Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İslam Hukukunun Genel Gayesi / Tahir bin Aşur
Hukukun gayelerini gösteren İslâm hukukunun delillerini tek tek incelediğimizde, bütün bu delillerin külliyâtı (genel prensibi) ve tek tek incelenen cüz'iyyâtından (tikel normlar), hukukun genel gayesi­nin, ümmetin düzenini korumak ve ümmetin yararını (salâh) kendisi­ni meydana getiren insan türünün yararıyla devam ettirmek olduğu ortaya çıkar; onun salâhı, aklının, amelinin ve önünde bulunan yaşa­dığı âlemdeki varlıkların salâhını içerir.
25/04/2011 / 15:23

 

İSLÂM HUKUKUNUN GENEL GAYESİ

 

(Yararın Sağlanması ve Zararın Kaldırılması Yoluyla Toplum Düzeninin Korunması)

 

I. Genel Açıklama:

Hukukun gayelerini gösteren İslâm hukukunun delillerini tek tek incelediğimizde, bütün bu delillerin külliyâtı (genel prensibi) ve tek tek incelenen cüz'iyyâtından (tikel normlar), hukukun genel gayesi­nin, ümmetin düzenini korumak ve ümmetin yararını (salâh) kendisi­ni meydana getiren insan türünün yararıyla devam ettirmek olduğu ortaya çıkar; onun salâhı, aklının, amelinin ve önünde bulunan yaşa­dığı âlemdeki varlıkların salâhını içerir.

Yüce Allah, peygamberi Şuayb'ın diliyle ve ona işaret ederek şöyle buyuruyor: Gücümün yettiği kadar ıslâh etmekten başka bir di­leğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandirt..[301] Bu âyetten öğrendiği­mize göre, Allah, peygamberine güç yettiğince ıslâhı aramasını (izle­mesini) emretmektedir. Yine Yüce Allah şöyle buyuruyor: Musa, kardeşi Harun'a 'Milletim içinde benim yerime geç, onları ıslâh et, bozguncuların yoluna gitme' dedi. [302] "Fir'avun memleketin başına geç­ti ve halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozguncunun biriydi. [303] Bu âyetlerden de, öğrendiğimize göre, Fir'avun'un sayılan bütün sıfatlan, fesaddır ve bunlar kınanırlar. Hz. Musa, İsrâiloğullarını Fir'avun'un fesadından kurtarmak için gönde­rilmiştir. Şu halde, fesad'dan kastedilen küfürden başkasıdır ve fesad, yeryüzünde amelin fesadıdır; çünkü, İsrâiloğullan küfrü konusunda Fir'avun'a uymadılar.

Yüce Allah, Hz. Şuayb'ın Medyen ehliyle ilgili şeriatından söz ederken şöyle buyuruyor: İnsanların eşyasını eksik vermeyin, dü­zelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin [304]Yeryü­zünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. [305] Yine, Semud'un peygamberinden söz ederek "Bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın [306] Bu ümmete hitap ederek şöyle buyuruyor: "Düzeltmişken yeryüzünde bozgunculuk yapmayın [307]"İşbaşına ge­çince, yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe ça­balayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez. [308]"Geri dönerse­niz, yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve akrabalık bağlarım kesme­niz beklenmez mi sizden[309] buyurmaktadır.

Bütün bu açık ve külli deliller, İslâm hukukunun gayesinin ıslâh ve fesadın kaldırılması olduğunu gösterir; bu da insanların yaptıkla­rında gerçekleşir.

Kur'an-ı Kerim'deki çok sayıdaki başka âyetlerde de salâh Özendir­me ve övgü, fesad da sakındırma ve yergi üslûbunda zikredilir. Bunla­rı teker teker sıralamıyorum. Çünkü bu âyetlerde salâh ve fesaddan, amellerin salâh ve fesadının kastedildiği açık olmayıp, iman ve küfrün kastedilme ihtimali de vardır.

Ayrıca, bundan sonra bu dünyada durumun salâhının Allah'ın sâ-lih kullarına bir karşılık olarak verdiği bir lütuf olduğunu işaret yollu (dolaylı) gösteren birtakım deliller gelir. Yüce Allah "And olsun Tev­rat'tan sonra Zebur'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı ol­duğunu yazmıştık [310]müslümanlara hitap ederek "Allah, içiniz­den inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halef kılacağına dair söz vermiştir [311]vaad kabilinden "Kadın, erkek inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız [312]buyuruyor. Yine Yüce Allah, İsrâiloğullan-nın dünyevî esaretten kurtulmaları lütfunu belirterek şöyle buyuru­yor: "Musa, milletine 'Ey milletim! Allah'ın size olan nimetini anın: İçi­nizden peygamberler çıkarmış ve sizi hükümdar yapmıştı, dünyalarda kimseye vermediğini size vermişti.[313] Şayet, bu âlemin salâhı, Şâri'in gayesi olmasaydı, sâlih kullarına bir lütfü olduğunu belirtmezdi.

Buna göre, Şâri'in sözü edilen salâhtan maksadının, ilk planda ak­la gelebileceği gibi akidenin ve ibadetin salâhı değil, bilakis insanların hallerinin ve sosyal hayattaki ilişkilerinin salâhıdır. Çünkü Yüce Al­lah'ın, "İşbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır [314]buyruğu, burada sakındırılan fesadın, bu dünyadaki varlıkların ifsadı olduğunu haber veriyor. Bu âlemi ve onun beka kanununu yaratan, onu boşuboşuna yaratmamıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizi boşuna yarattığımı­zı mı sanıyorsunuz[315]Şayet, toplum düzenini istemiş olmasaydı, insanları ifs addan koruyan cüzi (tikel) normları koymaz, yine güzel şeylerin ve zinetin kullanılmasını da mubah kılmazdı. Buna bağlı ola­rak, insanların canlarının yok edilmesi ve organlarının kesilmesi do­layısıyla kısas, telef edilen malların tazmin edilmesi ve köyleri yakan eşkıyanın ve emtiayı batıran korsanların cezalandırılması hükmünü kovmuştur. İslâm hukuku insanların birbirleriyle ilişkilerini ıslâh için "hak düzenVm kurmuştur. Bu da "Eğer gerçek, onların heveslerine uy­saydı; gökler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi [316]âyeti­nin de açıkça belirttiği gibi, fesadın kaldırılması içindir; âyet, hakkı, fesadı önleyici olarak değerlendirmiştir.

Bunlar ve benzeri delillerin genelinden kesin olarak anlıyoruz ki, hukuk, yararların sağlanmasını (celbu'l-mesâlih) ve zararların kaldı­rılmasını (defu'l-mefasid) kesin olarak istemektedir. Bunu hukukta külli bir kaide (genel prensip) olarak kabul ediyoruz.

Bize şu anda iyice belirdiği üzere, hukukun en büyük gayesi, yara­rın sağlanması (celbu's-salâh) ve zararın kaldırılmasıdır (delıd'-fe-sâd). Bu da insanın halinin ıslahı ve fesadının kaldırılmasıyla sağla­nır. Çünkü insan, bu âlemin yöneticisi olduğuna göre, onun salâhı âle­min ve hallerinin salâhıdır. Bu yüzden insanın salâhım, türünün üye­leri olan bireylerinin ve türün bütünü olan hepsinin salâhına bağla­mıştır. İslâm daveti bu dünyanın halleri hakkında gerçek düşünceye yönelten insanî düşünce prensibinin (aklın) ıslâhı demek olan itikadın ıslâhıyla başlamıştır. Sonra, insan nefsinin temizlenmesini ve içinin arıtılmasını istemiştir. Çünkü gönül, insanı iyi işlere yöneltir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.), bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Dikkat ediniz! Vücutta bir et parçası vardır ki o iyi olduğunda bütün vücut iyi, o kötü olduğunda bütün vücut kötü olur. Dikkat edin! O, kalbtir." Bilgeler de, "insan, organları aklının hizmetine verilmiş bir varlıktır" demiş­lerdir.

Bundan sonra İslâm, amelin ıslâhını istemiştir. Bu da, çeşitli hu­kukî düzenlemeler yoluyla olur. İnsanın olgunlaşmaya çalışması ve ça­balaması, nefsini arıtma basamaklarında yavaş yavaş olur.

Peygamberliğin başlamasından hicretin sonrasına kadar olan hu­kukî gelişmede, bize istenilen ıslâha ulaşma konusunda hukukî gaye­yi gösteren bir rehber vardır. Bizim bu uzattığımız konuyu, Ebu Amre es-Sekafî'den rivayet edilen şu hadis kısaca ifade etmektedir: "Dedim ki: 'Ey Allah'ın elçisi! Bana İslâm hakkında senden başkasına sorma­yacağım bir söz söyle!' Hz. Peygamber (s.a.) 'Allah'a inandım de, son­ra dosdoğru ol!' cevabını verdi." [317]

Bu kitaptaki amacımız, İslâm'da genel olarak ıslâhın niteliği olma­dığına göre, kalemimizi itikadın, gönüllerin ve ibadetlerin salâhına girmekten alıkoyalım ve müslumanların medenî ilişkiler alanındaki hallerinin salâhını araştırmaya yönelelim. Bundan da "yararın sağ­lanması" (celbu'l-maslaha) ve "zararın kaldırılması" (der'ul'-mefsede) diye söz edilir. [318]

 

II. Maslahat Ve Mefsedet (Yarar Ve Zarar):

 

Yarar (maslahat), adı üstünde, kendisinde üstün bir salâh (iyilik) bulunan şeydir. Bunun için, kök anlamının çok (pekişmeli) bulunduğu yerin ismini gösteren "mefale" ölçüsünde türetilmiştir. Buradaki me­kân anlamı mecazîdir.

Şu halde yaran, "kendisiyle salâhın hâsıl olduğu fiil" şeklinde ta­nımlayabiliriz. Yani, toplum veya bireyler için devamlı veya çoğunluk­la (gâlib) yararın bulunduğu fiildir.

Tanımdaki "devamlı" ifadesi, saf (katışıksız) ve bütün parçalan için geçerli yaran; "çoğunlukla* ifadesi ise, çoğu durumlardaki üstün yaran gösterir. "Toplum veya kişiler için" ifadeleri de, yararın iki çeşit olduğunu göstermektedir.

Adududdîn, İbnul-Hâcib'in birinci Muhtasardı şerhinde yaran "lez­zet ve onun vesilesi" şeklinde tanımlar. Mevâkıfta. ise, "tabiata uygun­luk" tanımını verir[319]

Şâtıbî de Unvânu't-Ta'rîfin çeşitli yerlerinde yaran, özetle şöyle tanımlar: "Yarar, genel veya özel olarak insanlara salâh veya menfaat olarak müessir olan ve hayatın sürdürülmesinde nefislere yerleşmiş uygunluktur (haz, mülâemet).[320] Bu, bizim tanımımıza en yakın ta­nımdır, ancak munzabıt (belirgin, açık) değildir.

Zarara (mefsedet) gelince, yarara zıd olandır: "Kendisiyle fesadın hâsıl olduğu fiirdir, yani toplum veya bireyler için dâima veya ekseri­yetle zarar olan şeydir.

Tanımdan da anlaşılacağı gibi, yarar iki kısımdır:

1.Kamu Yaran (el-Maslahat'ul-Âmme): Ümmetin hepsinin veya çoğunluğunun salâhı bulunan yarardır. Bu durumlarda, ferdî yararla­ra ancak ümmet topluluğunun üyeleri olmaları açısından bakılır. Me­selâ, malların yakılması ve batmlması böyledir. Çünkü bu mallann el­de bulunmasında (beka), menfaat ve mesâlih (çıkar ve yarar) vardır. Öyle ki, onlardan yararlanmaya imkân  bulanlar, onlan şer'an tanı­nan (ma'rûf) yollarla elde edebilirler. Mallann yakılması ve batırılma­sı ise,  kendilerindeki mesâlihi çoğunluk için ortadan kaldınr. Kur'an'daki hukuk normlarının çoğu, işte bu şekilde mesâlih-i âmme­ye aittir. Dinî ilimlerin tahsili, cihad, ümmet için bir kuvvetin sağlan­masına yarayan ilmin tahsili gibi farz-ı kifâyeexin çoğu da böyledir.

2.Özel Yarar (el-Maslahatııl-Hâssa): Her birinden fiillerin meyda­na gelmesi itibanyla bireylerin çıkan bulunan şeylerdir. Bireylerin ıs-lâhıyla kendilerinden oluşan toplumun salâhı da   elde edilmiş olur. Bunlarda, öncelikle bireyler dikkate alınır, toplum ise ikinci derecede (dolayısıyla) yer alır.  KurWdaki hukuk normlarının (et-lkşri'ul-Kur'ânî) bir kısmı, sünnettekilerin ise çoğunluğu özel yararlarla ilgili­dir. Meselâ, sefehi süresince sefihin (savurgan) hacredilmesiyle malın israftan korunması böyledir. Bu, rüşde erdiğinde elinde bulması için mal sahibinin veya kendisinden sonra malı elde bulmak için mirasçı­nın çıkan gayesini güder, bunda çoğunluğun çıkan yoktur.

Bilgin bir kişinin, rejyiyle (içtihadıyla) gizli yararlan (el-mesâli-hu't-hafiyye) araştırmaya girişmesi gerekir. Çünkü o, bu yararların ço­ğunda ümmetin ve grubun ya da nizâm-ı âlemin (toplum düzeninin) genel çıkarının (nef âmm) gözetilmiş olduğunu görecektir. Meselâ ha-taen öldürmede diyet (tazminat) böyledir. Bu diyet, kabile içindeki akrabaya borç olmuştur. İlk bakışta bu diyette, verenler için bir çıkar yok gibidir. Şair Züheyr şöyle diyor:

"Yüzlüklerle yaralar affolunur, suça katılmayanlar da onu verir ol­dular."

Bu diyette, hataen öldüren için özel bir yarar vardır. Çünkü malı elinde bırakılmıştır. Şayet, bu özel yarar dikkate alınmış olsaydı; akıl, kabilesine mensup kişilerin zararı karşısında katilin yararının orta­dan kaldırılmasını öngörürdü. Fakat konuyu, derinlemesine düşünür­sek, burada genel bir çıkarın gözetildiğini görürüz. Bu genel çıkar, bü­yük musibetlerde malî sorumluluğu topluca yüklenmenin soy-sop ara­sında gelenekleşmesi için yardımlaşma hakkıdır. Aslında bu, felâket (olağanüstü) zamanlarında depolanan bir çıkardır. Nitekim Yüce Allah, Aranızdaki iyiliği unutmayın[321] buyuruyor. Ayrıca bu di­yet olayında, kalblerinden intikam duygusunu söküp atmak üzere, öl­dürülenin yakınlarını hoşnut etmek de söz konusudur. Bu intikam duygusu, bazan onları katile işkence etmeye sürükleyebilir. Çok mik­tardaki diyet malıyla sevindirilmeleri, acılarını dindirir. Şayet, katil bu diyeti ödemekle yükümlü tutulsaydı, ya çok zor bir durumda kalır ya da yoksul durumuna düşerdi. Bütün bunlarla emniyet, yardımlaş­ma ve nfk gayeleri elde edilmiş olur.

Nizâm-ı âlem (toplum düzeni, kamu düzeni) gayesinin gözetilme­sine örnek, herhangi bir fayda umulmayan pîr-i fani, hasta, fakir, ca­hil ve yaşlı biri hakkında söylendiği gibi, başka yönlerden yararın kay­bedildiğinin zannedildiği hallerde bile, sürekli ve alışılan yararlan hu­kukun daimî bir koruma çerçevesiyle koruma altına almasıdır. Bu yaş­lı, bu durumlara rağmen, diğer canların devamı yararını korumak maksadıyla, hukukun koruduğu bir cana sahiptir. Çünkü, nizâm-ı âlem yaran, bazı yaşayanların hayatına gelen şiddetli zararlara sab­retme emriyle birlikte, insanların akıllanna canlan küçümseme ve hafife almayı getirmesin diye, her durumda canlann devamının koru­ma altında olmasındadır. Zira, insanlann bu gibi durumlarda bakışla­rı ve değerlendirmeleri birbirlerinden çok farklıdır, bazı durumlarda kamu düzeninin bozulmasına yol açabilir. Bütün bunların gözetilme­si, insanların ve kendi heveslerinin onlarla oynamasına karşı, canlar için bir güvencedir, yine esaslannın çiğnenmesi konusunda umursa­mazlığa karşı nizâm-ı âlem için bir güvencedir.

Bu böyle olmakla Dirlikte, kendisiyle "vasfı yarar veya zarar ola­rak dikkate aldığımız sınınn tayini, ifadesi güç bir iştir, ancak bunun kavranması düşünce ve zihinde zor değildir. Çünkü saf yarar veya saf zarar, her ne kadar mevcutsalar da, karışık yarar ve zarara oranla nâ­dir bulunurlar. İşte, bunun için İzzuddîn b. Abdisselâra, Kavâid'inin üçüncü fas­lında şöyle diyor: "Bil ki, saf yarar nâdir bulunur. Yiyecek, barınak gi­bi, insanların sırf çıkarlannın elde edilmesi, ancak çalışmak ve yorul­makla mümkündür. Şayet elde edilirlerse, içlerinde taşıdıktan zarar­lar ve âfetlerle birlikte olurlar." Yine aynı eserde şunlan ekliyor: "Ya­rarları ve ortadan kaldırma açısından zararlan bir sıraya koymak, kulların tabiatlannda vardır. Yaran daha az olanı, daha çok olandan öne almayı, sadece aslah'm faziletini (üstünlüğünü) bilmeyen ile iki mertebe arasındaki farklılığa bakmayıp bilmezlikten gelen hâin yapar.[322]

eş-Şâtıbî, Muvâfakât'm Kitâbul-Mekâsıd'ının başında beşinci me­selede şöyle diyor: "Dünya ile ilgili yararlar ve zararlar, üstün olana göre değerlendirilir. Üstün olan yarar yönü ise, üstünlüğü örfen anla­şılan yarar işte budur. Öteki yön üstün gelirse, bu da örfen anlaşılan zarardır. İşte bunun için fiil, ağır basan yöne nisbet edilen iki görünü­me sahiptir. Yarar üstün olursa, elde edilmesi istenir ve onun için 'iş­te bu yarardır1 denir. Zarar yönü üstün gelirse, ondan kaçınılır ve onun hakkında 'işte bu, benzerlerindeki örf ve âdete göre zarardır* denir. [323]

Bu iki yazann sözlerine bakarak, "saf yarar" ve "saf zarar bulu­nup bulunmadığı konusunda ümitsizliğe kapılmamak gerekir. Çünkü, iki kişi arasındaki yardımlaşma, her ikisi için de yarardır, bunda en küçük bir şekilde zarar yoktur. Yine başkasının malım yakmak, sırf zarardır. Kaldı ki biz, iki veya daha fazla kişinin ilişki içine girdiği bir hususta iki durumu farzetmiyoruz. Bilakis bunu, tek bir kişinin fiilin­de düşündüğümüzde örneklerini çoğaltabiliriz. Ayrıca bazı zararlar, zayıflığı dolayısıyla başına gelen tarafından bilinmez. İşte bunlar, yok sayılırlar. Meselâ bir hayvana binmiş olan kişiye, düşen metaını kal­dırabilecek durumdaki kişinin vermesiyle başına gelen zarar böyledir. Çünkü onun bu fiili, binen için sırf yarardır; verenin başına gelen işin, kendisine bir zarar getirmede herhangi bir etkisi yoktur. İzzuddîn b. Abdisselâm, bunu herhalde "nâdir" olarak düşünmüştür. Çünkü o, bu olaya iki kişi arasında bir ilişki olması açısından bakmıştır. Bu iki imam, "vasfı, yarar veya zarar olarak değerlendireceğimiz "belirleyi-ci"nin (dâbıt) tesbiti çevresinde dönüp dolaşmışlar, fakat bunu başara­mamışlardır.

Buna ek olarak ben derim ki, bu sınınn "belirleyicisi"nin tesbiti beş durumdan biriyle olur:

1.Yarar veya zararın gerçekleşmiş (muhakkak) ve sürekli (mutta-rıd) olması. Gerçekleşmiş yarar, meselâ havadan ve güneşin ışığından yararlanmak, çok sıcakta deniz ve ırmak suyuyla serinlemek gibi, ya­rarlanmada başkasına zarar vermenin söz konusu olmadığı durumlar­dır. Gerçekleşmiş zarar ise, meselâ sahibini bilmeksizin ve intikam söz konusu olmaksızın yalnızca itlaf kasdıyla ekinin yakılması ve Ne-ron'un Roma'yı yakması gibi durumlardır.

2.Yarar veya zararın, akıl sahiplerinin ve bilgelerin derin düşün­me durumunda, zıddının, yerini alamadığına eğilim göstereceği şekil­de gâlib (çoğunlukla) ve açık (vâdıh) olması. İşte, hukuk normu koy­mada yarar ve zarar çeşitlerinin en çok göz önüne almam bunlardır. İzzuddîn b. Abdisselâm ve eş-Şâtıbî'nin üzerinde durdukları da yine bunlardır. Meselâ her ne kadar kurtaran için çok yorulma, üşüme ve­ya hastalanma gibi kurtarma yararı yönünde dikkate alınmayacak de­recede zarar bulunmakla birlikte, boğulanın kurtarılması böyledir. Ya­rarlar ve zararların çoğunda, bunun sayısız Örneği vardır.

3.Yararın sağlanması ve zararın meydana gelmesinde başkasını ikâme etmenin mümkün olmaması. Meselâ, şarap içmenin açık bir za­rarı vardır. Bu, aklı bozması, husûmet ortaya çıkarması ve malı itlaf­tır. Aynı zamanda içmenin açık bir yararı da vardır. Bu, cesareti art­tırmak, cömertlik ve kederlerden uzaklaştırmasıdır. Ne var ki, biz, onun yerine zararlarım düzeltecek niteliğin gelmediğini, faydaları için ise güzel öğüt ve belîğ şiirlerle iyiliğe teşvik gibi yerini tutanın bulun­duğunu görüyoruz.

"Yararın elde edilmesi ve kötülüğün meydana gelmesinde başkası­nı ikâme etmenin mümkün olmadığı" şeklindeki sözüm, maksadımı tam açıklamada çok kapalı olup, konuyu biraz açmam gerekiyor.

Bilinmelidir ki, bu üçüncü kısımdan kastedilen, yarar ve zararda ikincinin altında, dördüncü kısmın üstünde bir mertebenin tasviridir.

"Mümkün olmadığı" sözümden kasıt, saf veya zıddıyla karışık olup olmaması açısından zarar ve yararı yoklaması sırasında, muarızı (ça­tışanı) yoklama ve araştırmadan sonra, müctehidin yarar ve zarar mertebelerini bulamamasıdır.

"İkâme" kelimesinden kastedilen, aiktifa"Avc. Yani fiilin, niteliği araştırılan bu fiilde kendisine beliren nitelik dışında bir niteliğinin gerçekleştiğine müctehidin kanaat getirmesidir. "İkâme"nin anlamı, bu konuda herhangi bir tahfif olmaksızın yarar ve zarardaki durumu­na göre vasfin bitişmesinden nitelenen fiilin kurtulamayacağı şekilde, yerine başka bir niteliğin konulmasıdır.

"Başkasını" sözümün anlamı, yararlı nitelik açısından yarar tü ründen, zararlı nitelik açısından zarar türünden başka bir niteliktir.

"Yerine" ve "başkası" sözlerimdeki zamirler yarar ya da zararla il­gilidir. Her iki zamir de müfred olarak kullanıldı. Çünkü, âit kılınan­lar (ilk belirleyicide zikredildiği gibi) *Va da" bağlacıyla bağlanmışlar­dır. Bu bağlaç ise, "iki şeyden biri" anlamında kullanılır.

"Kendinden sonra onu düzeltecek biri gelmez" sözümün anlamı, zikredilen niteliklerle birlikte fesadım ve zararını düzeltecek veya as­lından uzaklaştıracak bir niteliği içeren bir halin bulunmamasıdır. Öyle ki, fesadının niteliklerini, sadece, bütün istisna! vasıflarda oldu­ğu gibi, Sâri'in dikkate almadığı istisnaî durumlarda geri kalacak şe­kilde muttarıd (sürekli) ve fiile mülâzim (bitişik) zannederiz. Meselâ, içene şarabın neşe vermesinin meydana gelmesinde gecikme veya hız­lanma, şarabın saf veya katıştırarak içilmesi böyledir. İstisnaî durum­larla karşılaşılınca, fesadı ve zararı nâdir bazı kişilerde veya vakitler­de hafifleyecek düşüncesiyle niteliğin veya ortaya çıkaracağı sonucun dikkate alınmasında hoşgörü caiz değildir. Çünkü normları belirleme­de, genel durumlar esas alınır.

Buna Örnek, evlenmesi sırasında şarap İçmeyi bırakma şartını ko­şan karısına hitap eden Umâre b. el-Velîd'in sözüne iltifat etmeyişi-mizdir. Umâre sözünü tutmayıp, yeniden içmiş ve bir şiirle karısından özür dilemiştir:

"Sarhoşluk mey arkadaşlarımı yere serdiğinde hoşuna gitmez mi? Oradan borçsuz salim olarak,

Sanki ben Önceden onlardan değilmişim gibi beri (temiz) olarak çıkanm

Güzelliklerde çekişmeye rıza gösterilmez."

Bu, eğer iddiasında doğruysa, nâdir bir kişidir. Böylesi, hukuk nor­munun genelliğini (külliyet) kaldırmada etkili olmaz.

Niteliğin yerine zarar şeklinde başkasını ikâme için örnek gösteril­meye, müslümanın gayr-i müslimlerle şarap ticareti yapması elveriş­lidir. Çünkü şarap içmede ortaya çıkması beklenen kötülükler, aklın bozulması sonucu şuurun kaybolması dolayısıyla, kâfir ve müslüman-da eşit olarak meydana gelir. Fakat bu durumda, ondaki zarar yerine, kâfirlerle ticarete izin vermede hoşgörüyü caiz kılabilen başka bir şey geçer. Bu da, kâfirden çıkan zararın çoğunlukla kavmini, mahalle hal­kını veya bölgesini aşmamasıdır. Müslümanlar ise, küfür ehlinin vere­ceği zarardan güven içindedirler. Şunu da ekleyebiliriz ki, dinlerinin mubah kıldığını terk hususunda zimmîleri zorlamakla Müslümanlar mükellef değildir. Böylece, kâfirlerle şarap ticaretindeki zarar, ticare­tin kârıyla müslümanlar için meydana gelecek yarardan daha zayıf kabul edilir. Onlarla yapılan ticaretteki yarar yönü, kendilerine sonra­dan gelecek kötülükler yönüne veya müslümanlann şarabı zimmet eh­linin meyhanelerinde ya da bölgelerinde kullanma vesilesine üstün tu­tulur. Müslümanların onların meyhanelerine gitmesi artınca, bunun yaygınlığına göre, şarap ticaretinde bazı zaman ve yönlere mahsus sı­nırlamalar yapılabilir.

4.Yarar ya da zarar yönlerinden herhangi birinin zıddıyla eşit ol­makla birlikte, cinsinden tercihi gerektiren başkasıyla desteklenmiş olması.

Meselâ, kasten bir malı itlaf edenin değerini tazmin etmekle yü­kümlü tutulması böyledir. Çünkü bu ödemede, malı itlaf edilenin ya­rarı, telef edenin zararı vardır ve bu ikisi eşittirler, ancak önceliğine akıl ehli ve bilgelerin tanıklık ettiği adalet ve insafın desteklemesiyle yarar üstün tutulur.

5. Birinin sürekli (munzabıt) ve gerçekleşmiş, Ötekinin düzensiz (muztarıb) olması.

Meselâ, Muvatta'da Ebu Hureyre'den rivayet edilen hadisin yasak­ladığı, müslümanın kardeşinin evlenme teklifi üstüne teklifte, pazar­lığı üstüne pazarlıkta bulunması böyledir. Çünkü, meyil ve yakınlaş­madan önce, yalnızca teklif ve pazarlık sırasında, bunlardan doğacak olan, düzensiz ve süreksiz bir zarardır, bu herkeste görülmeyebilir. Hadisin zahiriyle amel edecek olursak, teklif tamamlanmadığı halde kadına birisi teklifte bulunduğunda erkeklerin bu kadına teklifte bu­lunması ve sahibi pazarlığa razı olmadığı halde bu meta için pazarlık yapılması haram olurdu. Bu ise, kadına ve meta sahibine bir fesaddır. Ayrıca bunları elde etmeye isteği olan insanlara bir fesad vardır. Bu­nun için İmam Malik, Muvatta'da "evlilik teklifi" hadisini zikrettikten sonra şunları söylüyor:

"Rasûlullah'ın (s.a.) sözünün yorumu  Allah en iyisini bilir  bi­ze göre, şöyledir: Erkek kadına teklifte bulunup, kadın da ona meyil gösterir ve razı oldukları halde mehir üzerinde anlaşırlarsa, işte ya­saklanan teklif, bir erkeğin, müslüman kardeşinin teklifi üzerine tek­lifte bulunmasıdır. Bununla, erkek kadına teklifte bulunup, durumu ona uygun olmadığında veya kadın ona meyletmediğinde, artık kimse­nin kadına teklifte bulunmayacağı kastedilmez. Yoksa bu, insanlara bir kötülük kapısı olurdu."

Pazarlık üstüne pazarlığı yasaklama bölümünde ise, Ibn Amr ve

Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği "Bazınız, başkalarının alım-satımı üze­rine pazarlık yapmasın" hadisini zikrettikten sonra, İmam Malik şöyle diyor;[324]

"Bu hadis, satıcı, teklifte bulunana meylettiği, altının ağırlığını şart koşmaya başladığında ve ayıplan olmadığını söylediğinde ve bu­nun gibi, satıcının, teklifte bulunana satmak niyetinde olduğunu gös­teren bilinen diğerleri bulunduğunda, kardeşinin pazarlığı üzerine pa­zarlık yapmayı yasaklamaktadır. İnsanlar ilk pazarlık sırasında, pazarlığı bıraksalardı, semen de neredeyse batıl hale gelirdi ve satıcıla­ra pazarlıklarında mekruh karışmış olurdu."

İzzuddîn b. Abdisselâm şunu söylüyor: "Salih ve fasidin bilinme kaidesi: Dünya yararlan ve elde ediliş yollan, dünya zararları ve elde ediliş yolları, kesin olarak tecrübelerle, geleneklerle, zan ve mu'tebe-râtla (varsayım) bilinir. Eğer bunlardan birisi bulunmazsa, delilleri araştınlır. Râcihiyle (üstün), mercûhnyla (daha aşağı) yararlan ve za-rarlan bilmek isteyen bu konuda nas (hukuk normu) yokmuş gibi dü­şünerek, konuyu aklına vursun. Böylece hükümler ona açık olur. Al­lah'ın ta'abbudî (illeti bilinmez) olarak emrettikleri ve yarar ya da za-ranna vâkıf kılmadıklan hariç, hemen hemen hiçbir norm bu kaide­nin dışında kalmaz. [325]

Kavâ'id'inin üçüncü faslının başında şunlan söylüyor: "Saf yarar-lann elde edilmesi ve kendinden veya başkasından saf zararlann kal-dınlması, övülen ve güzel bir olaydır. Yararlann en üstün olanının di­ğerlerinden Öne alınması ve zararlann en üstünün diğerlerinden önce kaldınlması övülen ve güzel bir olaydır. Râcih yararlann mercûh za­rarlardan Öne alınması övülen ve güzel bir olaydır. Râcih zararlann, mercûh yararlardan öne alınması da övülen ve güzel bir olaydır. Bil­geler, uygulamada görüş aynlığına düşseler de, prensipte bu konuda birleşmişlerdir. Çoğunlukla bu, eşitlik veya üstünlükteki farklılık yü­zündendir. [326]

Yine, kıyasa aykın ivazlı akitlerle ilgili örneklerin yirmibirincisin-de şöyle eliyor: "Hukukun yararlann sağlanması ve zararların kaldırıl-masındaki gayelerini araştıran, bütün bu araştırması sonucunda, bu yarann bırakılmasının ve bu zarara da yaklaşmanın caiz olmadığına dair inanç veya irfan edinir. Her ne kadar bu konuda özel bir nas (norm), bir icmâ veya kıyas yoksa da, hukukun bizzat anlaşılması bu­nu gerektirir. Buna şu Örnektir: Erdemli, bilge ve akıllı kişilerden bi­riyle beraberliği olan ve her durumda yeğlediğini veya hoşlanmadığı­nı öğrenen kimse, kendisi hakkında görüşünü bilmediği bir yarar ve­ya zarar durumuyla karşılaşırsa, onun yolunu bilmesi ve tutumunu tanımasının verdiği birikimle, onun filân yaran yeğleyip, filân zararı sevmediğini bilir. Bu, saf iyilik ve saf kötülükte açıktır. Zorluk, yara­rın zarara veya zararın yarara üstünlüğünü bilemediğimizde, iki iyi­den ve kötüden üstün olanı anlayamadığımızda ya da yarar ve zararı bilemediğimizde ortaya çıkar. Yararların bir kısmını yalmzca sağlam anlayışlı ve dosdoğru tabiatlılar bilebilir. Bu iki nitelik sayesinde ya­rar ve zararların tamamını, onların zayıfim ve ağır basanını, râcihini ve mercûhunu ayırdeder. İnsanlar belirttiğim farklılıkları ölçüsünde, bu konuda birbirlerinden farklılıklar gösterirler. Bazan konunun uz­manı ve efdal (üstün) birisi mefdulün (konunun yabancısı) bildiğini bi­lemeyebilir, ancak bu azdır.[327]

İzzuddîn b. Abdisselâm, yarar ve zararın birleştiği çok sayıda ör­nek vermiştir. Bu örneklerin en güzeli şudur: "Malının üçte birini aşan tasarrufu konusunda hastanın kısıtlanması, onun için zarar ve kötü­lüktür. Ancak bu, mirasçıları için yarardır. Malının üçte ikisinde mi­rasçılarının hakkı üstün tutulmuştur. Malik olmayanın mülkteki zil-yedliği, malik için bir kötülüktür. Bu yüzden, itlaf dolayısıyla tazmi­nat (daman) gerekli kılınmıştır. Bu zarar, i eti had ve kararda hata et­tikleri takdirde hakimlerin tasarrufları için nazarı itibara alınmamış­tır. Hâkimlerin mahkeme işlerini yürütmeleri yararı, hataen mahkûm olmanın (mahkûm aleyh, aleyhinde hüküm verilenin) zararından öne alınarak, hâkime tazminat gerekmez. [328]

Huzeyfe hadisinde geçtiği gibi, salâh (yarar) bazan "hayır" (iyilik), mefsedet (zarar) de bazan "şer" (kötülük) olarak isimlendirilebilir: "İn­sanlar Rasulullah'a (s.a.) hayrı sorarlardı, ben ise düşerim korkusuy­la şerri sorardım. [329]Aynı isimlendirme, Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) Kur’an'ın toplanması konusundaki şu sözünde de yer alır: "O, (yani Mushaf halinde toplanması) and olsun ki hayırdır."

Bütün bu anlattıklarımızdan şöyle bir sonuç ortaya çıkar: Yararla­rın sağlanmasının teşriinde (hukuk normu haline getirmede) herhan­gi bir zararın elde edilmesi, zararların kaldırılmasının teşriinde herhangi bir yararın kaybedilmesi söz konusu değildir. Bilâkis teşriin bü­tünü, yararların sağlanmasına yöneliktir. Çünkü mağlup zarar tarafı­nın, galip yarar tarafında, mağlup yarar tarafının, galip zarar tarafin-da, nizâm-ı âlem (toplum düzeni) konusunda hiçbir etkisi yoktur. So­nucun ortaya çıkması, etkileyen niteliğin etkisini engelleyen bir duru­mun bulunması dolayısıyla imkânsız olunca, etkileyenin varlığı dikka­te alınmaz.

Buradan da anlıyoruz ki, yarar, mutlaka "hoş gelen" (mulâ'im), za­rar da mutlaka "hoş gelmeyen" (munâfir) ve "güç gelen" (meşakkat) de­ğildir. Çünkü yarar ve zarar ile bu belirttiklerimiz arasında umum-hu-sus min vechin (eksik girişimlik) durumu vardır. Bunun için Kur’an, şarapta birtakım faydalar bulunduğunu belirtir: İçki ve kumarda hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür[330]Ama bu faydalar, yarar (mesâlih) değildir. Çünkü yarar olsalardı, şarap içmek mubah veya vacip olur­du. "Fıtrat" gayesinde, burada hatırlanması gereken hususlar geçmiş­ti, oraya dönüp bakılmalıdır.

Çerçevesine girenlerle, hukukun gayelerine, zarurî külliyâtı (genel prensipler), haciyyâtı (kolaylıklar) veya haciyyâta yakın tahsiniyyâtı (güzellikleri) ortadan kaldırma noktasında birtakım zararları içeren fiillerin neticeleri doğacak biçimde apaçık bir çelişki içine düştüğünü gördüğümüz işin yarar yanına üstün ya da saf zarara dikkat etmek ge­rekir. Doğan bu neticelerin ümmete zarar verme ve ihlâl miktarı, asır­lar ve durumların farklılığına göre, çokluğu-azlığı, yaygın olup olma­yışı, süresinin uzunluğu-kısalığıyla orantılıdır.

Yasaklananların (menhiyyat) hepsinde zarar vardır. Bununla bir­likte, hukuk onları kısaca sıralamış, daha sonra fukahâ onları ayrın­tılı olarak açıklamıştır. Kur'an'ın hukuk normlarında feuâhiş (hayasız­lık), kebâ'ir (büyük günah) ve lemem (küçük günah) zikredilmiştir: "İyi davrananlara, ufak tefek kabahatleri bir yana büyük günahlar­dan ve hayasızlıklardan kaçınanlara işlediklerinden daha iyisiyle kar­şılık verir [331]îsm (günah) ve bagy (haksız yere tecavüz) de zikre­dilmiştir: "De ki: 'Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı, hak­sız yere tecavüzü haram kılmıştır [332]Yasaklananların (men-hiyyât) bir kısmının diğerlerinden daha büyük olduğu belirtilmiştir: "Ey Muhammed! Sana hürmet edilen ayı, o aydaki savaşı sorarlar. De ki: 'O ayda savaşmak büyük suçtur. Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek, Mescid-i Haram'a karşı nankörlük etmek ve halkını ora­dan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitne çıkarmak ise, öldürmekten daha büyüktür [333]Sahih hadislerde, "günahların en büyüğü" (ekberu'l-kebâ'ir) veya "hangi günah daha büyüktür?" sorusu­nun cevabı bir sıralama yapılarak belirtilmiştir.

Kur’an "fesâd"ı bazan mutlak, bazan da "büyüklükle kayıtlı ola­rak zikreder: Çünkü o, bozguncunun biriydi"[334] "İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir [335] "Oralarda bozgunculuğu arttırdılar." [336]

Zararların miktarını dikkate alarak, sahabe, lûtîlerin (eşcinselle­rin) cezasını, muhsan (evli) olsunlar olmasınlar, muhsan zinakânn ce­zasına denk tutarak recm olarak belirlemiştir. Çünkü, onlar, bunun zararının daha fazla, yapanın mazeretinin de gerçekten uzak olduğu­nu görmüşlerdir. Hz. Ali (r.a.) kazifin (iffete iftira) çoğunlukla sarho­şun bir bunalımı dolayısıyla ortaya çıktığını görünce, içki cezasını Aa-zif haddine denk tutmuştur. Aynı şekilde, bu mananın (anlayışın) ne­ticelerini, sahabe ve ondan sonra gelenlerin cezaları veya affi sırala­malarında açık olarak görürsünüz. İsyan cezası, cezalandırma ve afifin kabul edilmemesinde tuzak (komplo) kurarak Öldürme cezasından da­ha şiddetli kabul edilmiştir: "Ancak onları yakalamanızdan Önce tev-be edenler bunun dışındadır [337]Tuzak kurarak öldürmenin, (ceza­sının) velilerce affedilemeyeceği benimsenmiştir. Hırsızlık bunun al­tında, yankesicilik hırsızlığın altında kabul edilmiştir. Aynı şey, igtisâb ve gasbda olmuştur. [338]

Bazı hukukçular, bazı zarar mertebeleri için, çok fazla sayıda ve tutarlı bir yanı olmayan isimler kullanmışlardır. Şâfiîler haram mek­ruh ve hitâfiı'l-evlâ; Hanefîler tahrîm- kerâhatu't-tahrîm ve kerâha-tu't-tenzth sıralamasını yapmışlardır. [339]

 

III. Hukukun Yararları Araması:

 

Kendilerinde haz bulunup bulunmaması açısından yararlar iki kı­sımdır:

1. İnsanların yaratılışında, sağlanmasına meyillerini gerektiren apaçık haz bulunan yararlar;

2. İnsanlar için açık bir şekilde haz bulunmayan yararlar. İkinci kısımdaki yararların çoğunluğunda hazzın insanlar için açık olmadı­ğına, bununla birlikte bilemedikleri nazları bulunduğuna dikkat çek­mek için "haz"zı, "açık" şeklinde nitelendirdim.

Birinci kısma, hayatı sürdürmek için yemek yenmesini, elbise gi­yilmesini ve kadınlarla ilişkiyi örnek verebiliriz.

İkinci kısma da, yolların genişletilmesi ve düzeltilmesi, gece güven­liğinin sağlanmasını örnek gösterebiliriz. Bunlar ve benzerlerinde her­kes için açık bir haz yoktur. Çünkü insanların çoğu, umumî yararlar­dan gelen faydaları (menâfi') hizmetler yapıldığı sürece hissetmezler, ancak kaybettikleri zaman farkederler. Kaldı ki bazı insanlar, bir kısım umumî yararlardan meselâ yolların genişletilmesi ve düzeltilmesi yaran açısından yatalak hasta gibi hiç yararlanmadan yaşarlar.

Şâri'in ilgilenmesi bakımından her iki yarar türünün birtakım özellikleri vardır. Sâri' birinci kısmı talep etmeye yönelmez. Çünkü, cibillet (yaratılış) güdüsü elde edilmesini sağlamak bakımından hukuk için yeterlidir. Bu gibi yararlarda, meydana gelmesini engelleyen du­rumları Şâri'in ortadan kaldırması gerekir. Meselâ, yemeğini ve giye­ceğini elinden alarak birinin hakkım çiğnemenin yasaklanması, kıs­kançlık ve evlenmeyi önleme gibi neslin devaminı engelleyen durum­ları ortadan kaldırmak için nikâh akdinin şeklini sınırlama böyledir. Bunun için her ne kadar vücûb hükmünü gerektiren iki önemli yarar olsa da, alım-satım ve nikâh mubahlar kısmında ele alınır.

Hukuk, ikinci kısmı yararların sağlam bir şekilde düzenlenmesine yönelir, terki ve tecavüz (hakkın çiğnenmesi) dolayısıyla cezaî müeyyi­de koyar. Yararın yerine göre, bazısını herkese (a'yân), bazısını da bel­li kişilere (kifâyât) gerekli kılar. Nefsin korunmasında olduğu gibi ya­ran ancak herkes tarafından yapılmasıyla gerçekleşeni, herkese farz kılar. Boğulmak üzere olanın kurtarılması ve evlere sirayet eden ate­şin söndürülmesinde olduğu gibi, yaran bir kişi veya grubun yapma­sıyla gerçekleşeni, yeterli duruma göre bir kişiye veya gruba gerekli kılar. Karının ve çocuğun nafakasını karşılamak, muhtaca yardım, yolcunun ağırlanması, ümmetin işlerini yapanlar açısından vazifele­rin yürütülmesi de bu kısmın başka Örneklendir.

Cibilletin etkisini engelleyen kötü âdet ve bilgiler türünden cibil-leti örten durumların arız olduğu birinci kısımdakilerin bir bölümü de ikinci kısma katılır. Meselâ, yemeği terk ahmaklığına tutulanın duru­mu böyledir. Nitekim, Câhiliye Devri insanlarından biri hakkında zik­redilir ki, bir göl kenarında yemek yemeye başlamış, sudaki görüntü­sünü yemeği yutarken görmüş, bu durumunu beğenmemiş, açlıktan ölene dek yemek tatmayacağına söz vermiş. Bu, akıl bozukluğundan dolayıdır. Meselâ, esirlik ve fakirlik getirdiklerinden dolayı âr gelir korkusuyla bazı Arap kabilelerinin kızlarını diri diri toprağa gömme­leri ve yine Ma'arri'nin aklına gelen vehim böyledir. Ma'arrî, bu vehim yüzünden, nesline ölüm getirmemek için evlenmemiştir. Ona nisbet edilen doğruysa, kabrine şunların yazılmasını vasiyet etmiştir:

"Bu babamın bana karşı işlediği bir cinayet, Ben kimseye karşı cinayet işlemedim."

Yine, bazı insanların kazanmak için çalışmaması, bazı zâhidlerin başka menfaatlerin kaybedilmesine vardıracak kadar kendilerini iba­dete adaması da böyledir.

Hukuku uygulayanlara ve ilmî ictihad sahiplerine düşen, bu du­rumda yanlışlık ve hatayı giderecek, bu fesadın kusurunu ortaya ko­yacak nâdir durumlar karşısında olumsuz tavır takınmaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey Muhammed de ki: 'Allah'ın kulları için yarattığı zînet ve temiz nzıklan haram kılan kimdir[340]"Çocuklarınızı yoksullu!k korkusuyla öldürmeyin. Biz onlara da, size de nzık veririz. Onları öldürmek, şüphesiz büyük bir günahtır. [341] Bir ha­diste Rasûlullah (s.a.), Abdullah b. Amr b. el-Âs'a "Gece namaz kılar mısın, gündüz oruç tutar mısın, bilemiyorum?" buyurdu. Abdullah "Evet, bunları yapıyorum" cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber (s.a.) şunları söyledi: "Sen bunları yapıyorsan, gözün şişer, bitkin düşersin. Nefsinin, ailenin ve karının sende hakkı vardır. Hem oruç tut, hem namaz kıl ve hem de uyu. [342]

Bu gibi durumlar, sahibine mahsus olursa, çözümü uınî Öğüt ve terbiyedir. Ama, söz veya fiille insanlara zarar vermeye kadar uzanır­sa meselâ, bu saçmalıklarında kendisine uymaları için insanlara çağrıda bulunursa çözümü cezalandırmaktır. Veliyyulemr (yönetici­ler), çalışıp kazanmayı terk edeni, ailesi için çalışıp kazanmaya mecbur

edebilir, İnsanlara bid'atinin propagandasını yapanı sürgün edebilir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.), Sabîğ adlı kişiyi Basra'dan sürmüştür. Yine Hz. Ömer, Muvatta'da belirtildiği gibi, gıda maddeleri stokçularını, in­sanların satın almaya muhtaç olduğu hububatı satmaya mecbur etmiş­tir.[343] Aslında ahm-satıma yönelmenin temeli, her ne kadar mubah ise de, herhangi bir şekilde onları satmaya zorlamıştır. Çünkü alım-satı-mın mubah oluşu, kazanma gücüne ve mal sevgisine dayanarak ortaya çıkmıştır. Maksatların değişmesi ise, ihtiyaçların belirleyicisidir.

Az önce belirtilen iki kısımda, insanların hoşgörü ve baskıyla ta­sarrufları açısından, yararların türlerini korumada hukuk işte bu me­todu benimser. Herkesin, birinci kısımdan olan başkasındaki sabit özel haklarım seçme hakkı vardır. Dilerse, onlardan vazgeçebilir. Çün­kü, kendisinin hakları olması ve onları başkasından isteyebilmesi, te-kâdîye (Ödeşmeye, alacağını almaya) arzusu olduğunu gösterir. Hu­kuk, cibillî güdüye, kendini sevme ve çalışıp kazanmada yarışma gü­düsüne dayanır. Hakkından vazgeçme, ancak sahih bir maksat için olabilir. Bu sının aşarsa, özgüdü (cibillî güdü) bozukluğa uğramış olur ki bu sahibini tasarruftan alıkoyan sefeh (akıl zayıflığı) olarak isim­lendirilir.

İnsanın kendisiyle ilgili, başkasıyla ilgili olmayan sabit haklarına gelince, bunlarda hakkından vazgeçerek tasarruf sahihtir. İşte bu se­beple, iyi gayelere göre meydana gelen durumlarda hibeler, öldürme dışındaki cinayetlerde (cana karşı işlenen suçlarda) affetme ve alacak­ların affi sahihtir. Cibillî güdü bozukluğa uğrarsa, tasarruf "sefeh" ola­rak isimlendirilir. Ancak vazgeçilmesi (ıskatı) dolayısıyla bir zarar doğma sonucunun ortaya çıkması, sefeh sayılmazsa da, bu zararın ter­cihi cibillî güdünün bozukluğunu gösterir. Nitekim, her ne kadar ya­rar maznun (kesin değil) ise de, doktorun gerekli görmesi halinde, ki­şi bir organını kesmesi için doktora izin verebilir, gerekli şartlan taşı­ması halinde ülke savunması uğrunda canını feda edebilir, ama dur­duk yerde bir organının kesilmesine izin verme hakkı yoktur.

Yararın iki çeşidinden ikinci kısımdan olana gelince, bunlarda kimsenin hakkından vazgeçme hakkı yoktur. Çünkü hakkı, başkası­nın hakkıyla birlikte sabit olmuştur.

Özetle hukuk, kamu hakkını veya başkasının ya da bizzat hak sahibinin taşkın heveslerinden özel hakkı korumak için, daima hafife alınan yararı korur. Hafifsenen yarann kamu yaran veya özel yarar olması önemli değildir.

İki yarar çatıştığında, üstünü (el-maslahatu'l-uzmâ) yeğlenir. İşte bu sebeple kısas, kısas edilenin canının muhteremliğinden öncedir.

Çünkü kısasın, Öçlerden kurtulmak için öldürülenin yakınlarının inti­kam duygularını yatıştırmada, canî ruhluların cinayete yönelmelerini önlemede ve toplumdan kötü bir kişiyi uzaklaştırmadaki yaran bü­yüktür. Şayet, veliyyuddem (öldürülenin yakınları) hakkından vazge­çerse, yararın en büyüğü ortadan kalkmış, geriye iki yarar kalmış olur, birisi affedilmeme beklentisiyle, diğeri de dayak veya hapis ceza­sıyla caninin halinin düzeleceği düşüncesiyle gerçekleşmiş olur. İşte bunun için, tuzak kurarak ve hırâbe (terör yoluyla cinayet) dışındaki cinayetlerde kısastan vazgeçme hakkı vardır. Çünkü af dışında bırakı­lan iki cinayet türünde suçun büyüklüğü, kötülüğü ortaya çıkmış ve düzelme ümidi kalmamış bir canın alınması yararını üstün kılar.

Yine işte bu sebeple, ülke savunması uğruna canın verilmesi, sa­hih bir gayedir. Hz. Peygamber (s.a.), Uhud Günü kendisini Talha b. Ubeydillah'ın durup kılıcıyla ve okuyla savunmasını tasvip etmiştir, hatta Talha'mn eli darbe bile almıştır. Çünkü Hz. Peygamber'in hayat­ta kalması, bütün ümmetin hayatta kalması demektir, ama Talha için durum böyle değildir. Talha bunu biliyordu ve Rasûlullah'a şöyle di­yordu: "Topluluğu gözetleme, bir ok isabet edebilir. Ben Ölebilirim, ama sen Ölemezsin."

Buradan da anlıyoruz ki, tümünü elde edemediğimizde, bir kısım yararları, tümünü kaldıramadığımızda ise bir kısım zararları dikkate almak gerekir. İzzuddîn b. Abdisşelâm, Kavâ'id adlı eserinde şöyle di­yor: "Şer1! yol, yararların ve zararların en üstününe öncelik vermektir. Bütün yönleriyle eşitlik durumu ortaya çıkınca, hüküm (kural) seçim­li olmaktır (tahyîr).[344]

Nitekim fikıh usûlünde, birinin üzerine düşünce onu Öldürecek, bir başkasının üstüne düşünce onu da öldürecek şekilde yaralı bir toplu-luğun üstüne düşen kimse Örneği vardır. Bazıları, düştüğünün üzerin­de kalacağım benimserken, diğer bazıları da istediğini seçebileceği gö­rüşünü belirtmişlerdir. Seçimlilik durumu, iki dağ arasında bulunup bir bölgeye giden yolun genişletilmesinin, başka bir bölgeye giden yo­lun daraltılmasıyla mümkün olması örneğinde olduğu gibi, veliyyu-1 emrin (idarenin) tasarruflarında çok açık olarak görülür.

Dikkat edilmesi gereken, seçimliliğin, elde edilmesi imkânsızlaştı-ğı sürece, tercih ettirici durumu ortaya çıkarmak için bütün gayreti gösterdikten sonra olabileceğidir. Tercih yollan konusunda, bilginler arasında görüş ayrılığı ortaya çıkabilir. Hukukçuya düşen, konuyu iyi­ce araştırmaktır.

Tercih, çok çeşitli yollarla yapılır. Bunların başhcalan şunlardır:

1. Yararla ilgili sonucun, diğerlerinden daha önemli olması. Mese­lâ, imanın diğer amellerden, tehlike durumunda camn malın kurtarıl­masından, Şâri'in elde edilmesini özellikle istediğini böyle bir teşvik olmaksızın istediğinden, aslın er'den (genelin özelden) önce gelmesi böyledir.

2. Muamelâtta sonuçları yaygın olan kavrayışlardan gizli kalan tercih yollarından birisi de, eşit oluşuna rağmen aslın yürürlüğe ko­nulmasını yeğ tutarak iki yarardan birini tercih etmektir.

Ticaret türlerinin çoğunda tacir, kendi yararını elde etmek için ça­lışırsa, verdiği zarar miktarmca ticarette meslektaşına müdahale et­miş olur. İki tacirden birinin ticaret mesleğini benimseme yaran ile öteki tacirin başkasının bu mesleği terketmesindeki yaran eşit olup, ikisini birlikte yürürlüğe koymak imkânsızdır. Bu gibi durumlarda hukuk, tercih yolunun düzenlenmesinde, seçme ve çıkannı sağlama alanında insanlan serbest bırakmanın prensip olduğunu, böylelikle kendisi için yaran elde edecek olamn seçilmesiyle iki yarardan birinin üstün duruma geleceğini göz Önüne almıştır. İşte bu sebeple hukuk, bu ticarette, bırakınız birlikte, kendisinden önce başlayan meslektaşı bu­lunmasına rağmen, bir kimsenin herhangi bir metâm ticaretiyle meş­gul olmasını mubah (serbest) kılmıştır. Bununla zarar verme niyetini taşıyorsa, niyetine bağlı olarak günahkâr olur, ama bu işi yapmaktan alıkonmaz.[345]

Hukuk, gayelerin, ümmet tabakalannın genelinde güçlük (harec) ve zorluk (meşakkat) olmaksızın gerçekleştirilmesine çalışır. Tekâlif (yüküm) ve kavâninde (düzenleme) birlikte yürütmek (cem) elverişli olduğu sürece gayelerinin muhtelif yanlannı bir arada toplar. O üm­met için, durumlann izin verdiği ve meydana gelmesi mümkün oldu­ğu ölçüde, bu gayelerin çeşitli yönleriyle ilgili olarak asağıdakinden yukandakine doğru; bu mümkün olmazsa, zordan, gayelerin daha önemlisiyle ilgili olan kolaya doğru bîr sıralama yapar.

"Fıtrat" konusu anlatılırken, yarar ve zarar ile onların çatışma hü­kümleri için, fitratın sürdürülmesi veya kaldırılmasını gözetmekle bağlantı kuran kendisiyle birlikte "sebep" kılınması mümkün olan du­rumlar belirtilmiştir. Çatışma durumlarında bunların araştırılması zor değildir. Bu konuda dikkatli ve uyanık olunmalıdır. [346]

 

IV. Hukukun Aradığı Yararın Türleri:

 

A. Genel Açıklama:

Bundan önceki iki konuda belirttiklerimden ortaya çıkmıştır ki, hukukun norm belirlemedeki gayesi, kamu düzeninin korunması (hıf-zu nizâmi'l-âlem) ve bozulma ya da yok olmadan koruyacak şekilde in­sanların tasarruflarını zabturabt altına almaktır. Bu da ancak, kendi­siyle yarar ve zarar anlamının gerçekleşmesine göre, yararların sağ­lanması ve zararlardan kaçınılması ile olur. Burada, hukukun gayele­ri ilmini öğrenene, ümmetin durumlarında elde edilmesi veya uzaklaş­tırılması açısından yarar ve zararların ortaya çıkması durumlarında Şâri'in gayesini ayırdedeceği bir meleke oluşması amacıyla hukukun tanıdığı yararların ve tanımadığı zararların türleri için birtakım ör­nekler ve prensipler (emsal ve nezâ'ir) vermem gerekir.

Bu kişinin bunu bilmeye olan ihtiyacının gerekçesi şudur: Yararlar çoktur ve sonuçları da ümmetin ya da cemaatin durumlarının salâhın­da (kamu düzeninde) farklı farklıdır. Yine, onlar, ortaya çıkan ve onla­rı kuşatan sonuçlarını destekleyici ya da bu sonuçlan tamamen veya kısmen ortadan kaldırıcı nitelikteki durumlara göre de farklılıklar gösterir. Ancak bunlardan, hukukun gayesi olduğuna kanaat getirdik­lerimiz muteoerdir. Çünkü yararlar çoktur ve yaygındır. Bazan hu­kuk, kimi zamanlar akıllıların yarar diye muteber saydığı durumların çoğunu reddeden ve onların yerine daha üstün yararlar koyan gayeler getirmiştir. Evet, Şâri'in gayesinin yarar olmaması caiz değildir, fakat saf yarar olması da gerekli değildir. Hukuku bilene düşen, bizzat ve sonraki (fi zâtihâ ve avârıdihâ) bu yararların yollarını (efânîn) dene­mek ve uyulan bir ilke, izlenen bir Önder olması için hukukun tanıma veya kaldırma, kabulü veya reddi bakımından örneklerinde ve durum­larında gözönüne aldığı şuurları ve gaye (hedef)leri yakalamaklar. Çünkü her olayın ve durumun meydana gelişinde, Kur'an ve sünnetin normlarında (şerî'a mansûsa) bırakınız başvuracağı doyurucu bir nas-sı, kendisine kıyas yapacağı benzer bir aslı (büyük önerme) bile bula­cağını ümid edemez. Ümmetin bir ihtiyacı ortaya çıkıp, başlarına ge­len konuda çözümleyici görüşünü bekleyerek insanlar ona başvurun­ca, onu temiz kalbli, kesin sözlü, çalışkan ve uyanık olarak görürler.

Yararlar, ümmetin sosyal düzeni açısından üçe ayrılır: 1. Zarurî, 2. Hâcî, 3. Tahsînî.

Ümmetin tümü, grupları veya bireyleriyle ilgisi yönünden ikiye ay-nlır: 1. Küllî, 2. Cüzi

Ümmetin veya bireylerin durumunun kıvamında kendilerine du­yulan ihtiyaç açısından üçe ayrılır: 1. Katt, 2. Zannî, 3. Vehmi[347]

 

B. Toplum Düzeninin Sağlanması Açısından Yararlar:

 

Birinci sınıflama zarurî yararlar, hâcî yararlar ve tahsînî yararlar şeklinde üç türü içine alır:

1. Zarurî Yararlar (el-Mesâlihu'd-Darûriyye):

Çiğnenmeleriyle düzenin sağlanamayacağı şekilde, ümmetin tü­münün veya fertlerinin, elde edilmesine zaruret içinde olduğu yarar­lardır. Öyle ki, ortadan kaldırıldığında ümmetin haK bozulma ve da­ğılmaya uğrar. Ümmetin düzeninin bozulması ifadesiyle, fizik olarak yok olmalarını ve ortadan kalkmalarını kastetmiyorum. Çünkü putpe­restlik ve ilkellik açısından en aşağı milletlerin bile başına böyle bir şey gelmemiştir. Ancak bununla, ümmetin durumunun, Şâri'in arzu­ladığına aykırı olarak hayvanların durumuna benzemesini kastediyo­rum. Bu bozukluğun bir kısmı, birbirlerini yiyerek veya kendisine düşman ya da onu istilâ etme emeli bulunan milletlerin hedefi oldu­ğunda düşmanın musallat olmasıyla, zamanla fizik olarak yok olmaya da götürür. Nitekim, Câhiliye Döneminde Araplar’ın durumu neredey­se bu şekildeydi. Züheyr şöyle diyor:

"Abs ve Zubyân'ı ele geçirdiniz.

Yok olduktan ve aralarında savaş şiddetlendikten sonra."

Mustesfâ'da İmam Gazzâlî, ayrıca İbnul-Hâcib, el-Karâfi ve eş-Şâ-tıbî, bu zaruri kısma dinin, camn, aklın, malın ve neslin korunmasını Örnek verirler. Karâfî ise, bunu benimseyen birinden naklederek bun­lara ırzın korunmasını da ekler; bu görüş, Şafiî fıkıh kitaplarında Tûfî'ye nisbet edilir.[348]

Gazzâlî şu açıklamayı yapıyor: "Bu beş esasın ortadan kaldırılma­sı haramdır. İnsanların düzenini sağlamak arzusundaki her din ve hu­kukun bunları içermemesi düşünülemez. Bu beş esasın, hukukun ga­yesi olduğu bir tek delil ve belli bir asılla değil, bilakis sayılamayacak kadar çok delille zarurî olarak bilinir." [349]

eş-Şâtıbî de şunları söylüyor: "Bu zarûriyyâtın bilinmesi, kati olmuştur. Sözkonusu bu kat'iyyet, belli bir delille değil, bilakis hukuka uygunluğu bir tek bâbla sınırlanmayacak delillerin bütünü göz önüne alınarak bilinir. Nasıl ki, manevî tevatürlerin durumu gozönüne alın­mazsa, tıpkı onun gibi tek tek bütün delillerin zan ifade etmesinin eşitliği dolayısıyla burada da yalnızca birinin durumu gozönüne alın­maz. Meselâ, canın korunmasına (can güvenliğinin sağlanması) baktı­ğımızda, kişiyi öldürmenin haram olduğunu, Öldürmenin kısasa sebep olduğunu, katilin tehdid edildiğini, şirkle yanyana olduğunu, murdar yemekle de olsa canından korkanın varlığının devamını sağlamak zo­runda olduğunu görerek, cinayetin haram olduğunu kesinlikle öğren­miş oluruz. Genel bir prensip ortaya konunca da, bu genel bir delil (el-aslul-küllı, genel norm) yerine geçerek, bu genelliğin gerçekleştiği bü­tün ayrıntılar (cüz'iyyât, tikel olaylar) da onun kapsamına alınır.[350]

. Bazı usûl bilginleri, bu zarûriyyâta şu âyetle işaret edildiğine dik­kat çekmişlerdir: "Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir or­tak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldür­memek, başkasının çocuğunu sahiplenerek hocasına isnadda bulun­mamak ve uygun olanı işlemekte sana karşı gelmemek şartıyla sana be/at etmek üzere geldikleri zaman, onları kabul [351]Çünkü, mü'min kadınların farklılık yaratan bir özelliği yoktur. Buharfnin Sa­hi h'inde olduğu gibi, Rasulullah (s.a.), erkeklerden de aynen kadınlar hakkında nazil olan bu âyetteki gibi beyat (söz) alıyordu.

eş-Şâtıbî şu açıklamayı yapıyor: "Bu zarûriyyâtın korunması, iki şekildedir: 1. Varlığının aslını sürdürmek, 2. Karşısına çıkan bozuklu­ğu kaldırmak. [352]

Ben derim ki: Bu külliyâtın (genel prensiplerin) korunması, onla­rın ümmetin fertleri açısından korunması demektir ki bu ümmetin bü­tünü için evleviyetle böyledir. Dinin korunmasının anlamı, müsluman­lardan her birinin dinini, itikadını ve dinle ilgili amelini bozacak şey­lerin girmesinden korunmasıdır. Ümmetin bütünü açısından dinin ko­runması, kafi din asıllarını bozacak her şeyin ortadan kaldırılmasıdır. Şimdikiyle ve gelecektekiyle ümmetten dinin alınma yol ve araçlarını yaşatarak toplumun birliğinin korunması ve İslâm ülkesinin savunul­ması da buna girer.

Can (hayat) ın korunmasının anlamı, birey ve toplum olarak canın teleften korunmasıdır. Çünkü toplum, tek tek bireylerden meydana gelmiştir. Her canda, her toplumda kamu düzeninin bir kısmının sağ­landığı özellikler vardır. Bazı hukukçuların örnek verdiği gibi maksat, canı kısasla korumak değildir. Bilakis kısas, canın korunma yollarının en zayıfıdır. Çünkü kısas, kaybedilenin kısmen giderilmesidir. Belki canın en önemli korunma yolu, bulaşıcı hastalıklara direnç sağlamak­ta olduğu gibi, meydana gelmezden önce teleften korunmasıdır.[353] Hz. Ömer (r.a.), Amvâs'taki taun dolayısıyla ordunun Suriye'ye girmesine izin vermemiştir. Canın korunmasından maksat (korunulacak hayat), hukuk nazarında dokunulmazlığı olan hayattır ki buna "can güvenli­ği" (et-ma'sûmiyetu'd dem) denir. Nitekim nesebin korunması, canın korunmasından daha alt derecede olmakla birlikte, muhsan (evli) zâ-nî recim cezasıyla cezalandırılmıştır. Vücudun bazı organlarının telef­ten korunması da, canın teleften korunması çerçevesine girer. Bu or­ganlar, telef edilmesi, bu candan yararlanmanın ortadan kalkması açı­sından canın telef edilmesi yerine geçen organlardır.

Aklın korunmasının anlamı, insanların akıllarının bozulmaktan korunmasıdır. Çünkü aklın bozulması, tasarrufun disiplinsizliğinden dolayı büyük bir fesada götürür. Kişinin aklının bozulması küçük, grupların veya bütün ümmetinki ise daha büyük bir fesada götürür. İşte bunun için ferdin içmekten, ümmetin de bireyleri arasında içki iç­menin yaygınlaşmasından alıkonması gerekir. Aynı şekilde esrar, af­yon, morfin, kokain ve eroin gibi hicri ondördüncü asırda kullanılma­ları artan uyuşturucuların (mufsidât) yaygınlaşmasından korunması da bu çerçevede yer alır.

Malın korunması, ümmetin mallarının telef olmaktan, ümmetten başka milletlere millî servetin karşılıksız olarak akıülmasmdan ve do­kunulmazlığı olan tek tek malların karşılıksız olarak telef olmaktan korunması demektir.

Vadeye bağlı olarak karşılık (bedel) verilmesinin hukukça tanın­maması ki bu Câhiliye libasıdır[354] kefalet/sigorta (daman) karşılığı ile makam bulma ve borç verme karşılığının tanınmaması gibi bazı karşılıkların dokunulmazlığının kaldırılması ve malın malikinin elin­den çıkıp ümmetin diğer bireylerinin eline karşılıksız olarak geçmek­ten korunması zaruri değildir. Çünkü bu ikisi, zarurî değil, hâcî yarar­lardandır. Ayrıca ferdî malların korunması, ümmetin malının korunmasına götürür ve onunla gerçekleşir; bütünün meydana gelmesi, par­çaların meydana gelmesiyle olur.

Neseblerin korunmasını, ki buna "neslin korunması" da denir, bil­ginler mutlak anlamda kullanmışlar ve bunun gayesinin ne olduğunu açıklamamışlardır. Biz bunu biraz açmak istiyoruz. Şayet bu terimle, neseblerin, yani neslin ta'tili (üremenin terki) kastedilirse, bunun za­rurî yararlardan sayılması gerektiği açıktır. Çünkü nesil, insan türü­nün fertlerinin yerini tutar. Şayet üreme terkedilirse, bu insan türü­nün fizik olarak yok olmasına ve eksilmesine götürür. Nitekim Hz. Lut'un (a.s.), kavmine Siz yol kesiyorsunuz [355]demesi iki tef­sirden birine göre bunu açıklar. Bu anlamıyla, nesebin korunmasının, külliyâttan (genel prensiplerden) sayılmasında şüphe yoktur, çünkü o, camn korunmasıyla eşdeğerdir. Meselâ, ümmetin erkeklerinin, iğdiş olmaktan (iktidarsızlık, soğulmak), sürekli bekâr kalarak kadınlara yaklaşmayı terketmekten vb. korunması; kadınlarının da doğumun gerçekleştiği rahim organlarını kesmekten, hamilelik sırasında hami­leliğin bozulmasının yaygınlaşmasından, kadınların çoğunun suni emzirmeyi zorlukla gerçekleştirmesi ve bunun köylerde imkânsızlığı yüzünden çocuk ölümlerini arttırdığından dolayı memelerini aldırma­dan korunması gerekir.

Şayet "nesebin korunması"yla, neslin aslına nisbet edilmesi kaste-diliyorsa ki nikâh kaideleri, zinanın haramhğı ve zina dolayısıyla had-din farz oluşu bu sebeple meşru kılınmıştır, bu takdirde zarûriyâttan sayılmasının açık olmadığı söylenebilir. Çünkü ümmet için, Zeyd'in Amr’ın oğlu olduğunun bilinmesi zarurî değildir. Onun için zarurî olan, insan türünün varlığı ve durumlarının düzenliliğidir. Fakat bu durumda büyük bir zarar (mazarrat) söz konusudur. Bu, neslin aslına intîsabmdaki şüphenin, aslın içindeki, artık ilgilenmeye muhtaç olma­yacakları yaşa gelinceye kadar çocukları terbiye ve nafakayla koruma, yaşaması, iyiliği, vücudunun ve aklının tam gelişmesini sağlama Özgü-düsünü yok etmesidir. Bu zarar, zaruret derecesinde bir zarar değildir. Çünkü, annelerin çocuklarla ilgilenmesi, nesilden beklenen gayeyi sağlamak için yeterlidir. Bu ilgi, küçük yaşlarda bireydeki iyilik, sıla, yardım ve koruma duygusunu doyurur. Bu anlamıyla nesebin korun­ması, konuyu bütün yönleriyle inceleyince, hâcî yarar türünden olur. Fakat nesebin korunmaması dolayısıyla, bütün bu yönlerden ümmetin düzeninin sarsıldığı ve aile direğinin yıkıldığı birtakım kötü sonuçlar ortaya çıkınca, bilginlerimiz hukukun zina haddiyle ilgili şiddetli tu­tum ve bazı bilginlerin, şahitlerin gizlediği (nikâhu's'Sİrr) velisiz ve şa­hitsiz nikâhla ilgili aşın titizliği dolayısıyla nesebin korunmasını, zarurî yararlar çerçevesinde ele almışlardır. Nitekim, aile düzeninde ço­cukların haklarını korumaya yönelik hukuk gayesini belirtirken bunu açıklayacağız.

Irzın (namus ve şerefin) korunmasının zarurî yararlar çerçevesin­de ele alınması doğru değildir. Doğrusu, onun hâcî yararlar arasında yer aldığıdır. Tâcuddîn es-Subkî'yi (727-771/1326-1369) Cem'ul-Cevâ-mi'[356] adlı eserinde olduğu gibi, bâzı bilginlerin bu yararı zarûriyyât içinde ele almaya iten sebep, hukukta kazif haddi nin bulunduğunu görmeleridir. Biz, zarurî yarar ile onun çiğnenmesi halinde haddin ge­rekmesi arasında bir bağlantı kurulmasını benimsemiyoruz. İşte bu­nun için Gazzâlî ve Îbnul-Hâcib onu zarurî olarak saymamışlardır.

Hukuk normlarında zarurî yararlar sınıfına değinilmesi pek azdır. Çünkü insanlar, kendileri için gerekli ihtiyatı eskiden beri göstermiş­ler, bunlar insanların tabiatlarında yer etmiştir. Hiçbir medenî toplum yoktur ki, bu konuda duyarlı olmasın. Dinlerin/hukukların (şerâf) farklılığı, yalnızca araçların niteliğiyle ilgilidir. [357]

 

2. Hâcî Yararlar (el-Mesâlihul-Hâciyye):

 

Artık, hâcî yararlara geçebiliriz. Hâcî yarar, şayet gözetilmezse, toplum düzeninin bozulmayacağı, ancak düzgün olarak da yürüyeme-yeceği şekilde ümmetin yararlarım sağlamak ve işlerinin güzel bir şe­kilde düzgün gitmesi için ihtiyaç duyduğu yarardır. İşte bu sebeple de, zarurî yararlar derecesine ulaşamamıştır. eş-Şâtıbî, şu açıklamayı ya­pıyor: "Hâcî yarar, genişlik (tevsi'a) ve güçlüğün kaldırılması (reful-harec) açısından ihtiyaç duyulandır. Şayet dikkate alınmazsa, mükel­lefler (hukukun süjeleri) güçlük ve zorluğa (harec ve meşakkat) düşer­ler. Fakat bu, umumî yararların kaçırılmasında olduğu kadar ağır de­ğildir. [358] Usûlcüler bu yarara alım-satım, icare, kırâz (ödünç) ve mu-sâkât akitlerini örnek verirler. Buradan da ortaya çıkıyor ki, mubah muamelâtın (hukukî ilişkilerin) çoğu, hâcî yararla ilgilidir. Serî nikâh hâcî yarar türündendir. Çocukların babalarına nisbeti anlamında ne­sebin korunması, muhtaç olduklarını sağlama ve kendilerine faydalı olacak şekilde terbiye dolayısıyla çocuklar için; soyunun yüceltilmesi ve ailenin korunması dolayısıyla da baba için hâcî yararlardan biridir.

En basit yolla yani sözle dahi olsa, eziyetten alıkoymak için insan­ların namuslarını saldırılardan korumak hâcî yararlardandır.

Hâcî yararların bir kısmı, zarurî yararların tamamlayıcısıdır. Hu­kukun uygulanması maksadıyla bazı kötülük yollarının kapatılması, hâkim, denetleyici ve şurta (güvenlik görevlisi) tayini böyledir.

Hâcî yararların bir kısmı, az önce geçen beş zarurî külliyât (genel prensip) içerisine girmektedir, ancak bunlar zaruret derecesine ulaş­mamışlardır. Nitekim açıklamalarımızda bunun bazı örneklerine işa­ret etmiş bulunuyoruz. Nikâhın bazı hükümleri, meselâ veli ve duyur­ma şartları, zarurî yarardan değildir, fakat hâcî yarar türündendir. Ahm-satımın bazı hükümleri, meselâ kötülüğe giden yolu kapatmak için sakıncalı vadeli satışlar, ribanın haram olması, daman (sigorta-kefâlet) ve aracılık (şefaat) için ücret alınması gibi konular, zarurî ya­rardan değildir. Çünkü bunların çoğu, malın korunmasının tamamla­yıcı hükümleri olup, malın korunması esasına girmezler.

Kur'an ve sünnetteki hukuk normlarının hâcî yararlarla ilgilenme­si, zarurîlere yakındır. Bu sebeple, bazı türlerinin çiğnenmesi halinde, had cezası konulmuştur, meselâ kazif haddi böyledir. Bunun altındaki durumlarda müctehidler ictihad yapabilirler. İşte bu yüzden, sarhoş edici nesneyi az olarak içme durumunda haddin gerekmesi ve mut'a (geçici) nikâhının haram olması konularında müctehidleri görüş ayrı­lığına düşmüş görürüz. [359]

 

3. Tahsînî Yararlar (el-Mesâlihu't-Tahsîniyye):

 

Bana göre tahsînî yarar, kendileriyle güven içinde ve mutmain (doygun) olarak yaşayacak, diğer milletlerin gözünde toplumun görün­tüsünün çekici olacak şekilde ümmetin düzeninin en güzel durumda olduğu yarardır. Böylelikle, İslâm ümmetine katılmak veya yakınlaş­mak arzusu duyulur. Çünkü avret yerlerini örtme gibi ister genel, is­terse fıtrî Özelliklere uymak ve sakalı bırakmak gibi bazı milletlere öz­gü olsun, güzel âdetlerin bu konuda rolü vardır, özetle bunlar, beşerî yüksek anlayışların dikkate alındıkları hususlardandır. Gazzalî şöyle diyor: "Âdetler ve muamelâtta meziyetlerin ve en güzel metodların gö­zetilmesi için tahsîn ve teysîr (güzelleştirme ve kolaylaştırma) yerin­deki yararın Örneği, kölenin fetva ve rivayetini kabul etmekle birlikte şahitliğini kabul etmemektir. Çünkü köle, malikinin hâkimiyeti altın­da bulunması dolayısıyla zayıf bir durumdadır. Dolayısıyla konumu itibarıyla şahitlik yapmaya elverişli değildir.[360]

Kötülüğe giden yolları kapatmak (seddu'z-zerâf), tahsînî yarar tü­ründendir. Bu, vartanın (tehlikeli durum) içine düşülmesini bekle­mekten daha iyidir.

İşte bunlar, kamu düzenini sağlamadaki sonuçları açısından yarar türleridir. Bilginler, Kur'an ve sünnetteki hukuk normlarını araştır­mışlar ve onları bu üç tür olarak belirlemişlerdir. Yine daha büyük bir yararı sağlayacak ve daha büyük bir zararı kaldıracak nitelikte ken­disine aykırı bir durum bulunmayacak şekilde sağlanmasına yol bu­lundukça, onlardan neredeyse hiçbirini kaybetmediğini görmüşlerdir. Bu türleri açıklamaktan maksadımız, hukukun onlardan aldığı hükümlerde kendilerini gözetmesini bilmek değildir. Çünkü bu, yal­nızca hükümleri öğrenmek demek olup, "Hukukun Gayeleri İlminden maksadımız bu değildir. Tine maksadımız, nezâ'iri (benzerleri) bu ya­rarların cüz'iyyâtına (tikel normlarına) kıyas etmemiz de değildir. Bi­zim bundan maksadımız, Şâri'in kendisini gözettiği bilinen çeşitli tür­deki yararların çoğunu bilmek, bu bilgimizle söz konusu bu yarar tür­lerinden külli (genel kural) şekillere dair kesin bilgi (yakın) elde et­mektir. Sâri' zamanında karşılaşılmayan veya ondan alınan hükümle­rin benzeri (nezâ'ir) de bulunmayan olaylar meydana geldiğinde, bu olayları, bu küllî şekiller kapsamına nasıl alacağımızı öğrenerek, on­lara külliyâtı İçin belirlenenlerin benzeri hükümler veririz ve bu konu­da İslâm'a uygun normlar ortaya koyduğumuza dair kanaat sağlarız. İşte bunlar, Mesâlih-i Mürsele (kamu yararı) olarak isimlendirilen­lerdir. "Mürser oluşunun anlamı, Kur'an ve sünnet normlarının ser­best bırakıp, kendisine belli bir hüküm bağlamadığı ve kıyas yapıla­cak hukukî bir hükmü olan belli bir benzeri (nazır) de bulunmayan ya­rar olmasıdır, öyleyse o, bağlanmayan serbest bir at gibidir.

Bunları kabul etme konusunda tereddüt etmek yersizdir. Çünkü biz, mansus illet (Kur'an ve sünnetin hukuk normlarında belirtilmiş illet) şekillerinin azlığı dolayısıyla çoğunlukla zannî cüzî (tikel) bir ya­rar, çıkarılan illetteki (el-illetul-mustenbata) benzerlikleri dolayısıyla, hukuk normlarında hükmü bilinmeyen yeni cüzi olayın, hukuk norm­larında hükmü belirlenmiş bir cüziye katılması demek olan kıyasın delil olduğunu benimsediğimizde, kati veya katiye yakın zannî hukuk delillerinin tek tek araştırılmasıyla (istikra) ümmet içinde hükmü bi­linmeyen yeni ortaya çıkmış küllî (genel) yararın hukukta muteber ol­duğu sabit bir külliye kıyasın delil olacağını benimsememiz bize ve kı­yasa daha yakışır ve uygun düşer, serî ihticâca (delil getirmeye) da da­ha uygun olur.

İlminin yüceliğine ve anlayışının derinliğine rağmen İmamul-Ha-rameyn'in bu noktada tereddüt ettiğini görmek doğrusu beni çok şaşır­tıyor. Gazzâlî ise, yönelir ve yürür, bazan mesâlih-i mürsele'nin muteber oluşu için vifak (uygun görme) tarafina katılır, bazan da yarann miktarında tereddüt ettiğinde İmamul-Harameyn'in tarafina katılır. İmamu'l-Harameyn, bu görüşünü Kitâbu'l-Burhân'âa[361] Gazzâlî de Mustesfâ'da[362] uzun uzun açıklar.

Ben de onların izinde gidiyor ve şunları belirtmek istiyorum: Olaylar (nevazil ve nevâlb) meydana geldiğinde ümmetin yararla­rı ve zararlarını nazarı itibara alma hususundaki delilleri kuşatan Kur'an ve sünnetteki hukuk normlarında bilginler görüş ayrılığına düşmemelidir. Hükümleri belirlenerek ortaya konmuş yararları veya kıyas yoluyla benzerlerinin hükümlerine katılanları buluncaya kadar beklenmez. Bilakis, hükümleri belirlenmemiş yararlan ve kıyas yo­luyla benzerlerinin hükümlerine katılmayanları sağlamak gerekir. Bir bilgin, Şâri'in belki de bazılarının salâhı (yararı) bu bazı olayların sa­lâhından daha zayıf olan benzerlerinin cinslerini (çerçevesini) dikkate aldığına dayanarak, prensipte (genelde) ve doğrudan (iptidaen) ayrın­tılarına girmeksizin cinsini dikkate aldığının vücûbuna nasıl muhale­fet edebilir? Ayrıca düşündükten sonra, bir bilginin, bu yeni cinslerin Sâri' zamanında veya benzerlerinde birleşen ümmetin ileri gelenleri­nin nazarı itibara alanları zamanında sabit olmuş benzerlerinin cins­lerine kıyasın dikkate alınmaya genel veya özel yararların cüz'iyyâtı-nın birbirlerine kıyasından daha lâyık ve üstün olduğunda tereddüt edeceğini sanmıyorum. Çünkü yararların cüz'iyyâtı üç ihtimal, yol or­taya çıkarır: 1. Kıyas asıllarının (büyük önerme) delilleri, 2, O konu­daki benzerliği katma ve kıyas sebebi kılınan vasıfların, "illet" diye ad­landırılan niteliklerin belirlenmesi. 3. Onlara benzerliğin doğruluğu. Bu üç ihtimal noktası, yararların cinslerinin hilafınadır. Çünkü, onla­rı dikkate alma delilleri, hukuk normlarının tümevarımla incelenme­sinden kati ve katiye yakın zannî olarak ortaya çıkmıştır; bizzat "hik­met" nitelikleri, bizzat var olup bir ferin (olay, küçük önerme) bîr asla (büyük Önerme) benzetilmesine ihtiyaç duymaz; onlar inceleyenlere farklı derecede açıktırlar, ama inceleyen istinbata ve yollarından biri­ne girmeye ihtiyaç duymaz.

Bu farklılıklar, düzenlemelerinden tek tek araştırılmış hukukta sabit cinslerinin benzerlerine kıyas edilmeye daha layık ve elverişli değil midir? Şayet bu yararlar, kendilerine aykırı başka yararlar bu­lunmayacak veya zararlar katışmayacak şekilde saf yararlar olursa, bunların sağlanması konusunda ehli nazarın (inceleme yapanların) görüş ayrılığına düşmesi güzel olmaz. Ama kendilerine aykırı başka yararlar bulunur veya zararlar katışırsa, bu takdirde bundan önceki konuda açıklanan yararlar ve zararların çatışmasının hükmüne baş­vurmak gerekir. Bu ise, sağlanan yararların sonuçlanmn ve aykın ya­rarlar ve zararların kuvvetine, kuvvetiyle ilgili bilginin derecelerinin farklılığına göre ictihâd konusudur. Buna göre, tümevarımla sabit cinslerinin benzerlerini, üstünün (râcih) sağlanması ve alttakinin (mercûh) bırakılması ve ayrıca sağlanmaya olan ihtiyacın genel veya özel oluşu konusunda Şâri'in maksudu oluşuna katar. Sağlanmasına karşı çıkan, hiç tereddütsüz kıyası tanımayanlara (nufâtu'l-kıyas) ka­tılmış olur.

Kaldı ki, yararların sağlanması ve zararların giderilmesi durumla­rını araştırdığınızda, onları çok çeşitli görürsünüz. Barış zamanında medeniyetin esası olan özel ve sosyal hakları konusunda insanlar ara­sında adaleti uygulama, savaş ve düşman karşısında korku durumun­da askerî yararların ve savaş politikalarının uygulanmasının çeşitli durumlarına benzemez. Çünkü savaş zamanları, iyice düşünme ve ya­rarların cüz'iyâtını (ayrıntılarım) icnelemeye imkân verecek genişlik­te değildir, bilakis cüzi zararlarla karşılaşılması veya cüzi yararların kaçırılmasına göz yumularak ortaya çıkan firsatlan sağlama ve gider­me açısından hemen değerlendirmeyi gerektiren sıkıntıdan kurtulma ve imkân yakalama zamanlarıdır. Kaldı ki, yine yararların ölçülüp tartılması için geniş düşünmeye imkân vermesi açısından, başımızda duran düşman ordusunun def edilmesi durumu ile düşman ülkelerine yönelme durumumuz arasında çok açık bir farklılık görürsünüz.

Sahabe ve onlardan sonraki asırda ümmetin selefinin icmâını araştınrsak, zarureten dinden olduğu bilinenler dışındaki icmâlarının çoğunda, üzerinde birleşmelerinin zannî delilleri katiye yakına dö­nüştüren ictihadlarma göre, umumî veya galip durumdaki serbest ya­rarlara (mesâlih-i mürsele, kamu yaran) dayandıklanm görürüz. Ic-mâlannın dayanaklarının Kitap ve sünnetten bir delil olması pek az­dır. İşte bunun için icmâ, üçüncü delil olarak kabul edilmiştir, çünkü dayanağı bilinmemektedir. Şayet dayanağı Kitap ve sünnetten bir de­lile inhisar etseydi, Kitap ve sünnet delillerine katılacak, onlardan ay-n bir delil olmayacaktı. Hz. Ömer'in (r.a.) ve ona uyan diğer sahabenin isteğiyle, Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) Kur'an'ı bir Mushafta toplaması bu­nun örneğidir. Buharî'nin rivayetine göre, Zeyd b. Sabit (r.a.) şöyle de­miştir: «Yemâme savaşında, Ebu Bekir (r.a.) beni çağırttı. Yanında Ömer (r.a.) de vardı. Ebu Bekir şunları söyledi: "Ömer bana geldi ve Yemâme savaşında ölümün Kur'an hafızlarını (kutra) silip götürdüğü­nü, kurrâ neslinin tükenmesinden korktuğunu, Kur'an'ı toplamayı

emretmemi uygun gördüğünü söyledi. Ben de Ömer'e, Rasûluîlah'ın (s.a.) yapmadığı bir şeyi nasıl yapabileceğimizi belirttim. Ömer, and olsun ki, o iyidir dedi. Ömer, Allah gönlümü bu düşünceye açıncaya kadar bana başvurmaya devam etti. Sen dürüst (güvenilir) ve akıllı bi­risin, seni itham edemiyoruz. Rasûlullah için vahyi de yazıyordun." Ben de Ebu Bekir'e şöyle dedim: "Rasûlullah'ın yapmadığı bir şeyi na­sıl yaparsınız?" Bunun üzerine Ebu Bekir, "O, and olsun ki, hayırdır dedi[363]

Hz. Ömer'in (r.a.) "O, and olsun ki, hayırdır" sözünden ve daha son­ra Ebu Bekir'in gönlünün yatışmasından anlıyoruz ki, Kur'an'ın top­lanması yararlardan biridir, çünkü "hayır" terimiyle, ümmetin kendi­siyle salâh bulduğu durumlar kastedilir. Ebu Bekir ve Zeyd b. Sâbit'in "Rasûlullah onu yapmadı" sözünden de anlıyoruz ki, bu iş maslahat-i mürsele'dir, hukukta muteberliğini gösteren bir şey yoktur. Sahabe bunun muteber sayılmasında icmâ etmiştir. Aynı şekilde, Hz. Ömer döneminde ve ondan sonraki halifeler ve hâkimlerin kendisine uydu­ğu içki içenin haddinin seksen değnek olduğunda, atâ (ordu ve maaş) divanının kurulmasında, fetihler azaldığında müslümanlarm başına gelen musibetlere (nevâ'ib) hazırlık olması İçin Irak sevâdı toprakla­rından elde edilen ganimetin dağıtımım terkinde, Ömer b. Abdilaziz devrinde Rasûluîlah'ın (s.a.) hadisinin yazılmasında icmâ etmeleri; Ömer b. Abdilaziz'in "Yaptıkları kötülükler ölçüsünde insanların da­vası (ihtilafi) ortaya çıkar" sözü ve içlerinde İmam Malik'in de bulun­duğu onu izleyen birçok bilginin bir asıl kılması, müslüman hâkimle­rin ve imamların uyguladığı yargılama şekilleri, süre vermeler, şahit­lerin tezkiyesi, cevap vermekten kaçınanın hapsedilmesi, ölü veya gâ-ib aleyhinde delille kendi lehine bir hak ispat eden için kaza yemini or­taya koymaları da mürsel yararlardandır. [364]

 

C.Ümmetin Mensuplarıyla İlgisi Açısından Yararlar:

 

Şimdi de, yararların ikinci sınıflamasına geçelim. Ümmetin bütü­nü, grupları veya bireyleriyle ilgisi açısından yararlar, "külli" ve "cüzT yararlar olmak üzere ikiye ayrılırlar. Hukukçuların terminolojisine göre, "küllî"den bütün ümmeti eşit bir şekilde ve ümmetin büyük bir grubunu veya bir bölgeyi ilgilendirenler, "cüzTden de bunun dışında­kiler kastedilir.

Ümmetin bütününü ilgilendiren genel yararın (el-maslahatu'l-âm-me) örnekleri azdır. Meselâ ülkenin savunulması, cemaatin birliğinin parçalanmaktan, dinin zevalden, Harameyn'in yani Mekke ve Medine'nin gayr-i müslimlerin eline düşmekten, Kur’an’ın tüm hafizlarmın birden tükenmesi ve Mushaflannın telefiyle bütün olarak dağılma ve değiştirmeden, sünnet ilminin uydurmaların girmesinden korunması gibi salâhı ve fesadı bütün ümmeti ve onun her bir ferdini ilgilendiren yararlar bunların örneğidir. Zarurî ve hâcî yararların bir kısmı, üm­metin tümünü ilgilendirir.

Büyük gruplarla ilgili yarar ve zarar ise, ihtiyaç derecesine göre ül­keler, kabileler ve bölgelerle ilgili zarurî, hâcî ve tahsînî yararlardır. Meselâ, meydana gelen olayların (nevazil) çözümlenmesi için yapılan yargılamalar, müslüman tüccarların ticaret için bölgelerine gittikle­rinde emniyetlerinin sağlanması ve gayr-i müslimlerin kıyı pazarları­na (limanlarına) uğradıklarında saldırılarından güven içinde olmala­rını sağlamak için gayr-i müslimlerin hâkimiyeti altındaki denizlerin emniyeti konusunda müslüman emirler ile muhalif milletlerin yöneti­cileri arasında yapılan anlaşmalar (uhûd), İslâm limanlarına girdikle­rinde İslâm bölgelerine sattıkları meta, gıda maddesi vb.'nin bedelinin onda birini (% 10) veya gıda maddelerini özel olarak Harameyn'e sev-kettiklerinde % 5'ini vermek üzere gayr-i müslim tüccarlarla yapılan akidlerle ilgili düzenlemelerin yapılması bu çeşit yararlardandır.

Özel cüzi yarar (el-maslahatu'l-cüz'iyyetu'l) bir tek bireyin veya az sayıda bireylerin yararıdır. Bunlar çok çeşitli ve derecelidir. Muamelâtla ilgili hukuk normları onların korunmasını üstlenmiştir. [365]

 

D. Sağlamaya Duyulan İhtiyaç Açısından Yararlar:

 

Başına gelmemesi için zararı kaldırmaya veya yararı sağlamaya ihtiyaç açısından yapılan sınıflamaya göre, yararlar katî, zannî ve vehmî yararlar olmak üzere üç kısma ayrılır.

"Kafi Yararlar"Oraya yol bulabilen insana, Allah için Kabe'yi haccetmesi gereklidir"[366] âyetinde olduğu gibi,'tevile ihtimali olmayan nas türünden delillerin gösterdiği, az önce geçen küllî zarurî deliller gibi dayanağı hukuk normlarının tümevarımla incelenmesi olan çok sayıda delilin birleştiği veya zarurî konuda Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında zekât vermeyenlere karşı yapılan savaş gibi aklın, ümmet için sağlanmasında büyük salâh veya zıddının meydana gel­mesinde büyük zarar doğacağını belirlediği yararlardır.

"Zannî Yararlar" (el-Mesâlihü'z-Zanniyye), birkaç eşittir. Bir kısmı­nın zannî oluşunu akıl gerektirir. Meselâ, Kayravan'da korku zama­nında meskûn bölgede bulunan evlerde bekçi köpekleri edinilmesi böyledir. Büyük bilgin Ebu Muhammed b. Zeyd evinde köpek edinmiş­ti. Ona "İmam Malik hazarda köpek edinilmesini mekruh görüyor" de­diklerinde, "İmam Malik böyle bir zamanı görseydi, evinin kapısında bir arslan tutardı" cevabını vermiştir. Bir kısım yararın zannî oluşu ise, hukukun zannî bir delilini göstermesinden dolayıdır. Meselâ, "Hâ­kim, öfkeli olduğu sırada hüküm veremez[367] hadisi böyle bir delildir. "Vehmi Yararlar" (el-Mesâlihu'l-Vehmiyye) ise, ilk anda salâh ve hayır olduğunu düşündürürse de, dikkatli bir düşünce sonucu zarar olduğu anlaşılan yararlardır."Vehmi" (yanılsama) oluşu, afyon, haş­haş, kokain, eroin gibi uyuşturucuların kullanılıp, kullananların salâ­hına olmadığı halde hoşlarına gitmesinde olduğu gibi, ya zararının gizliliği, ya da "Sana içki ve kuman sorarlar. De ki: İkisinde hem bü­yük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür[368]  âyetinin haber verdiği gibi salâhın fesâdla katışık olması dolayısıyladır.

İslâm hukukunun tanıdığı yararlar konusunda sözün özü budur. Bu ilme eğilenlerin, durumlar (mesâlik) içinden çıkılmaz bir şekil al­dığında, karşılaşılan olaylarda (nevâ'ib ve nevazil) ümmetin işlerini sürdürmede, yararların hukukçunun gireceği en geniş yol olduğunu öğrenmeleri için, bu konuda biraz durmanın büyük faydalan vardır. Şayet hukukçu, bu açık yolu ve apaçık delili izlemezse, İslâm'ı genel ve sürekli (yaşayan) bir din olmaktan çıkarmış olur.

Yararlar ve zararlann, kasıtlı olarak veya işin sonunda dolaylı ola­rak meydana gelmiş olması açısından başka bir sınıflaması daha var­dır. Bu sınıflama, hukukçunun uzmanlığını gerektirir. Çünkü, yarar-lann ve zararlann esasları sağduyululara gizli kalamaz; hukukların yararlıyı sağlama ve zararlıyı'gidermedeki tutumu, kolaylıktan yana­dır; bu konuda ona uymak iyidir, bu meselelerde bilginlerin ittifakı az­dır. Yarar ve zararlann nicelikleri, sonuçlan, sağlama ve giderme yol­lan, kanşık bir konudur; bilme ya da bilememe, kabul ya da red açı­sından akılların kavrayıştan bu konuda farklılıklar gösterir. Bu konu­da hileler ve zerâ'i (kaçış yollan) ortaya çıkar. Yine bu konuda illetle­ri iyice kavrama ya da kavrayamama durumu belirir, Aynca, hukuk-ların farklılığı da ortaya çıkar. Bu konuda, İslâm hukukunun genel ve sürekli olmaya elverişli bulunduğu belirginleşir. Bu, hileler ve sed-du'z-zerâf konularında daha iyi görülecektir. [369

 

 

 

[301] Hud, 11/88.

[302] A'râf, 7/142.

[303] Kasas, 28/4

[304] A'râf, 7/85.

[305] Hud, 11/85, Şuarâ, 26/183.

[306] A'râf, 7/85.

[307] A'râf, 7/56.

[308] Bakara, 2/205.

[309] Muhammed, 47/22.

[310] Enbiya, 21/105.

[311] Nûr, 24/55.

[312] Nahl, 16/97.

[313] Maide, 5/20.

[314] Bakara, 2/205.

[315] Mü'minûn. 23/115.

[316] Mü'minûn, 23/71.

[317] Müslim, İman, 62/Ahmed, Müsned, c. 3, s. 413, c. 4, s. 385.

[318] Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 119-122.

[319] îcî, Mevâkıf, (İstanbul ty.), c. 3, s. 146.

[320] eş-Şâtıbî, Muvafakat, Cttınus), c. 2, s. 13-14.

[321] Bakara, 2/237.

[322] İzzuddîn b. Abdisselâm, Kauâ'id, c. 1, s. 4-5.

[323] es-Sâtıbî. MuvâfakAt. c 2

[324] Malik, Muvatta, Buyu, 95, 96.

[325] İzzuddîn b. Abdisselâm, Kauâ'id, e. 1, s. 8.

[326] İzzuddîn b. AbdisselSm  Kauâ'id, e. 1, s. 4

[327] İzzuddîn b. Abdisselâm, Kavâ'id, c. 2, s. s. 160-161.

[328] İzzuddîn b. Abdisselâm, Kavâ'id, c. 1, s. 89-91.

[329] Buharî, İlim, 12, 48/Müslim, İman, 141, 142/Tirmizî, Edeb, 72.

[330] Bakara, 2/219

[331] Necm, 53/32.

[332] A'râf. 7/33.

[333] Bakara, 2/217.

[334] Kasas, 28/4.

[335] Bakara, 2/12.

[336] Fecr, 89/12.

[337] Maide, 5/4.

[338] Tuzak kurarak öldürmenin hukukî tartışması için bkz. İbn Teymiye, Siyaset, Çev. Vecdi Akyüz (İstanbul 1985), s. 113-114 (Çev).

[339] Bu terimlerin ortaya çıkışı için bkz. Hudarî, Muhammed, Tarihut-Tkşrî'il-İslâmî (Kahire 1967, 8. B.), s. 24-29, 191-193/Karaman, Hayreddin, İslâm Hukuk Tarihi (İstanbul 1975), s. 67 (Çev).

Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 122-132.

[340] A'râf, 7/32.

[341] İsra, 17/31.

[342] Buharî, Tfeheccüd, 20/Müslim, Sıyâm, 188/Nese*î, Sıyâm, 78.

[343] Malik, Muvatta, Buyu, 56-57.

[344] İzzuddîn b. Abdisselâm, Kavâ'id, c. 1, s. 4.

[345] eş-Şâtıbfnin Kitâbu'l-Mekâsıd'vam. ikinci kısım beşinci meselesindeki söz­lerinden kısaltılarak alınmıştır (c. 2, s. 348-364).

[346] Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 133-137.

[347] Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 138.

[348] Suyûtînin öğrencilerinden birine âit olan Zeylu Kitâbil-Lubâb fil-En-sâb'da şu bilgi vardır: "Tûfa, Bağdad civarında Sarsar bölgesinin bir köyü­dür." Hanbelî tabakat (biyografi) kitaplarında zikredilen usulcü hukuk bil­gini Abdulkavî et-Tûfî, buralıdır. Şezerâtu'z-Zeheb'de biyografisi vardır. Burada 716/1316'da öldüğü belirtilir.

[349] Gazzâlî, Muhammed b. Muhammed, el-Mustesfâ min İlmi'l-Usûl (Beyrut ty.), c. 1, s. 288.

[350] eş-Şâtıbî, Muvafakat, c. 1, s. 38.

[351] Mumtahine, 60/12.

[352] eş-Şâtıbî, Muvafakat, c. 2, s. 8.

[353] Devletin vatandaşın beslenmesini ve sağlığının korunmasını sağlaması da bu çerçevede düşünülmelidir (Çev).

[354] Faizini arttır, vadeyi arttırayım" seklinde olurdu (Çev).

[355] Ankebut, 29/29.

[356] es-Subkî, Tâcuddîn Abdulvehhâb b. es-Subkî, Cem'ul-CevâmV (Mısır 1318), c. 2, s. 280.

[357] Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 139-143.

[358] eş-Şâtıbî, Muvafakat, c. 2, s. 10-11.

[359] Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 143-144.

[360] Gazzâlî, Mustesfâ, c. 1, s. 290-291.

[361] İmamu'l-Harameyn, Kitabu'l-Burhân, (?).

[362] Gazzâlî, Mustesfö, c. 1, s. 286 vd.

[363] Buharî, Fedâ'ilul-Kuran, 3 (Tİrmizî, Ttefsîru Sûre, 9,18).

[364] Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 144-148.

[365] Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 148-149.

[366] Âlu İmran, 3/97.

[367] Buharî, Ahkâm, 13/Müslim, Akdıye, 16/Ebu Davud, Akdıye, 9/Tirmizî, Ah­kâm, 7/Nesef, Kudât, 32/İbn Mâce, Ahkâm, 4.

[368] Bakara, 2/219.

[369] Muhammed Tâhir bin Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, Rağbet Yayınları: 149-150.

İslam Hukuk felsefesi ve Gaye Problemi / Tahir bin Aşur

25 Yorum

Diğer Haberler

Fıkıhdan İslâm Hukukuna / Prof.Dr.Talip Türcan

Asr-ı Saadet İktisadı & Peygamber Nasıl Bir Ekonomi Uyguladı? / Cengiz Kallek

Nurullah Erkoç : Unutulan Sünnet  "İtikaf"

El-Ezher'in hazırladığı alternatif İslami anayasa taslağı

Tarihte Ekonomik Dönemler,Sistemler ve İslamiyet / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Hukukuna göre Kadının Boşanma Hakkı (1) / Yunus Vehbi Yavuz

İslam ekonomiye ne der? / Günümüz Meselelerine Cevaplar..

İslam Hukukunun Genel Gayesi / Tahir bin Aşur

İslam Ekonomisi ve Marxçı Sosyalizm Açısından İhtiyaç / M.Bakır es-Sadr

İslam Devlet Teorisinde Yönetim İlkeleri / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

Hz.Ali'nin torunundan "Haklar Risalesi"

Beş İslam'ın Şartı (İbadetler) + Altı da İnancın Şartı (Amentü) - Ahlâk-sız Türk Müslümanlığı / Prof.Dr.İlhami Güler

İslami finansı anlamak / Frank Vogel

Zekatın terbiye edici etkisi ve Friedman / Aliya İzzetbegoviç

Din ve İktisat / Prof.Dr.Musa Kâzım Yılmaz

İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm / Hakkı Eren

İslam Ekonomisi ve Marksist-Kapitalist Ekonomi / Musavi Lari

Günümüz Çarpık Ekonomi Anlayışı ve İslam Ekonomisi / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam Ekonomisinin Mülkiyet Anlayışı / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

İslam'da İktisat Nizamı / Takiyyuddin en-Nebhani

Osmanlı Hukuk Sistemi

İslam Ekonomisinin Genel Yapısı / Muhammed Bakır es-Sadr

İslam İktisat Doktrini Üzerine Mülahazalar / Yahya Arslan

Ebu Hanife'nin İctihatlarında Dinde Kolaylık ve Fakirin Korunması / Yrd.Doç.Dr.A.Vehbi Ecer

İslam Hukukunun Kaynağı Olarak Kur'an / Yrd.Doç.Dr.Ali Duman

İslam Hukukunun Gayesi / Dr.Ali PEKCAN

İslam'ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler

Seküler Dünyada Fıkh'ı Konuşmak / Dr.Ebubekir SİFİL

İslam'ın Hükümleri Zamana Göre Değişir mi?

Temel Çizgileriyle Doktriner Kapitalizm / M. Bakır Sadr

İslami Ekonominin İncelikleri / Dr.Mustafa Özel

İslam'ın Sağladığı Sosyal Güvenlik / Prof.Dr.Faruk Beşer

Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kur'an / Prof.Dr.Suat Yıldırım

İşçi ve İşverenin Hukuki ve Ahlaki Sorumlulukları / Dç.Dr.Selim Arık

İslam'da Adalet İlkesi / Prof.Dr.Muhit Mert

İslam Hukukunda İctihat Kavramı
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz