Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Hadis Araştırmasında Dikkate Alınabilecek Aklîlik İlkeleri Ve Örnek Uygulama / Yavuz Ünal
Hz. Peygamber’e atfedilen hadislerin sıhhatini tespit amacıyla yapıla­cak böyle bir araştırmada kullanılabilecek ilkeleri belirlerken, öncelikle akıldan beklenen şeyin netleştirilmesi; sonra da söz konusu olan mal­zemenin yapısına ilişkin temel özelliklerin tespit edilmesi gerekmekte­dir.
25/01/2011 / 09:08

Bir takım öncüllerle işleyebilmesine rağmen, kendisine mecbur kılacak düzeyde bağımsız kanunlara sahip olmayan aklın, yapabileceği şeyler şu şekilde sıralanmaktadır:(1)

a) Tecrid ve Tasnif;

b) Açıklama;

c) Düzenleme.

Bu hareket alanı içinde etkin olan akim uygulanacağı rivayetlerin temel özelliklerini, hem rivayetlerin kaynağı olan Hz. Peygamber’in temel niteliklerini hem de metnin yapısını dikkate alarak belirlemeye çalışacağız. Hz. Peygamber’in görevi ile ilişkili olan alanlarla ilgili olarak:

1- Allahu Teala tarafından insanlara dinlerini tebliğ ve tebyin et­mek, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılmak ve önlerin­de tabî olabilecekleri, yaşayan bir örnek olmak üzere gönderilmiş bir elçi olan Hz. Peygamber, vahiyle bilgilendirilmekteydi. Söz konusu olan bu vahyin, sadece Kur’an’la sınırlı olmadığını; yani Kur’an dışın­da Hz. Peygamber’den bize intikal eden malzemenin içinde de, sıradan bir beşerin, bilgi kaynaklarıyla ulaşması mümkün olmayan bilgilerin, bulunduğunu görmüştük. Öte yandan tıpkı huzurunda yapılan herhangi bir iş veya söylenen bir söz, onun onaymı aldığında ya da en azından tekzibiyle karşılaşmadığında sünnet kabul edilmesi gibi, vahyin kont­rolü altında bulunan Hz. Peygamber’in, görevi dahilinde bulunan ha­disleri de vahiy gibi telakki edilebilir. Ancak bu noktada haberlerin Hz. Peygamber’in risalet görevinin kapsamı içinde olması, yani teşrii bir değere haiz olması gerekmektedir. Bu gibi haberlerde, doğal olarak, tecrübenin doğrulaması veya yanlışlaması söz konusu olmayacaktır. Onlar, insanları Allah’a ve Resulüne inanmaya çağırırken tecrübî dün­yadan, müspet bilimin alanına ilişkin bazı örnek ve bilgileri kullanmış olsalar bile, inananların görev ve yükümlülüklerini bildiren evrensel gerçekliklerdir. Bu durumda inanan insan, haberdeki hükmü ya da ör­nekliği dikkate alarak hayatını ona göre düzenlemek zorundadır.

2- Hz. Muhammed’in, gerek peygamberliğini ortaya koymak amaçıyla, gerekse darda kaldığında Allah’ın bir lütfü olarak kendisine bir takım mucizeler verilmiştir. Olağanüstü bir durumu beyan eden bu mucizeler de, hadisler vasıtasıyla bize intikal etmiştir.

3- Allah’ın kendisini koruyacağını belirttiği Hz. Peygamber, en dar anlamda kendisine vahyedileni tebliğ ve tebyin noktasında masum/yamîmaz kabul edilmektedir.  Beşer olarak Hz. Peygamber’in sözlerinde yanılması ve yanlış yapması mümkün olmakla birlikte, ya­nıldığında vahiyle düzeltileceğim kabul, ondan bu bağlamda bize inti­kal eden haberlerin mutlak doğruluğunu gerektirmektedir. Ancak Hz. Peygamber’in hatadan uzak oluşundan veya hatasının vahiy tarafından düzeltileceği görüşünden hareketle, elimizdeki bütün hadislerin kesinlik ifade ettiğini, yani yalan olmaktan uzak olduğunu iddia etmek kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.(2)

Hz. Peygamber’in risalet görevi ile ilişkili olan bu alanlarda akıl, haberin doğruluk değerinden ziyade, Hz. Peygamber tarafından söyle­nilip söylenümediği üzerinde duracaktır. Zira bu noktada haberin akılla çelişmesi söz konusu olmadığı gibi, akim da hükmü belirlemede bir rolü olmayacaktır.

4- Mekke’de doğan Hz. Muhammed, beşer olması itibariyle, o bölgedeki diğer insanların yaşadığı hayatı yaşamıştır. Onlardan bazı noktalarda ayrılsa bile, insanlar için etkileyici ve belirleyici olan un­surlar, özellikle beşeri tecrübenin geçerli olduğu alanlarda ve vahyin uygulanmasında, Hz. Peygamber için de geçerli olmuştur. Özellikle tıp, ziraat ve askeri teşkilatlanma vb. tecrübî alanlarda bunun örnekleri açıkça görülmektedir. Oysa ki, tecrübenin tekamülü, dolayısıyla değiş­kenliği herkes tarafından kabul edilen bir olgudur.

Yaşadığı toplumda, lider olması hasebiyle birçok görevi üstlenen Hz. Peygamber, gerek kendi tecrübesini, gerekse kabilesinin hatta diğer milletlerin tecrübesini zaman zaman kullandığı bilinmektedir. Bu uy­gulamalar da bize hadis olarak nakledilmiştir. Bu durumda hadislerde, zaman içersinde terk edilen uygulamalar, ya da o günün şartlan ve im­kanlarına göre doğru kabul edilip de daha sonra yanlışlığı ortaya çıkan görüşler bulunabilir. Zira muhaddislere göre hadis, gerek peygamberliğinden önce, gerekse sonra Hz. Peygamber’den bize nakledilen söz fiil ve takrirlerdir.(3) Görüldüğü gibi, bu tanımda teşrii değere haiz olma veya olmama gibi herhangi bir ayrıma gidilmemektedir. Dolayısıyla bağlayıcılık açısından aynı kabul edilmeyen bu haberlerin, Hz. Peygamber’e aidiyeti ile evrenselliği arasında da doğrudan bir ilişkinin kurulmaması gerekmektedir. Bunu örneklendirmek gerekirse şu rivayeti ve hakkındaki değerlendirmeleri zikredebiliriz:

“...Mantar menn’dendir. Suyu göze şifadır. Acve cennettendir. O da zehire karşı şifadır.”(4)

Teşrii bir değeri olmayan bu haber, her şeyden önce Hz. Peygam­ber dönemindeki bir tedavi yöntemini ortaya koymaktadır. Ancak, ge­nel olarak tıp konusundaki hadislerde olduğu gibi, uygulamanın kayna­ğının Arap toplumunun bu konudaki kültürel bir birikimi mi, yoksa va­hiy mi olduğu konusu açıklık kazanmamıştır. Söz konusu olan bu haber Hz. Peygamber’e ait olduğu takdirde, bu tedavinin vahiyle kendisine bildirilmiş olma ihtimali dikkate alınarak, öncelikli olarak, doğrululuğu test edilir. Müspet bir sonuç alındığında, bu bilim dünyasına, dolayı­sıyla insanlığa yapılan ilahi bir lütuf olarak görülür. Ancak menfi bir sonuç alınırsa, bu noktada, ne Hz. Peygamber yalanlanmış olur, ne de bu durum haberin uydurulduğunu ortaya koyar. Hadislere yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmı bilimsel gerçekliklerle hatta genel kabul­lerle hadislerin her zaman uyuşması beklentisinden kaynaklandığı gö­rülmektedir. Örneğin mantar ve acve hurması ile ilgili rivayeti ele alan Süleyman Ateş şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Bu hadisi rivayet edenler, mantarın göz hastalığını iyi ettiğini acvenin panzehir olduğunu denediler mi? Hayır, gerçi onlar Ebu Hureyre’nin bir denemesini nakletmişlerdir: ‘Üç ya da beş, ya da yedi mantar aldım. Onları bir bardağa sıktım. Gözleri anışa (zayıflayan ve sürekli yaşaran) cariyenin gözüne sürdüm, iyi oldu.(5) Ama rivayet hükmün doğruluğunu kanıtlamaya yetmez. Birçok deneme yapmak lazımdır ki, mantarın gerçekten ilaç olup olmadığı anlaşılsın.”(6)

Özetlersek herhangi bir haberin, diğer insanlar tarafından biline­memesi, olağanüstülükler içermesi ve tecrübî dünyada bugün terk edilmiş veya aksinin kabul edilmiş olması, haberin akla aykırılığını or­taya koymayacağı gibi, genel olarak uydurma olduğunu da kanıtlamaz. Zira bunlar, yukarıda da görüldüğü gibi, tarihsel bir varlık olan Hz. Peygamber’in, evrensel nitelikte olan görevi dışındaki hadislerin doğa­sında vardır. Bu durumda yaşadığımız hayat ve şartlara göre onları değerlendirmek yerine, kendi konjonktüründe anlamak ve yer aldığı sistemin bütünü içersinde değerlendirerek, olma imkanını irdelemek gerekmektedir. Zaten hadislerin gerçek anlamda uydurma ve sahihinin ayrıştırılması amacıyla belirlenen ilkeler, onun imkan ve imkansızlığı üzerine kurulmuştur.(7)

Öte yandan akim temel ilkelerinin evrenselliğinin bile tartışıldığı günümüzde, tek basma mutlak doğruya götüren evrensel bir akıldan söz etmek oldukça güç gözükmekle birlikte, bunun yerine görece ba­ğımsız bir akıl ve bu aklın ilkeleri ile ulaşılan sonuçlardan bahsedilebi­lir. Diğer bir ifade ile naslarla eğitilen İslamî bir akıldan, söz edilebilir. Nitekim Ebu Hasan Ali b. Urve el-Hanbelî, bu niteliklere sahip olan bir aklın ancak sağlıklı sonuca gidebileceğini belirtmiştir:

“Kalp (akıl), arınmış temiz ve saf olduğunda, onun hakla batılı, doğruyla yanlışı, hidayetle sapıklığı ayırma yeteneği olur. Özel­likle nebevi nurdan bir nasibi olursa o, işlerin boşunu, nesnele­rin kirlisini ve yalanı açığa çıkarır. Resul adına uydurulan söze sahih bir isnad veya sahih metne zayıf bir isnad konulmuş olsa bile onu ayrıştırır ve sahihini uydurmasından temyiz eder.”(8)

Aynı durum, Bulkînî (ö.805/1402) tarafından farklı bir açıdan ele alınmıştır:

“Bir kişi birisine yıllarca hizmet etse, dolayısıyla sevdiğini ve sevmediğini bilse, bir başkası onun bildiğinin aksini, yani sevdiği bir şeyi sevmediğini iddia etse. o sırf duynıasıyla iddianın yalan olduğu sonucuna gider.”(9)

Akletmenin, bilinenlerden hareketle sonuca gitme, ya da zihinde var olan imajların kompoze edilmesi olduğunu düşündüğümüzde, mut­lak bir akıl yerine mukayyed yani kayıtlanmış (İslamî gibi) bir akıldan ve buna bağlı olarak kayıtlanmış bir aklîlikten bahsetmek daha doğru olacaktır.

Aklîlik ilkesi açısından konuyu ele aldığımızda, bir şeyin aklî sayılabilmesi İçin:

1) Haber, gerek zatı itibariyle, gerekse beşere nispetle varlığı im­kansız olan bir olguyu beyan etmemeli. Bu nokta, gerçek anlamda onun akla aykırılığını, dolayısıyla Hz. Peygamberden sııdurunun imkansız­lığını ortaya koyacaktır. Bu noktada mucizeleri istisna etmek kaydıyla, bugün için vukuu imkansız olanın, geçmişte de imkansız olduğuna hükmedilecektir.(10)

“Ben Allah’tanım, mü’minler de bendendir.”(11)

“Rabbimi izarlı olarak kırmızı bir devenin üzerinde gördüm; o şöyle diyordu: ‘Zalimler hariç bağışladım, affettim...’’(12)

Bu rivayetlerden birincisinde sudur nazariyesinden bir etkileşim, ikincisinde ise açık bir tecsim görülmektedir ki bunların ikisi de muhal­dir.

Herhangi bir hadiste, böyle bir akıl dişiliğin bulunması onun reddi için yeter neden olarak görülmüştür. Ancak bu ölçüyü kullanırken yu­karıda da beyan etmiş olduğumuz mucizelere dikkat etmek gerekmekte­dir. Zira mucizeler, beşere nispetle muhal iken, Allah’ın kudreti açısın­dan mümkün olan işlerdendir. Ancak Allah’ın, elçisini teyit etmek a-macıyla gerçekleştirdiği mucizeyi, bir kişi rivayet ettiğinde bu kabul edilmez. Çünkü mucizenin, Resulün nübüvvetine delil olması için, bü­yük bir topluluğun huzurunda olması gerekmektedir. Çoğunluk tarafindan müşahede edilen böylesi olağanüstü şeyler de, tek kişi tarafından nakledilmez; aksine çoğunluk tarafından aktarılır, hatta zamanla efsa­neleşir.

Hz. Peygamber’in başı kucağında olması nedeniyle ikindi nama­zım geçiren Hz. Ali için güneşin geri döndürüldüğünü belirten rivayet bu gerekçe ile reddedilmiştir. Rivayete göre:

“Hz. Peygamber’in başı, kendisine vahiy geldiği bir esnada Hz. Ali’nin kucağında idi. Vahiy kesildiğinde ona: “İkindiyi kıldın mı?” diye sordu. Hz. Ali:

“Hayır”dedi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber:

“Rabbim! Biliyorsun ki o senin ve Resulünün taatındaydı, ona güneşi geri getir” diye dua etti. Güneş onun için geri getirildi. Ali namazını kıldı, sonra battı.”(13)

Bu hadisin mevzu olduğu belirtilir ve hiç kimse için güneşin geri getirilmediği, sadece Yuşâ b Nûn için hapsedildiği öne sürülür.(14)

2- Haberin kendisi, mucizeler dışında, aklen mümkün olan bir hu­susla ilgili olmakla birlikte, söz konusu olan şeyi Hz. Peygamber’in de yapma ya da söyleme imkanına sahip olması gerekmektedir.

Daha önce de gördüğümüz gibi aklen mümkün olan haberin im­kanı ya delalet ve zaruretle bilinir; ya da takdiri uygun olur. Bunların ikisinin de mümkün olmadığı yerde haberin olma imkanı ciddi bir şe­kilde tartışmaya açılır. Bu konuya örnek olarak Hz. Peygamber’e atfe­dilen hamamla ilgili hadisleri ele almak istiyoruz:

a) Hz. Aişe’den nakledilmiştir:

“Hz. Peygamber önceleri hamamlara girmekten nehyetmişti. Sonra erkeklerin izarlı olarak girmesine izin verdi.”(15)

b) Hz. Aişe’den nakledilmiştir:

Şam ehlinden bir grup kadın Hz. Aişe’nin yanına geldi. Aişe onla­ra nereli olduklarını sorduğunda onlar, Şamlı olduklarını söylediler. Bunun üzerine Aişe,

“Belki de siz, kadınları hamamlara giren şehir­densiniz!” dedi. Onlar:

“Evet” dediler. Bunun üzerine Aişe, ben Allah Resulünü şöyle söylerken işittim demiş ve şu hadisi aktarmıştır:

“Kendi evinden başka bir yerde elbisesini çıkaran herhangi bir kadın, Allah’la arasındaki şeyi parçalamıştır.”(16)

c) Abdullah İbn Amr Man nakledildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Sizler acem topraklarını fethedecek ve oralarda hamam deni­len evler bulacaksınız. Erkekler izarsız oraya girmesin; kadın­larınızın da hasta veya nifaslı olmaları dışında oraya girmeleri­ni engelleyiniz.”(17)

d)  Enes İbn Malik’ten nakledilmiştir:

“Hamama girdiğimde Resulullah’ı, üzerindeki izarıyla veznde otururken gördüm. Onunla konuşmak istedim. Bunun üzerine o,

“Ey Enes! Hamama izarsız girmek yasaklanmıştır” dedi.(18)

e) Ümmü’d-Derda’dan naklolunmuştur:

Hamamdan çıkmıştım. Resulullah’la karşılaştım. Bana

“Nere­den Ey Ümmü’d-Derda” dedi. Ben

“Hamamdan” diye cevap ver­dim. Bunun üzerine o:

“Nefsim kudret elinde olana andolsun ki, annelerinin biri dı­şında elbisesini çıkaran her kadın, kendisi ile rahman arasın­daki örtüyü parçalamıştır.”(19)

f- Cabir îbn Abdullah’tan nakledildiğine göre o şöyle demiştir:

“...Kim Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorsa hanımını hamama sokmasın...” (20)

Görüldüğü gibi, bu konudaki haberlerin içersinde Hz. Peygam­ber’in hamama girdiğim, ya da gireni gördüğünü belirten haberlerin yanında, bilgisi dahilinde bulunan böyle bir yapılanma hakkındaki hükmünü belirten, hatta onun genel sözlerinden sahabe tarafından ya­pılan istidlallerle hamam hakkında bir yargıya varıldığını gösteren. birbirinden oldukça farklı haberler bulunmaktadır.

İbnü’l-Cevzî, Enes İbn Malik’ten nakledilen, Hz. Peygamber’in hamama girdiğini belirten rivayetin senedinde meçhul insanların bulun­duğunu zikreder ve Resulullah’ın hiçbir zaman hamama girmediğini, hatta onların memleketlerinde hamamın bulunmadığını belirterek red­detmektedir.(21) İbnü’l-Cevzî’nin bu değerlendirmesini, Hz. Aişe’den nakledilen Şamlı kadınlarla arasındaki konuşma da teyit etmektedir. Ümmü’d-DerdâMan nakledilen haberde ise Resulullah’ın hamama gir­diği belirtilmez ama hamam olgusunun varlığı vurgulanmaktadır. Ab­dullah Ibn Amr ise istikbale matuf olarak Şam yöresinin fethinden ve orada karşılaşılacak hamamlardan bahsetmektedir.

Bu rivayetleri imkan açısından değerlendirdiğimizde, İbnü’l-Cevzî’nin belirttiği gibi Hz. Peygamber’in yaşadığı coğrafyada hamam bulunmuyorsa onun hamama girme imkanı ve Enes b. Maliksin de ha­mamda onu görerek ilgili hükmü ondan işitme ihtimali olmayacaktır. Aynı şekilde Ümmü’d-Derdâ’nın belirttiği hamamdan sonra buluşma da gerçekleşemeyecektir. Ancak Hz. Peygamber’in yaşadığı coğrafya­daki dinî merasimler ve ticari ilişkiler nedeniyle gidip-gelenlerin saye­sinde hamamdan haberdar olması, hatta Şam’a yapmış olduğu seyahatlerinde hamama girmiş olma ihtimali çok uzak değildir. İlke açısından ele aldığımızda, Hz. Peygamber’in sözünü ettiğimiz nedenlerle, ha­mamdan haberdar olması, en azından bunun takdirinin mümkün olduğu görülmektedir.

İşte bu imkanlar nedeniyle, söz konusu olan haberleri akıl dışılıkla reddedememekteyiz. Bu noktada İbn Kayyim el-Cevziyye’nin yaptığı gibi, Hz. Peygamber’in yaşadığı toplum ve coğrafyada hamamın bulunmadığı öncülüne dayanarak, söz konusu olan alanda “hiçbir sahih hadis yoktur”(22) gibi genel değerlendirmelerin yerinde olmadığı görül­mektedir. Nitekim Zâdu’l-Meâd’ı tahkik eden Ş. Arnavut ve A. Arnavut da müellifin bu noktada hata yaptığını beyan ettikten sonra, hamamla ilgili hadisleri üç gruba ayırarak vermişlerdir.(23) Öte yandan bilgi kaynaklarından biri vahiy olan Hz. Peygamber’in, görmediği bir yapı­lanma hakkında ümmetini sakındırmak için hükümler koyması da mümkündür. Oysaki burada hem görme hem de haber alma ihtimali birlikte bulunmaktadır.

Herhangi bir haberin, aklî kabul edilebilmesi için mümkün olma­sını, sadece tarihi veya biyolojik imkan olarak görmemek gerekmekte­dir. Zira rivayetlerin kaynağı olan Hz. Peygamber’in ahlaki yapısı ve konumu açısından da, haber olması mümkün olan bir olguyu bildirme­lidir. Mesela bir peygamberin söylemesi veya yapması mümkün olma­yan çirkinlik ve ölçüsüzlük içermemelidir. Çirkinliğe örnek olarak şu haberi zikredebiliriz:

“Hz. Aişe’den nakledildiğine göre kendisi, Hz. Peygamber’e:

“Fatıma’yı öptüğünde sanki bal yalamak istercesine dilini onun ağzına soktuğunu görüyorum” dedim. O “Evet”dedi ve devam etti: “Cibrîli Emîn cennetten bir üzüm salkımı getirdi, ben onu yedim ve Hatice ile cima ettim. Bundan Fatıma oldu. Bu ne­denle cennete iştiyak duyduğumda onu öperim.” (24)

Bu rivayeti nakleden Îbnü’l-Cevzî, Hz. Peygamber’in kızı Fatıma’nın ağzına dilini sokarak onu öpmesini, çirkinliği nedeniyle muhal bulmaktadır. Zira haberi aktaran Hz. Aişe bunu, kendisiyle ev­lendikten sonra görmüştür. O zaman Hz, Fatıma 20 yaşlarındaydı. Bu gibi şeyleri ise ancak koca yapar, baba için caiz olmaz, demektedir.(25) Hz. Aişe’den nakledilen bu haberin dört farklı varyantı bulunmaktadır ki, bunların ikisinde söz konusu yiyeceğin miraç gecesi getirildiği beyan edilmektedir.(26) Hz. Hatice’nin vefatını dikkate aldığımızda, çirkinliğinin ötesinde olayın vuku bulma ihtimali gözükmemekte, yani muhal olmaktadır. Zira Hz. Hatice miraçtan önce vefat etmiştir.

Benzerlerine oranla olması gerekenden çok fazla veya çok az bir mükafaat ya da cezanın takdir edilmesi olarak nitelenebilecek ölçü­süzlüğe örnek olarak şu rivayeti zikredebiliriz:

“Kim kuşluk namazını şu kadar rekat kılarsa, Allah ona yetmiş nebi sevabı verir” (27)

3- Müşahhas mevcudatla ilgili ve aklen mümkün olan bir haberin tutarlı ve mantıksal bir sıra düzenine sahip olması gerekmektedir. Buna örnek olarak şu haberleri zikredebiliriz:

Ebu Hureyre’den naklolunmuştur:

“Biz mescitte iken Peygamber geldi ve

“yahudilerin üstüne yü­rüyün” dedi. Yürüdük, Midras’ın evine gelince Hz. Peygamber,

“İslam olun güvene eresiniz. Bilin ki, yeryüzü Allah’ın ve Elçisinindir. Ben sizi bu topraklardan çıkaracağım. Dileyen taşınır malını satabilir. Ama toprak Allah’a ve Elçisine aittir” dedi. (28)

Bu haberde anlatılan Benû Nadir’in Hz. Peygamber tarafından Medine’den sürgün edilmesidir. Bilindiği gibi olay hicretin dördüncü yılında vuku bulmuştur. Olayı nakleden Ebu Hureyre, Hz. Peygam­ber’in talimatı üzerine bizzat savaşa katıldığını beyan etmektedir. An­cak Ebu Hureyre Hayber’in fethinden sonra, yani hicretin yedinci yı­lında Medine’ye gelerek müslüman olmuş bir sahabidir. Bu durumda henüz Medine’ye gelmemiş, hatta müslüman bile olmamış bir insanın Medine’deki bir savaşa katıldığım belirtmesi, olayda bulunması gere­ken mantıksal sıra düzeninin olmadığım ortaya koymaktadır.(29)

Bu konuya örnek olabilecek bir başka rivayet de Enes İbn Malik’ten nakledilmiştir. O, Hz. Peygamber’in miraca götürüldüğü yer ve zamanı şu şekilde anlatmaktadır:

“Hz. Peygamber, bi’setten önce mescitte uyurken üç kişi kendi­sine geldi ve onların ilkleri:

“Hangisi” diye sordu. Ortancaları

“En hayırlıları” dedi. Sonuncuları da:

“Onların hayırlılarını alın” dedi...” (30)

Bu olayı anlatan Enes İbn Malik, Hz. Peygamber Medine’ye gel­diğinde annesi tarafından Resulullah’a hibe edilen 10 yaşlarında genç bir sahabedir.(31) Olayın vuku bulduğu yer ise hicretten önceki dönemde Mekke’dir. Yani Enes İbn Malik’in orada bulunma imkanı yoktur. Bu­na rağmen, ashabın birbirlerinden nakilleri, ya da Hz. Peygamber’den daha sonraki bir dönemde olayı dinlemiş olma ihtimalleri dikkate alın­dığında, sözünü ettiğimiz bu unsurların hiç birisi tenkit nedeni sayı­lamaz. Ancak rivayette miracın ne zaman olduğunu ortaya koyan “vahyedilmeden önce” ifadesi, henüz peygamber olmayan, hatta bu konuda bir beklentisi bile olmayan bir şahsın Rabbıyla buluşması, O’ndan bir takım talimatlar alması ve ahiret alemine ilişkin bir takım tecrübeler yaşaması düşünülemez.

İşte bu noktada haber, olay ve olgular arasındaki mantıksal düzeni kaybettiği için tenkit edilebilir bir hüviyet arz etmektedir. Nitekim söz konusu olan haberin ravilerinden biri olan Şerik b. Abdullah’ın hataya düştüğü tespit edilmiş; dolayısıyla gerçek bir olaydan bahsetmiş olma­sına rağmen haber kabul edilmemiştir.(32)

Sonuç olarak hadisin gerçek anlamda sahih veya uydurma olanını ayrıştırılması için konulan ilke onun imkan ve imkansızlığı üzerine ku­rulmuş; akıl da bunu tespit eden bir vasıta olarak görülmüştür. İşte bu noktada haber, aklen imkansız, ölçüsüz ve mantıksız olduğunda, akla aykırı olarak nitelenmektedir. Aklen imkansızlık, herkes tarafından kolaylıkla bilinebilen zorunlu bilgiye aykırılıkla; ölçüsüzlük ve mantık­sızlık ise bütün haberlerden çıkan genel ilkelerle tespit edilebilmekte­dir. Bu tespiti gerçekleştiren ise temyiz aleti olan akıldır. Zaten aklın görevinin de tasnif, açıklama ve düzenleme olduğu anlaşılmaktadır.

Burada aklın kullandığı öncüllerin ise, akleden kişiye bağlı olarak, belli bir kültüre ait ilkeler olması dikkat çekicidir.

 

 

 

Bibliyografya

(1) Abdurrahman Bedevî,  “AW”  mad.,  Mevsûatü'l-Felsefe,  el-Müessesetü'l-Arabiyye li'd-Dirâsât ve'n-Neşr, Beyrut, 1984, s.73.

(2) Kırbaşoğlu, a.g.e., s.234.

(3) Accâc Hatib, Usûla't-Hadîs, s.19.

(4) Tirmizi, Tıb, 26/22 (c.4, s.401).

(5) Tirmizi, Tıb, 26/22, (c.4, s.401).

(6) Ateş, Gerçek Din Bu 2, s.98.

(7) Krş. Guillaume, a.g.e., s.80.

(8) Kasimî, a.g.e., s.172.

(9) Şakir, a.g.e., s.83.

(10) de Boer, T. D., İslam'da Felsefe Tarihi, trc. Yaşar Kutluay, Birlik Yay., Ank., 1960, s. 144.

(11) el-Kavukcî, a.g.e., s.25.

(12) İbnü-l-Cevzi, Mevzuat, el, s.125.

(13) Aliyyü'1-Kârî, el-Mevzuât es-Suğra, s.214. Bu konudaki tartışmalar için bkz. a.e. ss.214-216; Ebu Cafer et-Tahavî, Müşkilü'l-Asâr, Dâru's-Sadr. Beyrut. 1333, c.2, sş. 8-12; Heysemî'nin naklettiği habere göre Güneşin batması bir saat geciktirilmiştir. Bkz. Mecmeu'z-Zevâid, c.8, ss.299-300.

(14) Aliyyü'1-Kârî, a.e., s.214.

(15) Ebu Davud, Hammam, 30/1 (c.4, s.300); Tirmizi, Edeb, 41/43 (c.5, s.113); İbnMace, Edeb, 33/38 (c.2, s. 1234).

(16) Ebu Davud, Hammam, 30/1 (c.4, s.301); Tirmizİ, Edeb, 41/43 (c.5, s.114); İbnMace, Edeb, 33/38 (c.2, s.1234).

(17) Ebu Davud, Hammam, 30/1 (c.4, s.302); Ibn Mace,    Edeb, 33/38 (c.2, s.1233); el-Heysemî, a.g.e., el, 282.

(18) İbn Arrak, a.g.e., c.2, s.67.

(19) İbn Hanbel, Milsned, c.6, s.362.

(20) el-Heysemî, a.g.e., c.l, s.282.

(21) İbnü'l-Cevzî, Mevzuat, c.2, s.80-81; İbn Arrak, a.g.e., c.2, s.67.

(22) İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâdft Hayri'l-Ibâd, Thk. Şuayb Arnavut-Abdulkadir Arnavut, Müessesetü'r-Risale, Beyrut, 1987, c.l, S.175. Ayrıca bkz. el-Mevsîlî, a.g.e., s.29.

(23) İbn Kayyım el-Cevziyye, a.e., c.l, s.175 (2 nolu dipnot).

(24) İbnü'l-Cevzî, Mevzuat, c.l, s.412.

(25) İbnü'l-Cevzî, a.y.

(26) İbnü'l-Cevzî, Mevzuat, c.l, ss. 412-414.

(27) Kavukcî, a.g.e., s.83.

(28) Buhari, Cizye, 58/6 (c.4, s.65)

(29) Bkz.Ateş, Gerçek Din Bu 2, s.61.

(30) Buharı, Menakıb, 61/24 (c.4, s. 168); Tevhid, 97/37 (c.8, s.202); Müslim, İman, 1/262(0.1,3.148)

(31) İbn Hacer, el-İsâbe, c.l, s.71.

(32) Değerlendirme için bkz. İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, c.13, ss.487-496; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, c.3, .s.63 (n.18).

Yavuz Ünal , Hadisleri Tespitte Yöntem Sorunu (akla uygunluk-akla aykırılık) , Etüt Yayınları  , Samsun 1999                                                                                                                                                                                                                                                        

19 Yorum

Diğer Haberler

Nasıl Bir Râsule ve Nasıl İnanıyoruz? / Erhan Koç

Hadislerin Vürûd Sebepleri / Prof.Dr.İsmail Lütfi Çakan

Bosnalı Bir Alim: Muhammed Tayyib Okiç:Türkiye’de hadis kürsüsünün kurucusu.

Bilgi Kaynağı Olarak Nebevî Sünnet / Dr.Muhammed Ammara

Hadisin Sübutunu Tespitte "Kuran'la Mukayese" meselesi / Doç.Dr.Ayhan Tekineş

Koşulsuz "Merhamet Peygamberi" mi,merhametle yoğrulmuş "Adalet Peygamberi" mi? / İlhami Güler

Muhammed Esed'in Hadis Yorumculuğu

Hadis Araştırmasında Dikkate Alınabilecek Aklîlik İlkeleri Ve Örnek Uygulama / Yavuz Ünal

Kutsi Hadisler Üzerine Bir Değerlendirme / Prof.Dr.Enbiya Yıldırım

Vahiy Karşısında Hz.Peygamberin Konumu ve Yükümlülüğü / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Siyer Yazıcılığında Malzemeyi Kullanma Problemi / Doç.Dr.Mehmet Azimli

Sünneti Çağa Taşımak / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Prof.Dr.Bünyamin Erul ile Peygamber Tasavvuru Üzerine

Peygamber Aklı / Ali BULAÇ

İslam Peygamberi'nin Hayatını Niçin İnceliyoruz? / Prof.Dr.Muhammed HAMİDULLAH

Necat Vesilesi Olarak Hz.Peygamber / Cemal Şakar

Hz.Muhammed'in (sav) Büyülendiği İddiası / Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Sünnet, Kur'an'ın pratize edilmiş halidir / Ahmet Kalkan

Nebevi Duruş / Ramazan Kayan

Müslümanlarda Beşeri Zaafların Belirişi ve Tevbe Süresinin Siyasi Çözümlemesi / Prof.Dr.Muhammed Abid Cabiri

Sünnet ve Hadis / Prof.Dr.Fazlur Rahman

Hz.Peygamber : Mitolojik Bir Figür Değil Hayatın İçinden Bir Kahraman / Prof.Dr.Şinasi Gündüz

Hurafeler Karşısında Hz.Muhammed (sav) / Prof.Dr.İbrahim Sarıçam

Hz.Peygamber'in Sünnetini Anlama ve Yaşama / Prof.Dr.Selahattin Polat

Hadis'te Davranış Güdüleri / Hadis ve Psikoloji

Oligarşi için "Pişmanlık Yasası" Çıkarılsın

Ercümend Özkan'ın Öncü Rolü Konuşulacak

Kenan Alpay, Cuma Günü Yargılanıyor!

Mehmet Pamak'tan Diyanet'e tavsiye : YA HAKKI SÖYLEYİN YA SUSUN!

Diyanet'e "Tevhid Dinine Dön" Çağrısı

CAMİLERİMİZ KEMALİST FANATİZMİN ÜSSÜ OLAMAZ!..

Modern Cahiliyye ve Milli Dindarlık -PANEL-

Taksim'de Onbinlerce Kişi İsrail'i Protesto Etti

Genelkurmay'a Çağrı : KIŞLANA DÖN!

Bugünün İhyasından Yarının İnşasına Bir Soluk : "VUSLAT"

Yeni Öğütüm Yılına Karşı Mücadeleye Çağrı

Özgün Duruş Gazetesi Çıktı!

Bağcılar'da Şehid Seyyid Kutub Gecesi

Hakikat-i Muhammedi ve Nur-u Muhammedi : Tasavvufun Peygamber Anlayışının Tenkidi

Tasavvuf Kitaplarındaki Uydurma Hadisler / Arif Çiftçi
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz