Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Bir Yöntem Sorunu Olarak Maslahat / Ramazan Yazçiçek
Şer’î şerifin gayelerini korumak ve gerçekleştirmek hedefli olan maslahat, itaâtten kaçışın, heva ve hevesin "meşru"(!) sığınağı değildir. Küllî asıla muhalif eylem maslahat olamaz. İlâhi teklife muhatap olan her insan; emrin en yüksek derecesi olan ‘tevhid akidesini’ muhafaza etmek, en şiddetli nehiy sebebi olan ‘tağut’a kulluktan’ kaçınmak zorundadır. Asılda kaybedilenlerin tavizle elde edilenlerden çok daha fazla olduğu unutulmamalıdır. Şer’î hükümler dikkate alınmadan salt aklî kıyasla gidilecek olunursa mefsedet kaçınılmazdır. Bu sapmanın önemli sebebi, Şârîi dikkate almamak ve/veya İslâm’ın bütüncü özelliğinden uzaklaşmaktır
03/05/2011 / 10:22

Giriş
Tevhidîn özü olan "La ilahe illallah" kavramı başta olmak üzere günümüzde bir çok temel kavram aslî anlamını yitirmiş; gayr-i islâmî, ircaî anlamlar yüklenmiştir. Aynı kavram ile farklı kasıtların güdülmesi hemen her dönemde düşün karmaşasının önemli bir sebebi olmuştur. Bunun özünde bilgi eksikliği vardır. Her ne kadar kasıt ehli sözkonusu olsa da taklit edenler açısından bu yine böyledir.


Anlam kaymasına uğratılan kavramların en önemlilerinden biri "maslahat"tır. Bu kavram, zaman içerisinde farklı anlamlarda kullanılmıştır. Esas itibariyle maslahat muteber olduğu gibi hakkı ve takvayı hedefleyen pozitif içerikli bir ıstılahtır. Ancak, adına "maslahat" konularak takınılan çoğu nefsî tavır, İslâm’ı anlamada/yaşamada en ciddi metodik yanlışlardan biri haline gelmiştir.


Bu olguyu, bir yöntem sorunu çerçevesinde tartışmaya vardıran sebepleri iki noktada toplayabiliriz: Birincisi, düşünsel bozulmanın beraberinde ürettiği metoda dair yanlışlıktır. İkincisi ise profan egemen güçlerin kuşatmasında kalan inananların ‘müslümanca’ yaşamak çabasıyla ürettikleri samimi ancak yine yanlış çözüm yöntemidir. Bu durum haktan uzaklaşmanın sonucu sayılabileceği gibi yeni bozulmaların önemli bir sebebi de görülebilir.
Bu yazımızda, maslahata kısa fıkhî değinilerde bulunmakla birlikte esas itibariyle yöntem sorunu açısından bakacağız.


Salâh ve Fesad
Maslahat (sa-la-ha), Arapça bir kelime olup, lûgat manası menfaât ve iyiliğe vasıta olan, sulhün gerektirdiği şey, rahatlık, dine olan bağlılık demektir. Kur’an’da doğru olan ameller için kullanılır. Maslahat, mefsedet (fe-se-de)in zıddı bir kavramdır. Onu bu anlam bütünlüğü içerisinde düşünebiliriz. Mefsedet, fesad kökünden türemiş; bozgunculuk, haddi tecavüz edip zulmetmek, istikametten sapma, ibadetin bozulması, ameller için geçersiz olma, hükmü olmama, uygunluktan uzaklaşma, itidalden çıkma anlamlarına gelir. (Apaydın, 1990; Kerimoğlu, 1990; Ünal, 1990; Apaydın, 1995; Köse, 1991)


"Cümhur-i fukahâ, İslâm hukukunda maslahatın muteber olduğunu ittifakla kabul eder. Onlara göre nefsî arzunun mahsulü olmayan ve nass’lara aykırı düşmeyen maslahatla amel etmek gerekir."(Ebu Zehra, 1990: 242; Zeydan, 1982) Keza maslahatın şer’î bir delile aykırı olmaması, kat’î ve küllî (umûmî) olması da alimlerimizce şart koşulmuştur (Köse, 1991).
İslâm hukukçuları, bilgi elde etmenin ilk yolunun haber-i sâdık olduğunu söylemektedirler. Keza Allahü Teâlâ’nın emirleri maslahat’ı kavramamızda ilk yoldur. O’nun nehiyleri de mefsedet’i gösterir. Gazalî: "Maslahattan maksat, şer’î şerifin gayelerini korumak ve gerçekleştirmektir" der. İlâhi teklife muhatap olan her insan, emrin en yüksek derecesi olan ‘tevhid akidesini’ muhafaza etmek, en şiddetli nehiy olan ‘tağut’a kulluktan’ da kaçınmak durumundadır. Zira küfür mefsedet hükmündedir. Mefsedetin izalesi imkân olduğunda her müslümanın üzerine vaciptir. Tağutî güçlerle savaşmak maslahatın en üst derecesidir. Yine İbn-i Abidin: "Dinin muhafazası, maslahatların en üstünüdür" hükmünü zikreder." (Kerimoğlu, 1992).


Maslahat, aynı zamanda meşruiyet sınırları belirlenme zorunluluğu olan bir ıstılahtır. Aksi taktirde Allah’ın sınırlarının büsbütün ihlâli sözkonusu olabilir. Zira şer’î hükümlere aykırı olan herhangi bir tavır, maslahat değil mefsedettir. Bundan ötürü küllî maslahatların cüz’î maslahatlardan öne alınmasında ilk etapta faydalı gözükenin terki sanılabilir. Örneğin, gerektiğinde, savaş faydasının hayatta kalma faydasının önüne alınması gibi (Köse, 1991). Şüphesiz şer’î hükümler genel anlamda küllî bir maslahat; özel anlamda da her bir meselede cüz’î bir maslahat içerirler. Şerî yükümlülüklerde, kendisi için meşrû kılınandan başkasını arayan kimse, şerîata ters düşmüş olur. Çünkü meşrû kılınan hükümler, sadece maslahatların temini, mefsedetlerin de uzaklaştırılması için konulmuştur. Şerîata muhalefet edildiği zaman, muhalif bulunan amellerde maslahatın temininden ya da mefsedetin uzaklaştırılmasından söz etmek mümkün olmayacaktır (Şâtıbî, 1990: 2/389,334).


İslâm, kulu hevasına uymaktan kurtarmak için gelmiştir. İslâm şerîatı, Allah’a kulluğun en üst düzeyde gerçekleşmesi için getirdiği hükümler ile maslahatın teminine yönelmiş; neyin maslahat olduğunu belirlemiş ya da belirlenmesinde uyulacak kuralları koymuştur. Maslahat, arzu ve heveslerle belirlenmez. Zira arzu ve heveslere uyulursa yer gök her şey fesada gider (Erdoğan, 2000: 34).


"Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi." (Kur’an 23: 71).


Tâkat üstü yükümlülükler (teklîf-i mâ lâ yutâk) şer’an bâtıldır (Şâtıbî, 1990: 2/27). Mükellefin, ikrâh; zorlama, tehdit ve tazyik etme karşısında istemediğini; tasvip etmediğini yapmak zorunda kalması mümkün, belki gereklidir. Ancak bunun boyutları, ‘yapılabilirlik’ cevabı bizatihi muhatabın kendisiyle alakalıdır. Bir insan için ikrah sebebi bir diğer insana cevaz (ruhsat) olmayabilir. Dolayısıyla mazur muhatap ilgili mazeretinde fesad ehli sayılmaz. Özürlünün müsadeli hali sığındığı çözümü esas itibariyle ‘fâsid’ olmaktan çıkarmadığı gibi, kesinlikle genel bir çözüm kaidesi haline de getirmez. Zarurete dayalı ruhsatları kullanmak gereklidir. Burada zaruretin sınırının ne/neresi olduğu cevabı ise faile bırakılmıştır. Bunun sebebi tamamen sıkıntı, rahatsızlık halidir. Ancak, ara çözüm ile ana/esas çözümü bir birine karıştırmamak gereklidir. Ara çözüm, sürekli/esas çözüm değildir (Şâtıbî, 1990: 1/302; Karaman, 2001).


Bu yaklaşım aslında şartların söz konusu olduğu her alan için geçerlidir. Burada, zaruretle orantılı olması gerekli ruhsat halini umumileştirmemek, çözüm arayışını ertelememek gerekir. Aksi taktirde mücadele iptal edilmiş, dolayısıyla gidişat tersine çevrilmiş olunur. Bu, cevaz olmaktan çıkar, yanlışı mutlaklaştırmak olur ki, bu da dinen merduttur. Keza zorluk karşısında başvurulan bireysel ruhsatı umumileştirmek çözümsüzlüğü çözüm sanmaktır, hamhayalliktir. Bu tutum zaman içerisinde düşünsel tükenişi hızlandırdığı gibi ikiyüzlülük ve münafıklığı da artırır ve kendiyle çelişik bireyler ortaya çıkarır. Azimeti tercih ise direnme gücü kazandırır, onurlu bireylerin yetişmesini sağlar, geleceğe hayırlı bir miras bırakma sermayesi oluşturur.


Maslahat’tan Mefsedet’e
Açık ve kesin olan nass’ların zıddına veya terkine yönelik tavıra gelince bu maslahat değildir. Maslahat kavramının asıl manası, şer’î şerifin gayelerini korumak ve gerçekleştirmek iken, günümüzde bu kavram özellikle hareket fıkhı açısından çarpık ve yanlış bir anlam yüklenmiştir. Dinin emir ve yasaklarına uysun uymasın menfaât elde etmek, içinde bulunulan ‘an’ neyi gerektiriyorsa öyle davranmak maslahat diye algılanır olmuştur. Dolayısıyla kavram aslî anlamını yitirince ehven-ü şerr’e sığınılır ve oradan da hile-i şer’îye doğar. Bu durum da maslahatın mefsedete dönüşmesidir. Oysa ki şer’î şerif’te hile olmaz. Burada da maslahatın anlamı ve hedefleri farklı iken nefsî arzuların eylemlerine dönüştüğünü görürüz. Bunun bireysel olmaktan çıkartılıp umumileştirilmesi ise vahametin azametini göstermektedir.


Kur’an’da salah, hakka uyma, tevhidi ikame etme anlamında övülmüşken, maslahat formunun adeta haktan imtina etme, menfaât elde etme, ‘an’ı kurtarma anlamında konumlandırıldığı görülür. Keza salah ve fesad kelimeleri birbirinin zıddıdır. Fesad, bir çok âyette kınanmış, insanın ve âlemin haktan sapmışlığı, bozulmuşluğu olarak bildirilmiştir. Ancak zaman içerisinde fesad adeta salah gibi görülmeye başlanılmıştır. Dine rağmen yapılagelen fasid işlerin adı maslahat konulmuş, müfsidler de ıslah ediciler olarak görülür olmuştur. Bu arada Allah’ın dosdoğru yolunun ifsad edilmesine razı olmayan muslihler ise bozguncular, tekere taş koyucular gibi gösterilmeye çalışılmış; eziyete, ithama maruz bırakılmışlardır.
Bütün bunlar, dinin, uçları açık bir ideoloji gibi görülmesinden, üretilmiş değerlerin mutlaklaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Oysaki din, salt fayda-zarar (çıkar) kriterli değil tamamlanmış emir ve yasaklar manzumesidir. Tecdide dayalı üretmeler ise öze muhalif olmayan; özün, yaşamın gerçekliğine dair yorumudur; şartlar ile kayıtlıdır, yani mutlak değildir.


Şâtıbî, şerîatı tanımlarken şunları söylüyor: "Şerîat, kulun dünya ve âhiret işlerini en üst düzeyde gerçekleştirebilmesi için gerekli olan her şeyi getirmiş ve açıklamıştır. Hiç bir yeni olay yoktur ki, şerîatte ona dair bir hüküm mahalli bulunmasın; bu mümkün değildir. Dolayısıyla "meskûtun anh" yani hakkında sükût geçilmiş bir şey yoktur." (Şâtıbî, 1990:1/42,165) Demek ki dine rağmen yapılan bir işe, oluşa tavra maslahat denilemez. Böylesi davranışlar olsa olsa mefsedet olur ki, bu ise indî görüştür. Böylesi pervasız bir tavır dini tahrife ve de ifsada kalkışmaktır. Çünkü Allah geçmişin bilgisine sahip olduğu gibi geleceğin bilgisine de sahiptir. Keza Allah, kıyamete kadar olmuş, olacak her hususa cevap içeren bir din göndermiştir.


"Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin keyfi arzularına uyma." (Kur’an 45:18) "Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur."(Kur’an 17: 36)
Muaz b. Cebel (r)’ın rivâyet ettiği bir hadiste Allah’ın Rasûlü (s): "İlim amelin imamıdır, amel ona uyar" buyurulmuştur. Ömer b. Abdulaziz (r), "Kim ilmi olmadan Allah’a kulluk etmek isterse ifsad ettiği ıslah edeceğinden daha fazla olur" söylemektedir (İbni Teymiyye, Tarihsiz: 97).
Bir şey hakkında şer’î yasağın bulunmuş olması, o konuda mükellefin bir maslahatının bulunmamasını gerektirir. Bazen ilk bakışta bir konuda mükellefin maslahatının bulunabileceği düşünülebilir; ancak iyice üzerinde durulduğunda öyle olmadığı görülecektir. Buna yeltenen kimse farklı düşünse bile Allah Teâlâ o şeyde kula yönelik bir maslahat olmadığını bilir ve o yüzden de onu yasaklar (Şâtıbî, 1990: 1/294).
Peygamberimiz, "Sizi gecesi gündüzü gibi aydın bir yol üzere bıraktım" (Ebû Davud, Mukaddime) diye buyurmaktadır. Hakkında özel bir delil bulunmayan maslahat, indî bir görüş mahsulü olup nefsî arzulara dahil bir şeydir. Keza bir nass’a dayanmaksızın maslahatı delil olarak almak, şerîat hükümlerinden sıyrılmak ve maslahat adına insanlara zulmetmektir (Ebu Zehra, 1990: 242). İnsanların dine rağmen izzeti başka yerlerde ve İslâm’ın hoş görmediği hatta yasakladığı yöntemler ile aramaları gayr-i islâmîdir. Bu tavır insanı, İslâm’ın gerçekleştirmeyi hedeflediği salaha değil bilakis fesada götürür. İslâm faydacı (pragmatist) bir mantığı asla kabul etmez. Bireyine ilkeli olmayı emreder. Faydacı, çıkarcı bir yaklaşım İslâm’ın izzetiyle örtüşmez. Maslahatı gözetmek, ilkeli davranmaktır. Bunu insanın sınırlı cephesinde değil, vahyin aydınlığında aramak ve emredilene uymak gerekir. Kaldı ki aksi tavır dünya ve ahiret bütünlüğü içerisinde düşünüldüğünde faydadan ziyade birçok zararı barındırmaktadır.
İnsanın her bir talep ve ihtiyacı İslâmî yaşam çerçevesinde karşılanmıştır. Can, akıl, nesil, din ve malı koruma maslahatları bunların başında gelir (Şâtıbî, 1990: 2/9; Ebu Zehra, 1990: 238). Bunları koruma çabası İslâm’ın hükümleri kapsamında olmalıdır. Nitekim yaşam zarureti ruhsatları mümkün/gerekli kılarken yaşamı İslâmîleştirmek ise ertelemeksizin mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.
"Yahut ‘Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk’ demeyesiniz diye (Kur’an’ı indirdik). İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidâyet ve rahmet geldi. Kim, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir! Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız." (Kur’an 6:157)
"O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır."(Kur’an 7:157)
Şâtıbî maslahatın uygulamasına dair şunları söylemektedir: "Küllî bir durumla cüz’î bir durum teâruz (zıddiyet) halinde bulunursa, küllî olan takdim edilir. Kısmî maslahatların ihlâle uğramasıyla âlemdeki nizam bozulmaz. Cüz’î maslahatın küllî maslahattan öne alınması durumu ise bunun aksinedir. Çünkü küllî maslahatların ihlâl ve dumûra uğramasıyla âlemdeki nizam bozulur." (Şâtıbî, 1990: 1/327) Allah, insanın maslahatının gerçek manada ne olduğunu en iyi bilirken, yine insanın heva ve hevesiyle işlemiş olduklarında mefsedetin maslahattan fazla olması da muhakkaktır.
"De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?"(Kur’an 2:140). "Size ancak az bir bilgi verilmiştir."(Kur’an 17:85) "Allah bilir siz bilmezsiniz." (Kur’an 24:19) "Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır." (Kur’an 67:14) "Sizden, sözü gizleyenle onu açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüzün yürüyen (onun ilminde) eşittir." (Kur’an 13:10) "Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir." (Kur’an 67:13) "Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir." (Kur’an 53:23)
Maslahat her zaman faydacı bir kasıtla çıkar elde etmek için başvurulan bir yöntem olmayabilir. Bazen de, "hamaset duygularına veya davanın zafer ve yayılmasına duyulan arzulara kapılan davetçiler; şu insan veya bu unsurları kazanayım diye davadan taviz verme yoluna gitmektedirler. Gene bu davetçiler aynı noktadan hareketle davetin duyarlı ölçüsüyle hiç bağdaşmayan ve dosdoğru davet metoduyla hiç uyuşmayan araç ve yöntemlere de başvurmaktadırlar. Davanın zafer ve yayılmasına duydukları aşırı hırstır kendilerini bu hale getiren. Davaya maslahat (avantaj) sağlayayım diye bu duyguya kapılmaktadırlar. Oysa ki davanın gerçek maslahatı, müstakim çizgiden ayrılmamaktır. Ne az ne de çok saptırılmadan bu istikameti korumaktır. Sonuç ise, gayba kalmış bir şeydir. Bunu Allah’tan başka hiç kimse bilmez. Bundan dolayı dava adamı, bu tür sonuç hesaplarına girişemez. Çünkü davetçinin görevi; davanın, duyarlı, net ve açık yolunu izlemek ve bu istikametin sonucunu ise Allah’a havale etmektir. Sonra bu sonucun hayırlı olacağı da muhakkaktır.
Yüce Allah, resul ve peygamberlerini koruyarak şeytanların; beşerin fıtrî rağbetleri yoluyla davaya karışmasını önlemiştir (Bak.: Kur’an 22:52-54; 17:73-75). Bundan dolayı masumiyet vasfı bulunmayan diğer davetçilerin çok (daha) dikkatli olmaları zorunludur. Çünkü işin bu yönü sonsuz dikkat ve uyarı istemektedir. "Davanın zaferi" veya "dava maslahatı"na ilişkin olarak duyulan arzuyu fırsat bilen şeytanın bu boşluktan yararlanarak vesvese salmasına meydan vermemek gerekir. Davetçinin son derece sakınması gereken nokta budur.
Davanın maslahatı kelimesinin, dava adamlarının sözlüğünden çıkarılması gerekir. Çünkü bu bir alçalış noktasıdır. Şeytanın baskın yapabileceği bir noktadır. Şu veya bu şahsın maslahatını koruyayım derken şeytanın vesvesesine kapı açılır. Bu açıdan bakılırsa, "davanın maslahatı" (yani davanın çıkarı) meselesi; dava adamlarını peşine takıp davetin vazgeçilmez metodunu unutturan bir put haline dönüşebilmektedir. Bundan dolayı davetçinin görevi, dava metodundan ayrılmamak ve doğabileceği sanılan sonuçlara bakılmadan bu metoda bağlı kalmaktır. Kaldı ki maslahatın nerede olduğunu en iyi bilen Allah’tır." (Faiz, 1995: 1/306-308)
Müminlerin mücadelesinde vahyin devre dışı bırakılması, esasında inananların hayat damarının koparılması demektir. Hemen her dönemin mele’ erki (Bkz.: Kavram, 2004) mücadeleyi sistemin içine çekebilmenin çabası içinde olmuştur. Oysa İslâm tabiatı itibariyle salt dünyevî olana muhaliftir ve yöntemi de vahye rağmen belirlenmemiştir. İslâm’ın, islâmî olmayan metotlarla başarıya ulaşamayacağı ilkesel olarak bildirildiği gibi bu, tarihsel olarak da test edilmiştir. Farklı yöntemler ile İslâmî çabaları sistem içine çekme gayreti gösterenler aynı zamanda Müslümanları sürekli töhmet altında bırakarak, sistemin insanına sunduğu nimetleri sayıp döker, minnet ile rencide ederler. Ayarttıklarının burunlarını yere sürte sürte putlarına taptırırken, hem de sistem içine almış olmanın güvenini yaşarlar. Aldananlar ise şâyet ders almamışlarsa döner şeytanın aldatmasının adını "davanın maslahatı" koyarlar. Keza onlar mücadeleyi küfrî yol ve yöntemlerle yapmayı ganimet sayar, her yönteme mal bulmuş mağribi gibi sarılırlar.
Önceki kavimlerde bu minnet Firavunlar ile ortaya konulmuştur. Onlardan biri Musa’nın başına şöyle kakmıştı: "Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi?"(Kur’an 26:18) Musa (s) ise; "O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir."(Kur’an 26:22) der. Böylece Musa (s), ilâhî cevabı haykırır; kafirlerin yüreğinde hasret bırakacak şekilde gerçek hallerini/niyetlerini de ifşa eder.
İnsanların maslahatları Allah’ın emir ve yasaklarına mutlak itaat etmektedir. Bu istikamette, gayelerin meşruluğu gerekli olduğu gibi, gayeyi gerçekleştirecek vasıtanın da meşruluğu şart koşulmuştur. "İnsanların maslahatı, Allah’ın indirdiğinde, Rasûlü’nün de tebliğ ettiği gibi O’nun şerîatindedir. Eğer maslahatları, onlara Allah’ın kendileri için koyduğuna karşı çıkmada görünüyorsa, o zaman onlar yanılgı içindedirler. Maslahatın Allah’ın teşri ettiğinin dışında bir şeyde olduğunu iddia eden bir kimse bir an dahi bu din üzere kalamaz, bu dinin ehlinden olamaz."(Kutup, 1995) Keza İslâm gayeci bir dindir. İslâm hukukunun değişmeye asla tahammülü olmayan ve evrenselliğini, ebedîliğini sağlayan hükümleri vardır. İslâm’ın gayeci ruhu bir tarafa itilerek her değişim ‘değişim’ adına kabullenilirse İslâm hukuku kısa bir süre sonra "ne hukuku" olduğu bilinmeyen; ilâhî hukuk olmaktan çıkmış beşerî bir hukuk şeklini almış olacaktır (Erdoğan, 2000: 52).
Anlatmaya çalıştığımız netlik ve kararlılığı Peygamberimizin (s) örnekliğinde görmek mümkündür. Peygamberî harekete teklif edilen, makam-mevki, müşriklerle dönüşümlü olarak birbirinin dinine tabiiyyet, ataların dinini kötülememek, statükonun devamı şartıyla istenilenlerin söylenilebileceği şeklinde özetleyebileceğimiz avantajlara (!) itibar edilmediği görülmektedir. Sunulan avantajlar bireysel rahat ve kolaylığı sağlasa bile bunlar mesajın aslını zayi edici olduğu gerekçesiyle red edilmiştir.
Mekke’li müşrikler, farklı çözüm önerileriyle sistemin alternatifini kendi içinden çıkartma hesapları yapıyorlardı. Ancak bu teklifler her seferinde vahiyle açık ve net olarak reddedilmiştir. Bütün bu önerilere davanın çıkarı (maslahatı) mantığıyla yaklaşmak yasaklanmıştır. Bu bağlamda Peygamberimiz (s) birazcık meylediş endişesine karşı şiddetli tehdid ile korkutuluyordu.
"Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o taktirde seni candan dost kabul edeceklerdi. "Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin." "O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın."(Kur’an 17:73-75)
"Eğer sana gelen bir ilimden sonra, onların arzularına uyarsan, (işte o zaman) Allah tarafından senin ne bir dostun ne de koruyucun vardır." (Kur’an 13:37)
Sözün Özü
Sözün özü, şer’î şerifin gayelerini korumak ve gerçekleştirmek hedefli olan maslahat, itaâtten kaçışın, heva ve hevesin "meşru"(!) sığınağı değildir. Küllî asıla muhalif eylem maslahat olamaz. İlâhi teklife muhatap olan her insan; emrin en yüksek derecesi olan ‘tevhid akidesini’ muhafaza etmek, en şiddetli nehiy sebebi olan ‘tağut’a kulluktan’ kaçınmak zorundadır. Asılda kaybedilenlerin tavizle elde edilenlerden çok daha fazla olduğu unutulmamalıdır. Şer’î hükümler dikkate alınmadan salt aklî kıyasla gidilecek olunursa mefsedet kaçınılmazdır. Bu sapmanın önemli sebebi, Şârîi dikkate almamak ve/veya İslâm’ın bütüncü özelliğinden uzaklaşmaktır (Yazçiçek, 2004). Müslümanlar rahat yaşamak için sarf ettikleri mesailerini müslümanca yaşamak için sarf ederlerse elde edecekleri kaybedeceklerinden fazla olacaktır. Kaldı ki Allah, neyin kaybedilen neyin de kazanılan olduğunu en iyi bilendir. Hoşumuza gitmediği halde farz kılınan ameller, sevmediğimiz halde daha hayırlı olabilirken yine sevdiğimiz halde esasında daha kötü olanların bilgisi de hep Allah’ın nezdindedir (Bak.: Kur’an 2: 216) Keza temiz şeylerin helâl pis şeylerin haram kılınmasında (Bkz.: Kur’an 7:157) da hep bu ilâhî hikmetler vardır. Zira bizim güzel dediklerimizin helâl olmama ihtimaline karşın Allah’ın helâl dediklerinin güzel olduklarında şüphe yoktur.
Salâh üzere bir ömür duası ile...

KAYNAKÇA
Apaydın, H. Yunus (1995) T.D.V.İslâm Ansiklopedisi, "Fesad" mad., İstanbul: T.D.V.Y.
Apaydın, H. Yunus (1990) Şâmil İslâm Ansiklopedisi, "Fesad" mad., İstanbul: Şâmil Yayınları.
Ebu Zehra, M. (1990) İslâm Hukuku Metodolojisi, Çev.: Abdulkadir Şener, Ankara: Fecr Yay., 5. Baskı.
Erdoğan, Mehmet (2000) İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul: İFAV. 4. Baskı.
Faiz, Ahmed (1995) Davet Yolu, Çev.: Ubeydullah Dalar, İstanbul: Seçkin Yayıncılık.
İktibas (2004) "Kavram: Mele", Ankara: s: 305.
İbn Teymiyye, (Tarihsiz) Hapishane Mektupları, Terc.: M. Emin Akın, Ankara: Birleşik.
Kutup, Seyyid (1995) Yoldaki İşaretler, Çev.: Mustafa Özel, İstanbul: Özgün Yayıncılık, 6. Baskı.
Karaman, Hayreddin (2001) İslâmın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul: İz Yayıncılık.
Kerimoğlu, Yusuf (1990) Kelimeler Kavramlar I., İstanbul: İnkılâb Yayınları, 11. Baskı.
Köse, Saffet (1991) Şâmil İslâm Ansiklopedisi, "Maslahat" mad., İstanbul: Şâmil Yayınevi.
Ünal, Ali (1990) Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları.
Şâtıbî, (1990) el- Muvâfakât, Çev., Mehmed Erdoğan, İstanbul: İz Yayınları.
Yazçiçek, Ramazan (2004) İktibas, "İslâma Bütüncü Yaklaşım ya da Tevhid", Ankara: s: 305.
Zeydan, Abdulkerim (1982) Fıkıh Usulü, Çev.: Ruhi Özcan, Emek Matbaâcılık, 2. Baskı.

Multeka.com

37 Yorum

Diğer Haberler

Tasavvuf Terminolojisi ve İbn Teymiyye / Murat Kayacan

Çağdaş Dünyada Fakih Sorunu / Dr.Serdar Demirel

Usûl kitaplarında İctihad ve (Makâsıdu'ş-Şerîa) Bahisleri / Taha Câbir el-Alvâni

Dinin kaynağı ben miyim? / Prof.Dr.Ahmet Yaman

Tearuz ve Tercih & İlletlerin Tercihi / İmam Gazali - El-Mustasfa

Tasavvuf'un, İslâm ve İslâm Dışı Kaynaklarına Bakış / Erhan Koç

Nass ve Dogma Üzerine / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

Fadlallah'la Mezhebi İhtilafları Aşmak / Bülent Şahin Erdeğer

Hadisleri Alma Usûllerinden Sema ve Kıraat

Ehl-i Hadis - Ehl-i Re'y Ayrışması Fıkhî mi İtikâdî mi? / Yrd.Doç.Abdurrahman Haçkalı

İslam Hukuk Düşüncesinde Taabbudi Hükümler ve Taabbudiyyâtın Sahası Üzerine / Doç.Dr.Abdullah Kahraman

İslam  Hukukunun Ana Gayeleri / Prof.Dr.Zekiyyuddin Şaban

Bir Yöntem Sorunu Olarak Maslahat / Ramazan Yazçiçek

Fıkıh'ta Gelenek ve Yenileşme / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

İbn Hazm ve Fıkıh Usûlûndekî yolu

İslam Dünyasında Tarihselciliğin Öncü İsmi : Fazlurrahman

İslam'ı yeniden yorumlama misyonu / Serdar Demirel

Gayb Konusu ve Gaybi Alanda Ölçü Üzerine / Prof.Dr.İlyas Çelebi

Hadis'ler İtikadi Tercihlerimizi Belirleyebilir mi? / Muhammed İmamoğlu

İslam Vahyi (Kur'an-Sünnet İlişkisi) / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Fıkıh Toplumu ve Hareket Fıkhı-I / Murat AYDOĞDU

Mezhepçiliğe Karşı Akademik Tavır / Kelim SIDDIKİ

İslam Teolojisinde Tasavvur Sorunu / Haydar Ubeyd

Islahat Hareketi / Malik bin NEBİ

Yeni Nesil Müslümanlık / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

İlmin Muhafızı : İsnad

İslam'ı Anlamada Kaynak(sızlık) Sorunu / Ramazan Altıntaş

Hz.Muhammed'in (sav) Sünneti Doğru Anlaşılıyor mu? / Hamza Türkmen

Durdurulmuş İlkeler ve Bağlamından Kopan Pratikler / Murat Aydoğdu

Klasik Hadis Usûlünün Problemleri / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Klasik ve Çağdaş Tefsir - İctihad Usulleri (Tesbit-Tenkit) / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

Tefsirde İsrailiyat / Doç.Dr.Abdullah Aydemir

Kur'an'ı Açıklamada Usûl

"İslam Akaidine Sızan Yanlışlar ve Ölçü" / İbrahim Sarmış

Modernite ve İctihat / Mehmet Çelen

Akıl-Nakil Çatışmasında Öncelik Problemi / Dr.Maşallah Turan

Tarihsel Muhammed ve Menkabevi Muhammed'i ayırmanın gerekliliği / Prof.Dr.Sönmez Kutlu
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz