Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Mezhepçiliğe Karşı Akademik Tavır / Kelim SIDDIKİ
Hiç şüphesiz farklı görüşler de ortaya çıkabilir. İslam’daki çeşitli fikir ekollerinin ortaya çıkması bu epistemolojik (bilgi birikimci) gerekliliğe dayanmaktadır. Aslında epistemolojik bir kaçınılmazlık olan bu durumu vahim kılan, ekollerin kendi görüşlerini tartışmasız hizipçi bir mantıkla benimsemeleri olmuştur.
10/08/2010 / 10:33

Yani görüşü değiştirmek yerine tazibi yahut münazaracıyı yahut müptediyi dışlamışlardır. Kendi yaklaşımları dışındaki bütün yaklaşımlara bidat damgası vurmak mezheplerin değişmeyen tavrı olmuştur. Bu ise tarihsel deneyimin inkarı anlamına gelen sonuçlar doğurmuştur. Bu adeta, bilginin (ilmin) tarihin belli bir devresinde dondurulması demektir. Ondan sonra da yetersiz formülasyonların binbir dereden su getirerek savunulmasına çalışılmaktadır. Bir de bakıyorsunuz, bu katılıklar büyük çıkar çevrelerine, klikleşmelere dönüşmüş.

Bir inat uğruna, olmaz mantık oyunları ile yeterliyiz demek için, yeterli kılacak binbir yan cümle ile bazı klişelere hayatiyet verilmeye çalışılmış. Genellikle içtihad başlığı altında bir sürü marjinal tarz, tavır, hemen çözümlenebilecek sorunlar İslam’ın kendisi olmuş.

Modern çağda ne olmuştur? Daha etkin tekniklerle donatılmış, daha eğitimli alimler değişmez tavırların savunulmasında “er” olarak istihdam edilmişlerdir. Yeni alim, yerinde sayan ilmin mahkumu olmuştur. Aslında eskiye rağbet olmadığını söylemiyoruz. Esasen insan davranışının pek çoğunda “tekrar” vardır. Mesela adetler, alışkanlıklar… Bunlar kişiye yahut kişilere kolaylık,etkinlik, haz yahut emniyet getirmekle kendilerini müeyyed, müesser kılarlar. Kültür dediğimiz zaman, gelenek, inanış; din dediğimiz zaman, “en genel yani en çok tekrarlanan unsurlar” anlaşılır.

Her sabah, öğle, akşam ve gece biyolojik sistemler; hayatı destekleyen, tanzim eden, uzatan, yeniden yaratan işlevler ifa ederler. Hatta ve hatta, “normal” lafzının en kolay anlaşılan manası “en sık tekrarlanan kalıp”tır. Ekolojik (Biyo -çevresel) sistemler, mevsimlik tekrarlar gösterirler. Her birinde yani hayvanat ve nebatat hayatiyet kazanır.

Yeni dediğimiz olgu da zaten çoğu kez tekrarcı davranışın (tekrar tepkisinin) yarattığı ve depoladığı enerjinin ürünüdür. Bu süreç yerküre jeolojisini içeren ve gerek kaya formasyonlarını, katmanlarını, gerekse mineral akümülasyonlarını (birikim) izah eden bir süreçtir. Allah insanı yaratırken ve uyarırken de birikimci bir yol izlemiştir. Peygamberler milyonlarca yıllık bir süreç içinde birbirlerini izleyerek birbiri ardına dünyaya gelmişlerdir. Nihayet hatemü-l enbiya Resulullah Muhammed(s) gelmiş ve insanların artık kıyamet gününe kadar O’nun getirdiği vahiyle aydınlanması ve uyarılması istenmiştir…

Hiç şüphe yok ki, insan; Kur’an, Peygamber’in Siret ve Sünneti ışığında kendi kendine doğru yolu bulabilecektir. İnsan zeka ve dehasının izleri, ürünleri her yerdedir. Bazen uzun süre aynı işi yapmış eğitimsiz bir işçi bile pratik kullanım değeri son derece yüksek bir sınai ürün yaratabilir. Oysa tasarımcı da mühendis de değildir. Ama her ikisini de şaşırtır. Bu bir çeşit velayettir, o bir tür vukuftur, işleyen demirin ışıldamasıdır. Oysa ömür boyunca okuyan, yazan (ve özellikle tekrarcı bir şekilde öğreten) onca insan vardır ki hiçbir yeni fikir yaratmadan aktif hayatları sona erer. Bunlardan daha önce yazılmışları temcit pilavı yaparak yazılı eser verenler de vardır.

Pek çok disiplinde (ilim alanı, araştırma sahası) yenilik; geçen zamana göre sahilde kum tanesi, denizde tek dalgadır. İlmin ufuklarını genişleten dehalar, dünyaya kimi zaman yüzyılda bir, kimi zaman da daha nadir gelirler.1 Bunlar kendi varsayımlarını (hipotez), kendi değişmezlerini (teorem) ve kendi açıklayıcı şemalarını (teori) yarattılar.

Bilim hayatındaki bu canlılıkla, gelmiş, geçmiş ve gelebilecek en büyük insan Hz.Muhammed’in, Sireti ve Sünneti konusundaki çalışmaları kıyaslayın, peygamberin yanında ne kadar durağan olduklarını göreceksiniz. Tabi bu İslam tarihinde hayatını Siret’e ve Sünnet’e adamış alimlerin olmadığı anlamına gelmez. Onlar da hacimli eserler verdiler ama bunların kısm-ı azamisi tekrardır. İlk derleyicilerden, Sünnet’i yazıya geçiren ilk fukaha neslinden sonra yaratıcı kalemin pek gelmediğini görürüz.

İlk fukaha neslinden kastımız Mezhep İmamları diye anılan nesildir: İmam Malik, İmam Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Hanbel ve İmam Cafer. İşte maalesef bu yaratıcı neslin verdiği ana eserler sonraki İslam alimleri tarafından yaratılan dinamizme dinamizm, üretkenliğe üretkenlik eklemek için kullanılmamıştır. Oysa bu başlangıçların her birinde bütün insanlığın geleceğini aydınlatacak bir nüve sezinlemek mümkündür. Hiç şüphe yok ki böyle bir potansiyeli dondurmak kimsenin hakkı olamaz…

İnsanın sonsuz ve sınırsız hayat arayışı ile gelen konum ve soruları, hiç şüphesiz hayat-ı nebevinin o en özel paradigmasına, Siret ve Sünnet’e muhatap olmalıdır. Eğer değişim insan varoluşunun değişmez tek paradigması ise her türlü bilginin kaynağından neş’et eden bilgi, tarihin ve insan sorunsalının tamamını ihata etmek üzere genişlemeli, nicel ve nitel bir sıçrayış yaşamalıdır…

İşte o bilgi aynı zamanda değişimi yönlendirmeli, üretmeli ve raylarına oturtmalıdır (konsolide etmeli yani sonuçlarını tayin etmeli, değişime entegre etmeli, ortak kalıpları bulup onlara dökmelidir.) Bu olmazsa değişim yine cereyan eder ama onun adı değişim değil, kaostur.

Modern İslam toplumlarını ele alın, ne görürsünüz? Kontrolsüz, mantıksız, hüccetsiz ve empoze (zoraki, tepeden) değişim. Batı’da doğup gelişen ve ilerleme adını alan politik, sosyal ve iktisadi yönetim olguları İslam toplumuna da hakim olmuş durumdadır. Neden? Çünkü İslam kendi kavramlarını üretmemiştir. İşte İslam’ın izmihlalinin kaynağı da odur.

Siz kitapları bir kenarda adamakıllı toz tutsun diye bırakacaksınız, sonra da o bilginin değişmezliğinin, pürlüğünün (safiyetinin) bir delili olarak takdim edip övüneceksiniz. Ondan sonra, dünya devinip dururken, o bilgilerin aynasında kendinizi görmeniz, gemleri ele almanız mümkün mü?

Şimdi yapılması gereken; her türlü bilginin ana (terminal) fonksiyonunu hadisatını şekillendirmek, beşeri bilimsel keşif ve icat yolunda gitmek, o bazda insan hayatının alacağı yeni (modern) şekli tayin ve telkin etmektir. Ve ne denli ‘saf’ ve ‘manevi’ olursa olsun bir bilgi birikimi tarihsel olguya şekil veremeyip uyum temin edemiyorsa, bilgiliğini, bilgi vasfını kaybeder. İşte bizim bu kısa tezde ileri sürdüğümüz fikir budur: Genel olarak İslam’a ve özel planda Siret ve Sünnete olmuş olan budur…

Dua niyetine Kur’an, zikr-i Peygamber yahut zikr-i ehl-i Ehl-i beyt, zikr-i Sahabe, zikr-i Hulefa- i Raşidin muhakkak tecdid-i imandır. Ancak dua ile temizlenmiş kalplerin tarihi şekillendirmesi için, İslam’ın tarihin motor (Muharrik) gücü olması için iki keyfiyetin gerçekleşmesi gerekir:

a) Sünnet-i Nebevi’ye yakın bir davranış biçimini tüm müminlerde tesis eden bir zihniyet
devrimi,

b) Önderlik tavr-ı tarzını, güç anlayışını ve dinamizmini Siret ve Sünnet’ten alan bir İslami
tarihsel değişim süreci…

Yani kadim bir gelenekten bir devrim ve tarihin bağlarından yeni bir tarih çıkmak zorundadır. Bu olgu elbette ne cam fanustan bir olgu, ne de kamilen (yüzde yüz) muhtar (otonom) bir olgu olabilir. Kendisiyle birlikte cereyan eden yahut daha önce cereyan etmiş olaylara organik bir bağ içindedir. Genellikle bu tür olaylar, tarihin derinliklerindeki benzer fenomenolojik (düşün-süreçsel) filizlerden neş’et eder, yani gelişerek, vurgulanarak zahir olur, müşahede tahtına yükselir…

Mazide düşünsel devrimler yaratamamış büyük din ve medeniyetler, tarihsel değişim süreçleri de hasıl edememişlerdir. Ve kaybolup gitmişlerdir. Yerlerini yeni din ve medeniyetler almıştır; bu böyledir… Bu örneklere dünyanın her yanında, her coğrafyada ve tarihin her çağında rastlanmak mümkündür. Antropologların bulguları bunun delilidir.

Fakat en çarpıcı olan gelişme, maziden en keskin kopuş, Avrupa değişimidir. Hristiyan bir kültür ve gelenekten, normsuz, köksüz bir geleceğe: Her türlü beşeri idealden, beşeri duygudan, hatta bağımsızlık idealinden soyutlanmış olarak!..

Neden? Çünkü Hristiyanlık kendisini yaşatacak, yeniden yaratacak, ayakta tutacak dinamikleri üretemedi! Tam tersi oldu, din öldü, yani Kilise! İşte o ölüm RÖNESANS’tır. 12. Yüzyılda karanlık çağı atlayan Avrupa, 14.yüzyılda Rönesans sürecine girmiştir. Avrupa Kilise baskısından bıkmıştır. Kilise, baskı ve hurefe olmuştur. Artık Newton fiziği vardır, kulluk yerine insan hakları (vatandaşlık) vardır, Sanayi Devrimi vardır. Rönesansın arkasından 16. Yüzyılda Kilise Reformu ve Protestanlık’la birlikte hür ahlak (Püritanizm) gelmiştir.

İşte 17. Ve 18. Yüzyıllar ve AYDINLANMA. Artık mihrap ve minber aklındır! Artık inanışın, bilgi ve davranışın menbaı, Mesih odur! İnsan aklının üstünlüğüne olan bu inanıştan hemen sosyal, siyasi ve iktisadi alandaki türevler doğmuştur. Sekülarizmin çocukları bir bir ve hızla tarih sahnesindeki yerlerini alır, rollerine soyunurlar: Darwinizm, Marxizm, Demokrasi, Freudizm, evlilik dışı seks, Liberalizm, Faşizm, Nazizm, Ulus-Devlet, Anonim Şirket ve diğerleri, yani karşımızdaki Batı!

Tabi şunu demek istemiyoruz: Hristiyanlık bir bütündü, Batı da bölünmez bir bütündür! O Hristiyanlığın ve bu Batı’nın verdiği eserler bunun tam tersine, yani her ikisinin de yeterince parçacıklı olduğuna işaret etmektedir. Aslında bu, Avrupai ideallerdeki hayatiyetin ve ayartıcılığın da menbaı olsa gerek; yani bu farklılık, bu çeşitlilik, bu renk! İşte bu çarpıcı görüş ve ideallerin, bu renkli algılayış ve anlatımların, İslam alemi üzerindeki tesiri de tahkike ve anlaşılmaya muhtaçtır…

Acaba nasıl olmuştur da Muhammed’i mürşid edinenler, pratikte sekülarizmi ideal edinmiş, Hristiyanlık sonrası modernizme boyun eğmiş, onu benimsemişlerdir? Bunun muhtemel (akla çok yakın gelen) bir cevabı Batıda Kilise sonrası üretilen bilginin İslam’la çelişir gibi durmayışıdır. Belki de dünya coğrafyasının dört yanında birden ortaya çıkan modernist Müslüman topluluğunun başlıca hikmet-i vücudu budur!..

Bir de sekülarizmin verdiği “pek de din dışı değil” intibaı bunda rol oynamış olabilir. Tabii sekülarizm ortaya çıktığında sadece Hristiyanlar değil, Müslümanlar da nefesini tüketmişti, bunu da unutmamak lazım. Yine, unutmamak gerekir ki, Müslümanlar kendi dünyalarını kendileri yıkmışlardı; yoksa hasım Avrupa, ya da hasım Kilise değil! Yani o da kendisini tüketmişti!.. İşte böylece Yeni Kilise kisvesinde bir sekülarist rüzgar İslam’ı yani İslam alemini de tesiri altına aldı… Ve açık bir kapı buldu…

Entelektüel bir devrim olarak sekülarizmin Avrupa’ya verdiği yeni veche, yeni sosyal organizasyon, siyasi ve iktisadi güç, Müslümanları ondan kendi ihyalarının sebep ve vasıtalarını edinebilecekleri zehabına sürükledi. Belki başka seçenek de filhakika yoktu, ne denebilir? İslam geleneği doğurganlığını yitirmişti; devrim yapmak bir yana, yaprak
kımıldamıyordu…

Yani belki Avrupa hayranlığı, Avrupa merbutluğu bir vakıa olarak kendini empoze ettiği günlerde, bir zaruret olarak da kendini belli etmişti. İslam’ın siyasi yenilenişinin geç şekillendiği bir tarihsel dönemeçte, sömürge artığı İslam ulus-devletlerinin Batı’ya kapılanışı pek de izaha ihtiyaç duymayan bir vakıa olsa gerek…

Peki, neden hala bekliyoruz? Neden, tefekkürdeki (zihinsel) İslam Devrimi (entelektüel İslam) bir vakıa değil hala? Daha ne kadar bekleyeceğiz? Bilim ve felsefe tarihçileri çok iyi bilir ki Ortaçağ’da İslam dışında kaynak yoktu! Ve o kaynak olmasaydı, Avrupa’nın karanlık çağı uzadıkça uzayacaktı. O babda İslam’ın katkısı inkar edilecek gibi değildir, gerçektir, aşikardır…

Talihin, tarihin cilvesine bakın ki İslami kaynaklar İslam aleminde “atıl” dururken, Avrupa onunla yeni bir hayat, hayatiyet buldu. Oysa İlm’e karşı tavır (taassup) İslam’ın değil, Kilise’nin bir vasfıydı. Gelin görün ki Batı kilise taassubuna İslami doneler (Müslümanların kaleme aldığı eserler) ile son verdi, zincirlerini öyle kırdı.

Ve yine talihin bir cilvesi olarak, o taassup ilme taşıyıcılık edemezdi, onunla ancak ikna olabilirdi, ihya olamazdı. O İslam’dan aldığı gücü onu yok etmekte de kullanmaya kalkmıştır. Seküler mantığın bir gereği olarak günü geldiğinde/geldikçe bütün dinler ortadan kaldırılmalıdır. Yoksa o devrime gölge düşer, o felsefe iflas eder…

Yani Kilise’den sonra İslam da ya fikren ölmeli ya da cebren ortadan kaldırılmalıdır. Onlar sömürge çağının yıkıcı-yokedici tesirlerine ve sömürge-artığı modernist İslam’a rağmen, İslam’ın bağrından devingen, devrimci (ihyacı) güçler çıkacağından endişelidirler.

Mazi Ne Zaman Büyük Olur?

Yani bir manada roller yer değiştirmiştir; bugün İslam, Ortaçağ Hristiyanlığının durumuna düşmüştür. Çıkmazlar içinde, medet umar vaziyettedir. Avrupa’yı kurtaran, Akdeniz’in İslam kültürüydü; müsamahalı ve değişime açık. O kültür Avrupa’ya onu kökünden değiştirecek surette, o denli derin biçimde girmişti. Şimdi islam’ın ihtiyaçları, Ortaçağ Avrupası’nın ihtiyaçlarından daha boyutlu…

Yabancı kültür istilasına uğramış öz kültürlerin kendilerini o izmihlalden kurtarmaları, sıyırıp çıkmaları tam bir fikir devrimi ister. O fikir devriminin ilk aşamasında da mevcut duruma nasıl gelindiğinin tam bir manifestosu gereklidir. Genellikle çoğu akım bu üstün öğeden mahrumdur. Bir türlü buzağılarını kurban edemezler; mazilerinden kaçacak gücü kendilerinde bulamazlar. Oysa mazi ancak geleceğe gebe olduğu için güzeldir; onu yaratabilmelidir.

 

 

______________________

1 Sosyal bilimlerde başlıca sorunlar ve sorun çözen çözümlemeler (paradigmalar) konusunda bkz. Thomas S. KUHN, “The Structure of Scientific Revolutions” University of Chicago Press, 1970.



Kelim Sıddıki, İslam Devriminin Aşamaları, Çev.: Selami Alagöz, Ekin Yayınları, İstanbul 1997.

22 Yorum

Diğer Haberler

Tasavvuf Terminolojisi ve İbn Teymiyye / Murat Kayacan

Çağdaş Dünyada Fakih Sorunu / Dr.Serdar Demirel

Usûl kitaplarında İctihad ve (Makâsıdu'ş-Şerîa) Bahisleri / Taha Câbir el-Alvâni

Dinin kaynağı ben miyim? / Prof.Dr.Ahmet Yaman

Tearuz ve Tercih & İlletlerin Tercihi / İmam Gazali - El-Mustasfa

Tasavvuf'un, İslâm ve İslâm Dışı Kaynaklarına Bakış / Erhan Koç

Nass ve Dogma Üzerine / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

Fadlallah'la Mezhebi İhtilafları Aşmak / Bülent Şahin Erdeğer

Hadisleri Alma Usûllerinden Sema ve Kıraat

Ehl-i Hadis - Ehl-i Re'y Ayrışması Fıkhî mi İtikâdî mi? / Yrd.Doç.Abdurrahman Haçkalı

İslam Hukuk Düşüncesinde Taabbudi Hükümler ve Taabbudiyyâtın Sahası Üzerine / Doç.Dr.Abdullah Kahraman

İslam  Hukukunun Ana Gayeleri / Prof.Dr.Zekiyyuddin Şaban

Bir Yöntem Sorunu Olarak Maslahat / Ramazan Yazçiçek

Fıkıh'ta Gelenek ve Yenileşme / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

İbn Hazm ve Fıkıh Usûlûndekî yolu

İslam Dünyasında Tarihselciliğin Öncü İsmi : Fazlurrahman

İslam'ı yeniden yorumlama misyonu / Serdar Demirel

Gayb Konusu ve Gaybi Alanda Ölçü Üzerine / Prof.Dr.İlyas Çelebi

Hadis'ler İtikadi Tercihlerimizi Belirleyebilir mi? / Muhammed İmamoğlu

İslam Vahyi (Kur'an-Sünnet İlişkisi) / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Fıkıh Toplumu ve Hareket Fıkhı-I / Murat AYDOĞDU

Mezhepçiliğe Karşı Akademik Tavır / Kelim SIDDIKİ

İslam Teolojisinde Tasavvur Sorunu / Haydar Ubeyd

Islahat Hareketi / Malik bin NEBİ

Yeni Nesil Müslümanlık / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

İlmin Muhafızı : İsnad

İslam'ı Anlamada Kaynak(sızlık) Sorunu / Ramazan Altıntaş

Hz.Muhammed'in (sav) Sünneti Doğru Anlaşılıyor mu? / Hamza Türkmen

Durdurulmuş İlkeler ve Bağlamından Kopan Pratikler / Murat Aydoğdu

Klasik Hadis Usûlünün Problemleri / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Klasik ve Çağdaş Tefsir - İctihad Usulleri (Tesbit-Tenkit) / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

Tefsirde İsrailiyat / Doç.Dr.Abdullah Aydemir

Kur'an'ı Açıklamada Usûl

"İslam Akaidine Sızan Yanlışlar ve Ölçü" / İbrahim Sarmış

Modernite ve İctihat / Mehmet Çelen

Akıl-Nakil Çatışmasında Öncelik Problemi / Dr.Maşallah Turan

Tarihsel Muhammed ve Menkabevi Muhammed'i ayırmanın gerekliliği / Prof.Dr.Sönmez Kutlu
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz