Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Düşünce Terzisi : Muhammed Abid El Cabiri
Câbirî akıl gücü ile başarılabilecek bir Arap rönesansı öngörmektedir. Daha sağlam ve daha üstün bir düşüncenin inşası için, eski düşüncenin/geleneğin (et-turâs) kusurlarının gözler önüne serilmesi gerekmektedir Onun için Câbirî’nin felsefi soruşturmalarının özünü Arap ve İslam felsefesindeki bilgi sorunu oluşturmaktadır.
29/05/2010 / 09:35

Muhammed Âbid El-Câbiri hiç kuşkusuz günümüzün en önemli entelektüellerinden biriydi. Eserlerinin odak noktasında, Aydınlanma`nın İslam dünyasında başarısız kalması ve modern çağda bir Arap kimliği arayışı yer alır.

Aklın bir şaşırtıcılığı vardır duygu temelli Müslümanlaşmayı önceleyen insanlarda ve kültürlerde. Uzun uykulardan uyanmak zordur ya, o yüzden hep şaşırtır akla vurgu.

Uzun uzun konuşmaksızın heva ile özdeş kılınıverir akıl. Babası ölünce büyüyemeyen çocuklar gibidir bu halin sahipleri. Hiç bir suya taş atmaz yanılırız korkusuyla. Oysa aklın tezgâhında dokunur akıl eleştirisi bile. Ne istediğini bilmemekle yakından bir ilintisi vardır bu halin. Böyle bir kıssa içinden nereye varmak istiyorum? Elbette Muhammed Abid el-Câbirî’ye. Şafaksız zaman starı tiraj tüccarlarının ölümünü bile atladıkları Faslı filozofa varmak istiyorum. Yetişmek telaşının yetişemediği haberlerin ‘bizden’ olması da ilginç doğrusu. Ne çok haberleri var şu gazetelerin “ruhlarını ilikleyip” gürültüye teslim olan. Tuhaf bir gülümsemeyle “asla unutmadık” diyerek seyredelim halimizi tiraj üçgeninden hareketle.

Muhammed Âbid El-Câbiri hiç kuşkusuz günümüzün en önemli entelektüellerinden biriydi. Eserlerinin odak noktasında, Aydınlanma`nın İslam dünyasında başarısız kalması ve modern çağda bir Arap kimliği arayışı yer alır.

 

CABİRÎ`NİN ZİHİN DÜNYASI

Kıyıda bir adam Muhammed Âbid El-Câbiri. Ruh kayığını yapısalcılıkla yıkamış bir adam. Ahad değil tevatür bu haber. Câbiri Müslüman düşünce tarihinde Endülüs eksenli İbni Hazm, İbni Bacce, İbni Rüşd, Şatıbi, İbni Haldun vs. isimlerle temayüz ettiğini düşündüğü "Mağrib" düşünce damarını canlandırmaya çalışmaktadır. Çünkü ona göre İslâm düşünce tarihinin en yenilikçi, en rasyonel damarı buradadır. Zaten kendisi de mekân olarak Mağriblidir. Mekânın düşüncesini inşa etmeye çalışmaktadır. Câbiri`nin inşa etmeye çalıştığı düşünce sisteminin İslâm-Arap düşüncesinin köklü bir eleştirisi üzerine yükseldiğini görüyoruz. Öncelikle bu eleştirinin ne üzerine bina edildiğini anlamak ve temel çizgilerini deşifre etmek gerekiyor. Buna Cabiri`nin "zihin genetiğini" okumak da diyebilirsiniz...

Çalışmalarının büyük bir kısmını İslam düşüncesinin eleştirisine yönelten Muhammed Âbid el-Câbirî’ye göre bugünkü gelinen noktada gelenek toplumsal, siyasal ve fikri alanlarda büyük bir krizle karşı karşıyadır. Câbirî İslam dünyasının içinde bulunduğu bu krizin nedenlerini açıklayacağını düşündüğü yapısal bir model sunar: beyân, irfân ve burhân. Câbirî’ye göre bu üç bilgi sisteminin her boyutta çatışması ve rekabeti söz konusudur. Kriz bu bilgi sistemlerinin iç içe geçişliliğinden kaynaklanan bir krizdir. Bu krize neden olan ana unsur hermetik irfâncılıktır. İrfân bir başka bünyeye ait bir düşünme biçimi olduğundan Arap/İslam aklını fesada uğratan bir fonksiyon icra etmektedir. İrfânî düşünce sistemi aklı durduran, durgunluğa sevk eden ve aklın istifasını temsil eden irrasyonel bir düşünme biçimi olduğundan, Arap/İslam aklının yapısını bozmaktadır.

 

ARAP RÖNESANSI ÖNGÖRMEKTEDİR

Câbirî akıl gücü ile başarılabilecek bir Arap rönesansı öngörmektedir. Daha sağlam ve daha üstün bir düşüncenin inşası için, eski düşüncenin/geleneğin (et-turâs) kusurlarının gözler önüne serilmesi gerekmektedir Onun için Câbirî’nin felsefi soruşturmalarının özünü Arap ve İslam felsefesindeki bilgi sorunu oluşturmaktadır. Câbirî’nin bu sorunu ele alışı, bilginin ve rasyononalizmin anlamıyla ilişkilidir. İslam entelektüel geleneği ve modern Batılı entelektüel gelenek ile sömürge sonrası Arap düşüncesi arasında köprüler kurmayı amaçlamaktadır. Câbirî post-sömürge döneminde kültürel sömürgecilikten kurtulmayı amaçladığından modern Arap düşüncesini klasik entelektüel geleneğin belli rasyonel kalıpları içine yerleştirme çabası gütmektedir. Câbirî bunu, geçmişin yapı-bozumu ve post-sömürgecilik dönemi problemlerinin yeniden tetkiki şeklinde çifte bir süreç dâhilinde gerçekleştirmeye çalışır.

Onun özgün yaklaşımlarından biri, İslam bilgi sistemlerinin sınıflandırılmasına dair Kuşeyri`den yola çıkarak geliştirdiği modeldir. Bu modele göre İslam bilgi sistemleri üç başlık altında toplanır: burhan-beyan-irfan. Burhanın temeli “akıl”, beyanınki “nass”, irfanınki “his”tir. Bir felsefeci olarak Cabiri kendi tarafını açıkça ortaya koyuyor: burhan. Tabii ki bu taraftarlık onu ister istemez beyan ve özellikle de irfana karşı konuşlandırıyor. Kırık değil kavi bir dille irfanı kovan biriydi o, yani duyguculuğu… Tarihin gürültüsü içinden düşünce haritasını çizmekteydi çünkü.

 

BİYOGRAFİSİNE İLİŞKİN NOTLAR

Onu bir imgede saklamak için resimlerine baktım Câbiri’nin. Yüzüne bir ayna tutmadan belleğime bir ayna tuttum. Aynalar hatırlatıcıdır malum. “An kuyularına bakışlarla”. Babamın teyzesinin kocasına benziyordu. Kaşları ve bıyıkları gür ama aynı zamanda boyalıydı sanki. Yüzünü böyle anımsadım onun her nedense. Bakışları aynaya dolanmış hatırlayıştan sonra hayatını adımlama vakti geldi: Fas’ın doğusundaki Figuig şehrinde doğdu Cabiri. İslam ağırlıklı eğitiminden sonra, terzilik eğitimine başladı ve ardından, halk eğitim okullarında öğretmenlik yaptı. Ülkesinin eğitim yollarında yükseldi. Öyle ki 45 yıl orada öğretmenlik yaptıktan sonra lise müdürü oldu, ardından lisede felsefe profesörlerinin gözlemcisi ve denetçisi, sonra da üniversitede felsefe profesörü.

1967 yılında felsefe dalında yüksek lisans diploması aldı. 1970 yılında da yine felsefe dalında Rabat’taki Muhammed El-Hamis Üniversitesi’ne bağlı Edebiyat Fakültesi’nde doktora yaptı. Câbiri 1970`li yıllardan bu yana Arap dünyasında sol bir toplum projesini savunanlar arasında yer alıyor. 1959 yılında "İstiklal" partisinin sol kanadı olarak ayrılan "Union Nationale des Forces Populaires" (UNFP)`nin aktif üyelerinden biriydi. UNFP 1973 yılında Fas`ta yasaklanınca, Câbiri 1975`ten 1988`e kadar "Union Socialiste des Forces Populaires"in politbürosuna üye oldu. El-Câbiri eğitim bakanlığı tarafından resmi eğitim malzemesi olarak yayınlanan bir felsefe kitabının da yazarları arasında yer aldı. Aynı fakültede felsefe, Arap fikri ve İslami fikir profesörü olarak görev yaptı. 1967’den vefatına kadar adı geçen fakültede felsefe ve Arap-İslâm düşüncesi hocalığı yaptı.

 

FRANSIZLARA KARŞI DİRENİŞE KATILDI

4 Mayıs 2010’da Kazablanka şehrinde vefat eden Câbirî, geçen yüzyılın 50’li yıllarında ülkesinde Fransız sömürüsüne karşı direnişçi gruplara katıldı. Ülkenin bağımsızlığını kazanmasından sonra 1963 yılında Halk Kuvvetleri’nin Ulusal Birlik Partisi’nden bazı liderlerle beraber tutuklandı. 1965 yılında da o yıl ülkede görülen grevlerin ardından bir grup eğitmenle birlikte tutuklandı.

Uzun süre Halk Kuvvetleri’nin Sosyalist Birlik Partisi’nin ünlü bir lideri olarak kaldı. 1981 yılının Nisan ayında fikri üretime yönelmek için parti sorumluluğundan istifa edip siyasi çalışmadan uzaklaştı.

Medya alanında da faaliyetleri vardı. “İlim” ve “Muharrir” gazetelerinde çalıştı. Aklam dergisinin ve 1968 yılında yayın hayatına başlayan haftalık “Filistin” dergisinin çıkmasına katkıda bulundu. Yazdığı yenilikçi ve tartışmalı yazılarıyla bilinen filozofun 30`dan fazla eseri bulunuyordu. Bağdat Arap kültürü, Unesco ödülü (1988), Fas kültür ödülü (1999), Mayıs Arap Dünyası’nda Fikri Araştırmalar Ödülü (2005), Dünya Felsefe Günü münasebetiyle Unesco İbni Sina Madalyası (2008) ödüllerini aldı.

 

KÜLTÜR KATLİAMCISI MI?

Fırtınasız deniz yoktur misali elbette dilsiz budaksız değil bütün fikriyatı. Câbiri felsefeci kimliğiyle bu anlamda bazı açılımlar sunarken, fazla açık kapı bırakıyor. Ama her ne olursa olsun, bu tip zihin jimnastikleri ve yeni önermelerle donatılmış bir İslam medeniyetinin inşası, konuşulmalı ve gündemde tutulmalıdır. Onun fikri faaliyetlerine yönelik yapılmış eleştirilere değinmek gerekir kısmen de olsa. Bu noktada şunu vurgulayalım ki, 1980’li yıllarda yapılmış bu çalışmalar akademik camiada hak ettiği yankıyı, dolayısıyla önemli düzeyde eleştirilme imkânını bulamamıştır. Yanlış iltifat nevinden anlamaları bir kenara koyarsak sınırlı sayıda eleştiriler yapılmıştır. Yapılan eleştirilere gelince bunların bir kısmı onun “Arap Aklı” kavramına yöneliktir. Örneğin Yasin Aktay akıl ile ilgili yazdığı makalesinde bu tarzda eleştirilerde bulunmaktadır. Aktay’a göre, “Aslında Câbirî, Arap Aklı’nın üç bileşeninden yani beyanî aklı daha asli bir unsur sayarken, aynı zamanda en pozitif anlamda yücelten bir şey de yapmış olur.” Aktay, Câbirî’nin beyani akıl öncelemesinin asıl nedeninin bu aklın daha Arabî bir özelliğe sahip olduğunu kaydetmektedir. Oysa Câbirî’nin Arap-İslâm kültürünü kendileri aracılığıyla okumaya çalıştığı beyan, irfan ve burhanî söylemler içerisinde beyandan yana değil tam aksine beyan-burhan merkezli Endülüs tecrübesinden yana tavır koymaktadır. Öte yandan Aktay’ın Câbirî’ye yönelik yaptığı eleştiriler hiç şüphesiz ki önemsenmelidir. Bu eleştiriler bağlamında Aktay’ın da referans olarak kullandığı Ali Harb’ın yaptığı eleştirilere gelince, o da Câbirî’nin “Arap aklı” kavramına yaptığı aşırı vurgudan rahatsızdır. Harb, Câbirî’nin yaptığı çalışmaların yadsınmaması gereken çalışmalar olduğunu kaydetmekle birlikte onun çalışmalarındaki eleştirilebilen yanlarının da olduğunu zikretmektedir. Câbirî’nin Arap aklıyla ilgili çalışmalarını kapalı ve yeterince anlaşılır olmamakla suçlayan Harb şunu kaydeder: “Câbirî çalışmaları inkâr edilemez ancak Arap Aklı eleştirisi, aklın açılması mı yoksa kapalılığı mıdır?”

Câbirî’nin yöntemine en sert eleştirinin Corc Tarabişi’ye ait olduğunu söylersek abartmış olmayız. Zira Tarabişi Câbirî’nin kültür ile ilgili araştırmalarını “kültür katliamı” (mezbehetu’t-turas) diye nitelendirmektedir. Gerçi Ali Harb Tarabişi’nin yaptığı bu tarz eleştirisini “anlamı olmayan saçma bir söz” olarak nitelendirmektedir. Ayrıca Câbirî’nin siyasi görüşleriyle ilgili çalışma yapanlar da laik bir yönseme ile, onun din ve siyaseti ayrı düşünmemekle hata yaptığını ifade etmektedirler. Cabirî’nin Arap-İslam kültürü ile ilgili tetkiklerinde aydınlatılması gereken hususlardan birini irfanın dışlanıp dışlanmaması gerekliliği ile kendisinin eleştirmiş olduğu oryantalist bakışın neresinde durduğu hususları oluşturmaktadır. Gelenek gömleğinin yırtıldığı yerlerden biridir bu.

 

YAZI PERDESİNİ KUR’AN’LA TAMAMLADI

Sonuç olarak Câbirî’nin okuma tarzına ve eleştirilerine yönelik yadsınmayacak eleştiriler yapılmıştır. Gayet tabi ki, Câbirî metodolojisi eleştiriden muaf değildir. Kanaatimizce Câbirî’nin kullandığı yöntem, yaptığı kavramlaştırma noktasında Batılı referans ve argümanların etkisinde kalmıştır. Yer yer Marksist teorisyenlerin de etkisi hissedilmektedir. Örneğin, tüm çalışmalarında yapısalcı metodoloji kullanmaktadır. Ayrıca “siyasal aklı” yorumlarken ganimet unsuruna aşırı bir vurgu yapmaktadır. Bu da alt yapı-üst yapı ilişkisi tarzında bir yorumu andırır. Kötü huylu urlar gibi giymiştir Câbirî bu yaklaşımı. Herkes uykudayken uyanmanın kefareti olarak da bakanlar olacaktır buna. Usta olduğunu unutmadan avantajlarından yararlanmak en iyisi. Bir sınır koyabilme meselesi, kendini kaybetmeme, aklıselim olmaktır bu. Tabii Hasan Hanefî konusunda olduğu gibi bu konuda da bir Abdurrahman Arslan eleştirel (ç)özümlemesi okumak iyi olurdu.

İhtiyacımızı bilen bir tezgâhtardı belki. Son iki aslında tek eseri Kur’an’a Giriş ve Kur’an’ın Anlaşılması: Nüzul Tertibine Göre Açık Tefsir adını taşıyordu.

1936 yılında doğan Muhammed Abid el-Cabirî geçtiğimiz günlerde vefat etti. İnternette birbirinin aynı olan irili ufaklı vefat haberlerini okudum. Bunların hepsinde ama hepsinde herkes onu düşünür yahut aydın olarak andı. Doğrusu bu değerlendirmeler Müslüman zihnin âlime yüklediği anlam evreni hakkında az çok bilgi veriyordu. Ama ben bunun eksiklik olduğunu düşünüyorum. Bunları okudukça onu biraz mazlum gördüm her nedense. Çoğu haberin altında ufacık bir yorum bile yoktu. Bu suskunlukla (a)paratif metin yazarları hakkında yapılan yorumları kıyaslayınca bu mazlumluk hali daha da pekişti doğrusu. Onun Kur’an ilimleri sahasında da önemli çalışmaları vardı çünkü. 2006 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesinin düzenlemiş olduğu Arzın Merkezinde Buluşmalar adlı konferans için Türkiye’ye gelmiş ve bir konuşma yapmıştı Câbirî. O konuşmanın giriş bölümünde İstanbul üzerine öyle güzel sözler söylemişti ki:

 

İSTANBUL, ENDÜLÜS’TEN DAHA ESKİ VE KÖKLÜ

“Buluşma burada sadece teorik ve suni bir kavram değil, coğrafya ve tarihin dayattığı ve sonuna kadar da dayatacağı çok özel bir kelimedir. Birine Batı diğerine Doğu denen iki alan arasındaki bu buluşma artık daha fazla önem kesbetmekte, bir uygarlık buluşması haline gelmekte, Avrupa Birliği’ne girişle tamamlanacak bir süreç olarak görünmektedir. Dolayısıyla bizzat istenen ve bilfiil yürünen bir yoldur bu, sadece gelip geçici etkilerle sınırlı kalan marjinal bir buluşma düşüncesinden bahsedilmediğinin bilincindeyiz.”

“Birazdan, özel bir program ve plan gerektiren bir durum üzerinde yoğunlaşacağım. Ancak şu bilinmeli ki İstanbul tesir bakımından Endülüs’ten daha eski ve köklüdür. İstanbul iki ayrı alan -ki buna bazen Doğu-Batı, bazen Doğu Roma İmparatorluğu, bazen de İslam âlemi denmiştir- arasında bir köprü niteliği taşımaktadır.”

Türkiye’ye geldiğinde onunla konuşan Sami Hocaoğlu, kaleme aldığı yazısını şöyle noktalıyordu: “Böyle dolu bir ömrün hâsılatı Kur`an`a hasredilmeli. Değil mi ki, her kitap bir Kitab için yazılır? İşte, böyle: Perde kapanırken, sahnede mutlaka Kur`an olmalı, Kur`an…”

“Gerçekten de Muhammed Abid el-Cabirî ömrünün son eserini Kur’an üzerine kaleme aldı. İslam dünyasında nüzul sırasına göre yapılmış tefsir çalışmalarından üçüncüsünü kaleme aldı. Yakında Türkçe kültür dünyasının da tanıyacağı eserinin takdiminde şunu söylüyordu Muhammed Abid el-Cabirî: “İmdi; ‘Kur’an’a Giriş’ adlı bu eser iki kitaptan oluşmaktadır. Birincisi ‘Kur’an’ı Tanımlama’, ikincisi ise ‘Kur’an’ın Konuları’. İkincisinden, onu okuyuculara takdim edeceğimiz zaman bahsederiz. Birincisi yani elinizdeki kitap ise üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümü üç semavi dinin köken birlikteliğini incelemeye ayırdık. İkinci bölümde Kur’an’ın ‘oluşum ve şekillenmesi’ sürecini araştırdık. Üçüncü bölümde ise Kur’an kıssalarını tahlil ettik.”

 

ELEŞTİRİYİ ÖZLEMEKTİR HAS ESERİN KADERİ

“Her ne kadar bu son bölüm kitapta diğerleri ile ilgisiz bir ilinti gibi görünse de esasında o, önceki iki bölümde ele alınan konuların açıkça yansıdığı bir ayna gibidir. Nitekim Kur’an kıssalarını incelerken mushaftaki tertip sırasını değil de nüzûl sırasını esas almış olmamız bize bu kıssaların, hasımları karşısında Muhammedî davet için yöntem ve silah vazifesi gördüğünü ortaya çıkarma imkânı sağlamıştır. Bu ise, Kur’an’ın oluşum süreci ile Nebevi Siret’in akışı arasındaki uyumu tebarüz ettirmemize yardımcı olmuştur. Eğer biz de, Kur’an kıssalarını kendilerine ait özel iniş sebepleri, maksatları ve hedefleri olan Kur’anî hadiseler olarak değil de sadece tarihte yaşanmış olaylar olarak değerlendirip onları İsrailiyyat kaynaklı yorumlayan eski ve yeni birtakım müelliflerin yolunu tutsaydık bu hususlar kesinlikle gözümüzden kaçmış olacaktı.”

Düşünsel izleğini geçmişin yapı-bozumu ve post-sömürgecilik dönemi problemlerinin yeniden tetkiki şeklinde çifte bir süreç dâhilinde gerçekleştirmeye çalışan Muhammed Abid el-Câbirî’nin bu eserinin Kur’an’ın anlaşılmasına katkı yapacağı ama aynı zamanda da eleştirileceği ortadadır. Eleştiriyi özlemektir has eserin kaderi çünkü “Kuzeye dönmüş ayçiçeğine fısıldar gibi” fısıldamalı bunu bütün yazarlara.

Umulur ki eleştirerek okumaya kıyabilir okurları onu. Ben eleştiriden ne anlarım diyenler ise atasının bakış kuşundan ötesine gidemezler.

Şimdi ölüm karşısında susalım ve çok ama çok eksik olan bu portrenin sonunda esirgeyen ve bağışlayan Rabbimizin kelimelerinden bir şeyler bekleyelim: Af ve mağfiret ilki olsun.

ALTAN ALGAN

Özgün Duruş

13 Yorum

Diğer Haberler

Ahlak-Din İlişkisi / Ayetullah M.T.Misbah

Proudhon mu Behlül Dânâ mı? & Kölesin Sen Erkek!

İlim ile Bilim arasında / Bilim,İslam'ın nesi olur?

M. Foucault ve düzenin reddi / Arsen Ceyhan

İzmirli İsmail Hakkı'nın "Angilikan Kilisesine Cevap" Adlı Eserinde Aklın değeri

Batı Düşüncesini Modernliğe Taşıyan St.Augustin

Frantz Fanon ve kara talihimiz

İslamî Devlet'ten Medenî Devlete / Ali Rıza Akgün

Fıtrat : İnsanın Ontolojik Altyapısı / Haydar Öztürk

Kürşad Atalar ile "Batının Kaynakları" üzerine

Doğu ve Batı sorusuna binaen / Ali KAYA

Guenon neden Hint'e yoğunlaştı? / Guenon'u keşfetmeliyiz!

Hayatta İki İrade mi var? / Ali Kaya

Adalet / İbn Arabi

Deginiler.../ Ali Kaya

Varoluşçuluk

İdealizm

Ali Şeriati'nin Mirası-2 / Ali Kaya

Ali Şeriati'nin Mirası / Ali Kaya

Düşünce Terzisi : Muhammed Abid El Cabiri

Psikoloji ve Tasavvuf Açısından Rüyalar
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz