Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İslam, Batı ve Modernitenin Meydan Okumaları / Tarık RAMAZAN
Ramazan, Oxford Üniversitesi St. Antony’s College’da İslami araştırmalar profesörüdür, aynı zamanda merkezi Brüksel’de bulunan “European Muslim Network (Avrupa Müslüman Ağı)” adlı bir think-tank kuruluşunun başkanı, 20’den fazla kitabın da yazarıdır. “What I Believe (Neye İnanıyorum)” adlı kitabı Kasım 2009’da yayımlanan Ramazan, “Foreign Policy (Dış Politika)” adlı dergi tarafından 2009 yılının dünya çapında en etkin 100 düşünüründen biri seçilmiştir.
08/09/2010 / 10:20

Burkanın Avrupa’da yasaklanması için kampanyalar, yeni minarelerin inşasını engellemek için İsviçre’deki oylama ve en son Amerika’da teşebbüs edilen terörist hareketler, Batı toplumu ile İslam’ın uyuşabilirliğini ve bu konudaki endişeleri ve soruları yeniden gündeme getirdi. İsviçre doğumlu Müslüman filozof ve alim Tarık Ramazan, geniş çapta tartışma ve tepkileri de beraberinde getirerek konuşmalar yapmakta, yazılar kaleme almaktadır.
ABD Dışişleri Bakanlığı bu günlerde onun ülkeye giriş yasağını kaldırdı. Artık ABD’yi ziyaret edebilmekte ve burada konuşmalar yapabilmektedir. Tarık Ramazan’ın tecrübeleri, radikal İslam reformu ve kültürel farklılıkların kaynaştırılması hakkındaki görüşlerini nasıl etkiledi? Batılı Müslümanlar inancı ve moderniteyi dengelemek için ne yapabilirler? Avrupa’da, ABD’de ve dünyanın geri kalan ülkelerinde İslam’ı nasıl bir gelecek bekliyor? Ramazan, “Pew Forum on Religion & Public Life”[1] ın düzenlediği, basın mensuplarının iştirak ettiği bir yemekte bu soruları ve ilgili konu başlıklarını cevapladı.
Ramazan, Oxford Üniversitesi St. Antony’s College’da İslami araştırmalar profesörüdür, aynı zamanda merkezi Brüksel’de bulunan “European Muslim Network (Avrupa Müslüman Ağı)” adlı bir think-tank kuruluşunun başkanı, 20’den fazla kitabın da yazarıdır. “What I Believe (Neye İnanıyorum)” adlı kitabı Kasım 2009’da yayımlanan Ramazan, “Foreign Policy (Dış Politika)” adlı dergi tarafından 2009 yılının dünya çapında en etkin 100 düşünüründen biri seçilmiştir.
KONUŞMACI: Tarık Ramazan, İslami Araştırmalar Profesörü, Oxford Üniversitesi St. Antony’s College
MODERATÖR: Luis Lugo, Direktör, Pew Forum on Religion & Public Life
LUIS LUGO: Davetimizi kırmayıp geldiğiniz için çok teşekkür ederiz, Prof. Ramazan. Sizi dinlemeyi ve sohbetimize iştirak etmenizi sabırsızlıkla bekliyoruz. Hoş geldiniz.
TARIK RAMAZAN: Başlangıçta çok fazla söz almak istemiyorum. Çalışmalarımdan ve sadece Batı’da değil, aynı zamanda Müslüman (çoğunluklu) ülkelerde de yapmaya çalıştığım şeylerden kısaca bahsettiniz. Eğer yıllardır yapmaya çalıştığım şeylere bakacak olursanız, son 25 yıldaki çalışmalarımın iki farklı aşamada ve alanda olduğunu göreceksiniz.
Akademik alandaki bu iki aşamadan birincisi, oldukça önemli bir husus olan geleneksel ve klasik İslam anlayışını irdeleyecek, eleştirecek düşünceler ve kitaplar meydana getirmek. Biraz daha açacak olursak, İslami geleneğin içinde İslami sorunları ve aynı zamanda Batı’daki İslami sorunları ele alan kitaplar meydana getirmektir. Bunu gerçekleştirirken, akademik seviyeye saplanıp kalınmamalı ve halka da hitap edilebilmelidir. Çünkü Batı’daki Müslüman topluluklarla birtakım sorunları ele alıp onları çözebilmek için Müslüman ülkelerle akademik çabalar yanında, halka hitap eden çabalar içinde de olunması gerekmektedir. Bahsettiğim iki alan ve aşama işte budur.
Kitaplarda, Müslüman ülkelerdeki sorunlar hakkında yazılara rastlayabiliriz. Örneğin bugünkü sohbetimizin başlığı “İslam, the West and the Challenges of Modernity (İslam, Batı ve Modernitenin Meydan Okumaları)” aslında benim, Müslüman ülkelerdeki hedefler/ilkeler ve İslami sorunları sorguladığım, ele aldığım bir kitabımın adıdır. Bunun hakkında bir dizi kitap yazdım. Biraz daha açacak olursam, mesele aslında Müslüman ülkelere yapılan günümüz meydan okumaları karşısında Orta Doğu’da, Asya’da neler olup bittiği hakkındadır.
Diğer kitaplarım Batılı Müslümanlar hakkındadır. Bu konuya 90’larda, seküler toplumlarda Müslümanlar hakkında bir kitap yazarak başladım. Arkasından “To be a European Muslim (Avrupalı Müslüman olmak)” ve “Western Muslims and the Future of İslam (Batılı Müslümanlar ve İslam’ın Geleceği)” adlı kitaplarım geldi.
Radikal Reform: “İslamic Ethics and Liberation (İslam Ahlakı ve Özgürlük)” adlı kitabım, İslam geleneği içinden gelen bir kitaptır. Fıkhi meselelerden tutun da temel ilkelere kadar pek çok konudan bahsediyor. Bunun, herkesi kapsayan bir kitap olmasını istedim. Hem Müslüman ülkelerdeki Müslümanlar için hem de Batı’daki Müslümanlar için kaleme aldım. Bunlar, yaygın ve ortak sorunlardır. Benim burada ileri sürmeye çalıştığım şey, kutsal kitapları ele aldığımız tarzda bir radikal reformdur. Bunu da dini kaynakların klasik okuma yöntemlerini yeniden düşünmek ve aynı zamanda günümüz için İslam ahlakını uygulamaya koymanın ve onu daha da ilerletmenin, çağdaş problemleri dile getirerek gerçekleştirmekle sağlanacağını söylemek istiyorum.
Adaptasyona dayalı reformdan dönüşümsel reforma geçmemiz gerekiyor. Kastettiğim şey, kendimizi şartlara, meselelere adapte etmek değil, daha iyiyi elde etmek adına bir şeyleri değiştirmek için uygulamalı etiği önermektir. Bu da Müslüman ülkelerdeki Müslüman aydınların katkısıyla ve Batı’daki aydınların katılımıyla olacak bir şeydir. İşte bu sayede reformun gerçek manasını anlamaya varabiliriz.
Bunun yanında bir diğer önemli husus ise, İslam’da yetki/otoritenin ağırlık merkezinde bir değişim ortaya koymaktır. Kitapta bahsettiğim şey de işte budur. Yani metne bağlı kalan alimlere/bilginlere bel bağlayamayız. Eğer çağdaş/günümüze ait problemlerle mücadele etmede ciddiysek, kontekste bağlı kalan alimler/bilginler yetiştirmemiz gerekiyor. Bu, oldukça önemli bir şeydir. Fakat bunun, otoritenin ağırlık merkezindeki bir değişimle ilişkisi vardır. Neden mi? Çünkü bizim alışkın olduğumuz şey, yalnızca ve yalnızca metne dayalı alimlerden/bilginlerden gelen bir şeylerin bizlere ulaşmış olmasıdır.
Mesele sosyal bilimlere ve tıp bilimine geldiğinde (kitabımın ikinci yarısında yedi pratik alanda örnek olayları ele aldığım için kitapta bunu bir örnek olarak kullanıyorum), örneğin Müslümanlar tıp biliminde iyi işler çıkarıyorlar, ama aynı şeyi sosyal bilimlerde, eğitimde, kadınlar konusunda, ekonomide, felsefede ve siyasette gerçekleştirdiklerini söyleyemeyiz. Ben, “İslami uygulamalı etik” için yeni bir yapı sunmaya çalışıyorum.
Bu, günümüz sorunlarından bahsettiğim bir kitap oldu. Sadece Batı hakkında değil (çünkü bence, Müslüman ülkelerin problemleri ile Batı’nın problemlerini birbirine karıştırmama konusunda dikkatli olmalıyız), ama aynı zamanda “bu aynı şey değil” diyerek her şeyi araştırmama/ayırmama konusunda da dikkatli olmalıyız. Bunu İslam’ın içinden biri olarak söylüyorum ki sadece bir tek İslam vardır. Fakat pek çok yorumu ve pek çok kültürü mevcuttur. Ve bugün Batı’da ele aldığımız şeyler, Müslüman ülkelerde olup biten şeylere büyük etkisi olmuştur ve olmaya devam edecektir.
Evet, bir diyalog mevcut. Oxford’daki pozisyonumda gerçekleştirmeyi amaçladığım şey, bu uygulamalı etiği ilerletmek adına farklı düzeydeki birbiriyle konuşan Müslüman ve Batılı aydınları/akademisyenleri bir araya getirebilmektir.
Son kitabım olan “What I Believe (Neye İnanıyorum)”u yazma fikri İtalyan bir yayımcıdan geldi. Bana bütün kitaplarımın akademik, kalın ve hacimli olduğunu, herkese hitap etmediğini söyledi. “Bu yüzden Batılı Müslümanlar hakkında sizin görüşlerinizi, insanların kolaylıkla hemen anlayabileceği basit bir kitap hazırlayabilir miyiz?” dedi. İşte “Neye İnanıyorum” adlı kitabım Batılı Müslümanlar hakkında görüşlerimi özetleyen bir kitap oldu. Batılı Müslümanlarla kastettiğimiz; Kanada, ABD, Avrupa ve Avustralya’daki Müslümanlardır. Bütün bu yerlerde bulundum. ABD’ye girişimin yasaklı olduğu yıllarda ABD’deki Müslümanlarla sürekli irtibat halindeydim.
Batı’nın deneyimleri hakkında bu türden bir diyaloga ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar, Batı ve Avrupa arasında farklar varmış demelerine rağmen (evet bu doğru, Avrupa ve ABD arasında farklar var) hala Batı’da yaygın sorunlar var ve bizler etraflı bir şekilde anlamak zorunda olduğumuz şeyleri ele alıyoruz.
İşte böyle! Ben bunu yapmaya çalışıyorum ve şimdi benim en büyük meselem, çağdaş sorunlar için bahsettiğim İslami uygulamalı etiğe denk düşen bir şeyi elde etmek; Batı ile Müslüman ülkeleri birbirine bağlamak, sorunlarımıza cevaben ortaya koyduğumuz şeylerin Müslüman ülkelerde okunduğunu, kulak verildiğini bilmektir. Bu, Fas’a, Ürdün’e gittiğimde tecrübe ettiğim bir şeydir.
Geçen Endonezya’daydım. Batı’dan yaptığımız katkının dinlendiği, dikkate alındığı apaçık bir gerçek. Hatta Malezya’da bile bu böyle. Singapurlu Müslüman kimliğinden bahsettiklerinde Singapurluların tecrübesi, işte tam olarak hem Avrupalı olup hem de Müslüman olmakla veyahut hem Amerikalı hem de Müslüman olmakla aynı şey.
Bu yüzden bunlar birbiriyle bağlantılı ve önümüzde duran sorunlardır. Ve bizler bunlarla yüzleşmek zorundayız. Benim yapmaya çalıştığım da işte budur. Ve ben içerden biri olarak buna önayak olmaya çalışıyorum. Müslüman alimlerin, aydınların kendi aralarında bu şekilde eleştirel tartışmalar var ve bu eleştirel diyalog, sadece Batı’daki toplumlarla yapılan bir diyalog değil, aynı zamanda Müslüman ülkelerle de yapılan açık bir diyalogdur. Teşekkürler.
LUGO: Teşekkürler. Şimdi sohbete dahil olma zamanı. Başlayalım.
JULIA DUIN, THE WASHINGTON TIMES: Sayın Ramazan, az önce bir şeyleri daha iyi hale getirmek için etiğin sağlanması gerektiğini söylediniz. Bu, Batı’da bir tür “şeriat kanunu şekli” anlamına mı geliyor?
RAMAZAN: Hayır. Ne söylemeye çalıştığımı doğru okumak çok önemli, çünkü ben şeriat kanunu kelimesini telaffuz ederken oldukça hassas davranıyorum. Batı’da ne olup bittiğinden bahsedeyim. Bana göre, şeriat kelimesi “Batılı Müslümanlar ve İslam’ın Geleceği” adlı kitabımda, hedeflerimize ve amaçlarımıza karşı saygılı olduğumuz takdirde, doğruluğa giden yol diye tercüme edilmiştir, doğrusu da budur.
Örneğin, ABD ve Avrupa’dayken kanunlar önünde eşit olduğumu söyleyen haklara sahip olduğumda, işte bu benim şeriatım olur. Başka bir şeye ihtiyacım yoktur. Bu iki kapalı (birbirine kapalı –cahiliye ve İslam) bir sistem değildir. Bence bu, bunu ifade etmek için yanlış bir yoldur. Bunu anlamak için de yanlış bir yol. Bu nedenle ben içerden biri olarak (şeriatın bu kapalı ve dar anlayışını) bazı İslami akımları sorguluyorum.
Ne demek istediğimi, İngiltere’de yapılan tartışmada daha iyi anlayabilirsiniz. Hatırlarsanız Canterbury Başpiskoposu, şeriatın kabul edilmesini ya da en azından Müslümanlara ulaşabilmesini istemişti. Öncelikle onun dediği şey, İngiltere’de örf ve adet hukuku/yazısız hukuk tarafından verilmiş, bazı bölgelerde serbest olan bir şeydir. Müslümanların kanun içerisinde yollarını bulabiliyor olmaları zaten çoktan gerçekleşmiş bir vakıadır. Bu; Hristiyanların, Yahudilerin, Müslümanların yapmakta olduğu bir şeydir.
Ben Başpiskoposun iyi anlaşılmadığını açıklamaya çalıştım. Benim buna cevabım, Müslümanların paralel bir sisteme ihtiyacı yoktur. Onlar sadece yazısız hukuka uyuyorlar. Ve bu kanunun hareket alanı içinde ve İslami yasal geleneğin esnekliği içinde biz yolumuzu bulabiliriz.
Ve benim buna cevabım, kanunlara uyan ve bir sorunu olmayan Avrupa ülkeleri, Avustralya, Kanada ve ABD’deki Batılı Müslümanların çoğuna bakmanız olacaktır. Onlar özel kanunlar talep etmiyorlar. Amaçlara gelirsek, bizler Batı ülkelerinde, Müslüman pek çok ülkede olduğundan daha çok ideal İslam’a yakınız. Ben diğerinin aksine bunu tercih ederim.
KIM LAWTON, RELIGION & ETHICS NEWSWEEKLY: Sayın Ramazan, siz Batı ve Müslüman ülkeler arasında bazen var olan gerginlikten bahsettiniz. Bu gerginliğin en büyük örnekleri ifade özgürlüğü ve dine hakaret alanlarında görülmekte. Ben şunu merak ediyorum. Sizin için ifade özgürlüğü ile başka birinin dinine hakaret arasındaki çizgiler nelerdir? Bu çizgiler evrensel mi yoksa bunlar bölgeden bölgeye değişirler mi?
RAMAZAN: Bence biz, tarihimize sadık kalmalı ve bütün bu hikayelerin nereden geldiğini anlamalıyız. Ben Müslümanlara şunu söylüyorum. Bizim, dine küfretmeye/hakarete karşı yeni kanunlara ihtiyacımız yok. Bence şu anda sahip olduğumuz yeterlidir. İfade özgürlüğünü sınırlamak istemiyoruz.
Şu karikatür krizi patlak verdiğinde, Danimarka’daydım. Şu anda burada bile sahip olduğunuz şey, karikatürler hakkındaki yeni bir olaydan başka bir şey değil. Bir an için olaya eleştirel bakalım. Bu yasal bir şeydir. Dinlerle alay etmek Batı kültürünün bir parçasıdır. Bunun tarihle alakası var. Bu yüzden, bizler “bunu engellemek için kanunlara ihtiyacımız var” deyip bu türden şeylere yönelmek istemiyoruz. Bence Müslümanlar yaşadıkları coğrafyayı anlamalı. Ayrıca ben, Müslüman ülkelerde de bu türden şeylere karşı olmak zorunda olmadığımızın anlaşılmasını istiyorum.
Şimdi biz kanunlarla haşir neşiriz ve bence kanunlara sadık kalmak ve bu yasaldır demek zorundayız. Aynı zamanda kabul edilemez ifadelerle ve ırkçılıkla bağlantılı olduğundan dolayı yasa dışı olan şeyler olduğunu da biliyoruz. Hiçbir yerde sınırsız özgürlük yoktur. Mesele insanlara hakarete, ırkçı söylemlere varırsa, bizim bunun gerçekleşmesini engellemek için kanunlara ihtiyacımız olur. Fakat hepimiz bu konuda hemfikiriz. Bence bu evrenseldir ve hepimizin varacağı nokta burasıdır.
Şimdi, çok daha psikolojik bir gerçek var. Bunu hesaba katmak zorundayız. Kültürümüz ve kanunları okuyuş şeklimiz, aynı zamanda hafızamızla irtibatlı olmalıdır. Örneğin, biz Müslümanlara Avrupa’da eşit davranılmadığını söyleyen Müslüman gruplar, Müslümanlara kötü muamele yapıldığını insanlara göstermek istediklerinde, onlara ifade özgürlüğünün arkasına sığınarak Yahudilere hakaret edemeyeceklerini ve bu yolun yanlış yol olduğunu söyledim. Neden mi? Çünkü siz hassas davranmak zorundasınız ve sorunları kolektif (topluluk) psikolojiye göre ele almak zorundasınız. Evet, Yahudilere hakaret etmek ve acılarına gülmek yasaldır. Ama bu yanlıştır. Etik olarak ve kolektif psikoloji açısından yanlıştır. Bu yüzden bu, çözüm değildir. Çözüm, yasal olsa da hassasiyete dokunmamaktır.
Bu nedenle Müslümanlara şunu söylüyorum ki eleştirel bir tutum takının ama yasal olsa bile etrafınızdaki insanlar, böyle bir fikirden hoşlanmadığınızı anlasınlar. İşte böyle! Ben bundan hoşlanmıyorum diyerek tepkinizi ortaya koyun. Bu bana yakışmaz. Ben bir dine gülmüyorum. Bunun benle alakası yok. Kültürel bir şey. Hatta Budistler bile buna alışık olmadığından bunu sevmeyeceklerdir. Şunu anlamalıyız ki biz psikolojik yöntemle psikolojik sorunları ele almalıyız ve bahsetmek zorunda olduğumuz var olan kolektif hassasiyetleri anlamamız gerekiyor. Bu da karşılıklı bilgiden geliyor.
Ama çözüm, insanları engelleyecek bir kanunla gelmeyecektir. Ve tam da başka bir konuda Fransızlara söylediğim şey de budur. Siz özgürlüğü, burkayı ve nikabı/peçeyi yasaklayarak kısıtlıyorsunuz. Bence bu işe yaramayacak. Doğru yol değil. Öyle bir şeye yönelmeyin. Daha fazla eğitimden, psikolojiden bahsedin. Zihniyetin değişmesi zaman alır.
Onların şunu anlamasını istiyorum ki biz Müslümanlar olarak nikabın ve burkanın İslami emirler olmadığını söyleyerek bu işi başarabiliriz. İnancım şudur ki çoğunluk da böyle düşünüyor. Çok az bir grup nikabı ve burkayı savunmaktadır. Her hassas konuyu yasal bir meseleye çevirmeme konusunda çok dikkatli olmak zorundayız. Bunu yaparsak yanlış yaparız.
LUGO: Ross, South Park’dan bahsedersek?
ROSS DOUTHAT, THE NEW YORK TIMES: South Park’dan bahsederek, Julia’nın sorusuna devam niteliğinde bir sorum olacak. Acaba bizlere İslam’ın Batı’ya ya da özellikle Avrupa’ya ve tabii ki ABD’ye ne sunabileceğinden bahseder misiniz? Bence bu çok ilgi çekici ve ince bir fikir. Yani her iki yönde hareket eden reform fikri. Acaba siz Batı’yı şekillendiren İslam’ın yönü hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verebilir misiniz?
RAMAZAN: Benim için gerçekten önemli olan şey, bizim inançlı insanlar olup olmadığımızdır. Dindar insanlar ya da hümanistler, bugün sorunları ifade ettiğim şekle bakıyorlar. İslam ekonomisinden, İslami finanstan, İslami tıptan bahsetmiyorum. Tıptaki, finanstaki İslam ahlakından bahsediyorum.
Bununla ne mi demek istiyorum? Bizler ortak bir temele, alana sahibiz. Hristiyan, Yahudi, Müslüman ve hümanist etik anlayışı bir şeyleri daha iyi hale getirmek adına bu alanlarda reform yapmaya yardımcı olabilir. Bu bir araya gelmek zorunda olduğumuz yerdir. Bana göre İslam bilimleri, İslami finans gibi algıları yıkmak gerek. Alternatif bilimler aramaya gerek yok. Bu doğru olmayan bir şeydir.
Bizler bazı prensiplere ve amaçlara sahibiz. Fakat ben Hristiyanlarla görüştüğümde, ya da hümanistlerle görüştüğümde aynı amaçları olduklarını görebiliyorum. Burası tam da İslam ahlakının ne olduğuna vakıf olan Müslüman bir varlığın amaçları sorgulayacağı ve araçları düşüneceği bir yerdir.
Bu yüzden şunu söylemek gerekir ki sizler, çoğunlukla Müslümanlar için olan İslami okullar meydana getirerek değil, Batı’daki eğitime dahil olarak hareket etmelisiniz. Genel prensiplerin farkına varılmalı. Neyden mi bahsediyorum? Bilgiden bahsediyorum. O yüzden, İslam’ı doğru bir şekilde kavradığımızda bize düşen, “İslami gelenek böylesi bir tüketim toplumunda maneviyat hakkında bizlere ne düşünmemizi tavsiye ediyor?” bunu sorgulamaktır. Amaçlarımızı daima aklımızda tutmalıyız. “Biz bunu neden yapıyoruz?” diye.
Örneğin ekonomide, alternatif bir İslami ekonomiye (faizsiz) sahip olduğumuzu söylüyoruz. Bu, hayalden başka bir şey değil. İşe yaramıyor. Aslında kavramları değiştiriyoruz. Fakat yaptığımız, sonuçta aynı şey. Başka başka kavramlarla aynı sonuçlara varıyoruz. Bana göre ikiyüzlüce bir hareket.
Burada, konuyu biraz daha derinlemesine ele almalıyız. Bu nedenle, yeni bir “bizden” bahsediyorum. Batılı bir Müslüman olarak benim varlığım, ahlakla, amaçları sorgulamakla, bir yaşam felsefesiyle cevap buluyor. Mesele; amaçlara, bütün bunların amacına, global ekonomiyi ve ürünleri ele alış şeklimize geldiğinde, benim gibi aynı soruları soran insanlarla karşılaşıyorum.
Adalet anlayışımızı, iş dünyasında farklı muameleleri, “Latin Amerikalı ya da siyahsanız bu ülkede ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğünü söyleyen insanlara nasıl davranacağımızı” sorgulamamız gerekmektedir. Ve bence bunun etik anlayışımızla, uygulamalı etikle alakası var.
Ben İslam’a has bir şeyden bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey; konu, amacımızla ilgili bir tartışmaya geldiğinde İslam’ın dahil olabileceği bir şey. Amerikalı beyazlara, Avrupalılara ve Batılı dinleyicilere yaptığım konferansların %99’u “bir sorun olarak siz”ler hakkındaydı. Bunu değiştirmek ve kendimi de dahil etmek istiyorum.
DOUTHAT: Biraz daha açacak olursak şunu sormak istiyorum. Ben sizin Hristiyan etiğiyle uyum içersinde olabilen ve evrenselleşmeye uygun İslam ahlakıyla, hümanist ahlak arasında az da olsa yapmış olduğunuz ayrımdan biraz daha bahsetmenizi isteyeceğim. Bununla beraber bir de teoloji ve maneviyat sorunu var.
Avrupa’da Hristiyanlığın krizde olduğuna dair ve buna paralel olarak da bu krize (belki aynı fikirdesiniz, belki değil ) gelişmekte olan İslam’ın cevap olacağına dair bir inanç var. Bu tabloyu nasıl görüyorsunuz? Avrupa’da manevi ya da dini bir kriz olduğuna ve İslam’ın buna cevap olabileceğine inanıyor musunuz?
RAMAZAN: Hayır. 25 yıldır Batı’da ve hatta Avrupa’da Müslüman topluluklarla iç içeyim. Bizim asıl sorunumuz kendi aramızdaki, içerde mevcut olan krizdir. Ortada iki tür kriz var Batı’da ve Amerika’da bir dini kriz var, birde kimlik krizi. Biz kimiz, ne istiyoruz, olgunlaşmış bir kişiliğe nasıl sahip olacağız ve dünyamızla nasıl tutarlı hale geleceğiz? Bu hepimizin ortak sorunudur.
İslam’ın çözüm olduğuna inanan insanlar çıkmış, “bizim maneviyatımız var” diyorlar, bence bu yanlıştır. Önemli olan niteliktir. Sayıca artışın bir anlamı yoktur. İşte burada öz eleştiri yapılmalıdır.
Ben bunu yapıyorum. “Neye inanıyorum” adlı kitabımda eğitim, daha az şekilci olmak ve maneviyat hakkında öz eleştiri yaptığımı göreceksiniz. İşte Müslümanların yüz yüze olduğu kriz budur. Burası, biz Müslümanların İslam anlayışımızı düzeltmemiz, ıslah etmemiz gereken yerdir. Yani Batı’daki Müslüman topluluklarda veya İslam toplumlarında sahip olduğumuz eğitim metodolojisini ve eğitim yöntemimizi ıslah etmeliyiz. Batı’daki Müslümanların zihniyetinde büyük değişimi sağlamak zorundayız. Bence bu gerçek, daha iyi anlaşılıyor ve biz gelişiyoruz. Son 30 yılda Amerika, Kanada ve Avustralya’daki değişimi görebilirsiniz.
Avrupa’nın seküler bir kıta olduğunu, orada manevi bir kriz olduğunu, bu yüzden Müslümanların arttığını söylemek retorikten başka bir şey değil. Bu, korkuların temelinden kaynaklanan bir şey. Popülistler bunu, bugün Avrupa’da oldukça endişe verici şekilde kullanıyorlar. Fakat bence bu doğru bir davranış değil. Müslümanların üç alanda çok daha entegre olduğunu söyleyebilirim ve ben daima bu üç kuralı savunmuşumdur. Onlar ülkelerinin kanunlarına uyarlar. Avrupa da yaşadıkları ülkenin dilini konuşurlar ve ülkelerine sadıktırlar.
Şimdi dini kimliğe dönecek olursak, bu çok daha derin bir krizdir. Önümüzdeki günlerde kolayca çözülecek gibi de görünmüyor. Hiçbir sorun yokmuş gibi göstermek, abartılıyor demek yanlış bir tutumdur.
DAVID KIRKPATRICK, THE NEW YORK TIMES:Eğer daha farklı koşullarda, mesela Müslüman bir ülkede, geleneksel şartlar içinde olsaydınız yine de, Kur’an’da ve İslam geleneği içersinde savuna geldiğiniz şeyler için bir temel bulabilir miydiniz? Kasdettiğim şey, devletin ve kilisenin ayrışması olan bir tür çoğulculuk ve bireysel ifade özgürlüğü. Bu fikirleri böyle bir ortamda söylemek kolay. Ama diğer tarafta bu fikirlerinizi nasıl dile getirecektiniz?
RAMAZAN: “Diğer taraf mı?”
KIRKPATRICK: Konuşmanızda iki taraftan bahsetmiştiniz.
RAMAZAN: Hayır, hayır. Şaka yapıyordum. Kısmen şakaydı. Ne yapmaya çalıştığımı pek çoğu anlamıyor. Müslümanlar tarafından dinlenilmek istiyorsanız geleneğe bağlı kalmak zorundasınız. Ben Mısır’da oldukça yoğun klasik bir eğitim aldım. Öğrenme hakkı denen (bi haqq al-riwaya) yedi özel dalda eğitim gördüm. Neden? İçerden dinlenmek, kaale alınmak için, buna ihtiyacım olduğunu biliyordum.
Bu bahsettiğim özel eğitim dallarındaki her kitabım geleneğe dayalı olmuştur. Örneğin “Radikal Reform”un ilk üç bölümü tarihe ve fıkıh usulü ilkelerine dayanır. Yaptığım şey budur. Şu an kitap Arapçadır; aynı zamanda buna da dahil olmaya çalışıyorum.
Peygamber ve hayatı hakkında yazdığım kitap da klasik geleneğe dayanıyor. Bu yüzden kimse çıkıp bunlar doğru değil diyemez. Örneğin ben bugün “peygamberler döneminde erkekler ve kadınlar camide bir aradaydı” diyorum. Eğer biri çıkıp aksini iddia ederse “bak, referansım burada” diyorum. Bu nedenle kimse bir şey söyleyemez.
Ben moratoryum (hükümlerin -İslami hadler/cezalar- askıya alınması) çağrısı yaptığımda, sanki Batı’da bu hükümleri ilga edelim/kaldıralım şeklinde yanlış anlaşıldı. Oysa “kullanılmaz diye hüküm vermek” yapılacak doğru bir hareket değildir. Fransa’da oturarak bir kararı yürürlükten kaldıramazsınız. Hayır, içerideki mantığı anlamak zorundasınız.
Bu yüzden, İslam adına, metne güvenerek; eğer metin konusunda, şartlar konusunda, toplum hakkında ciddiyseniz, bunu gerçekleştiremezsiniz. Zihniyetin değişimi zaman alacağından dolayı ben toplum içi tartışmayı tavsiye ediyorum.
Asıl mesele şu ki ben bütün düşüncelerimi geleneğe dayandırıyorum. Örneğin, bu yeni uygulamalı etik, klasik geleneğe dayanmaktadır. İslam’ın büyük alimleri de bunu demektedir. Haklı mıyım? Eğer yanlışsa bana söyleyin. Eğer doğruysa, konuşmaya devam edelim.
Fas’a (Tetovan -çok geleneksel bir yerdir-) gittiğimde 35 alim moratoryuma karşı çıktı. Uygulamalı, etik hakkında söylediklerime karşı çıktılar. Daha sonra tartıştık. Bu üzücü bir durum. Ben yoluma devam ediyorum, ama irtibat halindeyiz.
Mısır müftüsü Ali Goma’a, moratoryum için çağrının ilginç olduğunu söyledi. Morotoryum için çağrının yanlış olduğunu ama moratoryumun özü, asıl anlamı konusunda beni destekledi. “Alimlerle bu konuyu ele alman gerekiyor” dedi. Benim cevabım ise şöyle oldu: Yedi yıldır alimlerle konuşuyorum. Özel sohbetlerimizde aynı fikirdeyiz; ama alenen, toplum içinde olduğunda değiliz.
Bu halka çağrıdır. Bu yüzden meydan okuyorum. Eğer Müslüman ülkelerle sahip olduğum bağlantıları dinlerseniz (örneğin Endonezya, Hindistan, Ürdün ve hatta Mısır’da) oralara adım atamam. Ama alimlerle irtibat halindeyim. Bu oldukça önemli bir şeydir. Şunu söyleyebilirim ki, bu konuyu ciddiye alan birisi bunun duyulup duyulmadığını kontrol etsin. Pek çok alim tarafından reddedilmiş olabilir.
Örneğin, Katar’da bir konferans veriyordum. Odalar genç Müslüman erkeklerle ve bayanlarla doluydu. “İşte bu” diyorlardı. “Bu tam olarak farklı, yeni duyduğumuz şeyler” diyorlardı. Bu iletişim gittikçe gelişiyor. Yapmaya çalıştığım şey, tam da budur.
Müslümanlarla konuştuğunuzda, tartışmayı İslami kaynaklarla sınırlamalı, farklı kaynaklardan bahsetmemelisiniz. Yoksa işe yaramaz. Hatta hain olarak bile kabul edilebilirsiniz. İnsanlar sık sık bana “diğer tarafa mı çalışıyorsun” diye soruyorlar.
Bu nedenle siz, “hayır ben konuşmuyorum” derken çok net olmalısınız. Sizler moratoryumu ve benim bahsede geldiğim diğer şeylerin; örneğin, İslam’daki farklı otoritelerden ve klasik gelenekten geldiğini biliyorsunuz. Öyleyse bana, onun Batı’dan geldiğini söylemeye kalkmayın.
Sekülerizmle alakalı tarihsel tecrübemiz, Mısır’da, Suriye’de ve diğer ülkelerde uygulandığı şekil yüzünden tamamen diktatörlüktü. O yüzden tarihsel tecrübe, otoritenin ayrılığının esası hakkında size fazla bilgi vermez. Fakat eğer klasik geleneğe gelecek olursanız, onun orada olduğunu görürsünüz. Bu, daha derin bir şekilde incelenmesi gereken bir şeydir.
Bu yüzden içerden gelen biri olarak karşı çıkıyorum. Benim için Batılılar tarafından anlaşılmak daha önemlidir. Eğer yapmaya çalıştığımız şeyi anlamasalar da, ilerlemek için buna ve toplum içi diyaloga ihtiyaç duyuyorsak “diğerleri”nin dünyasını anlamak zorundasınız. Aksi takdirde, bizi bekleyen şey kibirden başka bir şey olmaz. Üzgünüm ama bu ülkede yaşayanlar, entelektüeller, akademisyenler Müslüman dünyayla konuşma şekillerinden dolayı, iktidar mücadelesi içersinde olan kibirli kişiler olarak algılanıyorlar. Bu da bizim ilerlememize yardımcı olmuyor.
JEFFREY BROWN, NEWSHOUR: Az önce pek çok alimin size özelde evet, ama toplum içinde hayır dediğinden bahsettiniz. Bu tür meselelerin halk arasında dile getirilmesinde engeller var dediniz. Bunlar nelerdir, açabilir misiniz? Halk arasında çoğulculuk hakkında konuşulmasını, bu konularda hem fikir olunmasını, bundan bahsedilmesini ne engellemektedir?
RAMAZAN: Evet, bu güzel bir soru. Burada ikili bir problem var. Birincisi, Müslüman ülkelerde ve özellikle Arap ülkelerindeki durum. Buralarda ifade özgürlüğü yok. Örneğin, bugün El-Ezher liderliği Mısır hükümeti tarafından seçilmektedir. Bu bazen toplumu ve İslam’ı temsil eden insanlar arasında var olan bağlantıyı kesme yoludur.
Önemli olan ikinci mesele ise şudur ki, eleştirel tartışma günümüzde var olmadığından dolayı olaylara duygular ve ayrıntılar hakim olmaktadır. Örneğin, başörtüsü hakkında bir karar alırsanız toplumu kaybedebilirsiniz. Müslümanlar tarafından algılanan bir şey hakkında karar alırsanız (algılanan diyorum, çünkü psikoloji ve algının birbiri ile alakası vardır), siz toplumu kaybedebilirsiniz. Bu yüzden onlar korkuyorlar. Onların çoğu Tetovan’daki tartışmadan sonra bana gelip “seninle aynı fikirdeyiz, ama bunu dile getirmeyeceğiz” dediler.
Psikolojiyi anlayabilirsiniz. Onlar toplumla bağlantı içinde olmaya ve otoriteye karşı bir tehdit olarak algılanmaya çalıştıklarından dolayı; ülke içindeki gerçek siyasi ve dini mantığın çok güç hale geldiği nokta, işte tam da burasıdır. Onlar arada sıkışmış kalmışlardır. Bu yüzden onlarla konuşmak zordur. Batı’da yaşayan Müslüman alimler/aydınlar olarak yapılması gereken şey, bizlerin aracı olmasıdır. Bazı soruları sorarak, cevaplar üreterek ve yolumuza devam ederek aracı olmalıyız.
Örneğin, 15 yıldır bayanlara kötü muamelenin yanlış olduğunu söylüyorum. Hatta El-Ezher’de bile “hadisler var, bayanlara kötü muamele haramdır” diyen alimler tanıyorum. Bunun İslam’a yakışmayan şeyler olduğunu söyleyerek cevaplar vermek emir gibi algılanabilir. 2 yıl önce Müslüman ülkelerden 15 farklı alimden bunun haram olduğunu, durdurmamız gerektiğini dile getirdik. İşte burada diyalog çok önemli. Müslüman ülkelerdeki mantığı anlamamız gerekiyor. Bazı alimler konuşamıyor, öyleyse bu işi kim yapacak?
Fakat onların konuşmasını beklerken seküler otoritelerin bazıları yeni değişimleri, meydan okumaları umursamıyor. Vatandaşlarına İslam üzerinde güçlü/söz sahibi olduklarını göstermek istiyor. Bu yüzden pek çok kendine özgü sembolik meselelerde, insanlara “biz Müslümanız ve İslam’ı korumaktayız” deme adına çok sert olabiliyorlar. Demokratikleşmeye halen hazır değiller. Fakat belli başlı dini detaylarda, örneğin Mısır’daki 20 eşcinselin cezalandırılmasında ise “bakın biz İslam’a göre hareket ediyoruz” demektedirler ve bu, duygular üzerinde de işe yarıyor. Ama ne var ki içerdeki zihniyetin değişmesi üzerinde işe yaramıyor.
Buradan itibaren, sık sık bunu kabul ederek oyun oynuyoruz. Bence burası, çoğu seküler ülkelerde ve Müslüman ülkelerdeki seküler hükümetlerde, kendilerini hain olarak algılanmaktan korumak için İslam üzerinde çok geleneksel bir pozisyon kullanabildiklerini anlamamız gereken bir yerdir.
Karikatür krizinde, minarelerin yasaklanması tartışmasında ne görüyorsunuz? Görüldüğü üzere, onlar halkların gösteri yapmasını istemiyorlar; fakat halka, Batı İslam’a saldırdığı için biz de Batı’ya saldırıyoruz demeye hazırlar.
Karikatür krizi Danimarka’da başlamadı. Danimarkalı Müslümanlar çok akıllı ve sakindiler. Bu kriz, başbakanın büyük elçilerle görüşmeyi reddetmesinden sonra patlak verdi. Onlar da bunu saygısızlık olarak karşıladılar. Mısır’a, Suriye’ye geri döndüler ve kriz oradan başladı. Yani bu, Avrupa’da gerçekleşmiş bir şeyin burada algılanış şeklinin siyasete alet edilmesiyle alakalı bir şey.
İnsanlara, “ülkemizde fazlasıyla özgürlük var” demektense Batı’ya karşı olduklarını söylemek çok daha kolaydır. Bu oldukça karışık siyasi bir oyun ve bence sizin şunu anlamanız gerekiyor ki alimler şu an bir süreç içinde ve onlardan ifade edemeyecekleri şeyleri beklemeyin. Bu uzun bir süreç, sizinle aynı fikirdeyim. Bizim daha cesur alimlere ihtiyacımız var.
AMY SULLIVAN, TIME: Batı’daki pek çok Müslüman’ın kimlik krizine maruz kaldığını söylediniz. Acaba pek çok Avrupa ülkesindeki ve Amerika’daki Müslümanların farklı tecrübelerinden biraz daha bahsedebilir misiniz? Çünkü ortada iki farklı tecrübe var gibi görünüyor.
Pek çok Amerikalı Müslüman için; bu, bir Müslüman, bir Amerikalı, bir erkek ya da kadın olarak ve yahut ne kadar kimliği varsa bu kimliklerini nasıl bir araya getirecekleri ve nasıl dengeleyeceklerini bulup bulmama meselesidir. Pek çok Avrupa toplumunda ikili kimlik ve çoklu kimliğe sahip olma geleneği ve deneyimi yok ve öyle görünüyor ki entegre olma adına yeni yeni sorunlar ortaya çıkıyor.
RAMAZAN: Evet, farklı sakıncalar ve bilindik sorunlar söz konusu. Birincisi, görünen o ki Avrupa’ya gelen göçmenler ekonomik sürgünden gelen, ılımlı geçmişleri olan ve İslam hakkında pek bilgisi olmayan göçmenlerdir. Çalışmak için geldiler ve İslam hakkında ve kültürleri hakkında kafaları karışık. Fakirler, ılımlılar ve çok zor şartlarda varoşlarda yaşıyorlar. Ve aynı zamanda onlara kucak açan bir toplum var. Bu toplum Amerika’da daha sekülerdir ve burada din, bir problemdir. Örneğin, neler olup bittiğini anlamak isteyenler tarafından iki şey akılda tutulmalı. Birincisi, Fransa’da din ve devlet arasındaki “kendine özgü” ilişki. İslam’dan önce sadece kilise ve devlet arasında bir ilişki vardı.
İkincisi, Fransa ve (onun eski kolonisi) Cezayir arasındaki ilişki. Bu, bütün tartışmalardaki psikoloji ile yakın alakası olan bir durum. Buna bugün Avrupa’daki yeni durumu da ekleyin. Bu yeni durum, bütün meseleleri İslamize ettiğimiz/İslamlaştırdığımız, sınıf ayrımcılığı ve sosyal kronik sorunları unuttuğumuz algısıdır. Mesele; iş piyasasına ve mesken sorununa gelince, varoşlardaki bütün sosyal sorunların merkezinde İslam varmış gibi algılanıyor. Bence bu oldukça Avrupa’ya has bir şey.
Şimdi bundan daha karışık olan Amerika örneğine gelelim. Çünkü Amerika’daki göçmenler buraya, daha bilgili ve kökenlerinin kültürleri ve dini ilkeler arasındaki farkı görebilecek şekilde donanmış olarak geldiler. Bunu onlara yaptıran şey, Amerika’nın kendine özgü çevresinin oluşudur. Onlar “tamam yarım bir kimliğe sahip olabilirim, hem Amerikalı hem de Müslüman olarak kalabilirim.’’ dediler. Gerçek şu ki onlar Avrupa’da olduğu gibi sosyo-ekonomik problemlerle karşılaşmıyorlar. İşte bu farklı zorluklara/sorunlara sahip bir konudur. Bu daha çok kimlikle ve Amerikan rüyasına ve Amerika’ya dahil olmuş olmakla alakalıdır.
Avrupalı ve Amerikalı Müslümanların müşterek sorunlarına gelecek olursak. Afro-Amerikalı Müslümanlar, Amerika’da özellikle şehirlerde ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini söylemektedirler. Dini problemlerin yanında bir de saydığım sorunlar vardır. Din problemine, bir de sınıf ayrımcılığı gibi sosyo-ekonomik sorunlar da eklenmektedir. İşte Avrupa’da Müslümanların tecrübe ettiği sorunlara paralellik arz eden sorun budur.
Bu sorunlara şimdi toplum içi diyalog eksikliğini ve kimlik krizini de ekleyin. Bu da Amerikalı Müslüman topluluklar içinde büyük oranda var olan ırkçılıktır. İslam ırkçılığa karşıdır. Fakat Müslümanlar ırkçı olabiliyorlar.
Örneğin, Chicago’da aynı anda iki farklı konferans gerçekleşti. Afro-Amerikalı Warith Deen Mohammed, ISNA (Kuzey Amerika Müslümanları Topluluğu) adına aynı zamanda bir konferans verdi. Bu yüzden göçmenler ve Afro-Amerikalı topluluğun beraber hareket etmiyor olması, içerden çatlaklara örnektir.
Avrupa’ya gelirsek, mesela Türk ve Faslı Müslümanların da aynı iç sorunlara sahip olduğunu göreceksiniz. Aynı şey burada da söz konusudur. Bir Avrupalı gibi kendini evinde hissettiğini söylüyorsan, öz vatanına ve bütün bu şeylere körü körüne bağlıysan bile bunun ötesine geçmek zorundasın.
Şimdi bu sorunlara Avrupa’daki sınıf ayrımcılığını ekleyelim. Şehirlerde, sosyal hayatta Avrupalı Müslümanlar gayet başarılılar. Fakat onların ve varoşlardaki insanların tecrübeleri arasında görüş ayrılıkları var. Bu, Amerika’da da gözlemlenen bir şeydir. En başta göz önünde tutulması gereken “özel, kendine has çevre faktörü” vardır. Fakat halen içerden gelen iç zorluklar, problemler adını verebileceğimiz müşterek ve çok rastlanan sorunlarımız var.
Size kendi hikayemi anlatayım. Amerika’yla ilk irtibatım göçmenler yoluyla değil, Malcolm X ile irtibat halinde olan babam sayesinde olmuştu. Afro-Amerikalıları çok duyardım. İlk kez geldiğimde onlarla irtibata geçtim. Daha sonra anladım ki, onlar sadece entegrasyonlarının/bütünleşmelerinin dini boyutunu değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik gerçekliğini de sorguluyorlar. İşte onların sorguladıkları şeyle bizim sorguladığımız şeyin ortak buluşma noktası burası. Hatta ve hatta onlar yeni göçmenlere “siz İslam’ı temsil etmiyorsunuz; bu ülkede İslam’ı savunan tek siz değilsiniz; sizlerin parası var; sizler varoşlarda, bizler şehirdeyiz; bizler ayrımcılıkla karşı karşıyayız” diyerek onları sorguluyorlar.
İşte bu, Amerikan rüyasının bazıları için iyi, bazıları için problemli olduğunu anlamamıza yardımcı olan bir şeydir. Eğer Avrupa rüyası diye bir şey olsaydı aynı sorunlara sahip olurduk.
ALAN COOPERMAN, PEW FORUM ON RELIGION & PUBLIC LIFE: Sayın Ramazan, eminim biliyorsunuz ki son günlerde Amerika’da, İsrail-Filistin çatışması temelinde, ABD dış politikasına dair uzun tartışmalar oldu. Sizin bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum. Sizce İsrail-Filistin çatışması, Obama yönetiminin tüm dünyada karşı karşıya kaldığı zorluklar, sorunlar içerisinde ne kadar bir önem teşkil ediyor.
RAMAZAN: Bakın, şurası kesin ki bana bu konudaki fikirlerimden dolayı, Amerika’ya giriş yasağı getirildi. İsviçre’de ABD büyükelçiliğine gittiğimde, bana sorulan soruların %80-85’i İsrail-Filistin çatışması, Irak savaşı ve İsrail hükümetine karşı Amerika’nın desteğini neden eleştirdiğim yönündeydi. “Sizlerin daha dengeli olmanız gerekiyor, Irak’taki savaşınız meşru değil” dedim.
Bence Filistin direnişi meşrudur, ama yöntemleri yanlıştır. Yani masum halkları öldürmek yıllardır tekrarladığım gibi doğru değildir. Bu konuda açık konuşmak benim için çok önemlidir.
Ben gerçekten de bunun temel bir kural olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede kendini evinde hissettiğin şekilde, psikolojik ve politik konuşmak temel bir kuraldır. Çünkü günün sonunda; sosyal, entelektüel entegrasyonu/bütünleşmeyi elde edebilirsiniz ama aidiyet duygusu eksik olduğu için psikolojik entegrasyonu da ıskalayabilirsiniz.
Aidiyet duygusu, “eleştirel sadakat” adını verdiğim bir şeydir. Kanunlara uyduğumu, bu ülkeyi sevdiğimi ama politikanızı sevmediğimi ve eleştirel olduğumu, eleştirel olduğum için vatandaşlığımın ve aidiyetimin sorgulanmasını kabul etmediğimi söylediğimde ben hükümete bağlıyım demektir. Bence burası bizim ortak dil geliştirmemiz gereken noktadır. Bu, bizlerin vatandaş ve eleştirel olduğumuz “yeni biz” fikridir.
Yeni yönetimden ne gelmeli, bu konuda ne söylemeli, bu gerçekten zor. En başında söyledim. Birinci dönemde Obama güzel bir konuşma yatı. Ben “ilk defa birinin böyle konuştuğunu görüyorum” diye yorum yaptım. Kelimelerinde, cümlelerinde son derece dikkatli davranarak sadece Müslüman ülkelerdeki Müslümanlara değil, aynı zamanda, Amerikalılara da hitap ederek, İslam’ın Amerika’nın bir dini olduğunu ve Müslümanların bu ülkenin geleceğine katkıda bulunduğunu dile getirdi. Obama Amerikan ulusu olarak “yeni bizden” bahsediyordu, bu çok önemlidir. Daha sonra Filistinlilerin acılarından ve meseleye ciddi bir biçimde bakmamız gerektiğinden bahsetti.
Şimdi bence, geçen haftalarda ve aylarda Obama yönetimi ile İsrail hükümeti (Başbakan Netanyahu) arasında geçen gerginlik gerçek bir gerginlikti. Bana göre bu dönem zor bir dönem olacak. Önümüzdeki dönem, bence, Filistin haklarının desteklenmesinde bazı şeylerin iyiye gitmesini sağlaması yönünden önemli bir dönem olacak.
Müslümanlara şunu söylüyorum. Obama yönetimini ya da herhangi bir Amerikan yönetimini sadece, dış politikalarıyla takıntılı olma halinin bizlerin vatandaş olmasına yardımcı olmadığı ve bizleri tartışmaların içine çektiği yönünden değerlendirmeyin. Bu yüzden, Obama yönetiminden beklediğimiz gibi, bizler aynı zamanda Amerikalı Müslümanlara, “bütün tartışmalara katılmak zorundasınız” demek zorundayız.
Mesele sağlık reformuna geldiğinde, bu ülkede olan şeyler, bütün Amerikan vatandaşları için çok önemli şeylerdir. Sizler buna dahil olmak zorundasınız, eğitime dahil olmak zorundasınız. Şu gerçeği bilmeniz gerekir ki, mesele; örneğin girişimcilere, Müslümanlara ve İslam eşittir terörizm fikriyle takıntılı olmamaya çalışanlara geldiğinde, yapıcı adımlar söz konusudur.
Hayır, İslam, Amerika hakkında konuştuğumuz, Amerikalı olmaktan bahsettiğimiz şeyin adıdır. Bu takıntılı fikir, Müslümanlar tarafından içerden yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmak zorundadır. Gereken daha dengeli bir yaklaşımdır. Fakat ben, evet, Amerikan yönetiminin Filistin haklarına daha dengeli yaklaşmasını isterim. Bence Müslümanlar global siyasetle alakası olan her şeyde daha aktif olmalıdırlar. Sadece bu meselede değil.
MICHELE KELEMEN, NPR:Bu haftaki girişimciler toplantısından bahsettiniz. Orada Obama’nın Müslüman ülkelere ulaşmak adına yaptığı çabaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu işe yarar mı? Ya da sizce bunlar, bir şekilde demokrasiye yönelmektense buna mı yöneliyorlar? Yani bu, ya/ya da diyebileceğimiz bir durum mudur?
RAMAZAN: Hayır, demokrasi yerine ya da ona rağmen olduğunu düşünmüyorum. Obama yönetiminin Müslüman ülkelerde Müslümanlar tarafından iyi karşılandığı açık bir gerçek. 8 yıldan sonra bir şeyler değişmekte ve Müslümanlar da bu konuda oldukça umut dolu.
Fakat halen Obama politikasının hareket alanı konusunda şüpheler var. Bunun sebebi de İsrail yanlısı lobiler. İsrail-Filistin çatışmasında bir şeyler değiştirebilecek mi, yoksa vaatlerin ötesine geçebilecek mi?
İlk adımlara bakacak olursanız (örneğin benim burada sizlerle olmam bu ilk adıma örnektir) bir gelişim söz konusudur. ACLU (Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği) ile ve diğerleriyle görüştüm. Onlar da “evet, bir değişim söz konusudur” diyorlar.
Bu konuda pozitif olmalıyız. Bir değişim var, ama ne boyuta kadar? Bunu nasıl sağlayacağız? Bu şekilde mi devam edecek? Bu konuşma bir yıl önce yapılan bir konuşmaydı. Müslümanların durumu ve beraber yaşama konusunda iç politika hakkında daha çok şey söylenmeli ve pratiğe dökülmelidir.
Örneğin ideolojik nedenlerle halen hapishanede olanlara gelirsek, bu değişmelidir. Guantanamo kapanmalıdır. Bu ülkenin sınırlarında olan şeylerin yeniden değerlendirilmesi, söylemden öte geçerek yapılması gereken, beklenen pratik önlemlerdir.
Bundan daha fazlasının yapıldığını görmeliyiz. Genellikle, şu ana kadar yapılan  şeyleri değerlendirdiğimde umutluyum ve olaylara olumlu bakmaya çalışıyorum. Fakat gerçekten, halihazırdaki Orta Doğu güvenlik önlemleri konusunu ve hala Afganistan’da ve Irak’ta olan şeyler konusunu eleştirmek durumundayım.
Afganistan’da Karzai’yi desteklemek konusunu ve bugün Irak’ın geleceğiyle ilgilenme şeklimiz hakkında ciddi endişelerim var. Bu benim için büyük ve tartışmalı bir konudur. Obama’nın daha etkili olacağını düşünürdüm, ama politikanın oluşumu zaman alıyor.
ELEANOR CLIFT, NEWSWEEK:Bush yönetiminin sizi aptalca, çoğu ideolojik sebeplerle Amerika’ya girişinize yasak getirdiğini dile getirdiniz. Biraz daha açabilirmisinz? Yasak getirilen bir dizi vatandaştan biri miydiniz? Bunun etrafındaki koşullar neydi?
RAMAZAN: Olay, 2004’te Notre Dame Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak geleceğim zaman gerçekleşti. Gelişimden 9 gün önce, İsviçre’deki Amerikan büyükelçiliği vizemin iptal edildiğini söylemek için beni çağırdılar. Başlangıçta hiç bir sebep söylenmedi. Daha sonra PATRIOT Act (Yurtseverlik Yasasına) dayandırılarak terörizmle bağlantımın olduğu ve yeniden başvuru yapmam gerektiği söylendi.
Yeniden başvurdum,İç Güvenlik’ten birini gönderdiler. Ve benim çeşitli organizasyonlara bağışlarım hakkında sorular sordu. 10 tane organizasyondan bahsettim, onlardan biri de işgal altındaki bölgelerde eğitim projelerini destekleyen Filistinli bir organizasyondu. Bir kaç ay sonra, başvurumun reddedilme sebebi bana, Amerika’da kara listedeki bir organizasyona 700 Euro bağış yapmam olarak bildirildi.
Fakat yanlış yaptılar. Birinci yanlış, Avrupa’da yaşayan biri için Avrupa’da kara listede olmayan bir organizasyona bağışta bulunması normaldir. Kaldı ki bu organizasyon, şu anda Sosyalist Parti’nin başkan yardımcısı olan ve o dönemin ise Lille valisi Martine Aubry ile irtibat halinde olan bir organizasyondur. O halen bu organizasyonla görüşmektedir ve onlar Filistin’de iki ülkenin yakınlaşması adına projelere sahiptirler.
İkinci hataları ise şuydu. Ben 1998 ile 2002 yılları arasında bağış yaptım. Bu organizasyon ise 2003’de kara listeye alındı. Amerikan yönetiminden bana, bunların Hamas’la bağlantılı olduğunu bilmeliydin dediler. Benim cevabım da şöyle oldu. Yani ben sizin hükümetiniz karar almadan önce bunların kara listeye alınacağını bilmeliydim mi demek istiyorsunuz dedim. İşte kastettiğim aptalca gerekçe budur.
New York’daki hakim “Tarık Ramazan bunu bilemezdi” dedi, ama yasa geri çekildi. Mesele şu ki Amerikan yönetiminden ve İç Güvenlik’ten gelen kişiler hep şunu sordu, “Irak ve Filistin hakkındaki görüşlerin nedir?” İşte bana yöneltilen soruların yüzde 80’i böyleydi. Bana göre bu, ideolojik bir dışlamadır. Sonrasında Notre Dame Üniversitesi’ndeki profesörlük unvanımı kaybettim.
Amerika’da herhangi bir üniversiteye geri dönmeyi düşünmüyorum. Oxford Üniversitesi’nde benim için her şey iyi. Amerika’ya sık sık geleceğim. Fakat 2004’te bununla karsı karşıya kalmak zordu. Bence bu tartışmalar -özür dilerim ama- aptalcaydı.
LUGO: Duyduğuma göre İç Güvenlik’den sizi havaalanında karşılamaya biri gelmiş. Bu doğru mu?
RAMAZAN: Bu kez, evet.
LUGO: Bu kez mi?
RAMAZAN: Birincisinde, 2 saat bekledim. Bana, “kiminle görüşeceksin?” diye sordular. Nerede konuşacaksın. Ve buna benzer sorular vardı.
LUGO: Bu, New York’a ziyaretiniz esnasında mı oldu?
RAMAZAN: Evet evet, iki hafta önce. Ama bu kez benim geleceğimi biliyorlardı ve bu üç dakikalarını aldı. İsviçre’dekinden bile daha hızlıydılar.
DUIN: Yarın dünya genelinde dini özgürlük konusunda büyük bir rapor yayınlanacak. Bildiğiniz gibi, Batı’nın en büyük değerlerinden biri de dini özgürlük ve dinini değiştirme hakkını tanıması. Diğer Müslümanlarla diyalog kurmaktan bahsediyorsunuz.
Sanırım İslam’da 4 mezhep, “eğer bir Müslüman dinini değiştirirse ölümle cezalandırılır” diyor. Diğer Müslümanlarla diyalogunuzda bu, gündeme getirdiğiniz bir şey midir? Eğer öyleyse, eğer Müslümansanız ve din değiştirmek istiyorsanız, dini özgürlük ve bu hakkı elde edebilme konusunda bir yere varabildiniz mi? 
RAMAZAN: Evet, benim demek istediklerimi, adımı yazarak internette araştırarak değil de kitaplardan okumak işte bu yüzden iyi. Bir kaç yıl önce, kitaplarımda, Washington Post’ta ve Newsweek’de inanç hakkında yazdığım yazılardaki kadınlar ve dini özgürlük hakkında fikirlerim soruldu.
Düşüncelerim belli ve birçok kez dile getirdim. Ta başlangıçtan beri, 8. yüzyıldan bu yana büyük alimler, buna Süfyan el-Savri de dahil, İslam’a göre din değiştirmenin mümkün olduğunu söylemişlerdir. Bu, iki geleneğin çok dar şekilde  ve yarım yamalak bir şekilde anlaşılmış olmasından kaynaklanır; çünkü bunun bir savaş durumuyla, Müslüman bir topluluğa gelişle ve bilgi elde etmekle ve hain olmakla alakası vardır. Aslında onlar topluma ihanet ediyorlardı.
Hadislerde  veyahut peygamber döneminde din değiştirme yüzünden insan öldürmeye rastlamıyoruz. Peygamber hakkındaki kitabıma bakacak olursanız, din değiştirme ile alakalı 3 örnekten bahsediyorum, ama öldürme söz konusu değil. Ve bu örnekler peygamberin bilgisi dahilinde oluyor. Bu ve inanç konusunda görüşlerim 20 yıl önce söylediğim gibi işte bu şekildedir. 
İslam ülkelerine gittikçe bunlardan bahsediyorum, eleştiriler  alıyorum. İslam coğrafyası dışına itildiğimi söyleyebilirim. Örneğin, Mauritius müftüsü benim için, “Tarık Ramazan kafir-mürted” demiştir. İşte bana davranış şekilleri böyle, ama ben doğru bildiğimi söylemekten çekinecek değilim. 
Mısır müftüsü de iman konusunda aynı fikre sahip, yani din değiştirmenin cezası ölüm değildir diyor. Din değiştirme mümkündür. Biliyor musunuz ne oldu? Müftü böyle söyledi ve daha sonra el-Ezher, “hayır hayır müftü yanlış anlaşıldı” dedi. Daha sonra müftü “hayır demek istediğim gayet açık” dedi. İşte onun ve kurul arasında geçen diyalog bu şekildedir.
Evet, benim görüşlerim gayet net. Ben bunun böyle olduğunu iddia ederek belki de söylenmesi zor bir şeyi söylüyorum. Tıpkı 20 yıldır söylediğim gibi.
KATHY SLOBOGIN, CNN:Eminim, pek çok Müslüman tarafından desteklenen ve “Amerika İslam’la savaş halindedir” diyen “Narrative” adlı bir örgütü duymuşsunuzdur.
RAMAZAN: Üzgünüm, duymadım.
SLOBOGIN:Tamam, bu, 2 gün önce “60 Minutes (60 Dakika)” adlı programda konu oldu. İddiaya göre Amerika İslam’la savaş halindeymiş ve görünüşe göre pek çok Müslüman buna inanıyor ve cihat yanlısı Müslümanlar bunu kullanarak taraftar topluyorlarmış. Acaba bizlere, Amerika’nın böylesi bir örgütle (Narrative) mücadelesinde etkili olup olamayacağını söyleyebilir misiniz?
RAMAZAN: Bu Narrative adlı örgütten haberim yok ve inanın neden bahsettiğinizi de anlamadım.
SLOBOGIN:Belki de bu terim, Amerika’nın İslam’la savaşına olan inancı tanımlamak için kullanılıyordur ve Amerika’nın dış politikasını bu prizma üzerinden görüyordur.
RAMAZAN: Ülkenizde, bu Narrative adlı örgütü besleyen küçük ya da azınlık gruplarınız olabilir. Fakat size şunu söyleyebilirim ki, Amerika içinde ağırlığı söz konusu olan Müslüman kesim bunlara rağbet etmez, bu tür grupları tanımaz. 
Aynı şey Amerika’yla birebir olmasa da Avrupa için de söz konusudur. “Batı İslam’la savaş halinde” diyen gruplar var, ama bunlar küçük bir azınlıktan ibarettir. Avrupa’da, benim Müslüman olamayacak kadar Batılı olduğumu söylüyorlar. Amerika’da ise gerçek bir Batılı olamayacak kadar Müslüman olduğumu söylüyorlar.
Ben bu ikisi arasındayım. Fakat Batı’daki Müslüman topluluklar da tam olarak bunu tecrübe ediyor. Bizler, hayatımızın Batı’da, Batılı ülkelerde ve yasalara uyarak geçtiğine inanıyoruz. Biz buyuz. Bu kimlikle ilgili bir sorunumuz yok.
Öyleyse strateji ne olmalı?
Öncelikle, oldukça önemli bir şeyi anlamak gerek. Amerikalıların Müslümanlar olmadan buna göğüs germesi tek başına yapabilecek bir şey değil. Şunu anlamak gerek ki Amerikalı Müslümanlar, sizin seçtiğiniz kişiler değildir. Sizin bu konudaki yardımcılarınızdır. “Sufiler İslam’ı temsil etsin” diyemezsiniz. Çünkü böyle yaparak, otorite ve temsilci seçerek, bütün toplumu yabancılaştırıyorsunuz. Müslümanlar kendi insanlarıyla gelsinler ve farklılık oluşsun.
Hristiyanlarla muhatap olduğunuzda, sizler sadece ılımlı Hristiyanları seçmiyorsunuz, toplum tarafından dinlenen insanları da seçiyorsunuz. Ve onlar yeri geldiğinde tutucu Hristiyanlar da olabiliyor. Bu ülkede sertlik yanlısı Ortodoks Yahudi de var, sertlik yanlısı tutucu Hristiyan da var. Dediğim gibi oldukça katı görüşlüler, ama dinleniyorlar.
Şiddet yanlısı olmadıkları, kanunları ihlal etmediklerı, kanunlara uydukları sürece, Amerikan vatandaşıdırlar. Siz onları sevmeseniz de fikirlerinden hoşlanmasanız da dinliyorsunuz, aynı şeyi Müslümanlara da yapmalısınız. Yapılması gereken, Müslümanlar adına konuşmak, konuşanları kontrol altına almak değil, ana akım/hakim anlayış olacak kadar geniş olan Müslümanların temsilcilere sahip olma sürecini kolaylaştırmaktır ve böylece bu radikal, şiddet yanlısı insanların görüşlerine karşı çıkılmış/meydan okunmuş olur. İşte burası iş birliği yapmamız gerek yerdir.
Yapılması gereken birinci şey, bir strateji olarak süreci kolaylaştırmaktır. İkincisi, müttefikiniz olan Amerikalı Müslümanları anlamaktır, çünkü onlar Narrative denen örgütün kurbanlarıdır. Birinci kurbanlar öldürülenlerdir, ikinci kurbanlar ise onlardır.
Amerika’ya giriş yasağımdan önce ISNA toplantısına katıldığımda başıma gelen de buydu. Amerikalı korkmuş insanlar vardı, çünkü Bush “ya bizdensiniz ya da bize karşısınız” diyordu.
Ben şiddet yanlısı insanlara karşıyım, ama Amerika’nın dış politikasına da karşıyım. Her ikisine karşı olabilirim. Değerlerime bağlılığımı sorgulamak sizin işiniz değil. Ortak değerler adına bunu yapıyorum, çünkü bence bu ülkede yaptığınız şey doğru değil.
Aynı noktaya geldik. Örneğin, Fransa ve Belçika’da burka ve nikab/peçe hakkında konuşuyoruz. Tekrar ediyorum ki ben buna karşıyım. Hakkında konuştuğumuz şeyin İslam’ın emri olduğunu düşünmüyorum. Bir araya gelen ve ne hakkında konuştuğunu bilen müttefikler olalım. Bu, İslam’a uygun değil diyerek bu görüşlere karşı çıkmak için içerden gelen pedagojik, eğitimsel bir süreç başlatalım.
Sizin vatandaşlarınızla müttefik olalım. Vatandaşlarınız az önce bahsettiğimiz yeni “biz” olsunlar, ortak değerlerde buluşalım. Müslümanlar olmadan Batılı bir çözüm olmaz. İslami öğretiler kullanılarak, yapılanlara karşı bir Batılı-Müslüman çözüm olacaktır.
Teröristlerden, şiddetden, bu Narrative adlı örgütten bahsettiğiniz zaman, ilk ben ortaya çıkarım ve hayır bunu kabul etmem, bunu kınarım ve “yanlış değil aynı zamanda İslam’a da karşı” derim. Siz bize karşı çalışıyorsunuz. Fakat bazı Müslümanlar dedi diye birbirimizden şüphelenmememiz gerekir. Ben, ortak değerlere sahip olduğumuzu anlamamız için bizlerin bir arada olmasını istiyorum. Bu yüzden bunlar gereksiz şüphelerdir. Bu türden şeyler, oluşturmaya çalıştığımız bütün ortak dili yok ediyor.
Yeri gelmişken, benim değinmek istediğim diğer bir husus da, bizim ortak dilimiz hakkında olacak. Bu bizim Avrupa’mız, bizim Amerika’mız. Neden bahsediyoruz? Paylaştığımız değerler ve beraber hareket edeceğimiz değerler nelerdir? Çünkü günün sonunda, eger bu mesajı alırsak, ortak düşmanlarımız olur ve hatta Müslümanlara düşman Müslümanlar ortaya çıkar.
Ve Batı’ya gelecek olursak, Batı’nın en büyük düşmanlarından biri de, etrafa korku yayma adına değerlerimizi unutmaya hazır Batılı entelektüellerdir. Şunu söylemek istiyorum ki, bizim için en büyük tehlikelerden biri, Batılılar olarak, değerlerimizi unutmak, korktuğumuz için o değerlere ihanet etmektir.
Tam olarak aksi şekilde davranmak da mümkündür. Çılgın sayılabilecek şeyler de yapılacaktır. İsviçre’deki 4 minare ve halkın yüzde 66’sı minarelere karşı. Bu şekilde nereye gidiyoruz? Neler oluyor? 11 Eylülden sonra bu ülkede duyduğumuz şeyler endişe verici. Bu yüzden çok ihtiyatlı olmalıyız. İşte bunlar aşmamız gereken ortak güçlüklerdir. 
SUSAN GLASSER, FOREIGN POLICY: Çok teşekkürler. İlginç bir konuyla devam etmek istiyorum. Afganistan’daki ve Irak’taki durumdan memnun olmadığınızı söylediniz. Karzai’yi eleştirdiniz. Neden?
Dahası Müslüman ülkelerde fikirlerinizin halk tarafından rağbet gördüğünden bahsettiniz. Bu noktada İslam’ın değişen bakış açısı dediğiniz bu entelektüel harekete ilginin derecesi nedir?
Fikirleriniz ne dereceye kadar, Müslüman ülkelerde başlıca entelektüel diyalogun parçası oldu?  Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da da fikirlerinizin çekiciliğini görmek kolay. Kendinizi Avrupalı olarak tanımlıyorsunuz. Fikirleriniz Orta Doğu’da nasıl kök salıyor?
RAMAZAN: Bakın, Afganistan’da, Irak’ta olanlardan memnun değilim. Eğer bana Afganistan hakkında soru sorarsanız, tarihi araştırmanızı ve orada bulunmuş uzmanları dinlemenizi tavsiye ederim. Bu, ta başından kaybedilmiş bir savaş. Bence, gidilen yol doğru bir yol değil. Tüm Afganlıların Amerika tarafından korunduğuna inandığı bir adama güvenilmesi ve sosyal meseleleri, siyaseti, ekonomiyi ele alış şekli bozuk olan yozlaşmış biri olması kabul edilemez şeylerdir.
Şunu söyleyebilirim ki bu adam Afganlılar tarafından sevilmiyor. Amerika’nın koruması altında olduğuna inanılıyor. Şeffaflık, demokrasi, Afgan coğrafyası ve çevresi hakkında bu kadar ciddiyseniz, şu anki insanlara genel çerçeveden bakmak çok önemli. Bu çok zor ve karışık bir mesele. Şunu söyleyebilirim ki, eğer bu konuda ciddiysek Amerikalıların ülkeyi terk etmesine yardımcı olacak uluslararası bir güce ihtiyacımız var.
Eğer mesele, ekonomiyi ve günümüzün jeostratejik çıkarlarını korumak hakkındaysa, durmayın devam edin. Barış içerisinde bir Kabil ve her bir yanda savaş sahibi olabilirsiniz. Ama bütün uzmanlar size savaşın iyi gitmediğini söylüyor. Zemini kaybediyoruz. Olan şey hakkında benim düşüncem budur. Asker gönderebilirsiniz. Çevrenin ve kabilelerin komplike olması ve zorlukları  bunu güçleştiriyor. Doğruyu söylemek gerekirse halihazırdaki yönetimden başka bir şey bekliyorum.
Müslüman ülkelerde neler olup bittiği hakkında şunu derim ki, öğrenciler ve akademisyenler bizim yaptıklarımızı dinliyorlar. Şimdi bu, halk arasında yeni bir trend midir? Bugün önemli olan 3 şey var. Müslüman ülkelerde ve özellikle Arap ülkelerde beklenen şey, çok daha demokratikleşme ve özgürlüktür.
Onlar bizi Batılı Müslüman olarak görse de bana düşen, sadece bir Batı Avrupalı bakış açısıyla değil, aynı zamanda bir Amerikalı, bir Kanadalı ya da bir Avrupalının bakış acısından da konuşabilmektir.
Fakat Müslüman ülkelere gittiğinizde ve insanlarla konuştuğunuzda, bir elit tabaka olduğunu görürsünüz. Evet, öğrenciler ve hocalar var. Şimdi gerçekten yapılması gereken şey, bunu, İslami referansı olan duygusal bir şeye çevirmek değil, demokratikleşme ve eğitimle ilgisi olan daha özenli bir şeye çevirmektir. Bu alanda daha fazla eğitime ve Müslüman ülkelerde daha fazla demokratikleşmeye yönelirsek bu mücadeleyi ve savaşı kazanırız.
Örneğin, Pakistan’a bile gittiğimde elit tabaka ile muhatap oluyorum. Halen bizim çok geleneksel eğilimlerimiz var. Örgütsel realiteye gelince, bir çoğunluk sözkonusu. Orada İslamcı örgütlerle anlaşmak gayet zor olacaktır, fakat anlamamız gereken bir yön var ve burası da bizim bu bağlantıyı kurmamız gereken yerdir.
O seviyeye vardığımızı iddia etmiyorum. Bunun için hareket alanımız var. Bu tartışmayı aydınlar ve Müslüman alimler arasında devam ettirmeliyiz. Bu yüzden benim projelerimden biri de bu konu üzerinde çalışmaktır. Siz Batılı Müslümanlar iyi iş çıkarıyorsunuz demek yetmez. Aydınlarla, alimlerle, Müslüman ülkelerle bu bağlantıyı kurmak gerekmektedir ve ben alimlerin, aydınların, Batı’daki akademilerdeki profesörlerin, kendine özgü geleneksel yerlerden gelen Müslüman alimlerle temas halinde olmasını istiyorum. Bunu oluşturmak ve bu bağlantıya sahip olmak çok önemlidir. Bu yapmamız gereken en önemli şeylerdendir. Fakat bazı alanlarda bazı şeylerin değiştiğine dair işaretler olduğunu söyleyebilirim.
Birkaç yıl önce, böylesi bir çalışmada haklı olarak görülmezdik. Bazılarına göre hala haklı da değiliz. Bizler şimdi Batılı Müslümanlarız ve bahsettiğim kesim gerçek İslam’ı temsil etmiyor. Size bir örnek verebilirim. 20 yıldır, kadınların İslam adına, dinlerini ataerkil bir dine dönüştüren kültürel projeksiyonu reddetmeleri konusunda, onları bilinçlendirmeye ve özgürleştirme sürecini sağlamaya çalışmaktayım.
Hatta “Batılı Müslümanlar ve İslam’ın Geleceği” kitabımda İslami feminizmden bahsediyorum. Kitabımda şunları söylemekteyim; İslam adına siz kültürel yabancılaşmayı ve aynı zamanda kelimesi kelimesine anlaşılmayı reddediyorsunuz. Bunu böyle kabul ettim. Pek çok Arap ülkesindeki kadınlarla irtibata geçtik. Pek çok kadın Suudi Arabistan’la iletişim halindedir. Oralarda yapılan, ortaya konan şeylere kulak vermeliyiz, çünkü bu geleceğimizle ilgili bir meseledir. 
Bunun zor olduğunu söylemek istiyorum. İçerden gelen bir mücadele, bir direnç sözkonusu. Fakat Batı’da ve Müslüman ülkeler arasındaki bu ilişkiyi kurumsallaştırmaya ihtiyacımız var. Bu uzun bir süreçdir. Kazandığımızı söyleyemem. Fakat şunu söylüyorum ki, oldukça iyi şekilde işleyen iletişim kanalları mevcut ve bu, düşündüğümüzden çok daha fazla.
 
- BİTTİ -
 


[1] Pew Forum on Religion & Public Life (Din ve Kamu Hayatı Forumu), ABD merkezli bir think-tank kuruluşudur.

 

İslami Yorum için Çeviren: Fatih Peyma

18 Yorum

Diğer Haberler

İslami mücadelenin/İslamcılığın dünü bugünü

Pakistan Cemaat-i İslami : İslam Devrimi Bize Örnektir

Ahmet Varol "Nahda Hareketi" ni anlatıyor...

İhvan-ı Müslimîn Teşkilatı -Fikri ve Siyasi Yapı-

Manevi Kuvvet / M.Hüseyin Fadlullah

Seyyid Kutub'a Göre İslami Mücadele / Nureddin Yıldız

Birleşik Mezhepli Düzen ve Ayrışık Mezhepçi Düzen Müsabakası ve Yeni İslami Düzen Tasavvuru

İnsana Köleleşmeye karşı : Tevhid ve Adalet'e hizmet etme : Ümmet Bilinci Oluşturma / Nurullah Erkoç

Hareket Fıkhımızın Muhteva ve Formu / Fırat Toprak

’Fethullah Gülen Hareketi Alternatif Bir Model Olabilir mi?

Islah,Tecdid ve Gelenekçi Yenilikçilik / Atilla Fikri Ergün

"Kur'an ve Peygamber ayrılmaz bir bütündür"

İslami Kimlik İnşası / Ramazan Kayan

Müslüman Zihnin Sömürgeci Kalıplardan Özgürleşmesi / Yusuf El-Habbaz

"İslamiyet İkinci Kimlik Olmayı Kabul Etmez" / Ahmet Yıldız

İslam, Batı ve Modernitenin Meydan Okumaları / Tarık RAMAZAN

   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz