmez. Örnek olarak içkiye bazı bireylerin ihtiyacını tatmin ettiği için ekonomik bir değer olarak, içkiyi yapan insana mal ve hizmet üreten biri gözüyle bakar Çünkü bunların iktisadi bir değeri vardır ve bunlarla bazı fertlerin ihtiyacı tatmin edilmektedir.

İşte onlara göre ihtiyaçların doğması ve tatmin şekli budur. Bunun için kapitalist iktisatçı toplumun bulunması gereken konumuyla ilgilenmez. O, ancak bir ihtiyacı doyuma ulaştırması bakımından bir maddeye ekonomik değer verir. Bundan dolayı iktisatçı başka hiçbir konuyu dikkate almaksızın insan ihtiyaçlarının doyuma ulaştırılmasını sağlayan madde ve araçların artırılması konusunu inceler. Onların gözünde var olan mal ve hizmetler sınırlı olduğu için sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Ancak insanın insan olması nedeni ile mutlaka doyurulması gereken ihtiyaçları vardır. Ama bunlar çoğalma eğilimindedir dolayısıyla insan bunlara toptan ihtiyaç duyar. Bu ise mal ve hizmetler ne kadar çoğalırsa çoğalsın karşılanmaz. Bundan ise, iktisat teorisinde "ihtiyaçların çokluğu kaynakların azlığı" problemi doğar. Yani insanın bütün ihtiyaçlarını toptan karşılaması karşısında mal ve hizmetler yetersiz kalır. Böylece toplum "mal ve hizmetlerin göreli azlığı" problemiyle karşı karşıya gelir. Bu az bulunurluğun zorunlu bir sonucu olarak bazı ihtiyaçların ya çok küçük bir kısmı ya da tamamı hiç doyurulmamış olarak kalır. Durum böyle olunca toplumdaki bireylerin hangi ihtiyacının doyuma ulaştırılacağı kimlerin taleplerinin yasaklanacağını belirlenmesi için bir takım temel kurallar konulması kaçınılmaz olur. Başka bir deyişle sınırsız ihtiyaçların tatmini için sınırlı kaynakların dağıtım biçimini belirleyecek bir takım temel kuralların konması gerekir.

Görüldüğü gibi kapitalistlere göre problem, insan değil ihtiyaç ve kaynaklardır. Yani, bireylerin her birinin ihtiyaçlarını karşılamak değil ihtiyaçları tatmin edecek kaynakları çoğaltmaktır. Yapılmak istenen durum böyle olunca konulan kuralların üretimi mümkün olan en yüksek seviyeye eriştirmeye yarayan çalışmalar olması gerekir ki üretim çoğalsın. Yani tek tek bireyler için değil de insan kitlelerinin tümü için mal ve hizmetler artsın. Bundan dolayı mal ve hizmetlerin dağıtımı problemi onları sıkı bir şekilde üretim problemine eğilmeye yöneltmiştir. İktisadi analizlerin uzak hedefi, insanların tümünün mal ve hizmet tüketimlerinin miktarını arttırmaya çalışmaktır. Bunun için Milli Üretim Kapasitesine etki eden faktörleri incelemek, bütün iktisadi konuların başında gelmektedir. Çünkü Milli Üretimin arttırılması hakkındaki araştırmalar "sınırsız ihtiyaçların sınırlı mal ve hizmet kaynakları ile karşılanması sorununun" çözümü için yapılanların en önemlisidir. Zira onlar yoksulluğun çözümünün ancak üretimi çoğaltmakla aşılabileceğine inanmaktadırlar. Dolayısıyla onlar için toplumun karşılaştığı ekonomik sorun üretimin arttırılması yoluyla çözülebilir.

Üretilen şeyin değerine gelince; bu belirli bir birey için önem derecesini veya bir şeyin başka bir şeye oranla önem derecesini tanımlar. İlk durumda ona "kullanım değeri" ikinci durumdakine de "değişim değeri" adı verilir. Bir şeyin kullanım değeri şöyle özetlenebilir: Bir şeyin herhangi bir biriminin faydası onun en biriminin faydası -marjinal fayda- ile belirlenir. Yani ihtiyaçların karşılanmasındaki faydası en az miktarda olan birim tarafından belirlenir. Kapitalistler bunu "nihai veya marjinal fayda" diye isimlendirmektedirler. Yani fayda üretim maliyetine göre belirlenir. Üreticinin bakış açısına göre belirlenmez. Çünkü onda talep olmaksızın sadece arz dikkate alınmıştır. Tüketicinin bakış açısına göre de belirlenmez. Çünkü o zaman, değer o şeyde var olan faydanın miktarını ve az bulunurluk faktörünü gözeterek bu faydaya duyulan ihtiyaca göre belirlenmiş olur. Bu durumda zaten o değerin arzı olmaksızın talep önceliği gözetilmiştir. O halde değerin belirlenmesinde arz ve talep durumları beraber ele alınmalıdır. Böylece bir değerin faydası, bir ihtiyacı doyuma ulaştırdığı en son birimde ortaya çıkar. Örneğin ekmeğin değeri acıkmanın başında değil sonunda belirlenir. Pazarda ekmeğin az bulunduğu zamanda değil normal durumunda iken belirlenir.

Değişim değerine gelince: Bu, mal ve hizmetin özel bir yönüdür. Bir şeyde bu yön çoğalınca onu değişime elverişli kılar. Yani bir şeyin diğer şeylere oranla değişim gücü olarak da tanımlanır. Buğdayın mısıra oranla değişim değeri, bir birim buğdayı alabilmek için ödenmesi gereken mısır miktarı ile belirlenir. Bir mal ve hizmetin faydasının değerine yalnız "Fayda", değişim değerine ise yalnız "değer" adı verilir.

Değişim, bir mal ve hizmete denk veya ona yakın bir değere sahip olan bir karşılık bulunduğu zaman gerçekleşir. Burada kapitalist iktisatçılarca anlaşılan "değer" kavramını incelemek gerekir. Çünkü o, değişim olgusunun temel esası ve ölçülmesi mümkün olan bir sıfattır. Kendisi ile mal ve hizmetlerin değerinin ölçüldüğü ve verimli işin verimsiz olandan ayırt edilebildiği bir ölçüdür. Bilindiği gibi üretim, Fayda oluşturmak ve çoğaltmaktır. Bu da bir takım işlerle olur. Bu işlerin verimli veya verimsizliğini ayırt edebilmek için çeşitli mal ve hizmetlerin hassas bir ölçütünün bulunması gerekir. Bu hassas ölçüt de çeşitli mal ve hizmetlerin toplumsal değildir. Diğer bir ifadeyle bu ölçüt yapılan iş veya sunulan hizmetin toplumsal belirlenimi (kollektif takdiri)dir. Bu belirleme özellikle, modern toplumlarda tüketmek için yapılan üretimin yerini değişimde bulunmak için yapılan üretim aldığında çok gerekli bir iştir. Zaten bugünlerde her birey kendi üretiminin tamamını veya çoğunu başkalarının ürettiği diğer bir çok şeyle mübadele etmektedir. Bu değişim de ancak hizmetin bir ölçütü bulunduğunda gerçekleşir. Bunun için malın değeri önceden belirlenmelidir ki değişimde bulunulabilsin. Bundan dolayı insanın ihtiyaçlarını doyuma ulaştıran araçların değerinin ne olduğunun bilinmesi üretim ve tüketim için zorunlu bir husustur.

Ancak bu çağda bu değişim değeri, mal ve hizmetlerin bir çok değerinin sadece birine indirgenerek belirlenmektedir. Zira modern toplumlarda malların değerleri birbirlerine göre direkt ölçülmüyor. Bunların değerleri ancak "para" diye isimlendirilen belirli nesneye (mala) göre belirleniyor. Bir şeyin parayla olan değişim oranına "fiyat" ismi veriliyor. Böylece fiyat, paraya oranla bir şeyin değişim değeridir. Bu fark şöyledir; Değişim değeri, mala, paraya, hizmete göre bir şeyin mutlak olarak mübadele edilebilirliği iken bununla birlikte fiyatla değişim değeri arasında fark vardır. Bu da, değişim değerinin mal olsun, para olsun hizmet olsun fark etmez Bunlara göre değer, bir şeyin mutlak olarak mübadele edilebilirliği iken, fiyat ise o şeyin özel olarak para ile olan değişim değeridir. Bundan dolayı da bütün malların fiyatları aynı zamanda yükselip alçalabilir. Halbuki aynı anda malların birbirlerine göre değişim değerlerinin düşmesi veya yükselmesi mümkün olmamaktadır. Aynı şekilde malların değişim değerinde bir değişme olmadan fiyatları değişebilir. Buna bağlı olarak bir malın fiyatı o malın değerlerinden biridir. Diğer bir deyimle o malın paraya oranla olan değeridir. Fiyat değerlerden biri oldukça onun bir şeyin yararlı olup olmamasını ve bir şeyin fayda derecesini belirlemesi de doğaldır. Böylece mal ve hizmetlerin verimli ve yararlı sayılması ancak toplumun bu belirli mal veya hizmeti belli bir fiyatla talepte bulunması ile olur.

Bu mal veya hizmetin faydasının ölçüsüne gelince; o, tüketici kitlenin çoğunun bu şeye sahip olabilmek için ödemeyi kabul edecekleri fiyattır. Bu mal ve hizmetler, ister tarım ister sanayi ürünü olsun isterse bir tüccarın, doktorun veya bir mühendisin hizmeti olsun fark etmez.

Fiyatın üretim, tüketim ve dağıtım sürecinde oynadığı role gelince; fiyat mekanizması, üreticilerin hangi üretim alanına gireceklerini hangilerine girmeyeceklerini belirler. Aynı şekilde tüketicilerden hangilerinin ihtiyaçlarının karşılanacağını hangilerinin ihtiyaçlarının doyuma ulaştırılmadan kalacağını da belirler. Bir malın üretim maliyeti, onun piyasadaki arzı için temel belirleyicidir. Malın faydası da piyasada mala olan talebi belirleyen bir faktördür. İkisi de fiyatla ölçülür. Bunu için arz ve talep konusu, kapitalistlere göre iktisadın iki temel konusudur. Arzdan maksat piyasaya sunulan mal ve hizmetlerdir. Talepten maksat ise piyasanın talebidir, isteğidir. Nasıl ki fiyat anılmadan talebi belirlemek mümkün değilse aynı şekilde arzın belirlenmesi de fiyat olmadan mümkün değildir. Ancak talebin değişimi ile ters orantılıdır. Fiyat yükseldikçe talep düşer ve fiyatlar düşünce talep artar. Arzda ise durum tam tersinedir, Çünkü onun değişimi fiyatın değişimiyle doğru orantılıdır. Yani arz fiyatın yükselmesi ile ve fiyatın düşmesiyle azalır. Her iki durumda da fiyatın arz ve talebe çok büyük etkisi vardır. Diğer bir deyişle üretimi ve tüketimi de fiyat çok etkiler.

Kapitalistlere göre fiyat mekanizması toplumun bireylerine mal ve hizmetlerin dağıtılması için ideal bir yöntemdir. Zira faydalar insanın harcadığı emeğin, bir neticesidir. Bunun için, karşılık işe denk değilse şüphesiz üretim seviyesi düşer. Bununla birlikte toplumun bireylerine mal ve hizmetlerin dağıtımında ideal bir yöntem varsa bu üretimin mümkün olan en yüksek seviyesine erişmesini sağlar. Bu yönteme de "fiyat mekanizması" denir. Zira kapitalistler bu yöntemin iktisadi dengeyi mekanik bir şekilde düzenlediğini görmüşlerdir. Zaten bu yöntem, tüketicilere toplumun sahip olduğu kaynakların çeşitli ekonomik alanlara aktarılması yani bazı maddelerin alınıp bazılarının alınmaması şeklinde ortaya çıkan özgür tercihlerinin kullanılması ile oluşur.

Böylece bireyler kazandıkları gelirlerini ihtiyaç duydukları veya talep ettikleri mal ve hizmetleri almaya harcarlar. Örnek olarak içkiyi istemeyen tüketici onu satın almaktan kaçınır ve gelirini başka bir şeye harcar. Böylece rakıyı istemeyen tüketicilerin sayısı çoğalınca veya bütün insanlar bu malı talep etmeyince içkinin üretilmesi kazançlı olmaz. Doğal olarak içkinin üretimi durur. Bütün maddeler için durum böyledir. Böylelikle üretimin miktarını ve çeşidini özgür iradeleriyle talep edip etmemekle belirlemiş olurlar. Mal ve hizmetlerin dağıtımı; tüketicilerde olup olmaması, üreticilerin ise arzda bulunup bulunmaması ve fiyat mekanizması ile belirlenir.

Fiyat mekanizması; üretime yöneltici, dağıtımı düzenleyici ve üretici ile tüketici arasındaki ilişkiyi belirleyici bir araçtır.

Fiyatın üretimi yönlendirici özelliği ise; herhangi verimli bir emeği veya insanı bir fedakârlıkta bulunmaya iten temel faktör, o emek veya fedakârlığın maddi karşılığıdır. Kapitalist iktisatçılar insanın ruhi veya manevi etkenlerle emek harcayabileceğini kabul etmezler. Varlığını kabul ettikleri ahlaki etkenleri ise maddi mükâfat alanına dahil ederler. Onlar, insanın harcadığı emeklerin ancak ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmak ve maddi isteklerini karşılamak için olduğunu sanırlar. Bu doyum insanların ürettikleri malları satın alması için gerekli paraya sahip olması ile gerçekleşir. İnsanın ihtiyaçlarının doyuma ulaştırılması ancak kendi emeğinin diğerlerinin emekleri ile değiştirilmesi sayesinde gerçekleşir. Ya da çokça yapıldığı gibi ihtiyaçların doyuma ulaştırılması için emeğin karşılığında para almak şeklinde de olur. İnsana para; mal ve hizmetlere ulaşmasında bir araç olarak verilir yoksa üretilen mala direkt ulaşmada olan bir araç konumunda değildir. Onun için maddi karşılık (ki buna fiyat denir) insanın üretime yönlendirir. Dolayısıyla fiyat, üreticilerin emeklerini harcamaları için bir etken olup üretime de sevk eder.

Fiyatın dağıtımı düzenleyici özelliğine gelince; insan bütün ihtiyaçlarını toptan karşılamak ister. Bu nedenle de ihtiyaçlarının tümünü doyurmak için ihtiyaçlarını karşılayacak mal ve hizmetleri elde etmeye çalışır. İnsan soyunun ihtiyaçlarını doyuma ulaştırma hürriyeti sınırlandırılmasaydı mallardan istediğini alıp tüketmekten kaçınmazdı. Fakat insan soyunun tümü aynı isteğe yöneldiğinden dolayı, bireyin ihtiyaçlarının doyuma ulaştırılmasında belli bir sınır belirlenmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu sınır, kişinin emeğinin diğerlerinin emeği ile değişebildiği sınırdır. Yani kendisinin harcadığı güce karşı kazandığı nakit veya fiyatın sınırıdır. Bundan dolayı fiyat, insanın kazanıp tüketmede kendi gelirine uygun olan sınırda durmasını sağlayan ve doğal olarak ortaya çıkan bir şarttır. Bunun için fiyatın tesbiti, insanın tatmin edilmesi gereken ihtiyaçlardaki rekabet halini gözeterek bir kıyaslama ile önem sıralaması yapmayı gerekli kılar. Yani zaruri olanı almaya daha az zaruri olandan vazgeçmeye zorlar. Dolayısıyla fiyat, bireyi bazı ihtiyaçlarını kısmi olarak doyuma ulaştırmaya zorlar ki bunun karşılığında daha önemli olan ihtiyaçlarını doyuma ulaştırılabilsin. Buna göre bireyin elde etmek istediği ihtiyaçlar fiyat tarafından düzenlenir. Büyük tüketici kitlelerin talepte bulunduğu mal ve hizmetlerin sınırlı faydaları da fiyat tarafından belirlenir. Tüketicilerin gelirlerindeki farklılık her bireyin harcamalarını gelir miktarına göre olmasını sağlar. Dolayısıyle bazı malların tüketimini ancak gelir miktarı belirlerken bazı malların tüketimi ise en düşük gelir düzeyindeki bireyler tarafından belirlenir. Bu durum; bazı malların fiyatlarının yükselmesi bazılarının fiyatlarının düşmesi, bir kısım insanların yeterli miktarda paraya sahip olması diğerlerinin ise satın almayı istediği mal ve hizmetleri satın alma gücünden yoksun olmaları ile gerçekleşir. İşte tüm bunlar, fiyatın düzenleyici özelliği ile gerçekleştirilir.

Fiyatın üretimle tüketim arasındaki dengeyi sağlayıcı yani üretici ile tüketici arasındaki ilişkiyi belirleyici özelliğine gelince; tüketicilerin istediklerini üreten firma bunun karşılığında bir kazanç elde eder. Ürünleri tüketiciler tarafından talep edilmeyen firmanın zarar edeceği açıktır. Üreticinin kendi malına olan tüketici talebini belirlemeye olanak veren tek aracı mal ve hizmetlerini fiyatıdır. Böylece üretici firma fiyat aracılığı ile tüketicilerin talep eğilimlerini anlar. Zira tüketiciler belli bir malı almaya eğilim gösterdiklerinde malın piyasa fiyatı yükselir bu durumda firma talebi karşılamak için daha çok mal üretmeye başlar. Tüketiciler bir malın alınmasından vazgeçerse o malın piyasadaki fiyatı düşer ve böylece fiyat üretime ayrılan kaynaklar fiyatın yükselmesi ile artar ve fiyatın düşmesi ile azalır. Böylece de fiyat, tüketici ile üretici arasında hem bir köprü olmuş hem de tüketimle üretim arasındaki dengeyi sağlamıştır. Bu mekanik süreç doğal hallerde süreklidir. Bunlardan dolayı kapitalistlerin gözünde fiyat, iktisadın temel öğesidir.

İşte kapitalist iktisat sisteminin özeti budur. Onlar buna "ekonomi politik" derler. Bunu etüt edip derinlemesine incelemeye tabi tutunca bir çok bakımdan bu sistemin çürük (tutarsız) olduğu görülür. Onların gözünde iktisat, insan ihtiyaçları ile onların doyuma ulaştırılmasını inceleyen bir disiplindir. Kapitalistler ihtiyaçları doyuma ulaştıran mal ve hizmetlerin üretimini ve tüketimini birleştirerek tek bir konu olarak düşünürler. Diğer bir deyişle ihtiyaçlarla doyuma ulaştıran araçları birbirinden ayrı düşünülmeyecek birbirinin içine girmiş bileşik tek bir konu olarak kabul ederler. Yani mal ve hizmetlerin üretimi ve dağıtımı tek bir başlık altında incelenir. Bundan dolayı onların iktisadi değere, onu elde etme uğraşısını onun içine tümden yerleştirerek, ele alırlar. Yine bunlar iktisat bilimine ve iktisat sistemine bir ayrım gözetmeden tek bir konu olarak bakarlar. Halbuki iktisat bilimi ile iktisat sistemi arasından fark vardır

Zira iktisadi sistem, servetin nasıl dağıtılacağını, ona nasıl sahip olunacağını ve onun nasıl kullanılabileceği gibi konulara yanıt getirir. Onun bu yanıtları sahip olduğu belirli dünya görüşü ile ilişkilidir. Bunu için islâmın iktisadi sistemi komünizm ve sosyalizmden aynı şekilde kapitalizmden farklıdır. Çünkü bu sitemlerden her biri kendi ideolojisine ve dünya görüşüne göre şekillenir.

Halbuki iktisat bilimi böyle değildir. O, üretimi, üretimin geliştirilmesini, iyileştirilmesini ve yeni üretim araçlarının bulunup geliştirilmesini inceler. Bu ise diğer bilimler gibi hiç bir ideolojiye bağlı olmayıp bütün toplumlar için evrenseldir. Örnek olarak, mülkiyet konusundaki kapitalizmin görüşüne komünizm ve sosyalizm karşı çıktığı gibi İslâm da karşı çıkar. Halbuki üretimin geliştirilmesi gibi bir olgunun incelenmesinde farklılık yoktur. Burada dünya görüşleri farklılaşsa da bilimsel bir saha ile ilgili olduğunda evrensel bakış açısı benimsenir. İncelemede ihtiyaçlarla bunların doyumunu sağlayan mal ve hizmetlerin birleştirilmesi yani ekonomik değerin üretimi ile dağıtım şeklinin birleşmesi, tek bir konu yapılması hatalıdır. Bu hata kapitalistlerin iktisadi konuları birbiri içine katmalarından kaynaklanır. Dolayısıyla kapitalist ideolojinin ekonomik temelleri yanlıştır.

Tatmini gerekli ihtiyaçların yalnızca maddi olması konusuna gelince, bu da yanlıştır ve ihtiyaçların doğasına terstir. Zira manevi ve ruhi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlar gibi doyuma ulaştırılmak ister ve bunun için de mal ve hizmetlere gereksinim duyar.

Kapitalist iktisatçıların ihtiyaç ve faydayı kendi doğallığı içinde ele almasına rağmen toplumun bulunması gereken konumu doğal halinde ele almamasına gelince; bu yaklaşım kapitalist iktisatçının insani manevi gayelerinden, ahlaki fikirlerinden ve ruhi eğilimlerinden soyutlayarak yalnızca maddi yönü olan insana indirgemesidir Kapitalist iktisatçı toplumsal ilişkilerin temelini, toplumu faziletli yapacak ve manevi yükselişi sağlayacak öğelere dayandırmaz. O, toplumsal ilişkilerle, Allah'ın rızasını kazanmak uğruna verilen mücadelenin ön şartı olan Allah'a bağlılık düşüncesinin kazanılması sonucunda oluşacak olan ruhi yükseliş arasındaki ilişkiyi önemsiz kabul eder. Onun bütün ilgisi yalnızca maddi ihtiyaçları doyuma ulaştıracak olan maddeye yöneliktir. Bundan dolayı onun bir malın satışında sahtekârlık yapmaması ticari ilişkilerinin devamlılık kazanması içindir. Eğer sahtekârlık yaparak kazanıyorsa bu durum meşruiyet kazanır. Bunun yanında yine o fakirleri doyurmayı sadaka anlamında Allah'ın emrine uymak için yapmaz, ancak fakirleri kendisini soymasınlar diye yedirir. Eğer onları aç bırakmak onun servetini arttırıyorsa onları aç bırakma yolunda gider. Böylece kapitalist iktisatçının sorunu, yalnızca maddi bir ihtiyacı doyuma ulaştırmak yönünden fayda ile ilgilenir. İnsana ve topluma ancak fayda düşüncesi çerçevesinde yaklaşan bu insanlar toplumlara ve insanlara zararlı kimselerdir.

Diğer taraftan insanların "mal" ve "hizmetler" dedikleri emek ve mallar ancak bireyin kendilerinden faydalanmak için elde etmeye çalıştığı şeylerdir. Bunların insanlar arasındaki değişiminden insanlar arasındaki ilişkiler doğar bundan da toplumsal yapı oluşur. Bu nedenle mal ve ihtiyaçların toplumsal ilişkiler bazında konuyu bütüncül olarak açıklamak gerekir. Bunu için bir ihtiyacın doyuma ulaştırılması olgusunu ekonomik değere önem verip toplumun üzerinde bulunması gereken konuma önem vermeden yapılan yani ekonomik değeri ilişkilerden ayrı tutan bir yaklaşım tarzı doğal değildir. Çünkü bu ekonomik değer, insanlar tarafından mübadele edilir ve böylece de onlar arasındaki ilişki doğar. İlişkilerin ise toplumsal yapıyı belirlemesinden dolayı ekonomik değere toplumun üzerinde bulunması gereken konumu gözeterek yaklaşmak gerekir. Bu nedenle eşyayı, aslında zararlı olsun olmasın, insanların ilişkilerine etki etsin etmesin toplumdaki insanların inançlarınca helal olsun olmasın hepsini bir sayıp yalnızca ona talep var diye yararlı kabul etmemiz yanlıştır. Bilakis eşyaya, toplumun üzerinde olması gerektiği durumu gözeterek dikkate alarak gerçekten yararlı ise ona yararlı muamelesini yapmak gerekir. Bunun için afyon, esrar gibi maddeleri yalnızca onları talep edenler var diye ekonomik bir değer olarak görüp yararlı kabul etmemiz doğru değildir. Bilakis eşyanın faydasına yani onun ekonomik bir değer olup olmamasına bakılırken, bu ekonomik değerlerin ilişkilere olan etkisini de gözetmemiz gerekir. Yani eşyayı değerlendirirken toplumun üzerinde bulunması gereken konumu dikkate almadan o şeyi soyut olarak (tek başına) değerlendirmek doğru değildir.

İhtiyaçların doyuma ulaştırılması konusunun doyuma ulaştıracak araçlarla birlikte iç içe ele alınmalarında ve iktisatçıların, sırf bir ihtiyacı doyuma ulaştırdığı için doyum sağlayan araçlara itibar etmelerinden şu sonuçlar çıkmıştır: İktisatçıların yalnızca serveti üretmeye yönelmeleri onların ihtiyaçları doyuma ulaştıracak araçların dağıtımı konusuna o kadar eğilmemesine neden olmuştur. Bunun sonucunda kapitalist ekonomik sitem, toplum olarak bir memleketin servetini artırmak gibi bir gayeye yönelmiştir. Bu sistem üretimin mümkün olan en yüksek seviyeye erişmesine çalışır. Toplumdaki bireylerin mümkün olan en müreffeh halde yaşamalarını, milli gelirin artırılmasına ve memleketin üretim seviyesinin yükseltilmesine bağlı kabul eder. Zira bu sistem; bireyleri milli serveti üretip elde etmeleri için çalışmada hür bıraktığı zaman onlara milli gelirden pay alma imkânını vermiş olarak kabul eder.

Bu nedenle iktisadın varlık nedeni, bireylerin ihtiyaçlarını temin etmek ve toplumun bireylerinin tümünde bu doyumu artırmak değildir. İktisadın varlık nedeni ancak, bireylerin ihtiyaçlarını tatmin edecek mal ve hizmetleri temin etmektir. Yani ülkenin milli gelirini artırmak ve üretim seviyesini yükseltmekle toplumu ihtiyaçlarının tatminine yönelmiş olmaktır. Artan milli gelirin toplumun bireylerine dağıtılması, toplumun bireylerine çalışma ve mülk edinme hürriyeti aracılığı ile sağlanır. Böylece bireylere bu servetten sahip oldukları üretim güçleri oranında kazanma imkânı sağlanmıştır. Bu durumda bütün bireylerin ihtiyaçlarının karşılanmış olup olmaması herhangi bir şekilde engel oluşturmaz

İşte" Ekonomi Politik" Yani "Kapitalist İktisat" budur. Bu düşünceler tamamen yanlı ve gerçeklere de ters olup bütün bireylerin yaşam standartlarının yükseltilmesini sağlayamadığı gibi her birey için refahı da gerçekleştiremez. Buradaki yanlışlık şudur: Tatmini istenilen ihtiyaçlar insani ihtiyaçlar olmasına rağmen bireyseldirler. Bütün insanların, bütün ümmetin veya bütün halkın ihtiyaçları değildir Doyuma ulaştırılması gereken ihtiyaçlar ister yemek gibi doğrudan doğruya bireysel olsun isterse devletin savunulması gibi toplumsal olsun ihtiyaçları tatmine çalışılan tümüyle bireydir. Buradaki iktisadi problem doyumu sağlayacak araçların dağıtımının birey bazında ele alınmasında yani mal ve hizmetlerin halkın veya ümmetin toplum ihtiyaçları gözetilmeden bireylere dağıtılmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle problem, bireye düşen yoksulluktur. Problem, topluma isabet eden yoksulluk olmadığı gibi iktisadi değeri üretmek de değildir.

Bundan dolayı milli üretim kapasitesine etki eden faktörleri incelemenin amacı bireyleri bütün temel ihtiyaçlarını fert fert tümüyle doyuma ulaştırmak sorunu olamaz. Söz konusu olan, insanın insan olması bakımından temel ihtiyaçlarını incelemek ve servetin toplumun tüm bireylerine temel ihtiyaçlarını tatmini garantisi sağlamak için dağıtımı incelemektir. İşte bu konu en başta ele alınmalıdır. Fakat memleketin fakirliğine çözüm bulmak, bireylerin tek tek fakirliklerine çözüm olmaz. Halbuki memleketin bireylerinin fakirliklerine ve memleketin servetinin dağılımına çözüm bulmak, memleket insanını topluca veya tek tek milli geliri artırmaya yönlendirir. Fakat üretimin kapasitesini ve milli geliri artırmaya etki eden faktörleri incelemek, iktisadın konusu olup, iktisadi değerlerin çoğaltılması ile ilişkilidir yoksa iktisadi sistemin belirlediği ihtiyaçların tatmini konusu ile ilişkili değildir.

Mal ve hizmetlerin göreli az bulunurluğuna gelince; onun, toplumun karşılaştığı bir ekonomik sorun oluşuna ve ihtiyaçların çokluğu karşısında doyum sağlayacak kaynakların azlığı yani mal ve hizmetlerin, insanın ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırmada yetersiz kalacağı iddiasına gelince ki bu, ekonominin temel problemi olarak görülür, bu yanlış bir yargıdır ve gerçeğe terstir. Her ne kadar birey, ikincil veya lüks ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmak istese de karşılanması zorunlu olan ihtiyaçlar, insan olmasından dolayı bireyin temel ihtiyaçlarıdır. Buna bağlı olarak temel ihtiyaçlar sınırlı sayıdadır ve dünyada mevcut mal ve hizmetler yani emek ve mallar, tüketici bireylerin ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırmada yeterlidir. Onu toplumun karşılaştığı bir iktisadi sorun olmasının yanında temel ihtiyaçlarda bir sorun yoktur. İktisadi problem ancak bu emek ve paraların bireylerin her birine bütün temel ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırmak için ve ikincil (lüks) ihtiyaçlarının doyuma ulaştırılmasına da yardımcı olacak biçimde dağıtılmasıdır.

Yenilenen ihtiyaçların artmasına gelince; bunların temel ihtiyaçların artmasıyla bir ilişkisi yoktur. Çünkü, insanın -insanlık vasfı itibarıyla- temel ihtiyaçları artmaz, artan ve yenilenen şey ancak onun lüks ihtiyaçlarıdır. Bunu için insanın ilerleyen modern yaşamına paralel olarak ihtiyaçlarındaki artış ancak lüks ihtiyaçlarındaki artışla ilgilidir, temel ihtiyaçlarla ilgili değildir. Bu lüks ihtiyaçların doyuma ulaştırılması problem olmaz probleme sebep olan şey ancak temel ihtiyaçların doyuma ulaştırılmamasıdır. Halbuki lüks ihtiyaçların artması, belli bir bölgede yaşayan belli bir kitleyle ilgilidir. Yoksa memleketin tüm bireyleri ile ilişkili bir mesele değildir. Bu sorun bireyin kendi ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmak için bir atılımda bulunması ile çözülür. Zira bu lüks ihtiyaçların etkisi ile doğan müteşebbislik insanı doyumu sağlayan araçları artırmaya yöneltir. Bu doyumu, ya ülkesinin gelirlerinden çokça pay almakla veya başka bir ülkede yerleşip yatırım yaparak veya çalışarak sağlar. Bu sorun toplumdaki bireylerin tümünün temel ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırma sorunundan ayrıdır. Çünkü bireylerin teker teker temel ihtiyaçlarını toplu bir şekilde doyuma ulaştırmak için gerekli olan servetin dağılımı problemi; dünya görüşü ile ilişkili bir sorundur. Yine bu problem belli bir toplumla veya belli bir ideolojiyle ilgilidir. Halbuki üretimin artırılmasıyla milli gelirin çoğaltılması ise; sömürü, yayılmacılık, işgal veya nüfuz elde etmek gibi servet artırıcı araçların kullanılması, o ülkenin gerçek gücü ve konumu ile ilişkilidir. Bu şartların uygunluğuna bağlıdır ve her insan bunu yapabilir. Yine belli bir dünya görüşüne bağlı olmadığı gibi belli bir toplum veya belli ideolojiye de özgü değildir geneldir.

Binaenaleyh ortaya konan ekonomik doktrinler, memleketin dahili ve harici gelirlerini toplumun bireylerine teker teker dağıtılmasını yani bütün bireylerin temel ihtiyaçlarını toptan karşılayacak ve bunlarla her bireyin lüks ihtiyaçlarını giderme şeklini belirleyen ve bunları garanti altına alan esaslardır. Üretim seviyesinin yükseltilmesi ise bilimsel incelemelere konu olan bir şeydir. Ekonomik sistem içinde incelenmesi ile ekonomik sorun -ki bu teker teker bireylerin tüm ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırmaktır- çözülmez. Çünkü, üretimi artırmak, memleketin gelir düzeyini yükseltir fakat bütün bireylerin temel ihtiyaçlarını toptan tatmin etmez. Arabistan ve Irak üretimde ileri olabilir ama orada ki halkın fertlerinin çoğunun temel ihtiyaçları toptan doyuma ulaştırılmamıştır. Onun için üretimin artırılması, her şeyden önce çözümü gereken sorunu halletmez. Zira buradaki sorun bütün bireylerin tek tek temel ihtiyaçlarının toptan karşılanması sonra da lüks ihtiyaçlar için Onlara yardımda bulunulmasıdır. Dolayısıyla çözümü aranan fakirlik ve mahrumiyet olayı insanın insan olması nedeniyle temel ihtiyaçlarını doyuma ulaştırılmış olmasıdır. Yoksa modernleşme ile ortaya çıkan lüks ihtiyaçların tatmini değildir. Aranan ilaç, toplumun bireylerinin her birinin tek tek mahrumiyeti ve yoksulluğu sorununadır, yoksa memleketin mahrumiyeti ve yoksulluğuna değildir. Bu yoksulluğa, her bireyin tek tek ele alınmadığı durumda üretimin artırılması ile çözüm sağlanmaz. Ancak bu, servetin bireylere tek tek dağıtılması yöntemi ile çözüme kavuşturulur. Bu öyle bir dağıtım yöntemi olmalı ki; her bireyin bütün temel ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırsın ve onun lüks ihtiyaçlarının tatminine de yardımcı olabilsin.

Değer konusuna gelince; Kapitalist iktisadi sistem, değeri mutlak olarak değil nispi olarak ela alır. Zaten onlara göre, değer subjektif, (itibari) bir kavramdır. Bu nedenle bir metre yün kumaşın değeri piyasada bol olduğu andaki en son biriminin (marjinal) faydasıdır. Yine onun değeri kendi varlığı için gerekli mal ve emeğin toplamıdır. Değer, kumaşın parasal karşılığına dönüştürüldüğünde fiyat adını alır. Bu iki kavram onlara göre birbirinden bağımsız ve farklı isimler altında iki ayrı şeydir. Birisine "fayda" diğerine "değişim değeri" denir. Değeri bu sınırlar içinde tanımlamak yanlıştır. Çünkü herhangi bir malın gerçek değeri ancak az bulunurluk faktörü dikkate alınarak belirlenecek olan "fayda" miktarıdır. Böylece herhangi bir malın gerçek değeri az bulunurluk faktörü dikkate alınarak belirlenecek olan faydasıdır. Bu faydanın elde ediliş biçimi önemli değildir. İster alış-veriş gibi mübadele ile ister insanın avcılık gibi doğal yetenekleri ile isterse o değer başka bir şeye veya kişiye göre olsun fark etmez. O halde değer somut bu gerçekliğe sahip olan belli bir şeyin adıdır. Yani o birşeye göre değerli ve değişilebilir başka birşeye göre değişim değeri olmayan bir şey değildir. Zira değer, gerçek bir şeydir, göreli değildir. Dolayısıyla iktisatçıların değere olan yaklaşımları temelden hatalıdır.

Marjinal değer dedikleri şeye gelince; O, malların satılması için üretimin en kötü şartlarında belirlenen değeridir. Böylece bir malın değeri en aşağı sınırda belirlenir ki üretim sağlam ve garantili bir esasa oturmuş sürekli bir üretim olsun. Marjinal değer, gerçekte malın değeri değildir, hatta onun fiyatı bile değildir. Çünkü bir malın fiyatı ancak o andaki az bulunurluk faktörü dikkatte alınarak yapılacak bir belirlemenin sonucunda ortaya çıkan faydanın miktarıyla ortaya çıkar. Ondan sonra fiyatın düşmesi onun değerinden birşey düşürmez. Çünkü onun değeri yukarıda sözü edilen şartlarda belirlenmiş olan değeridir. Buna dayalı olarak marjinal değer teorisi, bir fiyat teorisi olup, değer için bir teori değildir. Kapitalistlere göre de fiyatla değer arasında fark vardır. Zira fiyatın belirlenmesine, talebin ve arzın artış ve azalış eğilimleri etki eder. Bu ise üretilenin dağılımı ile değil üretimin artırılması ile ilişkilidir. Fakat değerin belirlenmesine, o andaki az bulunurluk faktörünün etkisini bir öğe olarak kabul ederek yapılacak bir belirlemeye malın faydası büyük oranda ekti edecektir. Buna arz ve talebin tümden bir etkisi yoktur.

Buna dayalı olarak değer konusuna, temelden hatalı yaklaşılmıştır. Böylece ona bağlı olan ayrıntılı konulara da hatalı yaklaşılmıştır. Ancak eğer malın değeri, onun faydasını başka bir mal veya emeğin faydası dikkate alınarak belirlenmiş ise bu, doğru bir değerlendirmedir. Bu değer kısa zamanda istikrara en yakın değer olur. Eğer fiyatla belirlenirse bu, gerçek bir belirleme olmayıp göreli bir belirleme olur ve değer o zaman piyasanın durumuna göre değişime uğrar. O zaman da değer olma özelliğini kaybedeceği için "değer" kavramı gerçekliğine uygun düşmez. Bu durumda o, kendisindeki faydalara göre değil de piyasanın durumuna göre para kazanma aracı olur.

Kapitalist iktisatçılar faydaların, insanın harcadığı emeğin bir neticesi olduğunu ve bu faydaların karşılığında eşit değerde bir fayda verilmeyince üretim seviyesinin düşeceğini söylerler. Burada da toplumun bireylerine servetin ideal bir şekilde dağıtım metodunun, üretimi en yüksek düzeye yükselteceğine dair bir kanıya sahiptirler. Bu inanış tümden hatalıdır. Zira görülen gerçeklerden Allah'ın evrende yaratmış olduğu mal, eşyadaki faydanın esasıdır. Bu malın faydasını artırmak veya çalışarak onda yeni faydalar oluşturmada kullanılan güçler ise o malı belirli yeni bir faydayı oluşturacak şekle dönüştürür. Böylece faydayı sadece emeğin bir bir neticesi saymak yanlıştır, gerçeklere terstir ve ham maddenin, kullanılan güçlerin hiç dikkate alınmaması demektir. Bu kullanılan güçler bir çalışmanın değil de ham maddenin kavramsal bir karşılığı olabilir. Buna binaen fayda, insan emeğinin, ham maddenin varlığının ayrı ayrı birer neticeleri olabileceği gibi ikisinin birden neticesi de olabilir. Fayda sadece insan emeğinin bir neticesi değildir. Üretim seviyesinin düşmesi konusuna gelince; o da sadece işin karşılığı olan ücretin denk olmayışından kaynaklanmaz. Zira o, bunun neticesi olabildiği gibi, ülkede olan tüm servetin tükenmesinin, savaşların veya başka şeylerin de neticesi olabilir. Zira İngiltere'de ve Fransa'da İkinci Dünya savaşından sonra üretimin düşmesi, işin karşılığında ücretin düşük olmaması, yani iş-ücret denkliğinin olmamasının bir sonucu değildir. Bilakis o düşüş, her iki ülkenin ikisinin zengin sömürge kaynaklarından çekilmesi ve tümüyle savaşa katılmalarının bir sonucuydu. ABD'nin üretiminin ikinci Dünya savaşı sırasında düşüşü de iş-ücret denkliğinin olmamasından değil onun Almanya'ya karşı toptan bir savaşa girmesinin sonucuydu Bugün İslâm dünyasındaki üretimin düşüşü dahi iş-ücret denkliğinin olmamasının değil, ümmetin tamamının içine düştüğü fikri çöküşün bir neticesidir. Buna dayalı olarak işin karşılığı olan ücretin denk olmaması üretim seviyesini yükseltecek ve bunun dağılımını düzenleyecek ideal bir metod var olduğu sürece tek başına üretimin düşüşüne etki edemez. Zaten üretimde en yüksek seviyeye ulaşmanın servetin bireylere dağılımı ile bir ilişkisi yoktur.

Batılı iktisatçılar fiyatın üretimi yönlendiren bir faktör olduğunu çünkü insanı herhangi bir emek harcamaya iten şey ona karşılık alacağı maddi değerlerdir derler. Bu sözün içeriği de gerçeklere, terstir. Zira çoğunlukla insanlar emeğini övgü gibi manevi bir ödülle veya vefa gibi ahlaki bir sıfatla nitelenmek için harcarlar. İnsanın ihtiyaçları maddi olduğu gibi ruhi ve manevi de olabilir. Böylece ihtiyaçları sadece maddi ihtiyaçlara hasretmek doğru değildir. İnsan maddi ihtiyaçları tatmin için harcayacağı paradan cömertlik yaparak daha fazla harcamada bulunabilir. Bunun için üretime yönlendiren şey yalnızca fiyat değildir. Fiyat olabildiği gibi diğer şeyler de olabilir. Bir taş işçisinin kendisini aylarca bir camiyi inşa etmek amacıyla çalışma yaptığı veya bir fabrikanın, bazı günlerdeki üretimini fakirlere dağıtmak için işbaşı yaptığı görülmüyor mu? Keza müslümanların memleketlerinin savunması için hendek kazmak veya harbe hazırlık için kendi emeklerini harcadıkları görülmüyor mu? İşte bu tip üretim ve benzerlerine yönlendiren etken fiyat mıdır? Halbuki ödülün kendisi bile fiyatıyla sınırlandırılmaz, diğer mal ve hizmetler de ödül olabilir. Bunu için üretime sevk eden tek şeyin fiyat olduğunu söylemek ve öyle görmek doğru değildir.

Kapitalist iktisadi sistemin belirlediği en garip şeylerden biri, servetin toplumun bireylerine dağıtılması için tek mekanizmanın fiyat olduğudur. Onlara göre, fiyat insanın sahip olmak ve tüketmekte kendi gelirine göre uygun bir sınır belirlemeye zorlayan güçtür. O her bireyin tüketimini gelirlerinin sınırları içine hapseder ve böylece fiyatın bazı mallar için yükselip bazıları için düşmesini, paranın bazılarında çok bazılarında ise az bulunmasını, ve servetin tüketicilere dağıtım mekanizmasını da fiyat belirler. Dolayısıyla her bireyin memleketin servetinden alacağı pay temel ihtiyaçları oranında olmaz. Ancak mal ve hizmetlerin üretiminde onların değerine katkıda bulunduğu oranda yani sahip olduğu araziye, sermayeye, yaptığı işe göre veya proje üretimine karşılık olarak ortaya çıkar.

Fiyatın, dağıtımı düzenleyici olmasından dolayı kapitalist iktisat sistemi yaşama hakkını ancak mal ve hizmetlerin üretimine yapılacak katkılara bağlı kılmıştır. Fakat zayıf yaradılışlı olan biri acze ve zaafa düşünce onun yaşama hakkı olmamaktadır. Çünkü o kimsenin memleket servetinden ihtiyaçlarını karşılayacak şeye sahip olma hakkı yoktur. Aynı şekilde tok olmak, efendi olmak, nüfuzlu olmak ancak bunlara güç yetirebilecek yaratılı veya başka bir yoldan elde etme yeteneğine sahip olan bedenen ve aklen kuvvetli kişilerin hakkıdır. Zaten maddi değerlere yönelik eğilimleri kuvvetli olan kişilerin daha çok servete sahip oldukları açıktır. Manevi nitelikleri ve ruhi eğilimleri olanlar ise servete daha az sahip olurlar. Çünkü insan maddeyi kazanırken fikirlerine bağlı olan ruhi veya manevi değerlerin, sınırların gereğine göre davranışta bulunur. Kapitalist iktisat sistemine inanan ve onu tatbik eden memleketlerde ki durum, hayattan ahlaki ve ruhi unsuru uzaklaştırıp, hayatı maddi ihtiyaçların doyumunu sağlayan araçların elde edilme mücadelesi kabul eden ve fiilen böyle bir maddi hayatın yaşandığı durumdur. İktisadi sistemi kapitalizm olan memleketlerde sermaye vurguncularının hakim olduğu ve üreticilerin tüketiciler üzerinde hâkimiyet sahibi olduğu gözlenmiştir. Keza insanlardan az bir topluluk, büyük şirketlerin sahipleri gibi -petrol, otomobil, ağır sanayi fabrikaları vs- kimseler tüketicilerin çoğu üzerinde hâkimiyet kurup mallara istedikleri fiyatı koyuyorlar. Yine Onlar devlete özel gücünü sınırlandırma ve bazı malların tüketimini azaltmak amacıyla fiyatlara müdahale etme yetkisini tanımışlardır. Üretimin düzenlenmesinde devletin idare ettiği toplumsal projeler tesis edilmiştir. Fakat bu yamama girişimleri ve benzerleri, ekonomik sistemin temel düşüncesine -ekonomik hürriyet- zıt olmasına rağmen belli şart ve hallerde hep var olagelmiştir. Buna ilaveten de bireycilik ekolünü benimseyen iktisatçıların çoğu bu düşünceye katılmıyorlar ve öylesi bir durumu da inkâr ediyorlar. Onlara göre, "Fiyat mekanizması devletin hiçbir kontrolüne ihtiyaç duymadan üreticilerin çalışmaları ile tüketicileri çalışmaları arasında homojenliği gerçekleştirmek için tek başına yeterlidir." Fakat müdahale taraftarlarının bu yamalı çözümleri ancak belli şart ve durumlarda ortaya çıkar. Buna rağmen bu şart ve durumlarda bile servetin bireylere dağılışı, bütün bireylerin tüm ihtiyaçlarının toptan tatminini gerçekleştirecek şekilde sağlanamaz.

Böylece mülkiyet hürriyeti anlayışı ve fiyatı servetin dağılımı için yegâne araç yapma düşüncesine dayalı olarak kurulan kötü dağıtım şekli kapitalist ekonomi sisteminin uygulandığı her toplumda yoğun olarak bulunmaktadır. Amerika'da görülen her Amerikalının servetten bütün ihtiyaçlarını toptan karşılayacak ve diğer ihtiyaçlarını da doyuma ulaştırabilecek kadar bir şeylere sahip olması, memleketin zenginliğinin bol olması nedeniyle bireyleri bütün ihtiyaçlarını ve bazı lüks ihtiyaçlarını doyuma ulaştırma sınırına taşımıştır. Yoksa her bireyin kazancı üretimine katıldığı mal ve hizmetlerin değerinin bir karşılığı değildir. Ayrıca fiyat mekanizmasının, dağıtımı sınırlayıcı bir şey olarak düşünülmesi, Batıdaki kapitalist birikimleri ülke sınırlarının dışına yayılıp ham maddeler elde etmelerine ve ürettiklerini satacakları paralar aramaya sevk etmiştir. Bugün dünyanın acısını çektiği sömürgecilik, nüfuz alanları ve iktisadi savaşlar hep bu birikime sahip şirketleri ve fiyatı servetin dağıtıcısı yapmanın bir sonucudur. Böylece bu temeller üzerinde dünyanın servetleri kapitalist vurguncuların tekellerinde toplanır. Bütün bunlar kapitalist ekonomi sisteminin belirlediği yanlış esasları uygulamaya geçirilmesinden kaynaklanır.

Buraya kadar olan kısım kapitalist ekonomi sisteminin bir açıklanması idi. Fakat Sosyalist ekonomi -Komünizm- sistemine gelince: Onun ekonomi sistemi, Kapitalist ekonomi sitemine muhaliftir. Sosyalist görüşlerin çoğu 19. yüzyılda Sosyalistlerin liberal ekolün görüşleri ile şiddetli bir şekilde çatışmaları yani kapitalist ekonomi sistemi ile çatışmaya girmeleri ile ortaya çıkmıştır. Sosyalizmin ortaya çıkışı, toplumun kapitalist ekonomi sisteminin uygulanmasında gördüğü zulüm ve hatalar sonucunda gerçekleşti ve güçlendi. Sosyalist ekoller gözden geçirildiğinde onları, diğer ekonomi ekollerinden ayıran aşağıdaki üç konuda birleştikleri görülür

1- Fiili eşitliğin olduğu bir sınıf gerçekleştirmek.

2- Ferdi mülkiyetin kısmen ya da tümüyle ilgası.

3- Üretimin ve dağıtımın toplumsal araçlarla düzenlenmesi.

Onlar bu üç konuda birleşmelerine karşın aşağıda açıklayacağımız konularda ihtilaf ederler.

1- Sosyalist ekoller, başta gerekleştirmek istedikleri eşitliğin şekli konusunda anlaşmazlık içindedirler. Onlardan bir grup eşitliği "eşitlik matematikseldir" diyerek tanımlar. Yani onlara göre eşitlik kendisinden yararlanılan bir şeydeki eşitliktir. Buna göre bir kimseye ne verilirse diğerlerine de o verilmelidir. Bir grup da "Komünal eşitlikten" söz eder. Bundan amaçları; işlerin dağıtımında her bireyin kuvvetinin ve yeteneklerinin, ürünün dağıtımında ise her bireyin ihtiyacının dikkate alınmasıdır. Onların deyimiyle "Herkesten kuvveti kadar iş ve herkese ihtiyacı kadar ürün" şeklinde bir yaklaşımla eşitlik gerçekleşebilir. Bir grup da üretim araçlarındaki eşitlikten bahseder. Onlara göre de eşya bütün bireylerin ihtiyaçlarının karşılanmasına yetmez. Bunun için "herkese gücü ölçüsünde iş ve herkese işi kadar ürün" ilkesi ile bir dağıtım eşitliği sağlar. Yani Onların görüşüne göre bu eşitlik, her bireyin üretim araçlarından diğerleri gibi sahiplenip yararlanması ile gerçekleşir.

2- Sosyalist ekoller özel mülkiyeti hangi miktardan sonrasına karşı olunması konusunda anlaşmazlığa düşerler. Bir grup, özel mülkiyeti şartsız bir şekilde ortadan kaldırılmasını savunurken -ki bu komünizmdir- başka bir grup da özel mülkiyeti kapital dedikleri üretim yapacak servetlerin kaldırılmasını savunur. Arazi, fabrikalar, demiryolları maden ocakları vb. gibi belli bir mal ve hizmeti üreten her malın mülkiyeti yasaktır. Buna göre kiraya vermek maksadıyla eve, fabrikaya, arsa veya benzerlerine sahip olunamaz. Fakat onlar bireylerin tüketecekleri servetlere sahip olmalarını serbest bırakırlar. Buna göre tüketecekleri ve kullanacakları mal ve servete yani yalnız oturmak için bir eve fabrikaların ve arazilerin mahsullerine sahip olabilirler. İşte bu "sermaye sosyalizmi"dir. Diğer bir grup da özel mülkiyetin başka alanlarda değil ancak ziraata (toprak mülkiyeti) alanında yasaklanmasından yanadırlar. Bunlar da "Ziraatçı sosyalistler"dir. Başka bir gruba göre ise kamu yararına olarak özel mülkiyeti genel mülkiyetle olan bütün değişimi gerekli olguları inceler ve işçileri asgari ücretlerini belirleyip onların sermayede ortak kılınmasına, kârda ve kirada maksimum sınırı belirleyenlerin yani asgari ücreti belirleyen yasa koyucular tarafından karar verilmesi ile mülkiyete bu tip bir sınırlama getirilir. Buna da "devlet sosyalizmi" denir.

3- Sosyalist ekoller, amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli araçlar (metodlar) bakımında da ayrılırlar. Örnek olarak, "Devrimci sendikacılık", işçileri kurtuluşunda "doğrudan eylem" dedikleri şeye yani işçilerin kendi emeklerine dayanır. Periyodik olarak grevlerin artırılması, makineleri tahrip etme ve işçiler arasında toplu boykot düşüncesini yayıp gerçekleştirmeyi istedikleri nüfuzu ve gücü elde edinceye kadar isterler O zaman mevcut iktisadi yapı çöker ve hayat felce uğrar. Marksist sosyalistler ise, toplumda evrim sürecine inanırlar ve evrim onlara göre mevcut sistemin yok edip sosyalizm temeline dayanan bir sistemin gelmesi için gerekli tek etkendir. Devletçiler ise toplumun çıkarlarını koruyan kanunlar koymakla ve işçilerin durumunun iyileştirilmesini yasama yoluyla gerçekleştirerek fikirlerini yaymaya çalışırlar. Örnek olarak, mirasa, sermayeye ve gelire dereceli olarak artan oranlarda vergiler koyarak servetler arasındaki farkı azaltırlar.

4- Sosyalist teorilerin en şöhretlisi ve en fazla etkili olanı Alman asıllı Karl Marx'ın teorisidir. Bu teori sosyalist dünyaya yayılmış ve bunun temelleri üzerine Rusya'da komünist Parti ve Sovyetler Birliği Devleti kurulmuştur. Marksist teorilerin günümüze kadar etkileri devam etmektedir. Karl Marx'ın en meşhur teorilerinden biri "değer teorisidir". Bu kavramı kapitalist ekonomi düşüncesinden almış ve bu teori ile onlara karşı çıkmıştır. Liberalizm ekolünün lideri sayılan ve ekonomi politiğin yani kapitalist iktisat sisteminin temellerini atmış olan Adam Smith değeri şöyle tanımlar: "Herhangi bir malın değeri onun üretiminde harcanan işin miktarına dayanır. Bunun için üretimine iki saatlik emek isteyen bir malın değeri ancak üretilmesi için yalnız bir saatlik emek isteyen bir malın değerinin iki katıdır." Ondan sonra Ricardo gelip emek teorisini açıklamaya çabalamış ve değerin tanımını şöyle yapmıştır: "Bir malın değerini belirleyen şey sadece üretilmesinde harcanan direkt emeğin miktarı olmayıp onunla birlikte daha önce üretim sürecinde kullanılan üretim araçlarının üretilmesinde harcanan emeğin de ilavesi gereklidir." Yani Ricardo bir malın değerinin üretim maliyetine dayandığına inanıyor ve bu maliyeti de tek bir unsur olarak "emeğe" bağlıyordu.

Daha sonra Karl Marx Ricardo'nun emek-değer teorisini özel mülkiyete ve genel olarak ta kapitalist iktisat sistemine hücum etmek için bir araç olarak kullandı. Buna göre, Marx değerin yegâne kaynağının üretimde kullanılan emeğin miktarı olduğunu söyledi ve kapitalist sermayedarın işçinin emeğini kendi işlerinin devamlılığını sağlayacak şekilde yani işçinin hayatta kalabilmesi için gerekli bir ücretle satın aldığını sonra da bu emeği işçiye ödediğinden kat kat fazlasıyla tekrardan bir malın üretim sürecinde kullanarak sömürdüğünü söylemiştir Karl Marx, işçisinin ürettiği ile fiilen aldığı arasındaki farka "artık değer" adını vermiş ve bunu, üretim araçlarına sahip olanların "sermayelerinin kârı" olarak işçilerin haklarından gasp edilen değeri temsil ettiğini söylemiştir.

Karl Marx, kendisinden önce gelmiş olan Sosyalist ekollerin fikirlerinin insanın yaratılışındaki adalet ve mazluma yardım duygusuna dayandığını görüyordu. Böylece toplumda uygulama alanına dair yeni metodlar koyuyorlar ve onları yöneticilere sermayedarlara ve aydın tabakaya arz edip bu fikirleri uygulamaları için teşvik ediyorlar. Fakat Karl Marx, kendi ekolünü bu anlayışlara göre kurmayıp onların metodunu takip etmemiştir. Marx kendi ekolünü "tarihsel materyalizm" ya da "diyalektik materyalizm" denen bir ideolojinin temelleri üzerine kurmuştur. Onun görüşüne göre toplumun yeni sistemi, ne bir kamuoyunun iradesi ne de bir yöneticinin müdahalesi ile değil sadece iktisadi kanunların işlemesi sonucunda oluşan evrim süreci ile oluşur. Kral Marx Sosyalizminin kendinden öncekilerin sosyalizminden farklı olduğunu belirtmek için kendi sisteminin adına "bilimsel sosyalizm" demiştir. Ondan sonra gelen sosyalist metodlara da "ütopik sosyalizm" adı verildi. Marx'ın sosyalizmi özet olarak şöyledir:

Herhangi bir çağdaki toplumun yapısı ancak ekonomik yapının bir sonucudur. Bu yapıdan doğabilecek değişimler ancak maddi durumları iyileştirmek için sınıfların yapacağı mücadeleye bağlıdır, Tarihsel bilgiler bu mücadelenin daima çoğunluğa sahip olan topluluğun azınlıktaki sınıfa olan üstünlüğü şeklinde son bulan ve adına. "sosyal evrim kanunu" denen bir süreç olduğunu söylüyor. Bu kanun geçmişi içine aldığı gibi geleceği de kapsamına almaktadır. Nitekim geçmiş çağlarda bu mücadele kölelerle-hürler, sonra halkla- soylular, soylular ile köylüler, daha sonra da feodal sistemde olduğu gibi derebeyi ile krallar arasında olmuştur. Bu mücadeleler daima mazlum olan çoğunluğun zalim olan azınlığa zaferi ile sonuçlanmıştır. Fakat zaferden sonra bu mazlum sınıf muhafazakâr zalim bir sınıfa dönüşmektedir. Fransız ihtilalinden sonra bu mücadele burjuva ile işçi sınıfı arasında oldu. Başlangıçta burjuva sınıfı iktisadi projeleri ve sermayenin sahibi olan muhafazakâr bir sınıf idi. Onun karşısına çıkan işçi sınıfı ise sermayeye sahip değildi. Ama çoğunlukta olan bir sınıftı. Bu iki sınıfın mevcut çıkarları ekonomik sebeplere bağlı olan çatışmaya neden olmuştur.

Böylece, bugünkü üretim sistemi mülkiyet sistemiyle uyumsuz bir durumdadır. Zira üretim, geçmiş zamanlardaki gibi bireyin tek başına üretimi, bireylerin birlikteliği ile ortak "sosyalist" bir durum almıştır. Halbuki mülkiyet sistemi ona göre değişmemiştir. Ferdi mülkiyet varlığı ile toplumsal yapının temelini teşkil etmeye devam etmiştir. Bunun sonucunda işçi sınıfı, üretimdeki katkısına rağmen sermayenin mülkiyetine ortak olamıyor ve işçi sınıfı, üretime katılmayan sermaye sahiplerinin manevi baskısı altında kalıyorlar. Halbuki onlar işçi sınıfını sömürüyorlar. Zira işçilere ölmeyecek kadar bir ücret verirler, işçilerde bunu kabul etmeye mecburdurlar. Çünkü işçi, emeğinden başka hiç bir şeye sahip değildir. Bunu için ürünün değeri ile işçinin ücreti arasındaki farka Marx, "artık değer" diyor. Bundan da kapitalistin kendisine büyük bir kazanç doğmuş oluyor. Halbuki adalet, bu değerin işçiye ait olmasını gerektirir. Böylece iki sınıf arasında mücadele başlamış ve mülkiyet sistemi üretim sistemine uyumlu oluncaya kadar da yani mülkiyet tümüyle kamulaşıncaya kadar bu devam edecektir. Bu mücadele de toplumsal evrim yasalarına göre olacak ve sonuçta işçi sınıfının zaferi ile sonuçlanacaktır.

Çünkü daha kötü durumda olan ve daha fazla sayıda olan sınıf bu sınıftır. Fakat işçi sınıfının zaferinin niteliği ve nedenleri toplumsal evrim yasasında bulunmaktadır. Zira mevcut durumdaki iktisadi hayatın yapısı gelecekteki toplumun yapısal karakterlerini kendisinde taşır ve bu mevcut yapı, boyun eğmek zorunda olduğu ekonomik yasaları işlemesi ile kendi sonunu hazırlar. Nitekim geçmişte burjuvazi, eşraf ve aristokrasiye galip gelmiş sermayenin sahibi olması nedeniyle ekonomik hayatta önemli rolleri olmuştur. Fakat bugün onun fonksiyonu tekelleşme kanununun ve serbest rekabetin işlemesi sonucunda azalmış ve yerini işçi sınıfına bırakmasının zamanı gelmiştir. Çünkü tekelleşme kanununun işlemesi ile sermaye sahiplerinin sayısı azalmaya başlamış ve ücretli işçilerin sayısı artmaya başlamıştır. Aynı şekilde serbest rekabetin işlemesi ile de üretim, bütün sınırları aşmış ve üretim miktarı da yetersiz ücret almakta olan işçi sınıfının çoğunlukta olduğu tüketici kitlenin alabileceklerinden çok fazla olmuştur. Bu durum krizlerin doğmasına neden olmuş bunun sonucunda bazı kimseler sermayelerini kaybedip işçiler topluluğuna katılmıştır. Mevcut sistemin zaman içerisinde bu krizlerin sayısı ve baskısı artar ve sermaye sahiplerinin sayısı azalırken işçilerin sayısı artar. Bu sürecin sonunda büyük bir kriz oluşur ve büyük değişim gerçekleşir. Yani kapitalist sistemin temelleri yıkılır ve bunun enkazı üzerine sosyalist sistem kurulur.

Marx, sosyalizmin kurulmasını tarihsel evrimin son evresi olarak kabul eder. Çünkü özel mülkiyetin ortadan kalkması ile toplumda sınıfların çatışmasına sebep olacak farklar kalmaz.

Marx'ın tekelleşme kanununa gelince, aslında bu kanun kapitalizmin özüdür. Özetleyecek olursak; bazı işletmelerden diğer bazılarına sermaye ve emekte bir nakil hareketi vardır. Zira bazılarının büyüyüp bazılarının küçülmesi gibi bütün bu haller üretimde bir tekelleşmenin bir olgu olarak bulunduğuna işaret eder. Örnek olarak çikolata fabrikaları gibi bir daldaki çeşitli işletmeleri incelersek bu işletmelerin sayısının azaldığını ama bu işletmede kullanılan üretim güçlerinin ortalamasının arttığını görürüz. Zira bu örnek, büyük ölçekli üretimin küçük ölçekli üretimin yerini alarak bu üretim dalında da tekelleşmenin gerçekleştiğini gösterir. Yine fabrikaların sayısı ona çıksa 4 veya 5'i büyür diğerleri yok olur.

Marx'ın ifadelerinde geçen "serbest rekabete" gelince; bu, çalışma özgürlüğüne karşılık gelir. Bunun anlamı da herkesin istediği şeyi istediği şekilde üretmesi demektir.

Onun ifadelerinde geçen "iktisadi bunalma" gelince; bu iktisadi dengede ortaya çıkan ani sıkıntıya verilen addır. Kısmi bunalım, üretim dallarının özel bir dalında tüketim ve üretim arasındaki dengenin bozulması nedeniyle ortaya çıkan bütün krizlere verilen genel bir addır. Bu olay üretimde veya tüketimdeki aşırı fazlalık veya azlık şeklinde ortaya çıkar.

Periyodik genel bunalım ise ekonomik yapının temellerinin sarsılmasına neden olan şiddetli sarsıntılardır. Yine O, ekonominin canlılık devresi ile durgunluk devresi arasındaki bir ayrım noktasına denk düşer. Canlılık dönemi 3-5 sene olduğu gibi durgunluk dönemi de aynı süreler içindedir. Periyodik genel bunalımları kendilerine has bazı özellikleri vardır. Ayırt edici olan bu özellikler başlıca üç tanedir. Birincisi, genellik özelliğidir. Çünkü bir ülkenin bütün iktisadi yapısına veya bir çoğuna etki eder. Ayrıca o, önce bir ülkenin sınırlarında genellik kazanır sonra da bu ülke ile sürekli iktisadi ilişkileri olan ülkeleri de içine alır. İkincisi, periyodik olmasından dolayı bunalımlar arasında 8 ila 11 senelik süreler vardır. Onun meydana gelmesi belli bir süreyi gerektirmez ama periyodik bir şekilde olur. Üçüncüsü ise, üretim fazlalığıdır. Büyük işletme sahipleri ürünlerinin satılmasında büyük zorlukla karşılaşırlar. Çünkü ürün arzı talepten çok olur. Bunun sonucunda talep yetersizliğinde bunalım meydana gelir.

Marx, bu bunalımların bazı insanlara sermayelerini kaybettireceğine; dolayısıyla sermaye sahiplerinin sayısını azalacağına, işçilerin sayısının artacağına ve böylece toplumsal yapının yıkılmasına neden olacak bunalımın meydana geleceğine inanır.

İşte bu anlatılanlar sosyalizmin özetidir. Komünizm ise bütün sosyalist ekoller gibi bireyler arasında ekonomik bir eşitliğin gerçekleşmesine çalışan sosyalist ekollerden biridir. Bu eşitlik üretim araçlarında üretilen malların faydaları konusunda mutlak olan bir eşitliktir. Bu eşitlik tanımlamalarının her birinin uygulaması imkânsız olup ütopik düşüncelerdir. Yani eşitliğin kendisinin toplumsal bir gerçekliği, pratiği yoktur. Yani insanlar üzerinde yaratılmış oldukları özlerinin gereği bedensel ve düşünsel güçleri ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmak açısından birbirinden farklıdır. Böylece onlar arasında eşitliğin oluşması imkânsızdır. Zira silah zoruyla insanlar arasında mal ve hizmetlere sahip olma noktasında bir eşitlik sağlansa bile, bu malların üretiminde faydalanmasında ve kullanılmasında eşit olmaları imkânsızdır. Böylece insanlar arasında eşitlik ütopyası bir teori olmaktan öteye gidemez.

Halbuki güçleri birbirinden farklı olan insanlar arasında eşitliğin kendisi, sosyalistlerin gerçekleşmesi için çalıştıklarını iddia ettikleri adaletten de uzaklaşmadır. Zira insanlar arasındaki üstünlük, üretim araçlarına sahip olma ve onlardan faydalanma konusunda farklılık kaçınılmaz, doğal bir olgudur eşitliği hedef alan her girişimin neticesi, bireyler arasındaki mevcut olan doğal farklılıkları önemsemediklerinden dolayı başarısızlıktır.

Özel mülkiyetin tümden kaldırılması da; insanın doğasına yaratılışına aykırıdır. Çünkü mülkiyet, insanda yaratılıştan gelen ve varlığında şüphe bulunmayan beka içgüdüsünün tezahürlerinden biridir. Böylece mülkiyet insanın özünün bir gereğidir ve iç güdüsel olmasından dolayı onu insandan söküp atmak imkânsızdır. Onun ortadan kaldırılmasına çalışmak ancak insanı yok etmeye çalışmanın karşılığıdır. Bunun için normal olan davranış onu ortadan kaldırmak değil düzenlemektir. Mülkiyetin yalnız bir parçasını kaldırmak ise malların sahip olunmasında belli bir miktar sınır olarak gözetiliyorsa bu miktarla mülkiyet sınırlaması olur ve yanlıştır. Çünkü insanın faaliyetlerini sınırlandırıp, çabalarını boşa çıkartır ve üretimi düşürür. Yani insanın sahip olduğundan daha fazlasını yasaklarsa bu insanı bir noktada durdurmak olur bu da insanın faaliyetlerini durduracağından toplumun böylesi bireylerin emeklerinden yararlanmaması gibi bir durumu ortaya çıkarır.

Eğer mal ve hizmetlere sahip olmak, belli bir miktarla sınırlandırılmayıp, belli keyfiyetlerle (nitelemelerle) sınırlandırılıyorsa bu doğaldır. Çünkü, insanın faaliyetlerini sınırlandırmayacağından faaliyetlerin artmasına ve emek kullanımına yardımcı olup sadece bireyler arasında mala sahip olmanın niteliğini belirlemiş olur.

Fakat belirlenmiş bazı malların özel mülkiyetinin ortadan kaldırılıp diğer malların ise hiç miktar gözetmeksizin mülk edinilmesine izin veriliyorsa o zaman yasaklanan mallar ve hizmetler eğer denizler, nehirler, şehir alanları, yollar gibi ise onlardan faydalanan doğal olarak toplum olacağından bunlara özel mülkiyet verilmesi toplumu rahatsız edeceğinden, doğal olarak bunlardan özel mülkiyetin kaldırılması gerekir. Yani, bir malın doğası gereği bireylerin onu mülk edinmesi ancak bütün insanların ondan mahrum bırakılması sonucunu doğuruyorsa -tükenmeyen su veya tükenmeyen maden gibi- bireyi ona sahip olmaktan men etmede bir sakınca yoktur. Fakat mallar yukarıdakiler gibi değilse bunların özel mülkiyete alınmalarını reddetmek doğru değildir Mülkiyetin miktarla sınırlandırılması insanın çalışmasını ve üretimi azaltır.

Doğası gereği özel mülkiyete karşı olan sosyalizmin mülkiyeti kaldırması, kısmi bir kaldırma değildir yani sınırlandırma nitelikle alakalı değil nicelikle alakalıdır. Sosyalizm, mülkiyeti ya niceliksel olarak sınırlandırır - arazinin mülkiyetinin belirli alan ve ölçeklerde sınırlandırılması gibi- veya bireylerin mülk edinmelerini yasakladığı mallardaki yani niteliksel sınırlandırma -üretim araçlarının mülkiyetinin sınırlandırılması- gibi, sosyalizmdeki mülkiyet sınırları bu tipten olup, bu sınırlar tabii olarak bireyin sahip olacağı malların da mülkiyetini kaldırır. Bu malların mülkiyetinin ortadan kaldırılması faaliyetleri sınırlandırır, ister bu mallar belirlenmiş miras hakkının olmaması, demiryolları, maden ocakları ve fabrikaların sahiplenilmesinin yasaklanması gibi olsun, isterse toplumsal faydaların yasaklanmasının gerekli gördüğü her konunun yasaklanıp devlete terk edilmesi olsun fark etmez. Bütün bunlar bireylerin faaliyetlerini sınırlandırır. Çünkü yasaklanan malların doğası, mülkiyetinde bulunduğu kişiyi toplumda farklılaştırır, müstakil bir birey konumuna getirir.

Dağıtım ve üretimin toplum aracılığı ile düzenlenmesine gelince; bu ancak insanlar arasında anarşi ve kin oluşturmakla gerçekleşir. Dolayısıyla bu düzenleme değil anarşiye terk etmedir. Bu da doğal olarak işçilerin bütün ihtiyaçlarının doyuma ulaştığı -ABD'deki fabrika işçilerinin konumu gibi- onların emeklerinin sömürüldüğüne dair kanaatın ortadan kalktığı bir durumun ortaya çıkması ile üretimi ve tüketimi düzenleme işi toplum aracılığı ile geliştirilmemiş olur. Bu düzenleme sorununun çözümü ancak gerçeklerle uyum içinde olan doğru temellendirilmiş çözüm yöntemleri ve kanunlarla gerçekleşir. Sosyalizm ise üretimin ve tüketimin düzenlenmesini ya işçiler arasındaki anarşi ve ızdırabın artışına ya da toplumdaki evrim kanununa dayandırır. Yahut ta belirli temellere oturmamış olan beşeri kanunlara, zaten onun bu düzenleme yaklaşımlarının tümü temelinden hatalıdır. Sosyalizmin hatalarının açıklaması bunlardır. Fakat özel olarak Marx sosyalizmi şu üç noktadan kaynaklanır:

 

Marx'ın "değer teorisi" gerçeklere aykırı ve hatalıdır. Zira bir malın değerinin yegâne belirleyicisinin emek olduğu düşüncesi gerçeklere aykırıdır. Emek malın değerini belirleyen kaynaklardan birisidir, tek başına belirleyici öğe değildir. Malın değerini emekten başka örnek olarak, ham madde ve bu malın sağlayacağı faydaya toplumda duyulan ihtiyaç miktarı da belirleyicidir. Bazen ham maddenin belirleyici gücü veya kendisinde bulundurduğu Fayda onu elde etmek için harcanan emekten fazla olabilir, örneğin amatörce avlanmak gibi. Bazen de o malın faydasına ülke içinde talep yok ve ihracı da yasak ise örneğin; müslümanların gözünde içki gibi, o toplumda bir değere sahip olamaz. Böylece emeği değer için tek kaynak yapmak hem doğru değil hem de eşyanın tabiatına ters düşmektir.

 

Marx'ın, "Bir yüzyıldır hakim olan toplumsal yapı ancak iktisadi yapının bir neticesidir, bu yapıda çeşitli değişmelerin oluşması ancak tek bir nedene, yani maddi durumlarını iyileştirmek isteyen toplumsal sınıfların arasındaki mücadeleye bağlıdır" demesidir. Bu söz, gerçeklere aykırı zanna dayalı teorik bir yargıdır. Tarihsel açıdan da olayın gerçeğine terstir. Örnek olarak; Sovyet Rusya, sosyalizme geçtiğinde bu geçiş ne maddi bir evrimin neticesinde ne de sınıfların mücadelesi neticesinde gerçekleşmedi ki bu yaklaşıma göre bir yapıyı bir başkasının değiştirmesine neden olsun. Ancak, Komünist Çin'de olduğu gibi bir topluluk kanlı bir ihtilal yoluyla yönetimi ele aldı ve kendi fikirlerini halk üzerine tatbik etmeye başladı. Keza sosyalizmin Batı Almanya'ya değil, Doğu Avrupa devletlerine tatbik edilmesi sınıflar arasındaki herhangi bir mücadelenin neticesi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, bir sosyalist devletin bu ülkeleri istila edip onlara kendi sistemini tatbik etmesinin sonucudur. Bu gibi işler İslâm'da, kapitalizmde veya başka bir sistemde aynı şekilde ortaya çıkabilir. Toplumda evrim kanununun işleyerek toplumun yapısının değişmesini gerekli kılan sınıf mücadeleleri Almanya, ABD, İngiltere gibi işçilerin ve sermaye sahiplerinin çok olduğu kapitalist ülkelerdir. Sanayileşmiş ülkeler olmaktan öte tarım ülkesi olan ve batı ülkelerine oranla sermaye sınıfının azınlıkta olduğu Çin, Çarlık Rusya'sı bu evrim kanununun işleyeceği yerler değildir. Batı Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da işçi ve sermaye sınıflarının var olmasına karşın bu ülkeler sosyalizme geçmemişler yani işçi ve sermaye sınıflarının varlığının onların kendi sistemlerine bir etkisi olmamış ve kapitalizm hala hüküm sürmeye devam etmiştir. Bu düşünceler tek başına bu teorinin temelinden çürütülmesine yeterlidir.

 

Marx'ın teorilerinin hatasını gösteren yön kendine ait şu sözde bulunmaktadır. "Toplumsal evrim kanunundan dolayı iktisadi hayat yapısı, boyun eğdiği iktisadi kanunların çalışmasıyla değişime uğrar, Aristokrasi karşısında üstün gelen sermaye sahibi (burjuvazi)nin yerini işçi sınıfına bırakmasının zamanı gelmiştir. Bu da tekelleşme kanununun bir zorunluluğudur." Bu sözün hatalı olan yönüne gelince; Marx'ın üretimin tekelleşmesi hakkındaki teorisidir. Zira bu teoriye göre; sermaye sahiplerinin sayısının azalışı işçilerinin sayılarını çoğaltır. Üretimin tekelleşmesinin aşamayacağı bir sınırın olmasından dolayı bu teori yanlıştır. Üretim yerleşmesi belli bir sınırda duracağından Marx'ın beklediği evrim süreci bu duruma uymaz. Çünkü dağınık üretim faktörlerinin toplanması (tekelleşme) belli bir sınıra kadardır, orada durur ve sınırı aşamaz. Buna ilaveten üretimin tekelleşmesi üretim sahalarının en önemlisi olan tarımda kesinlikle mümkün değildir. Bu durumda, toplumsal evrim kanunu nasıl gerçekleşebilir? Diğer taraftan Marx'ın hatalı görüşlerinden biri de, üretimin tekelleşmesinin servetin tekelleşmesine neden olacağından bunun sonucunda sermayeyi elinde tutan sermayedarların sayısı azalırken hiç bir şeye sahip olmayan işçilerin sayısının çoğalacağına dair görüşüdür. Çünkü üretimin tekelleşmesi sermaye sahiplerinin çoğalmasına neden olabileceği gibi işçilerin de sermaye sahibi olmasına sebep olabilir. Örnek olarak anonim şirket -ki bu çoğu zaman büyük teşebbüslerin aldığı örgütlenme biçimidir- hissedarlarının çoğu, çoğu zaman işçilerden oluşur. Bu durumda üretimin tekelleşmesi nasıl gerçekleşir? Bunun yanında fabrikalarda yüksek ücretli olan işçiler (mühendisler, kimyagerler, müdürler) gelirlerinin büyük bir kısmını saklayıp bağımsız bir işletme kurmadan zengin olabilir. Bu da Marx'ın işçiler hakkında söylediği evrim sürecine uymaz.

Yukarıda anlatılanlar, kapitalist ve sosyalist iktisat sistemlerinin oturmuş olduğu temellere hızlı bir bakış ve yanlışlarına yerinde ve anında yapılan işaretlerden ibarettir. Diğer taraftan onlar İslâma ve onun sorunları çözme yöntemlerine de karşıdırlar. Onların sorunları çözme yöntemleri, İslâm'ın insanın her problemini çözmede takip ettiği yönteme ters olduğu gibi iktisadi alandaki yönteme de terstir. İslâmın yöntemi, iktisadi problemin gerçeklerini öğrenmek sonra da problemin çözümü için gerekli şer'i nassları inceleyip o problemle ilişkisini emin bir şekilde tesbit ettikten sonra şer'i nasslardan hüküm çıkartmakla olur.

Halbuki sosyalizm ve kapitalizmde iktisadi yasamalar ve çözümler böyle değildir. Örnek olarak, kapitalizmde çözümler, problemler incelendikten sonra problemin kendi gerçeklerinden çıkarılır. Sosyalizm de ise çözümler ütopyalarında ve teorik yaklaşımlarından çıkar. Yani çözümler bu ütopyalar üzerine temellendirilmiştir. Bu iki yöntem de İslâma muhaliftir ve müslümanların bu yöntemleri alması haramdır.

Kapitalist ve sosyalist (komünizmde dahil) iktisadın İslâma aykırı oluşu; İslâm'da çözümler ancak şer'i delillerden çıkartılan şer'i hükümlerle gerçekleşirken, kapitalizm sosyalizmde çözümler şer'i hükümlerle olmadıklarından bilakis kendi küfür sitemlerini hükümleri olduğundandır. Eşyaya bunlarla hükmetmek, Allah'ın indirmediği ile hükmetmek olur. Hiç bir müslüman bunlarla amel edemez. Onları alan kişinin, onlara inanmayarak da onlarla amel etmesi günahkârlıktır. Fakat onları doğru hükümler olduğuna ve İslâmın hükümlerinin modern çağa uygun olmadığına veya modern çağın iktisadi sorunlarına çözüm olmayacağına inanıyorsa bu küfürdür, Allah korusun.

3-

2-

1-

3-

2-

1-

2 Yorum

Diğer Haberler

Fıkıhdan İslâm Hukukuna / Prof.Dr.Talip Türcan

Asr-ı Saadet İktisadı & Peygamber Nasıl Bir Ekonomi Uyguladı? / Cengiz Kallek

Nurullah Erkoç : Unutulan Sünnet  "İtikaf"

El-Ezher'in hazırladığı alternatif İslami anayasa taslağı

Tarihte Ekonomik Dönemler,Sistemler ve İslamiyet / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Hukukuna göre Kadının Boşanma Hakkı (1) / Yunus Vehbi Yavuz

İslam ekonomiye ne der? / Günümüz Meselelerine Cevaplar..

İslam Hukukunun Genel Gayesi / Tahir bin Aşur

İslam Ekonomisi ve Marxçı Sosyalizm Açısından İhtiyaç / M.Bakır es-Sadr

İslam Devlet Teorisinde Yönetim İlkeleri / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

Hz.Ali'nin torunundan "Haklar Risalesi"

Beş İslam'ın Şartı (İbadetler) + Altı da İnancın Şartı (Amentü) - Ahlâk-sız Türk Müslümanlığı / Prof.Dr.İlhami Güler

İslami finansı anlamak / Frank Vogel

Zekatın terbiye edici etkisi ve Friedman / Aliya İzzetbegoviç

Din ve İktisat / Prof.Dr.Musa Kâzım Yılmaz

İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm / Hakkı Eren

İslam Ekonomisi ve Marksist-Kapitalist Ekonomi / Musavi Lari

Günümüz Çarpık Ekonomi Anlayışı ve İslam Ekonomisi / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Ekonomisinin Mülkiyet Anlayışı / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam'da İktisat Nizamı / Takiyyuddin en-Nebhani

Osmanlı Hukuk Sistemi

İslam Ekonomisinin Genel Yapısı / Muhammed Bakır es-Sadr

İslam İktisat Doktrini Üzerine Mülahazalar / Yahya Arslan

Ebu Hanife'nin İctihatlarında Dinde Kolaylık ve Fakirin Korunması / Yrd.Doç.Dr.A.Vehbi Ecer

İslam Hukukunun Kaynağı Olarak Kur'an / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

İslam Hukukunun Gayesi / Dr.Ali PEKCAN

İslam'ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler

Seküler Dünyada Fıkh'ı Konuşmak / Dr.Ebubekir SİFİL

İslam'ın Hükümleri Zamana Göre Değişir mi?

Temel Çizgileriyle Doktriner Kapitalizm / M. Bakır Sadr

İslami Ekonominin İncelikleri / Dr.Mustafa Özel

İslam'ın Sağladığı Sosyal Güvenlik / Prof.Dr.Faruk Beşer

Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kur'an / Prof.Dr.Suat Yıldırım

İşçi ve İşverenin Hukuki ve Ahlaki Sorumlulukları / Dç.Dr.Selim Arık

İslam'da Adalet İlkesi / Prof.Dr.Muhit Mert

İslam Hukukunda İctihat Kavramı
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz