Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İdealizm
Düşüncenin olduğu her yerde Hegel’e rastlamak mümkündü. Çünkü o sistematiğini geliştirirken, var olacakların düşüncenin malı olduğunu, bir şeyin var olmasının ancak onun düşünülmesiyle gerçekleşebileceğini öne sürüyordu.
09/06/2010 / 17:29

İnsanların her zaman kendileri için üstün bir disiplin yaratma çabası olmuştur. Bu ortaçağda kilise tarafından törpülenmeye çalışılmış olsa da feodal egemen sınıf tarafından saklanmış, sanayi inkılâbından sonra gelişimini modern toplumda üretici güçleri elinde bulunduran burjuva sınıfına bırakmıştır ve günümüz küreselleşen dünyasında hala tartışıla gelen bir süreci oluşturmaktadır. İşte bu yazıda, bütün bu gelişmeler, duraklamalar, devinimler arasında filizlenen ve aydınlanmanın kurucusu sayılan Hegel ve İdealizm anlayışını irdelemeye çalışacağız.

Ortaçağda bilindiği üzere egemen sınıf kilisenin etkisi altındaki monarklar ve derebeyleri idi. Düşüncenin ve ilerlemenin anahtar üçlüsü bu sınıflardı. Bu dönemdeki felsefi gelişmeler Platon, Aristoteles, Sokrates gibi filozoflar ışığında tartışmaya kapalı bir biçimde çizgisini sürdürmüştür. Bütün bu feodal anlayışa sahip filozoflar, G.W. F. Hegel’in esin hocaları olup,”özgün idealizm” mantığının temelini teşkil etmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi idealizm ortaçağ toplum düzeninde doğmuş; köklerini yarı özgür, feodal, katı hiyerarşik bir tarihsel birikimden almıştır.

İdealizmin kökenleri itibariyle ortaçağa dayanmış fakat aydınlanma ile birlikte ismi anılmaya başlanmıştır. Daha doğrusu o zamanlardan günümüze gelen İdealist felsefe Hegel’in ismi ile özdeşleşmiştir. Bunun nedenine gelince kendisinden önceki filozoflardan farklı olarak, modern devlet kuramına örnek oluşu ve oluşumuna sebep vermesidir ki günümüzde halen “Hegelist devlet olgusu” tamamıyla çağdaş, modern bir çerçevede anlaşılmış ve tartışılmıştır. Bu yüzden yine tekrarlamakta fayda var: “aydınlanma ve idealizm” aynı zamanlarda anılmış, sorgulanmıştır. Fakat burada paradoks olarak karşımıza çıkan şey, Hegel’in idealizminin, köken itibariyle,(ilkçağ ve ortaçağın düşünce sistematiğinin)“skolastisizmin” içinde doğması, daha sonra adının aydınlanmayla birlikte anılmasıdır.

İdealizm konusunu irdelerken eleştirileri de göz önünde bulunduracağımızı söylemiştik, çünkü bilimsel tatmin ve yetilik ancak böyle bir perspektifte gerçekleştirile bilinir. Burada K.Marx’ın yoğun eleştirisine uğrayan L.Feuerbach’a değinmekte yarar olacaktır. Çünkü bir materyalist düşünür olarak Feuerbach, direkt olarak olmasa da dolaylı yönden, Marx ve Marksist düşünürler tarafından (insanı dinsel öze indirgeme sebebiyle) idealizmle suçlanmıştır. Feuerbach’ın suçlanma sebepleri arasında gösterilen onun idealizmle birlikte getirdiği söylenen metafizik(irrasyonalist düşünüşiii) ve insanı duyumsal(emosyanalist) bir nesne olarak nitelendirmiş olmasıdır. Buradaki gerekçe Marx tarafından şöyle nitelendirilmiştir:”İnsan sadece bir duyumsal nesne olarak adlandırılamaz, çünkü o salt sezgiye ve duyuya dayalı bir kavrayış değil, toplumsal bir varlıktır ve bu varlık bir faaliyetler toplamıdır, insan denilen şey bu faaliyetler içinde uhrevi(metafizik veya sezgisel) bir vasıf bulundurmamakla birlikte, özünde din, akıl belirleyiciliğinden de uzaktır. İşte idealizm, maddeci Feuerbach ta böyle vücut bulmuştur, bu da bize idealizm terminolojisindeki kelimeler hakkında bazı ipuçları vermektedir. Metafizik, din, sezgisel inanç…

İdealizm doğası gereği;,dinsel tözü referans alan ve bu bağlamda biraz metafizik esaslı,siyasi ve felsefi bir disiplin olarak karşımıza çıkmaktadır.”Bu yönüyle,salt tinsel dünyaya ait saptamaları olmasına karşın bir pozitif yön olarak günümüz siyasi yapılanmalarını da etkilediği gerçeğini göz ardı edemeyiz.Burada idealizmin diğer bir özelliği olan -ki bazı düşünürlere göre negatif bir yöndür-statükocu özelliğine değinmekte yarar var.Kabul gördüğü üzere bilimsel sosyalizm,(komünizm),anarşizm,anarşist komünizm veya diğer radikal anlayışlar olsun bir değişimi öngörür,hatta bu değişim reform seviyesinde değildir;tamamı ile bir evrimi,dönüşümü, ve devinimi(devrimi)öngörmektedir.Fakat idealizmin gerçekleştirmek istediği bu felsefi akımlarla tam anlamıyla taban tabana zıttır,ve anti-faaliyet bir anlayışı sergilemektedir.(ki bu anti faaliyet hadisesi devlet aleyhtarı faaliyetler için öngörülmüştür,kısacası savaş meşruluğu savunusu diyebiliriz bu hususa ileriki bölümlerde değinilecektir) Bu yönüyle de idealizmin “meşru bir gelenek”(devlet) anlayışıyla yoğrulmuş bir yönüyle statik kurgular bütünü” olduğu ileri sürülebilir.

Hegel’in “objektif idealizmini” açıklarken şu cümleleri dile getirmek gereklidir: Her şey, ama her şey devlet, ahlak, madde, “mutlak zihnin”(düşüncenin-idea’nın-) türevidir( ki bu Marx ta baş aşağı çevrilmiş şekildedir)görünen dünya onun yansımasıdır, dış dünya denilen şeyde böyle oluşmuştur ve biz bu oluşumların gölgesinde yaşamaktayız. Bütün bunları söylerken metafizikten korkmayan Hegel, devleti de bu fikirler etrafında bir analizden geçirir, teolojik bir havaya sokar. Bunun sebebi dış dünyadaki yanılsamalarla, yorumlamaların öznel oluşudur ve ilgilenilmesi gereken konu da öznel olamayan bir eğilim sarf eden tabii ki soyut çözümlemelerdir.

Tartışmasız olarak Hegel de, devlet üstün bir elittir ve mükemmel üstü bir aygıt olarak kutsallaştırılmıştır. Bu konudaki düşüncelerini 1821 de yayınlanan “Hukuk” adlı eserinde yüksek düzeyde dile getirir.vBu tanrısal elitlik ve yücelik inancı,(burada devletin tanrıdan kopma özelliğini vurgulamak için kullandım) ancak sonsuz, sınırsız bir sadakat ve itaatle sağlanabilir. O, insanın devlet tarafından geliştirildiğine büyük bir akli izah getirmeye çalışmıştır. Bir yerde şu soruyu sormak gereklidir: bu kadar çaba ve bilimsel gayret sergilemiş olan Hegel, felsefe inşasına hiç mi yeni bir şey katmamış, köklerinden kopamamış ve kendisini aşamamıştır? Bu soruyu şöyle yanıtlarsak Hegel’in hakkını yememiş oluruz herhalde… Hegel her ne kadar suçlamalara varan eleştirilere maruz kalsa da, onun felsefede ve bilimde ilerlemenin anahtarı olan “diyalektik” buluşunu hiçe sayamayız. Bu çok önemli bir ilk olup, önemi, karşıt görüşte olanlar tarafından da anlaşılmıştır.(ki burada Marx, Hegel’e çok şey borçludur. Tarihsel yâda ekonomik anlamda toplumların gelişimini inceleyen ve analizini yapan Marx kendi teorik ve pratik olgunluğunun çıkış noktası ve temeli saydığı meşhur diyalektik anlayışını Hegel sayesinde geliştirmiştir.

Hegel’in devlet kuramına devam edecek olursak, Hegel’in idealizmi; devleti putlaştıran ona tapan ve yeryüzü tanrısı kabul eden bir savunuyu kabul etmiş gibi görünmektedir. Devlet bu anlayışa göre erdemin ve ahlakın en yüksek mertebeye çıktığı ve yüceldiği kurumlar kurumudur. Onun için devlet özgürlüktür, Leviathandır, tanrıdır ve her şeyin üstünde birey için var olandır, toplum iyiliği için totaliterdir, soyuttur; baskıcıdır ve her zaman var olacaktır. Buradaki yargılardan çıkacak formül şudur: İdeal düzen=>yüksek ahlak ve erdem=>özgür birey+devletin varlığı…

Hemen belirtmekte yarar var. İç strüktüre bakacak olursak İdealizm ve Materyalizm tamamıyla taban tabana zıt bir anlayış sergilese de, vurgulanan düşünsel ilerleme ve analiz de bir birliktelik bir etkileşim söz konusudur. Bu olayda ideolojik bir sakınma ve tavır yerine Marx, doğru olanı alıp kendisine göre tasavvur eder ve şekillendirir. Olup biten sadece budur. Zaten diyalektik denilen şey de bu değil midir? Yanlışı doğrudan ayırıp, gerçekliğe ulaşma dürtüsü, zıtlarla, zıtların kavgasıyla bilgiye ve evrensel doğruya ulaşmak. İsterseniz Marx’ın, idealizmden ve Hegel’in birikimlerinden nasıl yararlandığını birlikte görelim.

Hegel, diyalektiğini: Varlık(tez)=>Yokluk(antitez)=>Oluş(sentez)üçlüsü ve kombinasyonuyla dile getirmiştir. Hegel vargı olarak, yeniden oluşum ve değişimlerin, düşünsel merkezli olması gerektiğinden bahsetmiştir. Bu üçlüdeki tanıtı şunu göstermektedir: evren zıtlıklarla doludur ve bu değişim ancak bu metotla felsefi düşünce sürecinde hayat bulabilir. Gerçek ilerlemenin ancak böyle gerçekleşeceğini, ilerlemenin ve gelişmenin salt olarak zihinsel modellerle varsayılabileceğini öne sürmüştür. Bu Hegel’in katıksız rasyonalist anlayışa sahip olmasıyla ilgilidir. On da Toplumsal(fiili) ilerleme değil de, zihni ilerleme,(düşünsel ilerleme) her zaman hayati öneme sahip olmuştur. Burada Hegel’in çiçek örneğini hatırlamakta yarar olacaktır: Çiçek tomurcuklanır, büyür, sonra ölür, sonra yeniden başka bir tohumda yaşam bulur. Bu örnekte bir tekrar dönüşüm ve yinelenme mevcut olup evrendeki sürekliliği ve bu sürekliliğin etkilerini simgelemektedir. Şimdi aradaki benzerliği anlamak için Marx terminolojisindeki diyalektiğin karşılığına bakalım.

Tez(burjuva ideolojisi, düzeni) + antitez(sosyalist düzen isteği, ideolojisi)=sentez(komünist, sınıfsız toplum) formülü ile evreni ve bütün tarihsel ve toplumsal olguları açıklamakta kullanan Marx gerçekliği bu formülasyon da aramıştır. Görüldüğü üzere benzerlik ve değişkenlik hemen göze çarpmaktadır. Fakat değişim ve fark özdedir, benzerlik ise görüntüseldir. Marx teorisinin temel taşı sayılan bu değerler dizisi, ekonomik veya iktisadi daha doğrusu maddeci(materyalist) bir anlayışla bezenmiş olup, bu dünyanın malı olarak pratikleşmiş, basitleşmiştir. İşte bu nokta da nüanslar ortaya çıkmaktadır. Marx’ın Hegel’in, biraz daha “agnostik” olan “ideal materyalist” görüşünü bu yolla geliştirdiğini ve görünen dünyaya uyarladığını bariz şekilde görebiliriz. Zaten gelişme ve bilimde ilerleme de ancak ve ancak böyle sağlanabilir. Hegel’ in kendi diyalektiğinde her zaman tek bir öz var olmuştur. Bu öz genel(bütün) olup, bütün oluşumlar ondan ileri gelmektedir. Genel olarak bu dünyaya ilişkin varsayımlarını, tözsel olarak soyut ve mutlak zihinsel(geist) tasarımlara ve düşüncenin, yani ideanın,(tanrıdan seziş ve kopuş anlamında) tiranlığına vardırsa da, felsefeye ve bilimsel ilerlemeye katkısı küçümsenmeyecek kadar fazladır. Yazının devamında eleştirilere devam edilecektir.

Negatif yön olarak gösterilen bulgulardan biri de, Hegel’in faşist ve darvinist görüşlerden ne kadar etkilendiğidir. Çünkü yukarıda da sayıldığı üzere ünlü iki diktatörün devlet yapılandırmasının Hegel’den esin aldığı görülmektedir. Bunu kurulan rejimlerdeki devlet aygıtına bakarak da anlayabiliriz. Adolf Hitler’in kendi ağzından kendi cümleleri ile, devletin ne olması gerektiğini öğrenelim:

“Aryanlar olarak biz, devletin, ulusun yaşayan organizmasından başka bir şey olmadığını düşünebiliriz. Bu organizma… ruhsal ve düşünsel yeteneklerin biraz daha geliştirilmesi yoluyla, onu (ulusu)en yüksek özgürlüğe götürür”.(A.Hitler)
“Devletin olması tanrının dünya için istediği şeydir.”(G.W. F.HEGEL)
Bütün bu saptamalar gösteriyor ki, yaklaşımlar biraz farklı olsa da, içerik “yarar ve devlet” ikilsinden oluşmaktadır. Şimdi gelin faşizmin diğer bir kilit noktası olan “ırkçılık” olgusuna bakalım; bu konuda da fikirler hemen hemen aynı gibidir.
“Bir gün gelecek dünya, kültürü daha az yüksek fakat enerjisi daha fazla bir insanlığın eline geçecektir.”(A.HİTLER)
““Bu halk(alman halkı) dünya tarihinde bu çığır için başat bir halktır-ve bu anlamda yalnızca bir kez çığır-açıcı olabilir. Dünya tininin gelişiminin şimdiki evresinin somutlaşması olması gereken bu saltık hakka karşı, başka halkların tinlerinin hiçbir hakkı yoktur ve bunlar, giderek çığırları geçmiş olanlar bile, bundan böyle dünya tarihinde dikkate alınmazlar.”(G.W. F.HEGEL)

Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Hitler’in fikirleri Hegel’inkilerle uyuşmaktadır, bu uyuşma pragmatik bir anlayışla perçinleşmiş gibidir. Zaten Führer(Hitler)Mussolini’yle hem fikirdir. Çünkü iki diktatörün de hayalî projeleri birbirinin hemen hemen aynı gibidir, kopyasıdır. Bu vargılar faşizmle- idealist ve aynı zamanda rasyonalist olan Hegel’in- bağlantısı için yeterli olmakla birlikte birer kanıttır. Peki, Sosyal Darvinizmle Hegel’in bağlantısı ve benzerliği nedir? Bu soruyu yine kendi ağızlarından öğrenmekte yarar var.

“Dünyada yaşamın ölümsüz yasalarına boyun eğmek gerekir. Bu yasalar yaşamı bir kavga, sonu gelmez bir kavga kabul ederler. Yaşamak isteyen savaşım vermelidir. Bu sürekli savaşım ülkesinde, savaşmak istemeyen yaşamayı haketmemektedir. Biz dünyaya, sürekli kavga pahasına her gün ekmeğimizi kazanmak için getirildik.”(A.HİTLER)

Gelişme için savaşı meşru gören Hegel ile A.Hitler’in benzerliği hemen göze çarpmaktadır. Çünkü bunlar Darwinist görüşleri temsil etmektedir ki Hitler’in bu sözleri doğal ayıklanma teorisi ile direkt ilgilidir. Varılan nokta: Hegel’in saptamaları direkt olmasa da, dolaylı yönden -bazen direkt-Darwin yâda onun düşüncelerinin barındırdığı “doğal ayıklanma ve savaş teorisi” ile birliktelik sağlayarak, fikirdaşı olan faşist ideolojilerle aynı zamanlarda anılmıştır.

Buradan şöyle bir çıkarım elde etmek mümkündür: İdealizm ve öğretileri, din devlet, düşünce üçgeninde şekillenerek, gelenekçi bir alt yapı anlayışıyla, aydınlanma anlayışına sahip çıkmış ismi zaman zaman totalitist modellerle bağdaştırılmış bir disiplinler toplamıdır. Doktrin ve töz olarak belki eleştirilere maruz kalsa da, ilkler bakımından bir başarıya imza atmıştır. Günümüz modern dünyasında farklı anlamlar yüklense de içeriksel olarak aynı kalmayı sağlayabilmiş, türevlerini yaşatabilmiştir. Sosyal bilim alanında, bazı zamanlar anti-bilimsel olarak da nitelendirilmişse de genel olarak dünyanın gelişim trendine uyum sağlayan bir mekanizma geliştirebilmiştir.
Şu anda yaşanılan dünyada ismi, faşizmden muhafazakârlığa kadar uzanan bir yelpazede anılan idealizm ve bizzat geliştiricisi Hegel, önemini yitirmemiş olup güncelliğini halen korurken, insanların kafalarında modernizeyle aynı anlamda yer bulmuş ve tazeliğini getirmiş olduğu yeniliklerden alan bir savunu olarak zihinleri meşgul etmektedir.

Düşüncenin olduğu her yerde Hegel’e rastlamak mümkündü. Çünkü o sistematiğini geliştirirken, var olacakların düşüncenin malı olduğunu, bir şeyin var olmasının ancak onun düşünülmesiyle gerçekleşebileceğini öne sürüyordu. Bu yüzden düşüncenin önemini ve türevlerini sıkı sıkıya savundu. Onun için hayatın vazgeçilmez ereği buydu. Bu bazı düşünce çevreleri tarafından yanlış bir tutum olarak nitelendirilse de, Hegel zamanına ve çağdaşlarına göre düşünsel platformda çok iyi bir mesafe kat etmiştir.

Can Murat DEMİR / felsefe hayat

41 Yorum

Diğer Haberler

Ahlak-Din İlişkisi / Ayetullah M.T.Misbah

Proudhon mu Behlül Dânâ mı? & Kölesin Sen Erkek!

İlim ile Bilim arasında / Bilim,İslam'ın nesi olur?

M. Foucault ve düzenin reddi / Arsen Ceyhan

İzmirli İsmail Hakkı'nın "Angilikan Kilisesine Cevap" Adlı Eserinde Aklın değeri

Batı Düşüncesini Modernliğe Taşıyan St.Augustin

Frantz Fanon ve kara talihimiz

İslamî Devlet'ten Medenî Devlete / Ali Rıza Akgün

Fıtrat : İnsanın Ontolojik Altyapısı / Haydar Öztürk

Kürşad Atalar ile "Batının Kaynakları" üzerine

Doğu ve Batı sorusuna binaen / Ali KAYA

Guenon neden Hint'e yoğunlaştı? / Guenon'u keşfetmeliyiz!

Hayatta İki İrade mi var? / Ali Kaya

Adalet / İbn Arabi

Deginiler.../ Ali Kaya

Varoluşçuluk

İdealizm

Ali Şeriati'nin Mirası-2 / Ali Kaya

Ali Şeriati'nin Mirası / Ali Kaya

Düşünce Terzisi : Muhammed Abid El Cabiri

Psikoloji ve Tasavvuf Açısından Rüyalar
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz