Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Islahat Hareketi / Malik bin NEBİ
Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir. Ra'd/11
16/06/2010 / 10:40

Bu asrın başlarına doğru, İslam dünyasına yerleşen Avrupalı, beraberinde, Hıristiyan ahlakının kendine uyan bazı eğilimlerinden başka bir şey getirmemiştir. Onun ruhu, kendisiyle sınırlandığı değerleri bakımından belki de güzel görünüyordu ama müslümanlara karşı daima kapalı ve geçilemez bir keyfiyet sergilemiştir.

Gerçekte, Hıristiyan ruhu kendi dışında, örneğin İslam dünyasıyla olan ilişkilerinde sömürgeci bir ruha bürünmüştür. Onun bu sömürgeci ruhunu –Kuzey Afrika, Hindistan sahilleri ve Sind adaları’na varmadan önce egzotik Eldorado’nun ocakbaşı sohbetlerinde uyanan arzuları beslemiştir. Yine o, Peru’nun hazinelerini keşfetmeye çalışmıştır ki, insanlık bu derece altın açlığına hiçbir dönemde tanık olmamıştır.
Bununla beraber biz burada ahlaki yargılarda bulunmaktan çok, meseleye sosyolojik açıdan bakmak istiyoruz. Bu noktadan baktığımızda ise Avrupalı’nın iki asırdan beri dünya tarihi açısından bir takım yararlı işler yaptığını görüyoruz. Hor gördüğü insanlığın kendi dışındaki bölümünden kopuk olmasına ve onu kendisi için bir basamak olarak görmesine rağmen Avrupalı, İslam dünyasının “gizli güçler” anarşisinden kurtuluşunda-istemeyerek de olsa- yardımcı olmuştur. Ruhun yerine boş hayalleri koyan her toplum bu “gizli güçler” denizinde boğulur. Bu boş hayaller aslında, toprağa egemen olma vasfını kaybetmiş sakat düşünceli kimselerin tasavvurlarının çarpık bir gölgesidir.

Avrupalı’nın faliyetleri, Muvahhidler sonrası insanı’na sosyal değeri hakkında yeni bir ilham kazandırmışıtır; o, bu insanın hoşnut olduğu sosyal konumunu altüst ederek, onu düşler dünyasında alıkoyan vesileleri çekip almıştır. Avrupa insanı – istemeyerek de olsa- onun bu sessizliğini bozmuş, düşünce ve rüyalarını dinamitlemiştir. İşte o zaman,  Muvahhidler sonrası insanı, tıpkı Çin’in Budistleri, Hindistan’ın Brahmanları gibi büyük bir sarsıntıyı hissetmiş ve sıçrayarak uyanmıştır. Uyanmasıyla birlikte kendisini başkaları tarafından şekillendirilmiş bir dünyada buluvermiştir. İki zaruretle karşı karşıya kaldı: İlki; gerileme ve çöküşüne rağmen belli bir seviyede onurunu korumasıydı. İkincisi ise; asgari seviyede de olsa geçimini sağlamak zorunda olmasıydı. Bu iki zaruret, İslam’ın, bütün müntesipleri hatta Orta Afrika’daki ilkel kabileler için dahi ön gördüğü hususlardır. Muvahhidler sonrası insanı, artık acımasız bir dünyada yaşıyordu. Ne savaşlardan toplayacağı ganimetlere, ne insanların yapacağı yardımlara ne de ailesinin gelirleriyle yaşayan bir çocuk olmasına güvenemezdi. Artık bitkisel hayat imkanları ortadan kalkmıştı.

Müslüman artık, sosyal ve ahlaki sahalarda bu yeni hayat biçiminin şartlarıyla uygunluk arz eden bir yaşam tarzını araştırmak zorundaydı.

İleride de göreceğimiz üzere, tarihi hareketler işte bu muğlak araştırmalardan doğmuştur. Bu hareketler, İslam’a  bugünkü çehresinin ana hatlarını kazandırmıştır. Söz konusu araştırma, asırlardan beri İbn  Teymiye’nin kitaplarıyla gündeme gelmiş, İslami sağduyunun içine düştüğü endişeyle özdeşleşmiştir.

Yukarıda söz ettiğimiz tarihi hareketler, genel olarak iki ana akımda kendilerini gösterir:

a.Islahat akımı: Bu akım müslümanın vicdanıyla irtibat halindedir.
b. Yenilikçi akım: Birinciye oranla daha yüzeysel bir akım olan Yenilikçilik, Batı okullarında eğitim görmüş sosyal bir sınıf tarafından temsil edilmiştir. Bu akımın hareketlerine örnek olarak, Hindistan’daki Aligarh Üniversitesi Hareketi’ni gösterebiliriz.

Birinci akıma gelince, bu akımın İbn Teymiye döneminden beri müslümanın gönlüne giden yolu bulduğunu görüyoruz. Tıpkı, yer altındaki suyun, mecrasını bularak zaman zaman farklı yerlerde fışkırması gibi. İbn Teymiye, dönemin en tanınan alimlerine benzememektedir ve Gazali gibi bir mutasavvıf da değildi. O, İslam dünyasında ruhi ve sosyal yenilenmeye çağıran bir mücadele adamıydı. İşte, Kuzey Afrika’da İbn Tumert tarafından kurulan büyük Muvahhidler Devleti’nin asıl banisi bu akımdı. Bu devlette, doğu da Muhammed b.Abdulvahhab tarafından Vahhabi Devleti’nin kurulmasına yol açmıştır. Ne var ki bu devlet  Batılı devletlerin ve Babıali’nin  teşvikleriyle 1820’ de Mısırlı Mehmet Ali Paşa tarafından yıkılmıştır.

Ancak, bu akımın Arap yarımadasındaki etkinliği sürmüş ve 1925’te bugünkü Vahhabi Krallığı şeklinde tekrar ortaya çıkmıştır.

Özellikle bu ilk Vahhabi hareketinden sonraki yüzyılda Islahatçı akım’ın bütün İslam dünyasına yansımış olduğunu görüyoruz. Bunu da, şahsiyetinin zirvesinde,  Muvahhidler sonrası toplumunun, bireyi ya bir kurban ya bir çanak yalayıcı haline sokan alçaltıcı etkilerinden kurtulabilmiş olan Cemaleddin Afgani’ye  borçluyuz.

Afgani, fıtri bir insan olmasının yanısıra eşsiz bir kültüre de sahipti ve bu özelliği onu, İslam dünyasında “ Kültür ve Bilim Adamı” döneminin öncüsü yaptı. Zamanın İstanbul, Tahran gibi şehirlerinde, gençliği onun ardına düşüren de muhtemelen bu kültürdür. İşte ıslahat hareketinin önderleri bu gençliğin saflarından çıkmıştır. Asırlardan beri ilk defa “ Peygamberlerin Sosyal Fonksiyonları” hakkında konuşma cesaretini göstermiştir. Hem de Muvahhidler sonrası  insanı’nın çoğunlukta olduğu bir toplumda.

Kader onu; sömürgeciliğinin yerleştiği bir toplumun nasıl yavaş yavaş çürüyüp parçalandığının hem susturulamaz bir tanığı hem de elde edilemez bir yargıcı olmasını istemiştir. Bu genel manzaradan başka bir de özel bir olay, onun çehresini ıslah etme iradesini bilinçlendirmiştir. Bu olay, sonu kanla biten “ Sipahi Ayaklanması” dır. Afgani , bu acı olayda, İslam dünyasının maddi ve ruhi iflasına tanık olmuştur. Bu iflasın neticesinde sözkonusu ayaklanma başarıya ulaşamamıştır. Hele bu kanlı olayın ardından Aligarh Üniversitesi’nin bazı davranışları -ki Afgani bunları İslam’a ve müslümanlara ihanet olarak görüyordu- bu iflasın teyid ve tesciliydi. Afgani bu olayların da etkisiyle, çürümüş kurumlara ve ölü düşüncelere karşı savaş ilan etti.

Kader onu; sömürgeciliğinin yerleştiği bir toplumun nasıl yavaş yavaş çürüyüp parçalandığının hem susturulamaz bir tanığı hem de elde edilemez bir yargıcı olmasını istemiştir. Bu genel manzaradan başka bir de özel bir olay, onun çehresini ıslah etme iradesini bilinçlendirmiştir. Bu olay, sonu kanla biten “ Sipahi Ayaklanması” dır. Afgani , bu acı olayda, İslam dünyasının maddi ve ruhi iflasına tanık olmuştur. Bu iflasın neticesinde sözkonusu ayaklanma başarıya ulaşamamıştır. Hele bu kanlı olayın ardından Aligarh Üniversitesi’nin bazı davranışları -ki Afgani bunları İslam’a ve müslümanlara ihanet olarak görüyordu- bu iflasın teyid ve tesciliydi. Afgani bu olayların da etkisiyle, çürümüş kurumlara ve ölü düşüncelere karşı savaş ilan etti.

Onun ilk hedefi;  Sıffin’de parçalanmış ve sömürge irdeleri tarafından tamamen yok edilmiş bulunan İslam Kardeşliği temeli üzerine yaslanmış yeni bir siyasi yapılanmayı İslam dünyasında inşa etmek, bu uğurda öncelikle o zamanın mevcut yönetimlerinin dayandıkları temelleri yıkmaktı.

İkinci hedefi; materyalizmi karşılayan ve Aligarh Üniversitesi’nin öğretim programında, Batı’nın gizli etkisiyle yer alan “tabiatçılığa” karşı savaşmaktı. Ne var ki, Aligarh Üniversitesi karşısında ki bu tavrı modern bir deyimle ifade etmek gerekirse “reaksiyoner” bir tavırdı. Nitekim söz konusu üniversitenin, Hindistan’daki İslami uyanışın önemli faktörlerinden biri olduğu bilahare ortaya çıkmıştır. Ne var ki böyle bir hükme varmadan önce düşünülmesi gereken bir nokta da, uyanış hareketlerinin tartışmasız lideri olan Afgani’nin bu mücadelesinin ,söz konusu üniversitenin çizgisini değiştirip değiştirmediği gerçeğidir. Görülüyor ki bizler, bundan yaklaşık bin asır sonra Mısır Üniversitesi’nde vuku bulmuş bir olayın benzeriyle karşı karşıyayız: Üniversite hocalarından birinin ortaya attığı tez¹ başta Reşid Rıza olmak üzere diğer hocaların büyük bölümü tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Ama, acaba bu tezin, diğerleri üzerinde hiçbir etkisi olmamış mıdır? Mısır kültür hayatının yönünde en ufak bir değişiklik dahi yapılmamış mıdır? Böyle bir soruya olumlu cevap verebilir miyiz? Hayır, çünkü sonraki derslerde bizzat Taha Hüseyin bu etkisiyle işaret etmektedir. 

Her halükarda Cemaleddin Afgani’nin rolü; sorunları  derinliğine inceleyip çözümler geliştirmek değildir. Aslında sert mizacı da buna elvermezdi. O, her şeyden önce bir mücadele adamıydı ve onun bu eşsiz kültürü ancak bir diyalektik aracıydı. Bazen basit halk seviyesine inse de o, devrimci faaliyeti için kullandığı bir vasıtaydı.

 Onun yaşamış olduğu dönemde, İslam dünyası tam bir uyuşukluk içine dalmış bulunduğu için faaliyetlerinin siyasi açıdan önemi, entelektüel ve psikolojik açıdan taşıdığı önemden az olmuştur. Bu faaliyet, Müslümanları İslam’ın dramı konusunda bilinçlendirmiştir. Şurası var ki, bunun, Afgani tarafından konulmuş metodik bir planın sonucu olduğu söylenemez. Çünkü onun, tabiatcı görüşü savunanlara ve Ernest Renan’a karşı yazdığı yazıları bunun aksini doğrulayacak sayıda ve nitelikte değildir. Ne var ki, o, bu hareketin filozofu veya idarecisi olmasa da önderi ve rehberi olduğu kesindir. Zira o, yaşadığı endişeleri gezdiği bütün diyarlara taşımıştır. Bugünkü uyanışın yolunda verilmiş bu mütevazi çabalara biz çok şeyler borçluyuz. İslam dünyasının siyasi örgütlenmesini yeniden yapılandırmaya çalışan önder de odur. Ne yazık ki onun bu çalışmaları, kitlelere ve kurumlara yönelmiş, Muvahhidler sonrası insanı’nı yeniden sentezlemeyi hedeflememiştir.

O, çevresindeki bozulmayı net bir şekilde görüyordu. Dolayısıyla bu bozulmanın içsel faktörlerini araştırmakla vakit kaybetmeksizin bunları yapısal ve kurumsal değişikliklerle ortadan kaldırabileceğine inanıyordu. Belki beklediği devrim gerçekleşseydi bu kanaati doğrulanabilirdi. Çünkü devrim, insanı değiştirmeye uygun yeni sosyal değerler yaratma gücüne sahiptir. Fakat görülen o ki, Afgani sözünü ettiği devrime taşıyacak faktörleri iyi tanımlayamamıştır. Yaratıcı bir etkiye sahip olacak İslam Devrimi, bunu ancak “karşılıklı kardeşlik” temeline dayandığı sürece başarabilecektir. Bu temel, salt ”kardeşlik” mefhumundan farklıdır. Çünkü ilkinde yani “ karşılıklı kardeşlik” de dinamik bir eylem söz konusu iken, ikincisi sadece soyut bir anlamın ifadesidir.

Gerçek “ karşılıklı kardeşlik”,  Muhacir ve Ensar’dan müteşekkil ilk İslam toplumunun temel direğini oluşturmuştur. Afgani , Islahat hareketinin başlatıcısı, önderi ve modern çağda hala efsanevi kahramanı olduğu halde kelimenin tam anlamıyla bir “reformcur” değildi. ²

Sonuçta, Islahat sorununu değişik sahalardan ele almak Muhammed Abduh’a  kalmıştır. Abduh, Mısırlı ve Ezherli idi. Mısır, çok uzun zamandan beri toprağa bağlı bir halktı. Dolayısıyla Mısırlılar tarih boyunca toplumla iç içe olmuşlardı. Bu yüzden o, sosyal yaşama dürtüsüne her zaman sahip olmuştur. Öte yandan Ezher ise dogmatik kafalar yetiştirmesiyle tanınan bir kurumdu. İşte böyle bir yapıda Abduh, ıslahat sorununu göğüsledi; İslam’ın dramatik durumunu tam anlamıyla kavradıktan sonra ona sosyal bir problem sıfatıyla yaklaşmanın gerekliliğini gördü. Oysa hocası Cemaleddin Afgani, kabilevi ve pratik kafa yapısıyla olaya siyasi açıdan yaklaşmıştı. İşte, ıslahat hareketinin oluşumu ve yönelişi bu Mısırlı Şeyh’in davranışlarıyla belirlenmiştir.

Öyle görülüyor ki, sosyal olma içgüdüsünün özü olan toprak içgüdüsü Ezherlilik ruhuyla  birleşerek, Abduh’a karşılaştığı problemlerle ilgili ayrı ayrı çözümler ilham etmişlerdir. Prof.Gibb’in “ atomizm” diye ifade ettiği de muhtemelen budur. Abduh çok iyi biliyordu ki, ıslahın gerçekleşebilmesi için ilk adımın “birey” ile atılması gerekliydi. O bu düşüncesinin temelini şu Kur’an ayetinde bulmuştur:  «Bir toplum kendi içindekini değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir.» (Ra’d/11). Islahat ekolünün, özellikle de Kuzey Afrikalı Islahatçıları şiar edindikleri bu ayette, bireyin bizzat kendisinin, bütün sosyal sorunlarda temel unsurlarını görüyoruz. Peki onu nasıl değiştirebiliriz?

Bu noktada Abduh’un usulcü kafa yapısı devreye girmiş ve –bilahare Muhammed İkbal’in de yaptığı gibi insanı değiştirebilmek için, yeni bir düşünce biçimi ile “Kelam İlmi”nin ıslah edilmesinin zorunlu olduğu zannına kapılmıştır. Öyle görülüyor ki bu “ Kelam İlmi” kelimesi bundan böyle Islahat hareketlerinin baskıcı ve az da olsa onu saptırıcı kaderi olacaktır. Ve bu ıslahat hareketlerinin temel ilkelerinden bazılarının, örneğin –İslam’da asli düşünceye dönüş anlamına gelen –Selefiye’nin değerini düşürmeye yeltenecekti.

Aslında Kelam İlmi’nin, birey problemiyle ilişkisi, akide veya ilke sahaları dışında pek sınırlıdır. Müslümanlar – hatta Muvahhidler sonrası müslümanı dahi- akidesinden tam anlamıyla sıyrılmış değildir. Aksine inanmaya ve dinini anladığı kadarıyla yaşamaya devam etmiştir. Ama onun bu inancı eylemsizdir, zira toplumsal aydınlatmasını yitirerek, içe dönük ve bireysel bir akide halini almıştır. İmanı, sosyal çevresindeki ilişkilerden kopmuş bir birey imanına dönüşmüştür. Dolayısıyla problem, müslümana, akideyi öğretmek değildir. Çünkü o, ona zaten sahiptir. Burada önemli olan; bu akideye dinamizmini ve olumlu gücünü yeniden kazandırarak sosyal etkileme fonksiyonunu icra etmesini sağlamaktır. Kısaca söylemek gerekirse meselemiz; müslümana Allah’ın varlığı ile ilgili delil göstermek değil, bizatihi ona, kendi varlığını hissettirmek ve onu bu hisle doldurarak güçlü bir enerji kaynağına dönüştürmektir.


İnsanı değiştirmek, insanı “kendi alışılmış kalıplarını aşmaya zorlamak” demektir ki bu, Kelam İlmi’nin ilgi alanına girmez. O belki mistisizm’in sahasına, daha doğrusu henüz adı konulmamış bir ilmin sahasına girer. Biz onu ( Allah’la) İlişkinin Tazelenmesi diye adlandırabiliriz. Murabıt dervişlerinin ve sapıklıklarının ortaya çıkmasına yol açan mistisizm=tasavvuf, ıslahat için gerekli olan temeli bize sunmaktan acizdir. Zira o, sadece insanların bir takım kusurlardan temizlemeyi hedeflemektedir. Oysa ıslahatla hedeflenen; içine düştüğü hareketsizlik ve adaletten kurtulabilmesi için halk kitlelerinin de, “ Kalp İntifadasına” susamış kitlelerde içsel dinamizmi yeşertip geliştirmektedir. ³

Islahat Ekolü’nün öncüleri, düşünceleri sentezleyip, unsurlarını bir araya getirebilseler yani, Şeyh Abduh’un temel usulü ile Afgani’nin sosyal ve siyasi görüşlerini birleştirebilseler belkide yukarıdaki zaaf noktaları ile ilgili mülahazalar onların da gözlerinden kaçmayacaktır. Bu da kuşkusuz saf akide ilkelerine dayalı bir ıslahat metodundan daha üstün bir ıslahat metoduna yol açacaktır. Musa (a), İsa (a), ve Muhammed (s) soyut düşüncelerden bahseden kelam alimleri değillerdi. Onlar insanların fıtri derinliklerine ulaştırdıkları ahlaki enerjinin, akümülatörleri idiler.

Kelam ilmi, her ne kadar, tartışma ve düşünce alışverişini yüceltip yükseltmekte ise de , aynı zamanda İslami meseleleri çarpıtmakta, onu doğal halinden çıkartarak bizatihi ıslahatçıları kafalarındaki “ selefilik ilkesi” ni saptırmakta ve değiştirmektedir. İşte bu bilinçsiz çelişkiler,uyanışta “ insan problemi” nin yerine “ kelami problemler” i koyar. Çünkü dinin “ sosyal fonksiyon”u, kelam ilminin sahasına girmez. İnanan kimse kendisine Selefe dönüş ilkelerine telkin etmeksizin sadece Allah’ın varlığı meselesini öğreten bir ekolden hiçbir yarar görmez.

Yukarı’da söz ettiğimiz nedenlere ek olarak Prof. Gibb’in sublimation (ilâ/yüceltme) kompleksi adıyla andığı diğer bir nedeni de göz önünde bulundurursak, ıslahat hareketinin sapma nedenlerini daha sağlıklı yorumlamamız mümkün olacaktır. Avrupa kültüründe bu kompleksin Saint Thomas d.’Aquin zamanında İslam kültürünün etkisi karşısında bir bunalım şeklinde ortaya çıktığını görüyoruz. Bugün ise aynı olay geleneksel İslam kültüründe,  Batı düşüncesinin baskılarına şiddetli bir karşı çıkış şeklinde kendini göstermektedir. Abduh’un akide sahasında yaptıkları da, bu kompleksi gerektirdiği aşırı övgü eğilimidir.

Bu eleştirileri kısaltarak özetlememiz ıslahat hareketinin düştüğü yanılgıları görmemizi engelleyebilir. Bu eleştiriden sonra baktığımızda, ıslahat hareketinin, tarihi değerini korumakla birlikte sosyal değerini yitirdiğini görüyoruz. Bununla beraber, bugüne kadar İslam Dünyası’nın gerçekleştirdiklerinin büyük bölümü, Abduh ve ekolü sayesinde olmuştur. Kalan az bir bölümde ise, çağdaş medeniyet akımı etkisi söz konusudur ki, bunu ileride ele alacağız.

Bu büyük Ezherli alim, meseleyi müslümanların bilincine tamamen aktaramamıştır, ama onu akıl platformuna yayması küçümsenecek bir olay değildir.

Unutmamak  gerekir ki, ıslahat hareketinin, ulaştığı derinlik ve yayılma gücünü tanığı, bu hareketi akabinde Mısır’da ve İslam coğrafyasının diğer bölümlerinde beliren düşünsel atılımlardır. Bu hareket, gerçekten de İslam düşüncesinin müzmin uykusundan uyanmak için harcadığı ilk çabaydı. Bu çerçeve de, İbn Haldun’dan beri hiçbir ürün verememiş bir dünyada, “Tevhid Risalesi”* gibi bir eserin yayınlanması zikre değer önemli bir olaydır.

Asırlardan beri ilk defa, bir Müslüman beyin, bir düşünce ürünü ortaya koyuyordu. Ve yine ilk defa, İslam dünyasının köklü üniversitelerini saran sessizlik bozuluyor ve tartışmalar başlıyordu. Bunlardan biri olan Ezher Üniversitesi’nde Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh tarafından açılmış tartışmaların yankıları işitiliyordu. Bazı yüzeysel tepkilere rağmen sıra, bu üniversitenin öğretim programlarının içerik ve şekline geliyordu; İslam dünyasının düşünce merkezi olan bu üniversite geçte olsa hareket ve gelişme yasasının kabul etmek zorunda kalıyordu. Artık, o muazzam kubbeleri altında bile değişmez mükemmellikler değil olsa mükemmelleştirilebilir şeyler bulunabileceğini anlamıştır. Böylece çağdaş İslam düşüncesi, ıslahat hareketinin açmış olduğu geniş saha da harekete geçmiş oldu. Ne var ki, bu geniş saha, uzun zamandan beri ekilememiş, dolayısıyla her taraftan asalak otlarla istila edilmiş bulunuyordu. Dolayısıyla inşa işine başlamadan önce enkazı temizlemek gerekiyordu.

Bu noktada kurumların eksiklik ve yanılgıları,  Muvahhidler sonrası İnsanı’nın kusurlarına bağlanabilir. Her kurumun kendine göre bir hayatı, tarihi ve gelenekleri kısaca, bazen insan iradesine meydan okuduğu hareketsizliği vardır.

Atomizme, tutuculuğa ve övgü eğilimine-ki ıslahatçı kafalar da bunlardan tamamen sıyrılamamıştır- dine özgü birikintileri ekleniyordu: Cedelcilik, histeri, geçmişle övünme hayalcilik. Bunlar, Muvahhidler Sonrası Toplumu’nun ana özellikleridir.

İslam dünyası asırların getirdiği bu ağırlık, geleneksel anane birikiminin altında nasıl harekete geçecektir? Onun ya Afgani’nin düşüncesi gibi yeniden yapmak yıkmayı esas alan devrimci düşünceye ya da kurumları geleneksel baskıdan kurtarmak için gerekli kopma ve kesilmeleri metod olarak kabul eden sistematik bir düşünceye ihtiyacı vardır. Buna göre ise öncelikle koparılması gereken unsurların dökümünü ve gelenekler arasında tercihler yapması gerekir. Gelenek kelimesi, Arapça’da taklid kelimesi ile ifade olan büyülü bir kavramdır. Bir çok batıl inançları mistik hurafeleri İslam boyasıyla örtmede çok kullanılır.

Bu geleneklerin İslam ile karşılaştırılması halinde İslam kültürü taklit olarak bilinen bu vehme dayalı mukaddesattan (!) arındırılacaktır. Nitekim Cezayirli Şeyh Abdülhamid bin Badis, bu yolu kullanarak, Murabitiyye tarikatında kendini gösteren birçok temelsiz gelenekten Cezayir’i kurtarmıştır. Ne var ki, tek başına bir bireyin bunu başarması çok güçtür.

Abduh, kendi çağında bu yükü tek başına omuzlamak zorunda kalmıştır. O, bir düşünür olarak düşünme alışkanlığını yitirmiş bir topluma entellektüel faliyetin nasıl olacağı hususunda en büyük örneği sundu. – Yönetim kurulu üyesi olması sıfatıyla – kendi üniversitesinde yeni düşüncelere sıcak bakabilecek bir hava kazandırdı.

İslam kültüründeki ayıklama girişimlerinin yanı sıra, üniversitenin müfredatına soktuğu yeni derslerle İslam dünyasına Batı kültürünün yüzünü göstermeye çalıştı. İlk ışıkların saçıldığı yazıları ve söz konusu yazılarıyla İslam dünyasında düşünsel bir uyanışın doğmasına vesile oldu. Şu var ki “Meici Restorasyonu” , Japonları tekniğe yöneltmişken İslami Uyanış, uzun süre başka bir alanda; Muvahhidler sonrası İnsanı’nın tabii eğilimlerinin, uzun zamandan beri sosyal amacından sapmış kültür kurumlarına özgü kötülüklerin egemen olduğu bir alanda tutsak kalmıştır.

Islahatçılar da –bunlarla bayrağı Abduh’tan sonra taşıyanları kastediyorum- bizzat kendileri bu durumun böyle katkıda bulunmuşlardır; entelektüel tartışmalarda egemen olan cedelcilik ruhu yaşamaya devam etmiş, mücadele eden tarafları gerçeklerin değil, delillerin peşinde koşmuşlardır. Bu tartışmalarda taraflar birbirlerini dinlememekte aksine hasmını laf kalabalığıyla boğmaya çalışmaktaydı. Görüleceği üzere cedelcilik bu ümmete zararlıdır. Zira o, genel itibarıyla, ahmakça bir konuşma aşkına dayanmaktadır.

Bu bizi “ edebiyatçılık” tan bahsetmeye götürüyor. Arap dehası, dillerin en güzelini yaratmış ve bu güzel dil karşısında, çekicinin yarattığı heykelin güzelliği karşısında donup kalan heykeltıraş gibi hayran kalakalmıştır. Şurası var ki, söz ihtirası, taş, mermer  ve ya bronz ihtirasından daha tehlikelidir. Bu hastalık insana, olayları sağlıklı bir şeklide algılama ve değerlendirme yeteneğini kaybettirebilir. Oysa bu yetenek, yapıcılığı hedefleyen her olumlu çaba için elzen olan bir husustur. İşte en basit örnek olarak geçenlerde yurda dönen bir siyasi liderle ilgili haber verilirken, gazetelerin adının önüne manşette verdikleri sıfatlara bakınız: “ Değerli,  yüce, büyük, önder, mücahid…  vb.” Kuşkusuz bunlar sadece övgü sıfatları ama, bunun asıl nedeni, Muvahhidler sonrası insanı üzerinde Arapça kelimelerin karşı konulmaz bir çekiciliği oluşur. Sonuçta Arapça, ilahlaştırılmış gelişmeye kapalı bir hale getirilmiştir. Hayranlarının tapma derecesine varan bu duyguları, dili dokunulmaz kılmış ve sentaksını değişmez bir şekilde on beş kalıp içerisine hapsetmiştir. O kadar ki bazı örnekler kullanmak suretiyle yeni bir şekil yaratmak mümkün ve hem de dilin yapısı bakımından da yararlı olduğu halde bu küfür sayılmıştır.

İslam dünyasında serbest eğitime gelince, program ve metodu bakımından tam anlamıyla zamana kafa tutmuştur. Eski dönemlerde neyse öyle kalmıştır. Çalışmanın akli temellerini bu ülkeler belirlediği sürece, faliyet biçimlerinin de gerileyen ve çöken bir dünya ile uygun olması tabii olacaktı. Bazı ıslahatcılar ise, bu yanlış düşüncelerle tıka basa dolu dünyayı bir takım yüzeysel ıslahatla değiştirebileceklerini zannetmişlerdir. Buna örnek olarak Cezayir’de serbest medreselere masa ve sandalye düzeninin getirilmesini verebiliriz. Bunu yapanlar, bu yeniliğin ancak ilk adım olabileceğini düşünmeden safça bununla yetinmişlerdir.

Şu halde, Arap düşüncesinin dinamik olmayı hala öğrenemediğini görmek bizi şaşırtmamalıdır. Kelimecilik ve şekilcilik despotizmi bu uyanışın yorumuna daima yüzeysellik karakteri katmaktadır.

Bu konuyla ilgili olarak şu olayı aktarmamız yararlı olacaktır: Tunus’ta toplanan İslam Kültürü Konferansı’nda Tunuslu bir şeyh, rahmet hadisleriyle ilgili konuşmasında bir saati aşkın süreyi tekbir hadisin senetlerini aktarmaya ayırmıştır. Hadisle kimsenin ilgilenmediğini söylemeye gerek yok. Çünkü dinleyiciler hayranlık içinde (!) esniyorlardı.

Burada muvahhidler sonrası psikolojinin çok öneli bir karakteristiğine işaret etmek istiyorum; Yukarı ki olayda en tehlikeli nokta, gerek konuşmacı gerekse dinleyiciliğin hareketsizlik ve eylemsizlik noktasında bir olmalarıdır. Sonuçta bir zamanlar İslam medeniyetinin çevresini şekillendiren diri gerçekler, “ diri ilim” (!) ve süslü cümlelerin altına defnedilmiş ölü gerçekler haline dönüşmüştür.
 

Görülen o ki, gerileme döneminden beri moda olan üstün örnek kişinin, “ ilim deryası” olması; tabii bu ilimle olarak sosyal fonksiyonunu yitirmesidir. Örneğin tefsirle ilgili bir ders dahi mevcut kültürümüzün ne kadar sıradan olduğunu görmemizi sağlar; lafızların esiri olmuş, çalışmaya gereken önemi vermeyip salt konuşma şehvetini tatmin eden bir ders.

Eylemsizliğin bir nedeni de, övgü eğilimli düşünsel faaliyettir; kültür, geçmişi övmeye yöneldiğinde antik bir kültür halini alır. Böyle bir kültürde düşünsel faaliyetin seyir yönü ileriye olmayıp geriyedir. İşte bu aşırı geriye dönük seyir, öğretimin de yaşanan zamanın ve geleceğin gereklerine uygun düşmeyen bir karaktere bürünmesine neden olmuştur. Dolayısıyla bütün düşüncelere, maziye sarılma olgusu musallat olmuş, insanımız sıkıştığında maziye sığınmayı adet haline getirmiştir.

Muvahhidler Sonrası kültürün kötü yönlerini üzerine çizmeye çalıştığımız bu portreyi tamamlamadan önce iki eksikliğe daha dikkat çekmez istiyoruz:  a) Boş bir şekilde “ niceliğe” sarılmak; b) Özellikle eski kültürün sütünü emen Zeytune Medresesi gençliğinde gördüğümüz “şairanelik”.

“Niceliği”ni ön plana çıkarma eğilimi kişinin; herhangi bir şeyin dinamizmi ve değerine, nicel veya rakamsal açıdan bakmasıdır. Böylelerin kitapları dahi sayfa sayılarıyla değerlendirdiklerini görürsünüz. “Şairaneliğe” gelince, bu sürekli estetiğin, güzelin mükemmelin aranması eğilimidir. Bu öyle bir araçtır ki; eksik ve kusurlu noktaları gizler, hataları güzel gösterir ve boş bir belağat iddiasıyla zafiyete ve acizliğe perde çeker.

Yukarıdaki satırlarda analiz etmeye çalıştığımız eksiklik ve kusurların ıslahat ekolünün çabalarına asla katkıda bulunmadığını söylememize gerek yok. Islahat ekolü de söz konusu yanlışlıklarla başa çıkmayı başaramamış ve bunu için gerekli sistematik metodları geliştirememiştir.  Böylelikle Muvahhidler sonrasının kalıntıları problemi çözümlenemeden olduğu gibi sonra ki nesillere aktarılmıştır. Şurası var ki, hareket bugün büyük büyük liderlerinin – Doğu’da Reşid Rıza, Kuzay Afrika’da Bin Badis – vefatlarından sonra yeni bir şekil almış bulunmaktadır.

Örneğin Mısır’da, ıslahat hareketinin kalıp değiştirdiğini ve derinliklerinde yeni bir harekete dönüştüğünü görmekteyiz bu yeni hareket –Müslüman Kardeşler- müslümanın hayatını ahlaki bir temel üzerine oturtmaya çalışmaktadır. Bu hareketi ileride ele alacağız.

Kuzey Afrika’da ise gitgide çok önemli bir kuruma yer açmaktadır ki bu, serbest eğitim kurumudur. Bu kurum, resmi eğitimin bıraktığı büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Bu yolda, az veya çok ıslahatçı bir karakter vardır. Bazı hocalar, seleflerine uyma ruhuyla harekete geçmişlerken diğer hocalar, bu okullara ekmek kapısı olarak bakmaktadırlar. Bu eğitimin, Muvahhidler sonrası dönemin çok büyük bir kusuru olan “cehalet”i ortadan kaldırma konusunda büyük katkısı olmuştur. Ne var ki, eğitim belli bir kültür nazariyesine sahip olmadığı için disiplinli bir “edebiyatçılığı” yaymaya çalışmaktadır; insanlara, İslam medeniyetinin unsurlarında ve Arap edebiyatının akıcılığından zevk almayı öğretmekle, hayat biçimlerinin değiştirileceğine inanmaktadır.

Doğal olarak bu ıslahat girişimi müslüman benliğini değiştirmeyi başaramadığı gibi, sosyal ödev düşüncesini de realiteye dökememiştir. Ama her halükarda, Muvahhidler sonrası toplumuna musallat olan hareketsizliği ortadan kaldırmayı başarmıştır. Onun bilincine İslam’ın dramını kazımıştır. Biz bu uyanışın güneş yüzü görmesini istiyorsak kültür problemini temelinden ele almamız gereklidir.

Geçen bölümlerde de ifade ettiğimiz üzere İslam Medeniyeti adıyla bilinen gelişme aslında, Sıffin sonrası vakıasıyla, İslam’ın getirdiği mesajın arasını bulma girişiminden başka bir şey değildir. Fıkıh ekolleri de bunun için çalışmıştır. İmamlar –İslami olmayan- despot, gaspçı krallık yönetimine karşı çıkmışlardır. Hatta bizler, “ İslam Medeniyeti’nin” o zamanlarda İslam’ın ilkelerinden oluşmadığını görmekteyiz. Aksine bu ilkeler, zamanın baskıcı sultanlarının istekleriyle çakışan isteklerdir.

İslam’ın medeniyetini bina etmeyi hedefleyen her girişim her şeyden önce “ yaşanan vakıa”ya “salt fıkıh”ın egemen olması esasına dayanmalıdır. Bu  vakıa, Sıffin’den doğmuştur. Kuşkusuz “ salt fıkıh”ın egemen olması demek saf İslam’a geri dönüş yani, Kur’ani nassların Kelam, Fıkıh ve Felsefe’nin gölgesinden kurtuluşu demektir.

Modernist harekete gelince; o , İslam dünyasına yukarıdaki hareketlerden çok daha değişik bir yolla egemen olmayı amaçlar. O Muvahhidler sonrasının cehaletini gizleyen gelenekleri yıkmış, bazı zamanlar da –Türkiye’de olduğu gibi – şiddete başvurmuştur.  

1)   Dr.Taha Hüseyin, “fi eş-Şi’r el-Cahilî", Kahire-1926.
2)  Halihazırda Mısır’da mukim olan tanınmış Cezayirli aydın Ali el-Hamami, Afgani’yle ilgili biyografisinin sonunda şöyle der: “Yunanlılar Homeorus’u nasıl anlıyorsa, Müslümanlar da Cemaleddin Afgani’yi öyle anacaklardır; sonsuzluğa ermiş oğulları arasında… “ (1954)
3)  Chersterton, Avrupa’nın ruhi kargaşasından bahsederken bunu “modern mistisizm” olarak adlandırır ve söyle der: “ Avrupa bugün, yeniden mistisizme dönüyor ama Hıristiyanlık yoluyla değil. Bu yeni gelen mistisizmdir ve beraberinde belki kendisinden de kuvvetli yedi şeytan getirmektedir. “ bu yargı, ufak faklılıklara, Muvahhidler sonrası toplumundaki Murabıtlar tarikatına da uygulanabilir.

*Türkçesi için bkz. Tevhid Risalesi, Fecr Yayınları, Ankara-1986.

 

 

 Malik Bin Nebi, İslam Davası, Yöneliş Yayınları, Çev.:Muharrem Tan, İstanbul 1990.

48 Yorum

Diğer Haberler

Tasavvuf Terminolojisi ve İbn Teymiyye / Murat Kayacan

Çağdaş Dünyada Fakih Sorunu / Dr.Serdar Demirel

Usûl kitaplarında İctihad ve (Makâsıdu'ş-Şerîa) Bahisleri / Taha Câbir el-Alvâni

Dinin kaynağı ben miyim? / Prof.Dr.Ahmet Yaman

Tearuz ve Tercih & İlletlerin Tercihi / İmam Gazali - El-Mustasfa

Tasavvuf'un, İslâm ve İslâm Dışı Kaynaklarına Bakış / Erhan Koç

Nass ve Dogma Üzerine / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

Fadlallah'la Mezhebi İhtilafları Aşmak / Bülent Şahin Erdeğer

Hadisleri Alma Usûllerinden Sema ve Kıraat

Ehl-i Hadis - Ehl-i Re'y Ayrışması Fıkhî mi İtikâdî mi? / Yrd.Doç.Abdurrahman Haçkalı

İslam Hukuk Düşüncesinde Taabbudi Hükümler ve Taabbudiyyâtın Sahası Üzerine / Doç.Dr.Abdullah Kahraman

İslam  Hukukunun Ana Gayeleri / Prof.Dr.Zekiyyuddin Şaban

Bir Yöntem Sorunu Olarak Maslahat / Ramazan Yazçiçek

Fıkıh'ta Gelenek ve Yenileşme / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

İbn Hazm ve Fıkıh Usûlûndekî yolu

İslam Dünyasında Tarihselciliğin Öncü İsmi : Fazlurrahman

İslam'ı yeniden yorumlama misyonu / Serdar Demirel

Gayb Konusu ve Gaybi Alanda Ölçü Üzerine / Prof.Dr.İlyas Çelebi

Hadis'ler İtikadi Tercihlerimizi Belirleyebilir mi? / Muhammed İmamoğlu

İslam Vahyi (Kur'an-Sünnet İlişkisi) / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Fıkıh Toplumu ve Hareket Fıkhı-I / Murat AYDOĞDU

Mezhepçiliğe Karşı Akademik Tavır / Kelim SIDDIKİ

İslam Teolojisinde Tasavvur Sorunu / Haydar Ubeyd

Islahat Hareketi / Malik bin NEBİ

Yeni Nesil Müslümanlık / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

İlmin Muhafızı : İsnad

İslam'ı Anlamada Kaynak(sızlık) Sorunu / Ramazan Altıntaş

Hz.Muhammed'in (sav) Sünneti Doğru Anlaşılıyor mu? / Hamza Türkmen

Durdurulmuş İlkeler ve Bağlamından Kopan Pratikler / Murat Aydoğdu

Klasik Hadis Usûlünün Problemleri / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Klasik ve Çağdaş Tefsir - İctihad Usulleri (Tesbit-Tenkit) / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

Tefsirde İsrailiyat / Doç.Dr.Abdullah Aydemir

Kur'an'ı Açıklamada Usûl

"İslam Akaidine Sızan Yanlışlar ve Ölçü" / İbrahim Sarmış

Modernite ve İctihat / Mehmet Çelen

Akıl-Nakil Çatışmasında Öncelik Problemi / Dr.Maşallah Turan

Tarihsel Muhammed ve Menkabevi Muhammed'i ayırmanın gerekliliği / Prof.Dr.Sönmez Kutlu
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz