Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İslam Vahyi (Kur'an-Sünnet İlişkisi) / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan
İslâm vahyi denilince elbette ki akla ilk olarak Kur'ân gelmektedir. Ancak sünnetin de vahiy ile Önemli bir ilgisi bulunmaktadır. Bu itibarla vahiy açısından Kur'ân ve Sünnet ele alınacaktır.
27/10/2010 / 12:58

İslâm vahyi denilince elbette ki akla ilk olarak Kur'ân gelmektedir. Ancak sünnetin de vahiy ile Önemli bir ilgisi bulunmaktadır. Bu itibarla bu bölümde vahiy açısından Kur'ân ve Sünnet ele alınacaktır.[160]

 

A) KUR'ÂN

 

Bu bölümde biz Kur'ân'dan daha çok vahiy açısından söz edeceğiz. Yoksa uzun boylu Kur'ân ve Özellikleri, muhtevası vb. üzerinde durma­yacağız. Şimdi kısa kısa başlıklar halinde konuyu ele alalım:

Buraya kadar anlattıklarımızdan da görülmektedir ki, vahyin akla, aklın da vahye bırakmak zorunda olduğu bir alan vardır. Bunlar birbirini tamamlayan Yüce Allah'ın insanlığa bahşettiği iki önemli nimettir. Vahiy güneş gibi özü itibariyle insanlığa ışık saçar, akıl ise ay gibi vahiyle aydınlandıktan sonra insanlık için bir nur halini alır ve yolumuzu aydınlatır, vahyin ziyası olmadan aklın ışık saçmasına imkân yoktur.

Bütün insanlığı ortak bir paydada toplayabilecek tek zemin vahyin aşkın gücü ve aydınlığıdır. Onun'ziyamdan kendisini müstağni zanne­denler, gerçek anlamda kördürler; kendi karanlık dünyalarına başka­larını da götürmek isterler. Fakat gören göz için ışık, görmenin temel şartıdır.[161]

 

1-Kur'ân'm Tanımı:

 

Kur'ân'ı şu şekilde tanımlamak mümkündür: Hz. Muhammed'e vahiy yoluyla indirilmiş olan, mushafm iki ka­pağı arasında yazılı bulunan ve tevatür yoluyla bize ulaşan Allah kelâ­mıdır.[162]

Kur'ân'a "Kitâb" da denilebilmekte ve her ikisi de Kur'ân'ın tümü için kullanıldığı gibi bir kısmı için de kullanılabilmektedir.[163]

 

2-Kur'ân'ın Vahiy Sonucu Oluşu:

 

Kur'ân, pek çok münasebetle kendisinin vahiy yoluyla indirilmiş olduğunu beyan eder:

"Böylece sana Arapça bir Kur'ân vahyettik.[164]

"Aksine o, Levh-i mahfuzda bulunan şerefti bir Kur'ân'dır[165]

"Şüphesiz o, şerefli bir elçi sözüdür. [166]

"Batmakta olan yıldıza and olsun ki, Arkadaşınız (Muhammed) sapmamış ve azmamıştır. O, kendilğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahydir. [167]

"De ki: "Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir. [168]

"O görülmeyen şeyler hakkında verdiği haberlerden dolayı suç­lanamaz. O kovulmuş şeytanın sözü değildir. O halde nereye gidiyor­sunuz1? O, bütün âlemlere bir hatırlatmadır. [169]

 

3-Kur’ân'da Vahiy Ve Mahiyeti:

 

Vahyin mahiyeti hakkında eski âlimlerimizin söyledikleri fazla bir şey yoktur. Genelde vahyin gelişi, belirtileri gibi noktalarda söz etmiş­lerdir ve bunlar da birbirlerinin tekrarı şeklindedir. Zamanımızda Fazlur Rahman, görebildiğimiz kadarıyla vahiy hakkında gerçekten ciddî tahliller yapmış bir müslüman düşünürdür. "Hayatın ta derin­liklerinden haykıran ve şuur seviyesine çıkan" şeklinde nitelediği[170] va­hiy hakkında hem İslâm adlı kitabında, hem de özellikle Ana Konula­rıyla Kur'ân kitabında önemli tahliller yapmıştır.

Biz Kur'ân'da vahiy konusunu onun bu iki eserinden özetleyerek vermek istiyoruz:

Önce vahyin mahiyetini kavramada önemli bir yapıtaşı mahiye­tinde olan "Ruh"dan söz edelim:[171]

 

a) Vahiy Elçisi: Ruh:

 

Bu konudaki âyet-i kerimeler şöyledir:

"Allah, emrinden olan ruhu, kullarından dilediğine indirir. [172] "O, melekleri kullarından dilediğine, emrinden rûh ile indirir. [173]

Bu iki âyete göre Allah'ın peygamberleri, kendilerine vahiy getiren "Allah'ın Rûhu"na mazhardılar.[174]

Meryem hakkında Kur'ân, "Ruhumuz tarafından hamile kaldı" tabirini kullanı. [175]

Allah, Hz. Âdem'in cismanî şeklini yarattıktan sonra, "ona kendi Ruhundan üflemiştir. [176]

"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri ve akrabaları da olsa Allah'a ve elçisine düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir Ruh ile desteklemiştir. [177]

Hz. İsa (s.a.) ise, Kutsal Ruh {Rûhu'l-Kuds) ile desteklenmiştir. [178]

İşte Kur'ân'ı vahiy olarak getiren de bu Ruh'tur. "De ki: İnananları sağlamlaştırmak ve müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu Rûhu'l-Kuds Rabbinden hak gereğince indirdi. [179]

Hz. İsa'nın kendisi dahi bir peygamber olmasına rağmen, annesi Rûh tarafından hamile kaldığı için "Rûh" diye anılmıştır: [180] "Meryem oğlu îsâ Mesih sadece Allah'ın elçisi O'nun Merye'me attığı kelimesi ve O'ndan bir Rûh'tur[181]

Rûhul'-Kuds'e "er-Rûhu'l-Emîn" de denilir. [182]

Rûh, meleklerin en üstün derecesi ve Allah'a en yakın olanıdır. [183] Bununla birlikte bazı âyetlerde melekler ile Kutsal Ruh yan yana zikre­dilir:

"Kadir gecesinde melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle birçok emirle iner. [184]

"Melekler ve Ruh, elli bin yıl süren bir gün içinde Allah'a yük­selir. [185]

"O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar: Allah'ın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. [186]

Şu âyette de Ruh daha farklı bir anlam kazanır:

"O, melekleri kullarından dilediğine, emrinden ruh ile indirir.[187]

Burada Ruh'tan, meleklerden ayrı bir şey olarak değil de, onlar ta­rafından "iletilen bir şey" olarak bahsedilmektedir. [188]

Kur'ân, devamlı vahiy elçisinin, Peygamberin kalbine gönderilen bu Rûh olduğunu vurgular: "Uyarıcılardan olman için Kur'ân'ı senin kalbine, apaçık Arapça ile Güvenilir Rûh getirdi".[189]

Bu Ruh'un Cebrail olduğu ayrıca belirtilir: "De ki: Allah'ın izniyle Kur'ân'ı kendinden öncekini doğrulayıcı ve inananlara yol gösterici ve müjdeci olarak senin kalbine indirdiği için kim Cebrail'e düşman olur­sa... bilsin ki Allah da onun düşmanıdır. [190]

Vahiy ve Vahiy Elçisinin ruhanî olduğu ve peygambere nisbetlerinin ise enfusî (internal) oldukları Kur'ân'da ayrıca belirtilmiştir: "Allah dile-se senin kalbini mühürler (ve böylece artık vahiy inmez). [191]

Ruh'un aslen vahyin muhtevası olduğunu gösteren işaretler de vardır:

"İşte sana böyle emrimizden bir Ruh vahyettik. [192]

"Allah, emrinden olan ruhu, kullarından dilediğine indirir. [193]

Bu durumda Ruh, herhalde Peygamberin kalbinde oluşan ve ihtiyaç olduğu zaman vahiy şekline dönüşen bîr kuvve, bir duyu veya bir araç olarak yorumlanabilir. Fakat bu Ruh, peygamberin içinde değil, bizzat Allah Teâlâ tarafından "indirilmektedir". Bu yorum şu hadisle de tam bir uyum halindedir:

"Kur'ân'ın tümü ilk Önce semavatın en alt tabakasına indirilmiş ve sonra ihtiyaç olduğu zaman o ihtiyaca cevap verecek sözler şekline dönüşmüştür. [194]

Gazzalî (505/1111) ve Şah Veliyullah Dihlevî gibi düşünürler, gayet doğru olarak bu hadisteki "semavatın en alt tabakası"nı Peygamber'in (s.a.) kalbi olarak yorumlamışlardı. [195]

 

b) Enirin Ruhu:

 

Ruhu, Hz. Muhammed'e (s.a.) inen veya melekler tarafından kalbine indirilen "emir" ise, Kur'ân'ın "Levh-i Mahfuz" veya "Umm'ul-Kitâb" (Anakitap) dediği şey olmalıdır. Levh-i Mahfûz'dan "emir" diye söz edilmesi, her ne kadar her şeyi içerse de, özünü insanlara (Kur'ân ve vahiy yolu ile) sorumluluk yükleyen emirlerin oluşturması sebebiyledir, işte Ruh veya Kutsal Ruh (Ruhu'l-Kudus), bu Anakitab'ın veya "Emrin" özünden gelip peygamberlerin kalbine girerek vahyi temsil ederler veya Ruh buradan Allah'ın emriyle melekler tarafından peygamberlerin kalp­lerine indirilir.[196]

Aslında vahiyle ilgili Kur'ân'ın öz olarak söylemek istediği şudur: Allah'ın peygamberleri, her varlığın en son kaynağı olan bir varlıktan çıkan ve kalplerini, eşyayı normal insanların görüşünden daha farklı bir şekilde görmelerini ve bilmelerim sağlayan nûr ile dolduran, özel ve ola­ğanüstü bir gücün alıcılarıdır. Bu güç, aynı zamanda bütün bir insan­lığın ve toplumların hayatına yön veren ve yaşayışlarını değiştiren belli bir davranış tarzını seçmelerinde onlara kesin karar verdirir. Bu ebedî ve hep canlı olan Ruh, bütün varlığın ve hayatın kudretinden (agency) başka bir şey değildir. Ne zaman insanlık hevası peşinde ahlâkî çöküntüye uğrarsa bu Ruh, onların tekrar kurtulma garantisidir ve onların yeniden canlanmalarının ümit ışığıdır. [197]

 

c) Peygamberlere İlâhî Bilgi Akışının Yolları Ve Allah'ın Konuşması:

 

Bu konuda Kur'ân şöyle buyurur:

"Allah'ın, kendisine söz söylemiş olması hiçbir beşer için vâki değildir. Vahy ile veya perde arkasından veyahut da gönderdiği elçi bir meleğin, yine onun izni ile dilediğine vahy etmesi suretiyle konuşması bir istisnadır. İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (emrimizin ru­hunu) vahyettik. Sen kitâb nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu bir nur yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidayete iletiyo­ruz. [198]

Allah'ın konuşması "peygamberin kalbine Ruh'u göndermekle" olur ve bu da;

1.Onun hakikati görüp kelimeye dökmesini temin eder. "De ki:

İşte benim yolum budur, Allah'a basiretle davet ederim"[199]"(Mu-hammed) kendi arzusundan konuşmaz, (söyledikleri) kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir[200] veya,

2.Onda duyulan fizikî bir ses değil, gerçek zihnî bir ses uyandırır ve fikrî bir kelime oluşturur, yoksa akustik Özellikleri olan maddi bir kelime değil; veya

3.Vahiy Elçisi şekli alarak vahyi peygambere "iletir". Ama Vahiy Elçisi nasıl olursa olsun gerçekte vahyi veren bizzat Allah'tır. Çünkü birinci şahıs zamirini kullanan ve hatta buradaki ayetlerde konuşan, Peygamber'e "Emrinin Ruhunu" gönderdiğini bildiren yine O'dur.

Vahiy esnasında duyulan kelimeler bizzat sesli maddi kelimeler değil, tamamen zihnî, manevî (mental) sesi olan kelimelerdir. Nitekim görmesi de zihinsel olarak gerçekleşiyordu. [201]Çünkü Ruh ve ses ile görüntü Rasûlullah'a (s.a.) göre enfusîdir (internal) ve hiç şüphesiz bir taraftan vahiy Allah'tan sudur etmiştir; ama diğer taraftan onun şahsiyeti ile gayet derinden bağlantılıdır. Bu durumda Vahiy Elçisinin tamamen haricî olduğunu ileri süren geleneksel görüş doğru olarak kabul edilemez. [202]

Vahiy olayında peygamberimizin hissettikleri, kalbî veya manevî şeyler nev'inden olmasına rağmen, bu hisleri doğrudan kelimelere dökü­lüyordu. [203]

 

d) Tarihî İslâm'da Vahyin Yorumu:

 

Bununla birlikte, İslâmm ikinci ve üçüncü yüzyıllarında vahyin mahiyeti hakkında kısmen Hristiyan akideden etkilenen ciddî fikir ayrı­lıkları ve tartışmalar müslümanlar arasında ortaya çıkınca, o sırada ana muhtevasını oluşturmak gibi nâzik bir merhalede bulunan doğuş halindeki sünnî İslâm, vahyin "başkalığını", objektifliğini ve sözlü niteli­ğini korumak için, onun dış hakikati üzerine ağırlık vermiştir.

Bizzat Kur'ân, vahyin başkalığını, objektifliğim ve sözlü niteliğini kesinlikle belirtmiş, fakat yine aynı kesinlikle onun Hz. Peygamber'in karşısında bir hakikati bulunduğunu reddetmiştir. Kur'ân şöyle buyu­ruyor: "Uyaranlardan  olman  için Rûhü'l-Emîn onu  senin  kalbine "stir"[204]Ve yine buyuruyor ki: "De ki: Cebrail'e düşman olan (bırakın), çünkü Kur'ân'ı senin kalbine indiren odur[205]Sünnîlik (hattâ bütün Ortaçağ islâm düşüncesi), akideyi tururken, bir yandan vahyin başkalığı ve sözlü niteliğini, öte yandan in Hz. Peygamber'in (s.a.) yaptıkları ve dînî kişiliğiyle yakın a kisini birleştirecek gerekli fikrî araçlardan yoksundu. Kur'ân, Hz. P veamber'in "kalbi"ne geldiği üzerinde ısrar ettiğine göre, vahiy nasıl dışında olabilir? Şüphesiz bu, muhakkak surette Hz. Peygamber'in ı  a ) -hadîslerde görüldüğü gibi- aynı zamanda dışa aksettirilmiş bir ahsı algılamadığını da göstermez. Ancak şurası dikkate değer ki, biz-at Kur'ân bu hususta herhangi bir şahıstan söz etmemektedir: Sadece (Miraç gibi) bazı özel tecrübelerle ilgili olarak Kur'ân, Hz. Peygamberin "en uzak uçta" veya "ufukta" bir şahsı veya bir ruhu, yahut da bir başka nesneyi gördüğünden söz etmektedir. Ancak  burada da bu tecrübe manevî bir tecrübe olarak nitelendirilmektedir. Fakat Sünnîlik, Hz. Peygamber'den (s.a.) kısmen amaca uygun bir şekilde yorumla narak, kısmen uydurularak rivayet edilen hadîsler ve büyük ölçüde bu hadîslere dayanan Kelâm İlmi dolayısiyle, Hz. Peygamber'e (s.â.) indirilen Vahyi kulak vasıtıyla işitilen, onun dışında olan bir şey haline getirdiler ve "kalbe gelen" melek ya da ruhu tamamıyla dışarıda bulunan bir aracı gördüler. Bugün batılıların Hz. Peygamber'e indirilen vahiy hakkında çizdikleri tablo, sıradan müslümanlarm inancında ol­duğu gibi, Kur'ân'dan ziyade geniş ölçüde bu sünnî anlayışa dayanmak­tadır. [206]

 

4-Kur'ân Vahyinin Kaynağı Ve Dili:

 

Bütün vahiyler gibi Kur'ân da tek bir kaynaktan gelmiştir ki bu kaynak da "Ummu'l-Kitâb = Anakitap[207] veya "Saklı ,Kitâb[208]dır. [209] Ummu'l-Kitâb, vahyedilen bütün kitapların esası olan Allah'ın bilgi hazinesidir. Oradaki Kitâb, ses ve harften münezzeh, mutlak ilâhî klolduğu için herhangi bir beşer dilinde olmaktan uzaktır. [210]

IA. "Kur'ân" maddesini yazan F. Buhl şöyle diyor:

"Kitâb'ı Arapça bir Kur'ân yaptık"[211] yahut Kur'ân'a "âlemlerin Rabbinden gelen Kitâb'ın bir [212]denildiğini okuduğumuz zaman "Kitâb"ın Kur'ân'dan daha geniş bir tabir olduğu ve anlaşılabilir bir şekil ile insanlara vahyedilince Kitâb'a Kur'ân denildiği meydandadır. Peygambere yollanmış olan ilâhî Kitâb'ın kendisi değil, fakat bu Ki­tâb'ın Arapça'ya tercüme edilmiş kısımlarıdır. [213]

Tehânevî, "Bel huve Kur'ânun mecîd fi levhın mahfuz[214] buyruğu gereği, Allah Teâlâ'nın ona Levh'de şekil verdiğim, "İnnehû le kavlu rasûlin kerîm Şüphesiz o, şerefli bir elçi sözüdür[215] buyruğu ile de seslendirmeyi meleğin dili üzere gerçekleştirdiğini söyler. [216]

Süleyman Ateş, vahyin dili hakkında şunları söyler:

"Allah'ın insan ile doğrudan konuşması mümkün değildir. Allah'ın konuşması sesler ve harfler aracılığı ile değildir. O konuşmanın niteliği bilinmez. Bu söz kalıpları insanlara özgüdür. Allah, ilâhî mânâları melek aracılığı ile insan düzeyine indirir. Melek, ilâhî mânâları, insanın konuştuğu dil kalıplarına sokarak ona verir. İşte Kur'ân'm vahiy vetiresi budur. Bunun için âyetlerin çoğunluğu, doğrudan Allah'ın konuşması şeklinde değil, bir üçüncü şahıs olan elçinin anlatımı şeklindedir. Doğ­rudan Allah'ın konuşması biçiminde âyetler de vardır, ama bunlar azdır. Hattâ kaatimizce bunlar da yine meleğin, parantez içinde, Allah'ın sözünü aktarmasıdır."

Ateş bunu, bir görevlinin padişah adına, onun iradesini ferman haline getirmesine benzetir. Nasıl ki padişahın onayı ile bu ferman, padişahın sözü sayüıyorsa, vahiy de öyledir. [217]

Öyle gözüküyor ki konunun anlaşılması "Allah'ın kelâmı"ndan maksadın ne olduğuna bağlıdır. Bu itibarla kısaca "Allah'ın kelâmı" kavramı üzerinde durmamız gerekmektedir.[218]

 

5-"Kelâmullah=Allah'ın Kelâmı" Kavramı:

 

Watt'ın ifadesine göre Kelâmullah, Hıristiyanlık teolojisindeki "Tanrı Sözü" anlamındadır. [219]

Tehânevî (1158/1745), Allah Teâlâ'nın mütekellim olduğu konu­sunda bir ihtilâf olmadığını, ihtilâfın "Kelâmullah"ın manasında, kadîm mi yoksa hadis mi olduğunda bulunduğunu belirttikten sonra bu konu­daki görüşleri şöyle özetler:

"Bu konuda birbiri ile çelişen iki kıyas bulunmaktadır:

1."Kelâmullah", Allah'ın sıfatıdır; Allah'ın sıfatı olan şey kadîmdir; öyleyse "Kelâmullah" da kadîmdir.

2."Kelâmullah", birbiri üzerine terettüp eden ve vücud bakımından birbiri arkasmca gelen bir mahiyet arzeder. Bu özellikte olan her şey hadistir. Öyleyse "Kelâmullah" da hadistir.

Hanbelîler, "Kelâmullah", Allah'ın zatı ile kâim harf ve sesten ibarettir ve kadîmdir, derler. Hatta bazıları inadı ileri götürerek cildi ve kabı da kadîmdir demişlerdir.

Kerrâmiyye, "Kelâmullah" harfler ve seslerden ibaret olup, hadistir; ancak buna rağmen Allah'ın zatı ile kâimdir, demişlerdir.

Mutezile, "Kelâmullah" harfler ve seslerden ibarettir; ancak Al­lah'ın zatı ile kâim değildir; Allah Teâlâ, onları Levh-i Mahfuz veya Cibril ya da Peygamber'de yaratır ve dolayısıyla da hadistir, demiş­lerdir.

Eş'arîler ise şöyle derler: "Kelâmullah", sesler ve harfler cinsinden olmayıp, Allah'ın zatı ile kâim olan kadîm manadan ibarettir ve buna "kelâm-ı nefsî" denir; bu mana hadis olan ve Allah'ın zatı ile kâim olma­yan lâfzı kelâmın medlulü olmaktadır. Bu, ilim ve irâdeden ayrı bir şeydir.

Sûfiyye, ise "Kelâmullah" Allah'ın ilminin tecellîsidir, demişler­dir. [220]

Nesefî (710/1310) ise şöyle demektedir: "Kur'ân, Allah'ın kelâmı, gayr-i mahlûktur; bu kelâm hiçbirinin içinde bulunmaksızın (gayru hâilin fîhâ) yazılarımızla yazılmış, kalplerimizde saklanmış, dillerimizle okunmuş ve kulaklarımızla duyulmuştur. [221]

Bizce bu konudaki en uygun izah İbn Rüşd (595/1198) tarafından yapılmıştır. O şöyle der:

"Kelâm haddizatında mütekellimin (yani konuşan ve söz söyleyen Şahsın) kendisinde mevcut olan ilme muhatabını delâlet etmesini sağ­layan bir iş yapmasından veyahut da, muhatabı, kendisinde mevcut Qİan ilme vâkıf olacak bir hale getirmesinden başka bir şey değildir. Bu yani insan, âlim olması itibarıyla bu fiile kadir olunca, aynı hususun hakiki fail olan Allah hakkında bahiskonusu olmasının gerekliliği çok daha uygun olur. Görünürde ve duyu âleminde bu fiil için diğer bir şart daha vardır. O da bunun vasıta ile olmasıdır. Bu vasıta da sözdür, (însan kendi bilgisini söz vasıtasıyle muhatabına intikal ettirir veya söz vasıtası ile muhatabının kendisindeki ilme vâkıf olmasını temin eder. Halbuki Allah hakkında bu şart yoktur). Hal böyle olunca, Allah Te-âlâ'dan olan bu fiilin (ve kelâmın) kullarından seçtiği mümtaz bir kulun nefsinde (meselâ söz, ses, işaret, şifre v.s. gibi) herhangi bir vasıta ile husule gelmesi icab eder. Ancak bu vasıtanın mutlaka söz halinde olması icab etmez ama mutlaka onun tarafından yaratılmış olması şarttır. Belki bazen bir melek vasıtasiyle, bazen vahiy ile, yani yaratılan bir söz aracı olmaksızın, daha açıkçası Allah'ın dinleyicide meydana ge­tireceği bir fiille, onun bu mânaya vâkıf ve âşinâ olması sağlanır. Bazen de Allah Taâlâ'mn, kendi kelâmını tahsis ettiği bir şahsın kulağında yarattığı söz ve ses vasıtasiyle olur. Şu âyetle bu üç tavra işaret edilmiştir: "Allah'ın, kendisine söz söylemiş olması hiçbir beşer için vâki değildir. Vahy ile veya perde arkasından veyahut da gönderdiği elçi bir meleğin, yine onun izni ile dilediğine vahy etmesi suretiyle konuşması bir istisnadır.[222]

Buradaki vahiy, yaratılan bir söz aracılığı olmaksızın, bahiskonusu mânanın vahye mazhar olan zatta vâki ve hasıl olmasıdır. Daha açık­çası bahiskonusu mânanın muhatabın nefsinde ve kalbinde Allah'ın işlediği bir fiille açığa çıkmasıdır. Nitekim mübarek ve müteâl olan Allah, "İki kavis kadar, hatta daha da yakın olmuştu da işte o zaman ne vahyettiyse onu vahyetmişti" (Necm 53/ 9,10) buyurmuştur.

Perde arkasından olan konuşma, kendi kelâmı için seçmiş olduğu mümtaz kulunun nefsinde Allah'ın yarattığı lafızlar vasıtasıyle husule gelen kelâmdır. Hakiki kelâm da budur. Allah bu kelâmı Hz. Musa'ya tahsis etmiştir. Onun için, "Allah Musa ile konuştu" (Nisa 4/163) buyurmuştur.

Üçüncü kısım olan "elçi gönderme" meselesine gelince; bu, Allah'tan melek vasıtasıyle olan kelâmdır.

Bu suretle açıkça anlaşılmıştır ki, Allah'ın kelâmı olan Kur'an kadîmdir, O'na delâlet eden lâfız ise insanın değil, Allah Taâlâ'mn mah­lûkudur[223]

 

6-Kur'ân Vahyinin Başlangıcı:

 

Hz. Muhammed (s.a.), kırk yaşına geldiğinde kendisinde bazı fev­kalâdeliklerin olduğunu hissidiyordu. Zira uyanık halde iken kendisine hitap eden bazı sesler duyuyor, semavî bir ışık görüyordu. Nihayet Hirâ Nur mağarasında ilk vahiy gelmiş ve peygamberlik görevi başlamıştı. Kendisi, ilk önceleri duyduğu endişeleri eşi Hz. Hatice ve Varaka b. Nevferin yardım ve teşvikleriyle atmıştı.[224]

 

7-Rasûlullah'ın (s.a.) Vahyi Alış Şekli:

 

Eski İslâm âlimleri peygamberlerin vahyi alış hallerinin iki şekilde gerçekleştiğini söylerler:

1. Vahiy elçisi, melekiyetten beşeriyete intikal eder ve böylece Al­lah'ın kelâmını ilkâ ve talim eder. [225]

Hadislerde anlatıldığına göre melek geliyor, Rasûlullah'ın (s:a.) elini tutuyor, [226] hanımlarının yanında (onlara gözükmeksizin[227]) onunla konuşuyor, eşine selâm söylüyor, [228] veya meselâ Dıhye suretinde geliyor ve sanki oymuş gibi konuşuyor, eşleri de onu görüyor ve duyuyor. [229]Meşhur Cibril hadisinde de durum aynıdır.

Yine hadislerde ifade edildiği üzere, Allah Teâlâ olup biten herşeyden haberdar olduğu halde, peygambere meleği gönderiyor, olup biteni ona sorduruyor, melek gelip Allah'a olanları bildiriyor, Allah da ona göre cevabını iletiyor. [230]

2.Bazen de peygamber, beşeriyetten melekiyete yükselir ve böylece Allah'ın vahyine mazhar olur. Bu ikincisi daha zor olan şeklidir. [231]

İbn  Haldun'a  göre vahiy  esnasında  ortaya  çıkan belirtiler, hissedilen zorluklar, beşeriyetten melekiyete geçişin zorluklarıdır, inen âyetlerin başlangıçta kısa kısa olmasına rağmen zamanla uzaması ve bir defasında çok miktarda âyet inmesi, peygamberin zamanla buna alışmış olmasındandır.[232]

Öbür taraftan olayların gelişmesine parelel olarak vahiy tecrü­besinde de giderek artan bir yoğunluğun yaşandığı ifade edilmek­tedir. [233]

Mutasavvıflar, miracı insilâh-ı beşeriyye olarak izah ederle. [234]

 

8-Vahyin Rasûlullah'a (s.a.) Gelişi:

 

Vahiy Rasûlullah'a (s.a.) şu şekillerde geliyordu:

1. Vahiy ilk kez rüya şeklinde başlamıştı. [235]

"Bana Kadir gecesi gösterilmişti. O sırada beni ailemden biri uyandırdı, ben de unuttum. Siz onu son on (gece) içerisinde arayın. [236] Başka bir hadiste (ashaptan bazı kimselerin rüyalarında Kadir gece­sinin Ramazanın son yedi gecesinde olduğunu gördüklerini haber verme­leri üzerine): "Görüyorum ki rüyalarınız Ramazanın son yedi gecesi hakkında biribirini tutuyor. Artık kim Kadir gecesini arayacaksa onu Ramazanın son yedisinde arasın[237] buyurdu. Bu hadisler, rüyanın vahye mesned alındığını göstermektedir.

Ashabın rüyası da vahye mesned olabiliyordu. Ezanın başlangıcı hakkında böyle bir durum söz konusu olmuştur. Olayın kahramanı Abdullah b. Zeyd el-Ensârî şöyle anlatır: Sabahladığımız zaman Rasû­lullah'a (s.a.) geldik ve ben ona rüyamı anlattım. Bunun üzerine o: "Şüphesiz bu, gerçek bir rüyadır" buyurdu... Sonunda Ömer b. el-Hat-tâb: "Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, ben de onun gördüğünün benzerini gördüm" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Allah'a hamd olsun! O da işin doğruluğunu daha da pekiştiriyor" buyurdu. [238]   

2. Vahiy meleğini görmesi[239] yoluyla vahiy alıyordu.

3. Vahiy elçisi bir insan[240]  şeklinde geliyordu,

4. Vahiy meleğini rüyasında görüyordu. [241]

5. Vahyi, kalbine ilkâ[242]  edilmiş bir halde buluyordu. "Şüphesiz Rûhu'l-kuds kalbime üfledi ki, hiçbir canlı rızkını tamamlamadıkça ölmeyecektir. Şu halde Allah'tan sakının ve   rızkınızı güzel yollardan arayın[243]  hadisi vahyin bu şeklini ifade etmektedir.

6 Allah kendisine doğrudan konuşuyordu. Namazın farz kılınması miraç gecesinde bu yolla olmuştu. [244]

7. Keşf de Rasûlullah (s.a.) için bilgi edinme yollarından biriydi. Şu hadis buna bir örnek olmaktadır:

Rasûlullah (s.a.) bir gün namaz kıl(dır)dı. Sonra döndü ve: "Ey fa­lan! Namazını güzel kılamaz mısın? Namaz kılan kimse, namaz kılar­ken nasıl kıldığına bakamaz mı? Çünkü kişi namazı ancak kendisi için kılar. Vallahi ben Önümden nasıl görürsem arkamdan da öyle görmek­teyim. [245]

 

9-Vahyin gelişi ve Belirtileri:

 

Vahyin gelişi esnasında bazı tezahürler oluyordu. Bunlardan bîr kısmım Rasûlullah'ın (s.a.) yanı sıra ashap da hissedebiliyordu. Bunlar şunlardı:[246]

 

a) Rasûlullah'ın (s.a.) Vahiy Alırken Hissettikleri Şeyler:

 

Rasûlullah (s.a.) vahiy alırken şunları hissediyordu:

1. Bazen bir çıngırak sesi gibi bir şey duyuyordu. Bu vahyin en zahmetlisi oluyordu.

2. Bazen arı uğultusu gibi bir ses işitiyordu.[247]

3. Rasûlullah (s.a.), vahyi ezberleyebilmek için dudaklarını oyna­tırdı. Daha sonra kendisinden bunu terketmesi istendi (Kıyâme 75/16, Tâ Hâ 20/114). [248]

4. Madenî bir eşyaya vurulduğunda çıkan sese benzer bir ses duyuluyor ve şiddetli ağırlık hissediyordu. [249]

5. Nefsinin coştuğunu söylüyordu. [250]

 

b) Ashabın Vahiy Gelişini Müşahadesi:

 

Yukarıda sıralananlar, Rasûlullah'ın (s.a.) kendi hissettikleriydi. Etrafındakilerin hissettikleri ise şunlardı:

1. Rasûlullah'ın (s.a.) vahiy anında biraz uyku kestirmesi -ki çoğu kez böyle gelirdi, [251]

2. Kendinden geçmesi ve soğuk günlerde bile vahiy esnasında ter­lemesi, [252]

3. Benzinin kızarması, benzinin atması, uyuyan kimse gibi, yahut çıkrık sesi gibi sesler çıkarmas, [253]

4. Gözlerini dikip bakması, [254] kaskatı kesilmesi[255]

5. Başını gömleği ile örtmeye çalışması,

6. Üzerine sekîne inmesi[256] ve vücudunun çok ağırlaşması. [257]

 

10-Kur'ân Vahyine İtirazlar Ve Bunlara Kur'ân'ın Kendi Cevabı:

 

Kur'ân, kendisine yöneltilen itirazlara şöyle cevap variyordu:

"İnkar edenler: "Bu Kur'ân uydurmadır, ona başka bir topluluk yardım etmiştir" diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular.

"Kur'ân öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırıp sabah ak­şam kendisine okunmaktadır" dediler.

De ki: "Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir."

Şöyle dediler: "Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut, kendisine bir hazine verilseydi, veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!" Bu zalimler, inananlara: "Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediler.

Sana nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar.

Yücedir O Allah ki, dilerse sana bundan daha hayırlısını, altla­rından ırmaklar akan cennetleri verir ve orada senin için köşkler yapar"[258]

 

11-Vahiyde Revizyon Ve Kur'ân:

 

Vahyin', ortamı nazarı itibara alarak yeni bir üslupla, bazı deği­şikliklerle yeniden indirilmesi bir bakıma normal gözükmektedir. En azından ortamın nazara alınarak muhteva ve üslup değişikliğine gidil­diği açık olarak gözlenebilmektedir. Meselâ Kur'ân vahyi için söz konusu ettiğimizde Mekke ve Medine dönemlerine ait vahiylerin hem muhteva hem de üslup bakımından farklı olduklarını görmekteyiz.[259]

 

a) Kur'ân'da Revizyon İddiası:

 

Bazı müsteşrikler, Kur'ân'da bazı revizyonların yapılmış olabileceğine dair bir takım yolların açık olduğunu söylemektedirler. Bunun en basit yolu eski bir vahyin bir yenisi ile tamamlanmasıdır. Meselâ,Watt'a göre yahudileri ve hıristiyanları tenkit eden bazı âyetler, ilk nazil oldukları şekliyle yalnız yahudileri hedef almaktaydı. [260] Bunu,

Medine'deki ilk günlerin tecrübesine bağlamak mümkündür. Medine'de müslümanlar kesin bir yahudi muhalefeti ile karşılaştıkları halde, hıristiyanlardan hemen hemen hiçbir ciddî tepki gelmemişti. Daha sonra hıristiyanlar da muhalefet göstermeye başlayınca, konuyla ilgili âyet "ve hıristiyanlar" kelimelerinin de ilâvesiyle birlikte yeniden nazil olmuş olabilir.[261]

Doğrusu bazı âyetlerle ilgili sahih hadis ve tefsir kitaplarında yer alan rivayetler böyle bir yoruma hak verdirici mahiyettedir. Meselâ Buhârî'nin de rivayet ettiği Adiyy b. Hâtim'le ilgili hadis[262] böyledir. Yine Buhârî'nin de rivayet ettiği bir başka hadis şöyledir:

"Beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar yiyin için" (Bakara 2/187). âyeti "mine'l-fecri - tan yerinde" kaydı olmaksızın indirildi. Bir takım adamlar vardı ki, oruç tutmak istedikleri zaman on­lardan biri ayağına beyaz iplik ve siyah iplik bağlar ve onları görünceye (ayırdedinceye) kadar yemeye devam ederdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, "mine'l-fecri tan yerinde" kaydını indirdi. Böylece onlar, (Allah Teâlâ'nm ipliklerle) gece ile gündüzü kastediğinİ anladılar".[263]

Bir diğer örnek Nisa 4/95 âyeti ile ilgilidir.

Buhârî'nin beyanına göre el-Berâ şöyle anlatır: "İnananlardan yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir değillerdir" âyeti inince, Rasûlullah (s.a.), Zeyd'i çağırdı ve onu yaz(dır)dı. İşte o anda (görme özürlü olan) İbn Ümmü Mektûm geldi ve şikayet babında mazeretini arzetti. Bunun üzerine Allah Teâlâ, "gayru ulVd-darar = özürsüz olarak" ilâvesini indirdi. [264] Bu son şekliyle âyet şöyledir: "İnananlardan özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir değillerdir. [265]

Namazın farz kılınmasıyla ilgili olarak anlatılan Miraç hadis­lerinde, ilâhı vahyin -her ne kadar vahy-i metluv kabilinden olmasa da- ancak karşılıklı arzu ve istekler sonucu nihaî şeklini aldığı ve namazın böylece beş vakit şeklinde belirlendiği ifade edilir. [266]

Serahsî (483/1090), bu tür revizyon şeklini "hükmün yerleşmeden önce neshi (nesh kable't-temekkün)" diye niteler ve bu Örneği verir. [267]

 

b) Kur'ân'da Nesh Ve İnşâ (Unutturma):

 

Kur'ân, bir tür revizyon denilebilecek nesh ve inşâdan (unuttur-ma) bahsetmektedir. Kanaatimizce bunlar, şeriatlar arası farklılaşmayı gerektiren ortamların farklılığını dikkate almanın tabiî bir sonucudur. Yine kanaatimizce, nazariyeden uygulamaya geçme aşamasında da vakıayı kabullenme ve ortamın gerektirdiği şartları dikkate alma zaru­retinin bir gereği olarak bu tür değişikliklere gidilmesi tabiî olacaktır.

ilk bakışta bu tür değişikliklere imkân verilmeyeceğini ifade eden "Benim katımda söz değişmez[268] âyetindeki değişiklikten maksadın, teklifte değil, verdiği haberlerle ilgili olduğu belirtilir. [269]

 

c) Kur'ân Vahyinin Sünnetle Neshi:

 

Revizyonun bir başka şekli de Kur'ân vahyinin Rasûlullah (s.a.) tarafından tadil edilmesidir. Bunun imkânsızlığı üzerinde ileride ayrıca durulacaktır. Kur'ân'm sünnetle neshedilmesi konusunun da aynı anla­ma geleceğini ve dolayısıyla böyle bir şeyin olmadığını düşünüyoruz. Anayasal kuralların üstünlüğü ve kanunların Anayasa'ya aykırı olama­yacağı ilkesine benzer bir anlayış, Kur'ân ve diğer kaynaklara nisbetle İslâm'da da mevcuttur. [270]

 

12-Kur'ân Vahyinin Korunması:

 

Kur'ân, hem tebliğ aşamasında, hem de tebliğ sonrası dönemde ilâhî koruma altındadır ve bunun için gerekli beşerî önlemler de alın­mıştır:[271]

 

a) Kur'ân Vahyinin Tebliğ Esnasında Korunması:

 

Vahyi tebliğ etme sorumluluğuna sahip peygamberin, onu gereği gibi tebliğ etmeden kaçınması mümkün değildir. Bu konuda ileri sürü­lecek iddialar kabul edilemez. [272] Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyur­maktadır:

"Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.[273]

Vahiy, Allah Teâlâ'nm teminatında olup her türlü şeytan iğvasm-dan da korunmuştur:

"Ey Muhammedi Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi ve peygam­ber yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun. Allak, şeytanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini tahkim eder. Allah bilendir, hakimdir. [274]

"Batıl, önünden de ardından da ona ulaşamaz. Hakim ve Hamîd katından indirilmiştir. [275]

Ve nihayet "Doğrusu Kitâb'ı biz indirdik, onun koruyucusu elbette biziz. [276]ilâhî buyruğu, onun korunmasını bizzat Allah'ın üstlendiğini, en son olan bu ilâhî kitabın korunması konusunda ilâhî garantinin bulunduğunu ilân etmiştir.

Bu bağlamda Garânîk hadisesi gibi vahyin korunmuşluğuna gölge düşürecek haberleri ciddiye almamak gerekir[277]

 

b) Rasûlullah'tan (s.a.) Sonra Kur'ân Bütünlüğünün Korunması:

 

Yine bu ilkeden hareketle ilâhî koruma altında olan Kur'ân'ın bütünü üzerinde daha sonrakiler tarafından çıkartma yapmak gibi, onu tahrif etme, revizyona tabi tutma imkânı olmadığını kabul etmek gerekir.

Şiî müelliflerden Âyetullah Hibetu'd-dîn Muhammed Aliyyu'1-Hu-seynî, Tenzîhu't-tenzîl adlı, Kur'ân-ı Kerîm'in her türlü ilâve ve çıkart­madan, tahrif ve tebdilden korunmuşluğuna dair yazdığı kitabında, bu konuda ortaya attığı vesveseleri dörde ayırır:

1. Kur'ân'ın hâşâ ilâhî vahye dayanmadığı şüphesi,

2. Bunu başaramazsa, tebliğinin salim kalıp kalmadığı şüphesi,

3. Eldeki Kur'ân-ı Kerîm muhtevası itibariyle salim kalsa, vahye dayanmayan hususlar ilâve edilmemiş olsa bile, Kur'ân-ı Kerîm'den bazı âyetlerin çıkarılıp çıkarılmadığı şüphesi,

4.Ve nihayet Kur'ân-ı Kerîm'in mâna bütünlüğü konusunda ortaya koyduğu şüpheler.

Müellif, sonuç itibariyle Kur'ân'da artık-eksik bulunmadığı görüşü­nün, hem Şia'nın hem de Şîa dışında olan bütün ilim ehinin ortak görüşü olduğunu söyler.[278]

Hal böyle iken bunun aksini çağrıştıracak rivayetlere -sahih hadis kitaplarında da olsa- itibar etmemek gerekir. [279]

Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir:

"Bilinen on defa emzirme haramlık hükmü/doğurur[280] âyeti, indi­rilen Kur'ân meyanında idi, sonra bu "beş bilinen emme" ile neshedildi. Rasûlullah (s.a.) vefat ettiğinde, onlar Kur'ân meyanında okunmakta idi. [281]

Hz. Âişe'nin "Bu hüküm, benim yatağımın altında bulunan bir sahîfede yazılı idi. Rasûlullah (s.a.) dünyadan göçünce biz onu teçhiz ve tekfinle meşgul iken, tavuklar (dâcin) girerek bu sahifeyi yemişler" dediği de rivayet olunur. [282]

Doğrusu, eğer, tavukların yemesiyle bile Kur'ân'dan bazı âyetler gidecekse, ounun ilâhî korunmuşluğunun garantisi nerede kaldı?!

imam Mâlik, bu hadisi Muvatta'ma alır, ancak sonunda bu hadisin uygulamaya muvafık olmadığını söyler. [283]

Serahsî, Rasûlullah'm (s.a.) vefatından sonra hem tilâvetin hem de hükmün neshine imkân verme anlamına gelen bu sözün uydurma olduğunu söyler ve böyle bir sonuca ulaştıracak olan bu sözü sahih bulmasından dolayı İmam Şafiî'yi eleştirir.[284]

Îbnu'l-Humâm da, imam Şafiî'nin anladığı anlamda bu sözün, Râfızüerin, "Rasûlullah'tan (s.a.) sonra Kur'ân'dan pek çok şey kaybol­muştur; sahabe bunları gizlemiştir" şeklindeki iddialarına hak verdi­receğini söyle. [285]

Bu rivayeti "on türlü süt akrabalığı" şeklinde yanlış bir yere oturtan (X Rıza Doğrul, süt anneliği kurumunun çok yaygın olduğu Arap top­lumunda sütharamlığı gibi evlenmeyi yakından ilgilendiren böylesi bir hükmün sadece bir kişinin bilgisi dahilinde olmasının bu sözün uydurmalığma en büyük delil olduğunu ve gerçekten böyle bir şey olsaydı, Hz. Âişe'nin gerek babasının zamanında ve gerekse Hz. Osman'ın zamanında yapılan Kur'ân'm cem ve tertip edilmesi sırasında Zeyd'e müracaat ederek, böyle bir âyetin varlığından söz edeceğini söyler. [286]

Bir başka örnek: Ebu'l-Esved anlatır: Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Bas-ralılarm hafızlarına haber gönderdi. Bunun üzerine Kur'ân-ı Kerîm'i iyi okuyan üçyüz hafız gelerek onun yanına girdiler. Ebû Mûsâ onlara: "Sizler Basralıların en iyileri ve hafızlarısınız. Kur'ân'ı tilâvet edin. Sakın uzun süre Kur'ân okumayı ihmal etmeyin. Sonra sizden önce­kilerin kalpleri gibi sizin de kalpleriniz katılaşır. Biz vaktiyle bir sûre okurduk. Onu gerek uzunluk ve gerekse şiddet bakımından Berâe sûresine benzetirdik. Sonra o sûre bana unutturuldu. Yalnız şu kadarı ezberimde kaldı: Ademoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, mutlaka bir üçüncüsünü daha isterdi. Ademoğlunun karnını ancak toprak doldurur'.

Bir sûre daha okurduk, onu "müsebbihâf[287] denilen sûrelerden birine benzetirdik. Bana o da unutturuldu. Ancak o sûreden şu âyet ez-berimdedir: 'Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyor­sunuz? Sonra bunlar boyunlarınıza bir şehâdet olarak yazılır da, kıyamet gününde onlardan sorumlu olursunuz'. [288]

Üçüncü ve son örnek olmak üzere Hz. Ömer'e atfedilen sözde "recm" âyetini hatırlayalım. Rivayete göre Hz. Ömer minberi üzerinde otururken şöyle demiştir:

"Hiç şüphe yok ki Allah, Muhamraed'i (s.a.) Hak ile göndermiş ve kendisine kitabı indirmiştir. Ona indirilenlerden biri de recm âyetidir. Biz bu âyeti okuduk, onu belledik ve anladık. Rasûlullah (s.a.) recmetti, ondan sonra biz de recmettik. Ama insanların üzerinden uzun zaman geçerse korkarım ki biri, 'Biz Allah'ın kitabında recmi göremiyoruz' der de Allah'ın indirdiği farizayı terketmekle sapıklığa düşerler. Gerçekten erkek ve kadınlardan zina eden kimse üzerine -muhsan olmak, beyyine veya gebelik yahut itiraf bulunmak şarıt ile- recim Allah'ın kitabında haktır.[289]

Buhârî'nin rivayetinde Hz. Ömer şöyle devam eder: Sonra biz Al­lah'ın kitabı meyanında olmak üzere şunları da okurduk: "Lâ tergabû an âbâikum, fe innehû kufrun bikum. [290]

Bu rivayette geçen "Allah'ın kitabı" sözünden maksadın, "Allah'ın hükmü" demek olabileceğini ifade edenler[291] karşılık, Ömer Rıza

Doğrul şöyle demektedir:

Güya Hz. Ömer, zâni ile zâniyenin taşlanması icabettiğini ifade eden bir âyet duymuş, fakat buna Kur'ân'da tesadüf etmemiş.

Kur'ân'ın toplanmasında en büyük hizmeti, en büyük himmeti geçmiş olan Hz. Ömer, hilafeti zamanında Kur'ân nüshasının muhafızı bulunuyordu. O halde nasıl olur da Kur'ân'dan bir âyet hazfedilmiş olur? Hz, Ömer'in böyle bir söz söylemesine imkân tasavvur olunamaz. O halde bu rivayet de esassızdır. Unutmamalıyız ki bu gibi rivayetler bilâhare zındıklar tarafından uydurulmuştur. [292]

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Görülüyor ki, bazı rivayetler, sahih kaynaklarımızda da olsa Kur'ân'ın bütünlüğüne ve korunmuşlu-ğıına gölge düşürecek mahiyettedir. Bu gibi haberlerin tekrar gözden geçirilmesine zaruret vardır. Bir hüküm korunacak diye, dinin esasını zedeleyecek, bindiğimiz  dalı kesme kabilinden olacak rivayetlere yapışmanın bize sadece zararı olacaktır.

İmam Şâtıbî, Muvafakat adlı değerli eserinde bu konuda - özetle- şöyle der:

Kutlu İslam şeriatı masumdur; hata ve tahriften korunmuştur. Onu tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.) de masumdur. Nitekim, icmâ et­tikleri konularda, onun ümmeti de masum bulunmaktadır.

Bu hususu iki açıdan delîllendirebiliriz:

1.Bu hususa açıkça ya da dolaylı olarak delâlet eden deliller var­dır: "Doğrusu Kitâb'ı biz indirdik, onun koruyucusu elbette biziz.[293] "Bu kitâb, ... âyetleri kesin kılınmış (sağlama bağlanmış) kitaptır. [294] âyetlerini Örnek olarak alabiliriz.

öbür taraftan da: "Ey Muhammedi Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi ve peygamber yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun. Allah şeytanın karıştır­dığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini tahkim eder. [295] buyur­muştur. Bu âyetlerde Yüce Allah, kendi âyetlerini korumakta ve onları tahkim etmekte, sağlama bağlamakta olduğunu; böylece onların başkalarıyla karışmasını önlediğini, onlara yapılacak herhangi bir mü­dâhaleye meydan vermediğini, neticede onları her türlü tahriften koru­duğunu belirtmiştir.

Yüce Allah, "Bugün, size dininizi ikmal ettim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için îslâmiyeti beğendim. [296] âyeti ile de, inzal ve tebliğin başarıyla tamamlandığını ifade buyur­muştur. [297]

2.Rasûlullah (s.a.) zamanından bu tarafa kendisini gösteren ve İslam şeriatının her türlü tahrif ve değiştirmelerden korunmasını garanti eden ilmî ve koruyucu faaliyetler: Yüce Allah, İslam şeriatının - bir bütün olarak ve tüm ayrıntılarıyla- korunması, ona yönelik her türlü saldırıların önlenmesi ve onun müdâfaa edilmesi için her türlü vesileyi yerinde ve eksiksiz olarak yaratmıştır.

ilâhî temel kaynak olan Kur'ân'ın korunması için, (yazı ile korun­ması yanı sıra) onu bütünüyle ezberleyen hafızlar yaratmıştır. Öyle ki, ona tek bir harf eklenecek olsa, bırakın bu işin mütahassısları olan büyük kıraat âlimlerini, hafız olan küçücük çocuklar bile, onu derhal bulur ve çıkarırlar.[298]

Şâtıbî, daha sonra Kur'ân'a dayalı diğer ilim dallarında da duru-jnun aynı olduğunu söyler.[299]

 

13-Kur'ân Vahyinin Kıstaslığı:

 

Kur'ân'ın tarihî bir gerçek olarak tahriften korunmuşluğu, vahiy­lerin özde ve esasta bir olması ilkesi gereği, -sünnet yanında- diğer kutsal kitaplar için de bir kriter olarak kullanılması imkânını verir. Bu noktadan hareketle, önceki kutsal kitaplarda yer alan, dinin özü ve esasıyla bağdaşmayacak, peygamberlerin peygamberliklerini zedeleye­cek, şeref ve haysiyetlerini rencide edecek vb. haberlerin asılsızlığı ortaya konulmuş olur. [300]

 

14-Kur'ân'ın Kaynak Değeri Ve Temel Oluşu:

 

Kur'ân, İslâm hukukunun olduğu gibi, bütün islâmî bilim ve disiplinlerin de temel kaynak kitabıdır. Her şey islâmîliğini ve meşru­luğunu bu temel kitaptan alır. Ona dayandırılmayan hiçbir delil, hiçbir hüküm, hiçbir görüş, hiçbir kurum meşru sayılamaz. Bu konuda İmam Şâtıbî, şöyle der:

Kitap, şeriatın külli esaslarını teşkil eder, İslâm ümmetinin belkemiğini oluşturur; o hikmet pınarı, peygamberlik mucizesi, gözlerin ve kalplerin nurudur; Allah'a ondan başka giden yol yoktur, onsuz kurtuluş imkânsızdır, ona muhalif bir şeye yapışmak yoktur. Bütün bunlar delil ikamesine ihtiyaç göstermeyecek kadar açık-seçik şeylerdir.

Durum böyle olunca, şeriatın küllî esaslarına vakıf olmak, onun yüce maksatlarını kavramak ve din âlimlerinden olmak isteyen bir kim­senin zorunlu olarak gece gündüz Kur'ân'ı kendisine yoldaş edinmesi, onu hem nazarî hem de amelî olarak kendisine rehber edinmesi ve üzerinde düşünüp çalışması gerekecektir. [301]

 

a) Kur'ân'ın İlgi Alanı:

 

Kur'ân, âlemlerin Rabbinden bütün insanlığa gelen bir kitap olması yanında hayatın her alanını da kucaklar. Adını ya da prensibini koyarak ilgi alanına almadığı hiçbir saha yoktur; çerçeve boşluğuna asla yer verilmemiştir. Nitekim İmam Şâfîî bunu şu sözüyle açıklar: "Allah'ın dinine mensup herhangi bir kimsenin başına şöyle ya da böyle bir olay gelsin de, Allah'ın kitabında ona ışık tutacak delil bulunmasın, bu mümkün değildir.[302]

"Sana her şeyi açıklayan ve müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kur'ân'ı indirdik[303] âyeti bunu açıkça İfade etmektedir.[304]

 

b) Kur'ân'da Evrensellik Ve Tarihsellik:

 

Kur'ân, son vahiy olması hasebiyle evrensellik arzetmek zorun­daydı. Bütün zamanların ve mekanların kutsal kitabı olması onun bu özelliğe sahip olmasına bağlıdır.

Kur'ân'm yedinci asırda inmiş olduğu ve o devrin cahil Arap top­lumunu muhatap aldığı bir gerçektir. Yine içeriğinde çeşitli tarihî olaylara atıflarda bulunması, sorulan sorulara cevap vermesi, keza onun zaman ve mekan unsurları içeren bazı öğeleri içinde bulunduruyor olması birer hakikattir.

Bütün bunlara rağmen onun tarihte kalmış, günümüze taşınması imkânı olmayan, çağımız için herhangi bir değer taşımıyan bir kutsal kitap olduğu şeklinde ileri sürülen ve ilmî bir değeri olmayan iddiaları kabul edecek değiliz. "Kur'ân, çağımız için yeterli değildir" diyenler bu iddialarım -mü s hım anların geri kalmış olmalarının ötesinde- ne bi­limsel, ne de tarihî bir delil ile tem ellendirmiş değillerdir. Müslümaların hali hazırdaki gerilikleri ise, karşı görüşte olanlara göre Kur'ân'ı gerçek anlamda yorumlayanı amanın bir sonucudur. Nitekim aynı müslüman-larm görkemli bir tarihe sahip olmaları bunun tarihî bir kanıtıdır. Vahyin bizatihi kendisi bir değer olmakla birlikte, gereği gibi okunup anlaşılmadığı zaman ilerlemeye engel de olmaktadır. Bu engellik vahyin özünde olmayıp, onu okuyanların gözlerinde, bakış açılarmdadır. Işığı arkalarına tutan insanların kendi gölgelerinden korkmaları gibi bir Şey.

Biz bu konuda dengenin iyi kurulması, nassların içerdiği zaman ve mekan unsurlarının bizatihi kendilerinin değil onların arkasında bulu­nan ilke ve manaların, esasların iyi anlaşılması gerektiğine inanıyoruz. Bu bağlamda tarihî gibi görünen nassların dahi bir metot vermeleri,

ilkelere ışık tutmaları bakımından korunmaları ve değerlendirilmeleri gerektiğini düşünüyoruz.[305]

 

c) Kur'ân Ve Muhtevasındaki Evrensellik-Tarihsellik Dengesi:

 

Kur'ân'ın getirdiği hukuk nizamı (şeriat), dinin bedenlenmiş şekli­dir. Beden, ruhu taşıyan kozmik binektir. Ruh bedenle kâimdir. Bu itibarla beden de, ruh gibi korunmaldır. Buna karşılık bedenle elbise birbirine karıştırılmamalıdır.

Şeriatlarda tekâmül vardır. Kur'ân'm getirdiği son şeriat, dinin en mükemmel şeklidir. Bu mükemmelliğin sebebi; ilke, esas, amaç bakı­mından çerçeve boşluğuna meydan vermemesi, bu çerçevede akla (icti-hâd) geniş bir yer ve rol vermesi, aklı vahyi günümüze taşıyıcı araç görmesidir.

Kur'ân, hayatı bütün olarak ele alır. Şeriat, itikat ve ibadet boyu­tunda ayrıntılarla, muamelâtta ilke ve esaslarla düzenlemelere girer. Nihâî amaç, bireyleri ve toplumu ahlâkî kemâl haline ulaştırmaktır.

Muamelât alanında asıl olan maslahattır (taabbudîlik dışı oluş). Ancak neyin maslahat olduğunun ölçütlerini bizzat vahiy koyar. Akıl âdil bir terazidir; fakat kime ne kadar tartılacağını yani "hak"km ölçütlerini kendisi koyamaz. Akla ve tecrübeye dayalı bilim ise özünde değer hükümleri taşımaz.

Şeriatın hem zaman hem de mekan boyutunda evrenselliği, değiştirilmesi asla istenmeyen kimlik göstergeleri (şeâir) -kıble ve bazı haramlar gibi-, ibadetler, Kur'ân'da yer alan cezaî hükümler[306]ve benzeri olmazsa olmaz rüknü kabilinden olan şeylerin korunması ile olur. Bunların uygulama sırasında coğrafî ya da kavmî renk tonlarına sahip olması tabiîdir.

Vahiy kaynaklı bu hukukî yapı, medeniyet yolunda ilerlerken aya­ğımızı sağlamca basacağımız sabit bir zemine sahip olma imkânı verir. Beşer ufkunda müteâl (aşkın) ilkelere sahip olan bu sistemde iktidarı ele geçiren güç odaklarının dünya görüşlerinin hukuk sistemi haline gelmesi, bunun sonucunda hukukta hem sabit esasların olmaması, hem de çok önemli olan hukuka saygı -iman düzeyinde- ilkesinin kaybedilmesi gibi çıkmazlar yaşanmaz. [307]

 

B) SÜNNET

 

1-Sünnetin Tanımı:

 

a) Sünnetin sözlük anlamı:

Sünnet, sözlükte tutulan yol, hal, tavır, gidişat, çığır, kanun... gibi anlamlara gelir.[308]

Kur'ân'da ise "sünnet" kelimesi ise genelde değişmez kanunlar için kullanılmıştır. [309]

b) Sünnetin terim anlamı:

Sünnet kelimesi bir ıstılah olarak şu dört anlamda kullanüagelmistir:

1 Sadece Hz. Peygamber'den (s.a.) nakledilegelen, bizzat Kuran tarafından ele atamayan, aksine Hz. Peygamber (s.a.) tarafından beyan edilen şeyler. Bunların Kur'ân'ın genel olarak getirdiği esasların beyanı mahiyetinde olup olmaması arasında fark yoktur.

2.«Bid'at» karşıtı şeyler»»». Meselâ bir kimse Hz Peygamberin (s.a.) davranışına uygun harekette bulunduğu zaman "Falan kış, sünnet üzeredir" denilir. Burada söz konusu davranış şeklinin Kuranda açıklanmış olup olmaması arasında îarK vokluı. [310]bulunduğu zaman ise «Falan kişi bid'at üzeredir" denilir.

Sahabenin işleyegeldikleri şeyler. Bu durumda sünnet diye isim evlerin Kitap'ta veya sünnette olup olmamasına da bakıldu  mamaktadır. mürsel maslahatlar ve istihsâna dayalı uygulamalar netin bu sonuncu kullanılış şekli altına girer.

Sünnetin sahabe uygulaması anlamında kullanılışı, "Sünnetime ve , te erdirilmiş râşid halifelerin sünnetine yapışın.[311] örneğinde lduğu gibi bizzat hadislerde de görülmektedir:

Buna göre sünnet sözcüğünün şu dört anlamı olmaktadır:

1. Hz. Peygamber'in (s.a.) sözleri,

2. Fiilleri,

3. Tasvipleri (ikrar, onay).

Usûlcülere göre sünnet denilince işte bu üç şey akla gelir. [312]

4. Sahabe ve halifelerden nakledilen uygulamalar. [313]

 

2-Sünnetin Kaynağı Ve Temellendirilmesi:

 

Yaygın olan görüşe göre[314] sünnetin kaynağı vahiydir; bütün çeşit­leriyle sünnet Allah'ın Rasûlullah'a (s.a.) indirdiği vahyin ürünüdür. Veya en azından vahyin onayını alarak vahiy mertebesine yükselmiştir. Pek çok yerde ulûhiyyetle yan yana zikredilen[315] peygamberlik müesse­sesinin tabiatı bunu gerektirir.[316]

 

a) Nübüvvetin Mahiyeti:

 

Fazlur Rahman'm ifadesiyle, Allah'ın peygamberleri, her varlığın en son kaynağı olan bir varlıktan çıkan ve kalplerini, eşyayı normal insan­ların görüşünden daha farklı bir şekilde görmelerini ve bilmelerini sağlayan nûr ile dolduran, özel ve olağanüstü bir gücün alıcılarıdır. Bu güç, aynı zamanda bütün bir insanlığın ve toplumların hayatına yön veren ve yaşayışlarını değiştiren belli bir davranış tarzını seçmelerinde onlara kesin karar verdirir.[317]

Nübüvvet ayrıcalığı ile peygamberlerin herkesin uyku esnasında gördüklerini, uyanık iken görebilmeleri inkâr kabul etmez. Yani onlar, ruhları cismani meşguliyetlerden âzâde olduğu ve kolayca kudsî âlem ile irtibat kurabildikleri için, söyledikleri sözler, gerçekte vaki olan hadise­lere uygun fikirleri ifade,eden, şiire benzeyen sözlerle hitap eden kimse­ler (melekler) görürler. Çoğu defa bu hususî hal, onlarda kolayca hare­kete geçebilen teşekkül etmiş bir meleke haline gelir. [318]

Rasûlullah'm sahip olduğu bu velayet, Cibril[319] vasıtasıyla aldığı vahiyden başka doğrudan doğruya vahiy alma imkânı da verir. Kudsî hadisler bu kabildendir. [320]

 

b) Sünnetin Vahiy Oluşu:

 

Muhammed Hamidullah'ın da ifade ettiği gibi teamüle ve hukukî anlayışa göre bir elçi, onu gönderen gibi addedilir ve hatta elçinin sözü onu memur edenin şahsen söylediği söz gibi kabul edilir. Bütün siyaset ve elçilik hukuku işte bu karineye istinad eder. Sünnet meselesinde bu eski içtimaî mefhum Kur'ân'da sık sık tekit olunmuştur: "Elçinin (pey­gamberin) getirdiği şeyi alınız ve sizi menettiği şeyden de çekinip kaçınız"[321]Bu ve benzeri âyetler, Hz. Peygamberin sünnetinin Al­lah'ın emir ve nehyi yanında yer aldığını gösterir. [322]

 

c) Sünnetin Okunmayan Vahiy Oluşu:

 

Bu görüşe dayalı olarak vahiy ikiye ayrılır:

1. Vahyi methivv (tilâvet olunan vahiy},

2. Vahyi gayri metluvv (tilâvet olunmayan vahiy). Benzeri bir ayırım da:

1. Vahyi celî -ki bu Kur'ân olmaktadır-,

2. Vahyi hafi -kudsî[323] ve nebevi hadisler bu kısımdandır  şekedir[324]

Muhammed Hamidullah bu ayırım hakkında şöyle der: Vahiy, bizzat Rasûlullah Muhammed (s.a.) tarafından gayet açık bir şekilde iki sınıfa ayrılmış bulunmaktadır:

1. Bazı durumlarda o: "Bu Allah'ın kalındandır; onu yazı ile tespit edin, ezberleyin ve namazlarınızın belli yerlerinde tilâvet edin" diyor. İşte bu işaret ettiği şey, Kur'ân-ı Kerîm çerçevesine girer.

2. Diğer bazı durumlarda ise o: "Bunu şöyle yapın" diyor ve hatta bazen hiçbir söz (hadîs) sarf etmeksizin sadece belli bir şekilde hareket edip işliyordu ve bütün bu gibi durumlarda yazı ile tespit emrini vermi­yordu. İşte bu halde karşımıza Vahyi Mevluvv ile Vahyi Gayri Metluvv farkı çıkar; bu ikinci sınıfa girenler, umumiyetle Hz. Peygamber'in "hareket", "iş" ve "tutumlar"ırıa dair anlatılanlar, Hadîs yahut bundan farklı bir mâna taşımayan Sünnet şeklinde adlandırılırlar. [325]

Bu şekildeki taksim İmam Şafiî'den öncesine kadar uzanmaktadır. İmam Şafiî, dininden, aklından ve ilminden razı olduğunu söylediği bir zatın şöyle dediğini söyler:

"Allah'ın Rasûlullah'a (s.a.) emri iki şekilde olur:

1.Vahiy. Ona indirir, Rasûlullah (s.a.) da onu insanlara okur.

2. Risâlet. Allah'tan Rasûlullah'a (s.a.) şunu şunu yap diye emir gelir; o da gereğini yapar".

İmam Şafiî, bu görüş sahibinin muhtemelen, "Allah sana Kitâb'ı ve Hikmet'i indirmiş ve sana bilmediğni öğretmiştir[326] âyetine istinad ettiğini ve ondan "Kitâb"dan maksadın vahiy, "Hikmef'ten maksadın da risâlet yoluyla Allah'tan getirilen şeyler olduğunu çıkardığını söyler. [327]

Görüldüğü gibi bu ayırımda, vahyin okunan ve okunmayan şeklinde ikiye ayrıldığı açıkça gözükmektedir.

Bu taksim zamanla giderek yerleşmiş ve vahiy denilince hemen bu iki kısım akla gelir olmuştur.

Aynı konuda Süyûtî (911/1505), Cüveynî'den (478/1085) şu nakilde bulunur:

Allah'ın indirilmiş kelâmı iki kısımdır.

1. Allah, Cibril'e: "Gönderilmekte olduğun peygambere, 'Allah sana şunu şunu emrediyor' de!" buyurur, Cibril muradı ilâhîyi anlar ve sonra o peygambere iner ve ona Allah'ın buyruklarını iletir. Cibril'in ilettiği ibare, aynısıyla Allah'ın kendisine iletmesini emretiği ibare değildir. Bu aynen bir hükümdarın güvendiği birisini kendi namına elçi olarak tebasma  göndermesi  ve  elçinin de  hükümdarın  arzusunu  kendi ifadesiyle iletmesi gibidir.

2.  Allah, Cibril'e: "Peygambere git ve şu kitabı ona oku!" buyurur, Cibril kitabı alır sonra o peygambere iner ve onu olduğu gibi bir harfini dahi değiştirmeden aynısıyla okur. Bu da aynen, hükümdarın gönderil­diği kimseye okunmak üzere bir ferman göndermesi ve görevlinin fermanı aynen ona olduğu gibi okuması şeklinde olur.

Süyûtî, Kur'ân vahyinin işte bu kısımdan olduğnu, birinci kısmın ise sünnet olduğunu söyler ve ekler: İşte bu yüzdendir ki Kur'ân'ı mâna ile okumak- caiz değil iken, sünneti mâna ile rivayet etmek caizdir. Çünkü Cibril onu, Rasûlullah'a (s.a.) sadece mâna olarak iletmiştir. [328]

 

d) Kur'ân Vahyi İle Sünnet Vahyi Arasındaki Fark:

 

Buna göre Kur'ân vahyi ile sünnet vahyi arasında sadece i'câz ve ibadetlerde okunma, abdestsiz el dokunma gibi konularda kısaca nazm bakımından[329] fark bulunmaktadır. [330] Yoksa aralarında bir mahiyet farkı yoktur. Bu özelliğinden dolayı sünnet, Kur'ân'ı beyan yanında - bazılarına göre- nesh dahi edebilir. [331]

Muhammed Hamidullah bu konuda şöyle der:

Nazarî olarak Kur'ân ve Hadis, cemiyet ile ilgili hususlarda hemen aynı değeri taşır. Müslüman bir kimse bu prensip dışmda düşünemez. Fakat tatbikî yönden bir ayırım ortaya çıkar ki bu, delil ve ispat mese­lesinden doğmaktadır: Rasûlullah'ın (s.a.) sağlığında, olayların bizzat şahidi olan sahabî bir kimse için bu konuda bir müşkil yoktu; fakat sonraki devirlerde gerek Kur'ân'm ve gerekse Hadîs'in sahih olarak mu­hafazası farklı bir şekilde gelişmiştir. Bugün her şeyden önce RasûluUah Muhammed'e (s.a.) bağlanan bir hadisin sahih olup olmadığı araştırılır, şayet doğru ise bu hadîs tatbikî bir değer kazanır; uygulanması gerekir.[332]

 

e) Sünnetin Vahiy Oluşunun Delili:

 

Genelde sünnetin vahiy oluşuna delil[333] olarak ileri sürülen "Bat­makta olan yıldıza and olsun ki, Arkadaşınız (Muhammed) sapmap iş ve azmamıştır. O, kendilğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması

[334]ancak, bildirilen bir vahydir. âyeti, kanaatimizce sünnet hakkında olmayıp Kur'ân vahyi hakkındadır. Bu itibarla biz, sünnetin vahiy oluşuna delil olarak aşağıdaki hususların kullanılmasını uygun bulu­yoruz:[335]

 

i.Rasûlullah'ın (s a.) Beyanı:                                               

 

Rasûlullah (s.a.), kendisinin vahiy yoluyla bilgilendirildiğini çeşitli münasebetlerle belirtmiştir. Meselâ bir yahudi gelip ona çeşitli sorular sormuş ve Rasûlullah'ı (s.a.) verdiği cevaplarda tasdik edip çekip git­mişti. Onun arkasından Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Hakikaten bu adam bana soracağını sordu. Aslında ben onun sordukları hakkında bir şey bilmiyordum. Ama Allah onları bana bil­dirdi.[336]

Bir başka münasebetle şöyle buyurmuştur: "Allah bana sizin alçakgönüllü olmanızı vahyetti. [337]

Örnekleri çoğaltmak mümkündür.[338]

 

ii. Ashabın Ve Daha Sonra Râvînin Beyanı:

 

Çeşitli vesilelerle ashap, Rasûlullah'ın (s.a.) davranışının vahye da­yalı olduğunu ifade ediyorlardı. Meselâ Hz. Âişe (r.a.), bir arada yaşamış olmamalarına rağmen en çok Hz. Hatice'yi (r.a.) kıskandığını ifadeden sonra, Rasûlullah'a (s.a.) onun hakkında vahyolunduğunu ve ona cen­nette bir konak verileceği müjdesinde bulunulduğunu söyler. [339]

Tâvûs (106/724), bizzat vahiy yoluyla inmiş bulunan diyetlere dair bir yazılı metine sahip olduğunu söylerdi. Rasûlullah'ın zekat (sadaka) ve diyetle İlgili hükümleri hep vahiyle gelmişti. [340]

 

iii. Sünneti Cibril'in Getirdiğinin Belirtilisi:

 

Sünnetin bizzat Cibril tarafından getirildiğini ifade eden beyanlar vardır:

Evzâı (157/774), Hassan b. Atıyye'den şöyle dediğini nakleder: "Vahiy Rasûlullah'a (s.a.) inerdi. Onu tefsir eden sünneti de ona Cibril getirirdi. [341]

Ebû Dâvûd (275/888) ve Beyhakî (458/1066) şöyle bir rivayete yer vermişlerdir:

"Cibril, Rasûlullah'a (s.a.) aynen Kur'ân'ı indirdiği gibi sünneti de indirir ve ona Kur'ân'ı öğrettiği gibi onu da öğretirdi.[342]

Hadislerde de Cibril'in Kur'ân vahyi dışında emir ve telkinlerde bulunduğu belirtilir. Meselâ komşuya iyi davranüması konusunda Cibril hep tavsiye ve telkinde bulunurdu; o kadar ki Rasûlulîah (s.a.) komşu­nun neredeyse varis kılınacağını zannetmişti. [343]

Cibril, ilk vahyi getirdiğinde Rasûlullah'a (s.a.) abdest almasını ve namaz kılmasını öğretmişti. [344]

Hac esnasında yine Cibril gelmiş ve telbiye yapılırken seslerin yük­seltilmesi emrini vermesini istemişti. [345]

Allah katından gelen bir ziyaretçi (Cibril) hac esnasında kutlu Akîk vadisinde namaz kılmasını emretmişti. [346]

Beş vakit namazın vaktini Cibril öğretmişti. [347]

Isrâ ve miraç yolculuğunda Rasûlullah'a (s.a.) bizzat Cibril rehber­lik etmişti. [348]

Cibril gelmiş, Rasûlullah'ın (s.a.) elini tutmuş ve ümmetinin gireceği cennet kapısını göstermişti. [349]

Her kim Rasûlullah'a (s.a.) salât ve selâm ederse, Allah'ın da o kimseye salât ve selâm (rahmet ve mağfiret) edeceği müjdesini Cibril vermişti. [350]

Uhud'da şehit düşen Hz. Hamza'nın (r.a.) adının yedi gök ehli tara­fından, "Hamza b. Abdulmuttalib, Allah'ın ve Rasûlünün arslanıdır" Şeklinde levhalaştırıldığım Cibril söylemişti. [351]

Kureyzaoğulları seferini bizzat Cibril başlatmıştı. [352]

Meşhur Cibrîl hadisinde[353] soruları yönelten ve tasdik eden de Cibril'di.

Bu ve benzeri örnekler, bütün hadislerin Cibrîl tarafından getiril­mese de, Cibrîl tarafından getirilen hadislerin bulunduğunu açıkça ortaya koyacak mahiyettedir.

Abdulganiy Abdulhâlik, Rasûlullah'a (s.a.) Kur'ân dışında vahiy geldiği konusunda icmânm da bulunduğunu söyler. [354]

 

f) İslâm Bilginlerince Sünnet-Vahiy İlişkisi:

 

Evzâî şöyle derdi: "Sana Rasûlullah'tan (s.a.) bir hadis ulaştığı zaman, sakın ha başka bir şeyle hükmetme; çünkü Rasûlullah (s.a.) Yüce Allah'tan bir tebliğci idi. [355]

Daha önce îmam Şafiî'nin, bir zatın, Allah'ın Rasûlullah'a (s.a.) emrinin, i. Vahyi (metluvv), ii. Risâlet (Vahyi gayri metluvv) şeklinde iki çeşit olduğunu, bunların Nisa 4/113 âyetinde geçen "Kitâb" ve "Hikmef'e tekabül ettiğini söylediğini görmüştük. [356]

Yine İmam Şafiî'nin beyanına göre bir başkası şöyle demiştir:

"Rasûlullah'm (s.a.) sünneti ya vahiydir, ya vahyin beyanıdır, ya da Allah'ın kendisine tevdî etmiş olduğu bir durumdur (emr). Bu kendisine has kıldığı nübüvvete ve buna dayalı olarak ilham ettiği hikmete dayanır.

Sünnet, hangi yaklaşım esas alınırsa alınsın, Allah insanlara Ra­sûlullah'a (s.a.) itaat etmelerini farz kılmış ve sünnetin gereği ile onları ilzam etmiştir. Sünnet Kur'ân'ın açıklamasıdır; bu açıklama ise ya Allah'tan gelen "risâlet" yoluyla, ya "ilham"a ya da kendisine "tevdi eylediği bir emir" ile gerçekleşir. [357]

İbn Hazm'ın (ö. 456/1063) görüşü:

"...Bizim Allah'tan Rasûlüne gelen vahyi iki kısma ayırmamız doğru olur;

Birincisi nazmı, tertibi itibariyle mu'ciz olup, ibadetlerde tilavet olunan vahiydir ki, bu Kur'ân'dır.

İkincisi de rivayet edilip nakledilen ve nazmı itibariyle mu'ciz olmayan, fakat "okunan" vahiydir ki, bu da Rasûlullah'tan (s.a.) bize gelen hadislerden ibarettir. Allah birinci tür vahiy olan Kur'ân'a uymamızı emrettiği gibi, ikinci tür vahye uymamızı da emretmiştir. Vahyin bu iki türü arasında bir fark yoktur.

Kur'ân ve sahih hadisler, birbirine bağımlı olup, Allah'tan olma bakımından aynıdırlar; itaat edilmesi gerektiği açısından da ikisinin hükmü aynıdır".[358]

Hanefî imamlarına göre sünnet-vahiy ilişkisi:

Genelde Hanefî kitaplarında rastlanan taksime göre ise vahiy aşağıdaki kısımlara ayrılır:

1. Zahir vahiy. Vahyin zahir kısmı üç çeşittir:

1. Melek lisanıyla gelen, kulakla algılanan ve Allah'tan geldiği kesin bilinen vahiy. Bu kısmı Kur'ân vahyi oluşturur.

ii. Kelamsız, melek tarafından yapılan işaretle peygambere açık­lanan vahiy. "Şüphesiz Rûhu'l-kuds kalbime üfledi ki, hiçbir canlı rız­kını tamamlamadıkça ölmeyecektir. Şu halde Allah'tan sakının ve rız­kınızı güzel yollardan arayın"[359] hadisi bu kabildendir. Buna "hâtıru'l-melek" denilir.

iii. ilham. Rasûlullah'ın (s.a.) kalbinin en ufak bir kuşkuya mahal kalmayacak şekilde ilâhî te'yîde mazhar olmasıdır. Bu, onun kalbine bir nurun doğması ve bu sayede meselenin hükmünü açık bir şekilde elde etmesi yoluyla olur. "İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği ile (bimâ erâkellâh) hükmedesin diye Kitâb'ı sana hak olarak indirdik[360] âyetinde vahyin işte bu kısmına işaret olunmaktadır.

Bu kısımların hiçbirinde ümmetin ona iştiraki söz konusu değildir. Bu yollarla vahye ulaşmak sadece Rasûlullah'a (s.a.) mahsustur.

Bunların hepsi de hüccettir. Evliyâullahın mazhar olduğu ilhamlar bu kısımdan sayılmaz ve kendisinden başkasını bağlamaz.

2. Bâtın vahiy. [361]Bir de vahiy mesabesinde olan kısım (mâyüşbihu'l-vahy) vardır ki bu da Rasûlullah'ın {s.a.) re'y ve içtihadı so­nucu ulaştığı hükümlerdir. Onun hata üzere bırakılmaması, devamlı vahyin kontrolünde olması, bu kısımdan olan hükümleri de vahiy mesabesinde kılmaktadır. Ümmetten diğerlerinin içtihadı ise bu hü­kümde değildir; çünkü onların yanılma ihtimalleri vardır. [362]

Görüleceği üzere bu taksime göre de sünnet sonuçta bütünüyle - ictihâdî de olsa- vahye çıkmaktadır.

Şâtıbî'ye (790/1388) göre sünnet-vahiy ilişkisi: Sünnet vahiy ilişkisiyle ilgili olarak Şâtıbî de şöyle der: Hadis; ya katkısız Allah'tan gelen bir vahiydir, ya da Hz. Pey­gamber (s.a.) tarafından yapılmış bir ictihaddır; ancak bu durumda o Kitap ya da sünnetten sahih bir vahye dayandırılmış ve onun kont­rolünden geçmiştir.

Kur'ân-Sünnet bütünlüğüne de değinen Şatıbî şöyle devam eder: Her iki takdire göre de hadisin Allah'ın kitabı ile çelişki halinde olması mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) kendi heva ve heveslerinden esinlenerek konuşmaz; onun konuşması ancak kendisine ilkâ edilen bir vahiydir.

Hz. Peygamber'in (s.a.) hata etmesini caiz gören görüş üzerinden yürünse bile, o asla hatası üzerinde devamlı bırakılmaz, derhal tashih edilir ve sonunda o mutlaka doğruya döner. Dolayısıyla ondan sâdır olan hadisler içerisinden hiçbirinde hata ihtimali bulunmamaktadır. [363]

Bazı çağdaş müelliflere göre sünnet-vahiy ilişkisi:

Abdulganiy Abdulhâlik da Hucciyyetu's-sünne adlı eserinde, bütün sünneti vahiy olanlar ve vahiy mesabesinde olanlar diye ikiye ayırır[364] ve hatta Kur'ân vahyinden müstakilliğini savunur. [365]

Ali Abdurrâzık'ın, el-İslâm ve usûlu'l-hukm adlı eserini eleştiren Memdûh Hakkı, Kur'ân'da yer alan vahiyle ilgili âyetleri sıraladıktan sonra şöyle der:

"Rasûlullah (s.a.) kavmini vahiyle inzâr ediyor, onları vahiyle müj­deliyordu, onları vahiyle yönlendiriyor, onlara vahiyle öğretiyordu... Kısaca söylemek gerekirse o söylediği' her sözü, yaptığı her işi sırf Allah'tan bir vahiyle yapıyordu.  Bu fukahânın "sünnet"  dedikleri şeydir.[366]

Şelebî de, aynı şekilde Kur'ân ve sünnetin vahiy olduğunu, her ikisinin de Allah katından olduğunu söyler. [367]

Bu belirttiklerimiz sadece birer örnektir. Bu görüş aşağı yukarı yaygın bir şekilde paylaşılmaktadır.[368]

 

g) Rasûlullah'ın (s.a.) Vahiy Sonrası Tavrı:

 

Rasûlullah'ın (s.a.) vahiy sonrası tavrının belirlenmesi de bizce çok Önemlidir.

Rasûlullah (s.a.), vahiy sonrasında[369] eğer gelen vahiy, vahyi met-lüvv kabilinden ise onu tebliğ[370] eder ve behemehal yazdırırdı. [371]

Meşhur vahiy kâtibi Zeyd b. Sabit, Rasûlullah'ın (s.a.) bu meto­dunu şöyle açıklar: "Rasûlullah (s.a.) bana yazdırıyor ve bitirince de yazdığını âyeti yine bana okutturuyordu. Şayet bir yanlış veya noksan bulursa bunu düzelttiriyordu. İşte bundan sonradır ki ben kalkıp bu âyeti insanlara bil diriyordum. [372]

Kendisine vahiy gelmesine rağmen onu her zaman yazdırmazdı. Bunlar elbette ki Kur'ân vahyi dışında olan vahiylerdi. Yazdırmamasına karşılık bazen üç defa, "Benden alın!" buyurur[373] ve sonra açıklama

Bazen  de böyle  demeden kendisine gelen vahyi,   "Bana diyerek açıklardı. [374] Bazı hallerde de, kendisine vahiy etrafındaki insanlar onun bu halini hissederlerdi. Buna rağmen vahiy geldiği ifadesini kullanmadan insanlara doğrudan d bulunurdu.[375]

hiç tebliğ etmediği türden vahiy de vardı; [376]fakat bunlar ilgili olmayıp, yüksek hakikatlerin bilgisi kabilindendi. Bun-lar asından bazısını, ashabından belli kimselere açtığını ve fakat nerlc duyurulmasını istemediğini gösteren rivayetler de bulunmak­tadır.[377]

 

3- Sünnet Ve Kapsamı:

 

Sünnet aynen Kur'ân gibi hayatı ve insanı bir bütün olarak alır; mı dünyadan, dünyayı âhiretten ayırmadığı gibi, insanı da ruh, beden ve duyü}ar gibi ayırıma tabi tutmaz, ferde önem verirken, toplumu ihmal e mfez. Kısaca dengeli ve bütüncül bir mahiyet arzeder. Bu konuda Kardavî şöyle der:

Sünnet, uzunluk, genişlik ve derinlik olarak insan hayatının hep­sini kapSaması iie temayüz eden bir metottur.

unlukla; insanın doğumundan ölümüne dek, hatta ceninlik döne­ninden, ölümden sonrasına kadar bütün hayatını kapsayan, zaman dilimin kastediyoruz.

''f-nişlik ile de; evde, çarşıda, mescidde, yolda, işte, Allah ile olan kişi, aile, müslüman veya gayri müslimler, hatta insan, hayvan ««Üer ile olan ilişkilerde dahi, kişinin daima sünnetin rehberliğinde yurumC;siy]e hayatın her sahasını kuşatan genişliği kastediyoruz.

erinlikten kastımız ise; insan hayatının iç yapısındaki derinliktir da; vücut, akıl ve ruhu kapsar, zahir ve bâtını içine alır; söz, amel ve niyeti de kuşatır. [378]

Vahiy-Akıl Dengesi açısından Sünnet adlı kitabından derlenerek hazırlanmıştır.

 

DİPNOT :

 

 

 

[160] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 43.

[161] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 43.

[162] İbn Haldun, Mukaddime, 437. Çeşitli tarifleri için bkz. Sadru'ş-şerîa, Tavdîh, 26; Tabbâre, Rûhu'd-dîni'l-Islâmî, 18;

[163] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 43.

[164] Şûra 42/7.

[165] Bürûc 85/21.

[166] Hakka 69/40; Tekvîr 81/19.

[167] Necm 53/1-18.

[168] Furkân 25/5.

[169] Tekvîr 81/22-27.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 43-44.

[170] Fazlur Rahman, İslâm, 36, 37.

[171] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 44.

[172] Mü'min 40/15. .

[173] Nahl 16/2.

[174] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân193

[175] bkz. Meryem 19/17-22; Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66/12.

[176] bkz. Hicr 15/29; Secde 32/9; Sâd 38/72.

[177] Mücâdele 58/22.

[178] Bakara 2/87, 253; Mâide 5/110.

[179] Nahl 16/102.

[180] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 194.

[181] Nisa 4/171.

[182] bkz. Şuarâ 26/193.

[183] bkz. Tekvîr 81/19-21.

[184] Kadir 97/4.

[185] Meâric 70/4.

[186] Nebe 78/38.

[187] Nah! 16/2.

[188] Faziur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 195.

[189] Şuarâ 26/193-195.

[190] Bakara 2/97-98.

[191] Şûra 42/24.

[192] Şûra 42/52

[193] Mü'min 40/15.

[194] Bu konudaki rivayetler hk. bkz. İtkân, I, 42.

[195] Faziur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 197.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 44-46.

[196] Faziur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 198.

[197] Faziur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 199.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 47.

[198] Şûra 42/51-52.

[199] Yûsuf 12/108.

[200] Necm 53/3-4.

[201] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 207. bkz. Beyyine 98/2; Abese 80/11-15; Bürûc 85/21-22.

[202] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 200.

[203] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 189.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 47-48.

[204] Şuarâ 26/194.

[205] Bakara 2/97.

[206] Fazlur Rahman, İslâm, 37-38.

[207] Zuhruf 43/4; Ra'd 13/39.

[208] Vakıa 56/78.

[209] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân,  119, 299. Aynca bkz. Buhl, F., "Kur'ân", ÎA, VI, 997.

[210] Ateş, Çağdaş.Tefsir, 8/238

[211] Zuhruf43/3.

[212] Yûnus 10/38.

[213] Buhl, F., "Kur'ân", İA, VI, 996.

[214] Bürûc 85/21.

[215] Hakka 69/40; Tekvîr 81/19.

[216] Tehânevî, II, 1165.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 48-49.

[217] Ateş, Çağdaş Tefsir, XI, 518.

[218] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 49-50.

[219] Watt, İslâm ve Hıristiyanlık, 92.

[220] Tehânevî, II, 1270.

[221] Tehânevî, II, 1159; Macdonald, D. B., "Kelâm", İA, VI, 540.

[222] Şûra 42/51.

[223] İbn Rüşd, el-Keşf an minhâci'l-edille, (Uludağ, Felsefe-Din ilişkileri), 235-237.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 50-52.

[224] bkz. Buharı, Bed'u'1-vahy, 1; Nîsâbûrî, Esbâbu'n-nüzûl, 20; R. Rıza, Muham­medi Vahiy, 93 vd.; Hamidullah, îslâm Peygamberi, I, 81 vd.; Hamidullah, İslâm Tarihi, 93.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 53.

[225] Necm 53/5-18 ile Tekvîr 81/19-24 âyetlerinde sözü edilen vahiy  bu yolla olmalıdır, bkz. Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 187.

[226] fibû Dâvûd, Sünne, 9 (V, 41).

[227] Kureyza Oğulları seferi başlatılmadan Önce Hz. Âişe (r.a.), Cibril'i kapı ara-smdan'üstü başı toztoprak içinde bir halde görmüştü. Belazurî, Futûhu'l-büldân, I, 38.

[228] bkz. Ahmed, VI, 150.

[229] bkz. Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 1 (VI, 97).

[230] Mesalâ bkz. Müslim, îmân, 346.

[231] Miraç olayında ise alınan vahiy bu ikinci yolla olmalıdır, bkz. Süyûtî, ttkân, I, 44; Tehânevî, II, 1161-1162; Akseki, islâm Dini, 81; Akseki, îslâm, 143.

[232] bkz. İbn Haldun, Mukaddime, 95-99.

[233] bkz. Müslim, Tefsir, 2 (XI, 500).

[234] bkz. Davudoğlu, Müslim Şerhi, II, 108.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 53-54.

[235] bkz. Buhârî, Bed'u'1-vahy, 2 (I, 3); Hamidullah, İslâm Tarihine Giriş, 62. Peygamberlerin rüyasının vahiy olduğu hk. bkz. Buhârî, Vudû, 5; İmam Şafiî, Risale, 154; Şâtıbî, Muvafakat, IV, 79.

[236] Buhâri, Leyletu'1-kadr, 2, 3, Ta'bîr, 8 ; Müslim, Sıyâm, 208   ; Ebû Dâvûd, Ramazan, 2, 3.

[237] Buhârî, Leyletu'1-kadr, 2; Müslim, Sıyâm, 205.

[238] Ebü Dâvûd, Salât, 28 ; Tirmizî, Salât, 25 ; Ahmed, 4/43; Dihlevî, Huccetullâhi'I-bâliğa, I, 681; Şâtıbî, Muvafakat, IV, 79.

[239] bkz. Ahmed, III, 325, 377; Müslim, îmân, 255-257.

[240] Genelde Dıhye şeklinde gözükürdü, bkz. Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 1; Müslim,îmân, 271.

[241] Peygamberlerin rüyasının vahiy olduğu hk. bkz. Şâfıî, Risale, 154; Umm, 5/111; Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 720. İslâm çağrısı ezanın belirlenmesi hak­kında Abdullah b. Zeyd el-Ensârînin gördüğü rüya dahi, Rasûlullah (s.a.) şehadetiyle vahiy kapsamında sayılmıştır, bkz. Davudoğlu, Müslim Şerhi, III, 5 vd.; Dihlevî, Huccetullâhi'l-bâliğa, I, 681.

[242] Ilkâ, vahiy meleğinin ibare ya da işareti olmaksızın kalbe yapılan ilhamdır, îlkâ ile birlikte, kalpte mutlaka o şeyin Allah katından olduğu bilgisinin yaratılması da zorunlu olmaktadır. İlkâ hk. ayrıca bkz. Hamidullah,  islâm Peygamberi, II, 720.

[243] İmam Şâfıî, Risale, 93, 96 (dp); İbn Mâce, Ticârât, 2 (kısmen); Beyhakî, Sünen, VII, 76; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 30; Keşfu'1-hafâ, I, 268; İbn Kesîr, IV, 121; İbn Abdişşekûr, Fevâtihu'r-rahamût, II, 370. Hadisin sonunda bazı rivayetlerde şu ziyade de bulunmaktadır: "Rızkınızın gecikmesi, sizi, onu Allah'a   masiyet yoluyla elde etmeye sevketmesin. Çünkü Allah katında olan bir şey, ancak tâat yoluyla elde edilebilir".

[244] Süyûtî, Itkân, I, 45-46; Şâtıbî, Muvafakat, IV, 78; îbn Haldun, Mukaddime, 92, 98; İbn Abdişşekûr,  Fevâtihu'r-rahamût, II, 371; A. Naim, Tecrîd, I, 3-9; Akseki, İslâm, 135, 140;   Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, 48-50; Tabbâre, Rûhu'd-dîni'l-lslâmî, 19; Ayrıca bkz. Watt, îslâm ve Hıristiyanlık, 94.

[245] Müslim, Salât, 106 ; Nesâî, İmamet, 63.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 54-55.

[246] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 55-56.

[247] bkz. Buhârî, Tefsir, 33/1.

[248] bkz. Buhârî, Tefsîr, 75/1-2 (V, 76); Müslim, Salât, 147 (III, 214).

[249] Ahmed, II, 222; îbn Haldun, Mukaddime, 99; Wensinck, A.J., "Vahiy", İA, 144; Akseki, İslâm, 139; Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, 50.

[250] bkz. Ahmed, II, 222.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 56.

[251] Müslim, Salât, 53 (III, 106).

[252] bkz. Buhârî, Şehâdât, 15 (III, 157); Ahmed, 6/197.

[253] bkz. Ahmed, I, 238; VI, 103, 150, Buhârî, Hacc, 17 (II, 144; Umre, 10 (II, 202).

[254] bkz. Buhârî, Tefsîr, 75/2 (V, 77).

[255] Hamidullah, îslâm Tarihine Giriş, 62.

[256] Ahmed, V, 190-191.

[257] Wensinck, A.J., "Vahiy", ÎA, 144.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 56.

[258] Furkân 25/4-10.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 57.

[259] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 57.

[260] Kur'ân'ın büyük çoğunlukla kendisine yahudileri hedef alması ve onlarla mücadelesinin gerekçesi hk. bkz. Hamidullah, Kur'ânı Kerîm Tarihi, 25.

[261] Watt, islâm Vahyi, 38.

[262] bkz. Buhârî, Savm, 16 (II, 231); Müslim, Sıyâm, 34-35; İbn Kesîr, I, 221; Nîsâbûrî, Esbâbu'n-rıüzûl, 51; Şâtıbî, Muvafakat, III, 75; IV, 47.

[263] Buhârî, Savm, 16(11, 231).

[264] Buhârî, Tefsir 4/18; tbn Kesîr, I, 540; Nîsâbûrî, Esbâbu'n-nüzûl, 143.

[265] Nisa 4/95. Bir başka örnek ve değerlendirme hk. bkz. Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 699-700.

[266] bkz. Buhârî, Tevhîd, 37 (VIII, 204); Müslim, îmân, 259.

[267] Serahsî, Usûl, II, 64.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 57-58.

[268] Kâf 50/29.

[269] bkz. Davudoğlu, Müslim Şerhi, II, 114.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 59.

[270] Hatemi, Hüseyin, Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, 41.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 59.

[271] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 59.

[272] bkz. Hz. Âişe'nin sözü için Buhârî, Tevhîd, 46 (VIII, 210).

[273] Mâide 5/67.

[274] Hacc 22/52.

[275] Fussılet 41/42.                                             

[276] Hicr 15/9. Âyetteki tekit ifade eden unsurlar için bkz. Davudoğlu, Müslim Şerhi, II, 46-47.

[277] Bu tür rivayetlerin uydurmalığma rağmen İbn Hacer'in sahîh bulmasının İşi Salman Rüşdi'lere kadar götürdüğü hk. bir tenkit için bkz. Gazzalî, Nebevi Sünnet, 29-30. Ayrıca bkz. Ertuğrul, İ.F., Hakikat Nurları, 90; Akseküi, A.H., "Hâtemu'l-Enbiyâ Hakkında En Çirkin Bir isnadın Reddiyesi", ÎAD, VI, 125 vd., 199-207; ismail Cerrahoğlu, "Garânîk Meselesinin İstismarcıları", AÜ. ilahiyat Fakültesi Dergisi, c. XXIV.   1981; Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 201; Hatemî, H., Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, 14, 23, 54.

Dinin tahriften korunmasının sağlama alınması hk. bkz. Dihlevî, Huccetullâhi'l-bâliğa, I, 439 vd. Tahrif hk. bkz. Paçacı, Mehmet, "Vahiy Geleneği", İAD, V, 179.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 59-60.

[278] Hatemî, H., Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, 22 vd. Ayrıca bkz. Doğrul, Ö.Rıza, Kur'ân Nedir?, 59.

[279] Örnekler ve eleştirileri için bkz. Doğrul, Ö. Rıza, Kur'ân Nedir?, 50 vd.

[280] Ömer Rıza Doğrul, bunu "Kur'ân'da evlenmeyi haram kılan on   türlü süt akrabalığı vardır" şeklinde hatalı çevirmiştir,  bkz. Doğrul, Ö. Rıza, Kur'ân Nedir?, 52, 57.

[281] Müslim, Radâ, 24 (VII, 368) Hadis için ayrıca bkz. Muvatta, Radâ, 18; Tirmizî, Radâ, 3; Dârimî, Nikâh, 49; Ebû Davûd, Nikâh, 10.

[282] Serahsî, Usûl, II, 79-80; Davudoğlu, Müslim Şerhi, VII, 369.

[283] Muvatta, Radâ, 18 (II, 608). Bilindiği gibi, imam Mâlik'e göre hadislerin Medine'de tevarüs olunagelen uygulamaya ters  düşmesi, onların sıhhatini zedeler.

[284] Serahsî, Usûl, II, 79-80.

[285] bkz. Ibnu'l-Humâm, Fethu'l-kadîr, III, 3.

[286] Doğrul, Ö. Rıza, Kur'ân Nedir?, 57-58.

[287] Sübhâne, Sebbih gibi kelimelerle başlayan sûrelere verilen ortak ad.

[288] Müslim, Zekât, 119. Müslim, bu sözü âyet olarak değil de, Rasûlullah'a (s.a.) isnâd edilen hadis olarak da(bkz. Müslim, Zekât, 116), keza âyet mi yoksa hadis mi ı'lduğu konusunda tereddüt içeren bir şekilde de (bkz. Müslim, Zekât, 118) rivayet eder. Ayrıca bkz. Buhârî, Rikâk, 10; Tirmizî, Zühd, 27; Menâkıb, 64; İbn Mâce, Zühd, 27. Tenkidi için bkz. Doğrul, Ö. Rıza, Kur'ân Nedir?, 56.

[289] Buhârî, Hudûd, 31 (VIII, 26); Müslim, Hudûd, 15 (VIII, 350).

[290] Buhârî, Hudûd, 31 (VIII, 26). Hz. Ömer'in recm âyeti ile ilgili oiarak sözü için ayrıca bkz. Muvatta, Hudûd, 1 (II, 823); Buhârî, İ'tisâm, 12; İbn Sa'd, Tabakât, 3/334, 335; îbn Cevzî, Menâkıbu Ömer, 211

[291] bkz. Serahsî, Usûl, II, 79; Hamidullah, Kur'âm Kerîm Tarihi, 91. "Kitâbullah" ifadesinin, "Allah'ın hükmü" anlamında kullanıldığı örnekler için bkz. Muvatta, Itk, 10 (II, 780); Hudûd,  1 (II, 823); Buhârî, Büyü, 72; Müslim, Itk, 8; İbn Kuteybe, Tevîl, 89; İbn Kudâme, Muğnî, VIII, 168; İbn Keaîr, III, 261; Zerkâ, Medhal, I, 153, 470.

[292] Benzeri uydurma sözler ve eleştirileri için bkz. Serahsî, Usûl, II, 78-80; Doğrul, Ö. Rıza, Kur'ân Nedir?, 50 vd.

[293] Hicr 15/9. Âyetteki tekit ifade eden unsurlar için bkz. Davudoğlu, Müslim Şerhi, II, 46-47.

[294] Hûd 11/1.

[295] Hacc 22/52.

[296] Mâide 5/3.

[297] Cin 72/9. Ayrıca bkz. Ahmed, I, 323.

[298] Şâtıbî, Muvafakat, II, 54-59 (özetle).

[299] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 60-65.

[300] bkz. Paçacı, Mehmet, "Vahiy Geleneği", İAD, V, 182.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 65.

[301] Şâtıbî, Muvafakat, III, 329.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 65.

[302] İmam Şâfıî, Risale, 20.

[303] Nahl 16/89.

[304] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 65-66.

[305] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 66-67.

[306] Kur'ân'da belirli suçlar ile bunlara karşılık verilecek cezaların sadece miktarları belirlenmiştir. Suçun tanımı ise yapılmamış, oluşması için gerekli olan maddî şartları zaman ve mekana bırakılmıştır. Bu itibarla Kur'ân, bu noktada da büyük bir esneklik getirmiştir.

[307] Bu konuda geniş bilgi için bk, Hatemi, Hüseyin, Hukuk Devleti öğretisi, istanbul 1989; Erdoğan, Mehmet, İslâm Hukukunda Ahkamın D^eai, İstanbul 1990, 1994.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 67.

[308] İbn Manzür, LisanuLArab, XIII, 225; Râglb, Müfredat, 245. * Sünnet, 47; Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 21; Koçkuzu, lerinde Haber-i Vahitlerin İtikat ve Teşri Yönlerinden Değen, 21.

[309] bkz. Al-ıimran 3/137; Fabr Mukaddjme, 6; Kardâvî, Sünneti

[310] bkz.  Ebû Dâvûd,  Sunne,  Anlamada Yöntem, 28.

[311] Tirmizî, İlim, 16 ; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 6.

[312] bkz. Âmidî, Ihkâm, I, 145; Ebû Zehra, Usûl, 105; Zeydan, Veciz, 131; Kardavx, Sünneti Anlamada Yöntem, 27, 29.

[313] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 1-5.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 68-69.

[314] Biz bu görüşe tam olarak katamıyoruz. Sünnetin vahye dayalı kısmı olduğu gibi, vahye dayalı olmayan kısmı olduğunu da düşünüyoruz. Nitekim ilende yen geldikçe İzah edilecektir. Ancak RasÛİullah'm (s.a.) vahye dayalı olmayan tasar­ruflarının da vahyin onayından geçmesi, eğer varsa hatasının tashih edilmesT, tashih edilmeyen bütün tasarruflarının bizce "takriri vahiy" sayılması sonuçta farklı düşünceye sahip olmayı pek anlamlı   kılmamaktadır.  O yüzden bu bölümde biz, buraya aldığımız malumatı sünnetin vahiy mahsulü olduğu esası üzerine bina edeceğiz. Sık sık tekrar ettiğimiz gibi, bizce proplem sünnetin vahiy mahsulü olup olmadığında değil, vahyin Kur'an dahil bütünüyle ele alınıp günümüze taşınması ndadır. Başarı ya da başarısızlık burada yatmaktadır.

[315] Kelime-i tevhidde olduğu gibi.

[316] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 69.

[317] Fazlür Rahman, Ana Konularıyla Kur'ân, 199.

[318] Wensinck, A.J., "Vahiy", İA, XIII, 145.

[319] Cibril'den başka bir melek tarafından da kendisine vahiy geldiği hk. bkz. Müslim, Salâtu'l-musâfırîn, 254 (IV, 376).

[320] Ertuğrul, İ. F-, Hakikat Nurları, 294.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 69-70.

[321] Haşr 59/7.

[322] Hamidullah, "Sünnet", İA, XI, 243.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 70.

[323] Kudsî hadislerin, hadis ilmi açjsmdan diğer hadislerden hiçbir farkı olmadığı, kudsî hadislerin aslında geçmiş kutsal kitaplardan alınmış olabileceği ihtima­linin bulunduğu, bu ihtimali destekleyen örneklerin de Buhârî ve Müslim gibi kitaplarda dahi mevcut olduğu, bunların diğerleri gibi âhâd haber niteliği taşıdıkları, konunun ciddî çalışmalara ihtiyaç gösterdiği şeklinde izah ve değerlendirmeler için bkz. Kırbaşoğlu, Sünnet, 280-298.

[324] Hâîid Abdurrahman el-Ak, Usûlu't-tefsîr ve kavâiduhu, 38.

[325] Hamidullah, Kur'ânı Kerim Tarihi, 16. Ayrıca bkz. Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 43; Gazzâlî, Mustasfâ, I, 129; Hamidullah, İslâm Tarihi, II, 903; Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 58: Koçkuzu, Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahitlerin İtikat ve Teşri Yönlerinden Değeri, 40; Toksan, Sünnet, 96.

[326] Nisa 4/113.

[327] İmam Şâfıî, Ümm, V, 127; Risale, 153 (dipnot).

[328] Süyûtî, İtkân, I, 45.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 70-72.

[329] İbn Abdişşekûr, Fevâtihu'r-rahamût, II, 78.

[330] bkz. Serahsî, Usûl, II, 75; Süyûtî, îtkân, I, 45; Abdulganiy Abdulhâlik, Sünnet ve Dindeki Yeri, 25.

[331] bkz. Gazzâlî, Mustasfâ, I, 124. O şöyie  der:'"Hepsi de Allah katmdandır; Öyleyse buna mani ne?..." Ayrıca bkz. İbn Abdişşekûr, Fevâtihu'r-rahamût, II, 2/78.

Hucciyyetu's-sünne adlı eserin de müellifi olan Abdulganiy Abdulhâlik, Sünnet ve Dindeki Yeri adlı kitabında konuyu şöyle özetler:

a) Kur'ân ve sünnetin birleştikleri hususlar:

1.  Her ikisi de Allah Teâlâ tarafından gelmiş vahiy olup, Allah'ın hükmünün bilinmesi için hüccettirler ve müctehidin gereği ile amel etmesi gereken delil olmaktadırlar.

2. Her ikisinin de şer'î hüccet oldukları, dinden zorunlu olarak bilinen hususlar­dandır; dolayısıyla bu hususu inkâr eden, ya da bunun böyle oluşunda tereddüt eden kâfir olur.

3. Her ikisi de hüküm ifade etme bakımından müstakil olup, biri diğerine bağlı değildir. Her ikisinin de korunmasını Allah Teâlâ kendi üzerine almış ve onların korunması ve nakli için gerekli imkânları hazırlamıştır.

b) Kur'ân ve sünnetin ayrıldıkları hususlar:

Kitâb, lâfız bakımından mu'cizdir, tamamıyla Allah katından indirilmiştir, tilâveti ile ibadet olunmaktadır, namazın sahih olması belli bir miktar ondan okunmasına bağlıdır, cünüp olan kimseye okuması haram olmakta, abdestsiz olan kimseye ise yazılı halde bulunan Kur'ân'a (bir âyet dahi olsa) dokunması veya taşıması haram olmaktadır. Nitekim kelimelerinin veya harflerinin değiş-'tirilmesi, mâna yoluyla rivayeti yoluna gidilmesi... vb. durumlar da haram olmaktadır (Abdulganiy Abdulhâlik, Sünnet, 25-26. Kur'ân, kudsî hadis, hadis arasındaki farklar için ayrıca bkz. Menâhilu'l-irfân, I, 51...

[332] Hamidullah, Kur'ânı Kerim Tarihi, 16. Ayrıca bkz. Gazzâlî, Mustasfâ, I, 129.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 72-73.

[333] Bu konuda ayrıca bkz. Kırbaşoğiu, Sünnet, 253 vd.

[334] Necm 53/1-18.

[335] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 73-74.

[336] Müslim, Hayz, 34 (II, 507).

[337] Müslim, Cennet, 64; Ebû Dâvûd, Edeb, 48.

[338] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 74.

[339] Buharı, Nikâh, 108 (VI, 158).

[340] Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 29; Abdulganiy AbduJhâlik, Hucciyyetu's-sühne, 337.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 74.

[341] Dârimî, Mukaddime, 49,  (I,  117);  Şâtıbî, Muvafakat,  IV, 24; Abdulganiy Abdulhâlik, Hucciyyetu's-sünne, 337; Çakan, Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yollan, 94; Kırbaşoğlu, Sünnet, 254.

[342] Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 29; Abdulganiy Abdulhâlik, Hucciyyetu's-sünne, 337.

[343] bkz. Ahmed, II, 85, 160, V, 22; VI, 52; Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140; Ebû Dâvûd, 123; îbn Mâce, Edeb, 4;  İbn Hibbân, I, 365.

[344] Ahmed, IV, 161.

[345] Ebû Dâvûd, Menâsik, 27; İbn Mâce, Menâsik, 16; Tirmizî, Hacc, 14.

[346] Ebû Dâvûd, Menâsik, 24 (II, 394).

[347] Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît, 1.

[348] Buhârî, Bed'u'1-halk, 6; Müslim, îmân, 264.

[349] Ebû Dâvûd, Sünne, 9 (V, 41).

[350] Ahmed, I, 191.

[351] İbn Hişâm, Sîre, III, 101-102.

[352] Buhârî, Meğâzî, 30 (V, 49); İbn Hişâm, Sîre, III, 244; Belazurî, Futûhu'l-büldân, I, 38.

[353] Buhârî, îmân, 37; Müslim, îmân, 1, 5, 7. Doğrusu bu hadiste öğretir durumda olan Cibrîl değil, bizzat Rasûlullah (s.a.) olmaktadır.

[354] Abdulganiy Abdulhâlik, Hucciyyetu's-sünne, 338.

Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 74-76.

[355] Abdulganiy Abdulhâlik, Hucciyyetu's-sünne, 337.

[356] İmam Şafiî, Ümm, V, 127; Risale, 153 (dipnot).

[357] İmam Şafiî, Ümm, V, 128; Risale, 154 (dipnot).

[358] İbn Hazm, el-İhkâm fî usûli'l-ahkâm, (Beyrut, 1983), I, 96-98'den naklen Kırbaşoğlu, Sünnet, 260. ibn Hazm'ın ve aynı görüşü paylaşanların görüşlerine mesned olmak üzere kullandıkları deliller ve   ta"hlili hk. bkz. Kırbaşoğlu, Sünnet, 261 vd.

[359] İmam Şafiî, Risale, 93, 96 (dp); İbn Mâce, Ticârât, 2 (kısmen); Beyhakî, Sünen, VII, 76; Süyûtî, Miftâhu'l-cenne, 30; Keşfu'1-hafâ, I, 268; İbn Kesîr, IV, 121; İbn Abdişşekûr, Fevâtihu'r-rahamût, II, 370. Hadisin sonunda bazı rivayetlerde şu ziyade de bulunmaktadır: "Rızkınızın gecikmesi, sizi, onu Allah'a   masiyet yoluyla elde etmeye sevketmesin. Çünkü Allah katında olan bir şey, ancak tâat yoluyla elde edilebilir".

[360] Nisa 4/105.

[361] Serahsî, ilhamı bâtın vahiy diye niteler. Rasûlullah'ın (s.a.) içtihadını ise, vahiy mesabesinde olan kısım (mâ yüşbihu'l-vahy) diye ayrıca ele aİır. İlhamdan söz etmez, fakat açıklaması ve kullandığı delil bakımından bâtın vahiyden ilhamı kastettiği açıktır, krş., Serahsî, Usûl, II, 90-91; Sadru'ş-Şerîa, Tavdîh, II, 15;. İbn Abdişşekûr, Fevâtihu'r-rahamût, II, 371.

[362] Serahsî, Usûl, II, 90-91; Sadru'ş-Şerîa, Tavdîh, II, 15; Nesefî, Keşfu'l-esrâr, II, 163 vd.; İbn Abdişşekûr,  Fevâtihu'r-rahamût, II, 370; Tehânevî, II, 1523; Abdulganiy Abdulhâlik, Hucciyyetu's-sünne, 170, 176,   202-208;  Sava Paşa, 163-164; Nâdiye Şerif el-Ömerî, Ictihâdu'r-rasûl, 206.

[363] Şâtıbî, Muvafakat, IV, 19.

[364] Abdulganiy Abdulhâlik, Hucciyyetu's-sünne, 334 vd.; Abdulganiy Abdulhâlik, Sünnet ve Dindeki Yeri, 25.

[365] Abdulganiy Abdulhâlik, Sünnet ve Dindeki Yeri, 44 vd.

[366] Ali Abdurrâzık, el-İslâm ve usûlu'l-hukm.158

[367] Şelebî, Medhal, 98.

[368] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 76-79.

[369] Kendisine vahiy geldiği genelde ashabı tarafından farkedilirdi. bkz. Ahmed, I, 238; III, 494; VI, 150.

[370] Hamidullah'ın ifadesine göre, erkekler ve kadınlar topluluğuna ayrı ayrı tebliğ ederdi, bkz. İslâm Peygamberi, II, 698.

[371] Örnekler için bkz. Ahmed, V, 190, 191; VI, 250; Buhârî, Tefsir, 4/18; Nîsâbûrî, Esbâbu'n-nüzûl, 143-144; İbn Kesîr, I, 540. Ayrıca bkz. Hamidullah, Kur'ânı Kerîm Tarihi, 16; Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 698; Hamidullah, İslâm Tarihi, II, 903.

[372] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 698 {Heysemî, Mecmau'z-zevâid,   I,  152; VIII, 257'den).

[373] bkz. Ahmed, V, 317, 318.

[374] bkz. Ahmed, IV, 104; Buhârî, İlim, 24 (I, 29); Müslim, Cenne, 64 (XI, 281)

[375] Örnekler için bkz, Ahmed, II, 538; VI, 103; Buhârî, Cihâd, 37 (III, 214); Şehâdât, 15 (III, 154); Hacc, 17 (II, 144); Umre, 15 (II, 202).

[376] Wensinck, A.J., "Vahiy", İA, XIII, 145.

[377] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, İfav Yayınları: 79-80.

[378] Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, 115. Bu niteleme ile ilgili bir değerlen­dirme hk. bkz. Kjrbaşoğlu, Sünnet, 98.

29 Yorum

Diğer Haberler

Tasavvuf Terminolojisi ve İbn Teymiyye / Murat Kayacan

Çağdaş Dünyada Fakih Sorunu / Dr.Serdar Demirel

Usûl kitaplarında İctihad ve (Makâsıdu'ş-Şerîa) Bahisleri / Taha Câbir el-Alvâni

Dinin kaynağı ben miyim? / Prof.Dr.Ahmet Yaman

Tearuz ve Tercih & İlletlerin Tercihi / İmam Gazali - El-Mustasfa

Tasavvuf'un, İslâm ve İslâm Dışı Kaynaklarına Bakış / Erhan Koç

Nass ve Dogma Üzerine / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

Fadlallah'la Mezhebi İhtilafları Aşmak / Bülent Şahin Erdeğer

Hadisleri Alma Usûllerinden Sema ve Kıraat

Ehl-i Hadis - Ehl-i Re'y Ayrışması Fıkhî mi İtikâdî mi? / Yrd.Doç.Abdurrahman Haçkalı

İslam Hukuk Düşüncesinde Taabbudi Hükümler ve Taabbudiyyâtın Sahası Üzerine / Doç.Dr.Abdullah Kahraman

İslam  Hukukunun Ana Gayeleri / Prof.Dr.Zekiyyuddin Şaban

Bir Yöntem Sorunu Olarak Maslahat / Ramazan Yazçiçek

Fıkıh'ta Gelenek ve Yenileşme / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

İbn Hazm ve Fıkıh Usûlûndekî yolu

İslam Dünyasında Tarihselciliğin Öncü İsmi : Fazlurrahman

İslam'ı yeniden yorumlama misyonu / Serdar Demirel

Gayb Konusu ve Gaybi Alanda Ölçü Üzerine / Prof.Dr.İlyas Çelebi

Hadis'ler İtikadi Tercihlerimizi Belirleyebilir mi? / Muhammed İmamoğlu

İslam Vahyi (Kur'an-Sünnet İlişkisi) / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Fıkıh Toplumu ve Hareket Fıkhı-I / Murat AYDOĞDU

Mezhepçiliğe Karşı Akademik Tavır / Kelim SIDDIKİ

İslam Teolojisinde Tasavvur Sorunu / Haydar Ubeyd

Islahat Hareketi / Malik bin NEBİ

Yeni Nesil Müslümanlık / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

İlmin Muhafızı : İsnad

İslam'ı Anlamada Kaynak(sızlık) Sorunu / Ramazan Altıntaş

Hz.Muhammed'in (sav) Sünneti Doğru Anlaşılıyor mu? / Hamza Türkmen

Durdurulmuş İlkeler ve Bağlamından Kopan Pratikler / Murat Aydoğdu

Klasik Hadis Usûlünün Problemleri / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Klasik ve Çağdaş Tefsir - İctihad Usulleri (Tesbit-Tenkit) / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

Tefsirde İsrailiyat / Doç.Dr.Abdullah Aydemir

Kur'an'ı Açıklamada Usûl

"İslam Akaidine Sızan Yanlışlar ve Ölçü" / İbrahim Sarmış

Modernite ve İctihat / Mehmet Çelen

Akıl-Nakil Çatışmasında Öncelik Problemi / Dr.Maşallah Turan

Tarihsel Muhammed ve Menkabevi Muhammed'i ayırmanın gerekliliği / Prof.Dr.Sönmez Kutlu
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz