Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İslam'da Siyaset Anlayışı / Ebu'l Ala El-Mevdudi
İs­lâmiyet birbiriyle ilgisiz fikirler ve birbiriyle tutarsız hareket tarzlarından ibaret karmaşık bir yığın değil­dir. O, gayet açık-seçik esaslara dayanan düzenli bir sistem, istikrarlı bir bütün teşkil eder. İslâm’ın temel prensipleri gibi teferruatlı davranış kaideleri de hep onun esaslarından çıkarılmış olup, bu esaslarla man­tıkî bağlantı içindedir. İslâm’ın insan hayatının çeşitli sahaları için koymuş olduğu bütün kaideler ve nizâm­lar özleri ve ruhları itibariyle bu dinin ilk esaslarının genişletilmesi, yorumlaması ve mantıkî sonuçları ola­rak karşımıza çıkar. İslâmi hayat ve faaliyetin çeşitli safhaları bu temel postülâlardan tıpkı bir bitkinin to­humdan fışkırması gibi çıkar. Ve yine tıpkı bir ağa­cın bütün yönlerde dal-budak salmasına rağmen bü­tün dallarının ve yapraklarının köke sağlamca bağlı kalması ve kökten beslenmesi gibi, İslâm’ın bütün hayat şeması da onun temel postülalarından çıkar. Şu halde İslâm ideolojisinin hangi tarafını incelemek istersek isteyelim, her şeyden önce temellere gitmek ve temel prensiplere bakmak zorundayız. Ancak o za­man İslâm ideolojisi ve onun özellikleri hakkında ger­çekten doğru ve tatminkâr bir anlayışa varabilir, İslâ­m’ın ruhunu ve tabiatını gerçekten değerlendirebiliriz.
08/05/2011 / 11:55

 

Bu makale yazarın 1939 yılında Pencap Üniversitesinde sunduğu “İslam Hukuku ve Anayasası” konusundaki tebliğinden alınmıştır. Merhum Prof. Dr. Erol Gün­gör’ün tercümesinden yararlanılmıştır.
Bazı kimseler arasında İslâmiyeti zamanın mo­dası olan şu veya bu sistemle bir tutmak âdet olmuş­tur. Bununla da İslâmiyet ile şimdiki Batı’da moda olan demokrasi arasında bir fark bulunmadığı fikri­ne varan kimseler bulunuyor. Bazıları komünizmin en iyi ve en uygun İslâm anlayışı olduğunu, Müslümanların Sovyet Rusya’daki komünizm tecrübesini taklid etmelerinin çok uygun olacağını telkin etmek­tedirler. Bazıları da vardır ki, İslâm’da diktatörlük unsurunun mevcut bulunduğunu, «liderlere tapma» adetini diriltmemiz gerektiğini fısıldamaktadır. Yan­lış ve ters yönde bir coşkunlukla İslâm davasına hiz­met ettiklerini zanneden bütün insanlar, İslâm’ın bü­tün bu çağdaş sosyal ve siyasî düşünce ve davranış­lara ait unsurlar taşıdığını ispat etmek yolunda çok büyük gayretler içindedirler. Bu yola atılan kimselerin pek çoğu İslâmi hayat tarzı hakkında açık bir fik­re sahip değildirler. Üstelik İslam’ın siyasi nizâmı -İs­lâmda demokrasinin, sosyal adaletin, eşitliğin yeri ve mâhiyeti- hakkında sistemli bir araştırma yapmış ol­madıkları gibi, bunu yapmayı denemiyorlar da. Böy­le yapacak yerde filin bacaklarına, kimi kamına, ki mi hortumuna, kimi de sadece kulaklarına dokunduk­ları için fil hakkında birbirine tamamen zıt tarifler yapan kör adamlar misâlinde olduğu gibi davranı­yorlar. Belki de bunlar İslâm’a, ancak zamana hâkim bir inancın koruyucu ihtimamını ve himayesini ka­zanmak suretiyle yaşayabilecek bir yetim gözüyle bakmaktadırlar. Bazı kimselerin İslâmiyet namına sa­vunmalara girişmesinin sebebi budur. Gerçekten, bu tavır bir aşağılık, kompleksinden, bizim Müslümanlar olarak dinimizi modern inanç sistemlerine benzer göstermediğimiz ve onun çağdaş ideolojilerin pek ço­ğuyla mutabakat halinde bulunduğunu ispat edeme­diğimiz takdirde şeref ve haysiyet kazanamayacağı­mız inancından doğuyor. Aslında bu adamlar İslâm’a büyük bir ihanet içindedirler. Onlar İslâm’ın siyası görüşünü bir muammaya, bir hokus-pokus haline çevirmişlerdir. İslâm’ı, içinden istenilen şeyi çıkarabilen bir sihirbaz çantasına benzetmişlerdir. Belki de içine düştükleri bu acıklı durum yüzündendir ki, ba­zı kimseler İslâm’ın kendine ait bir iktisâdi veya si­yasî sistemi bulunmadığını, ona her şeyin uydurulabildiğini söylemeye başlamış bulunuyorlar.
Her şeyden önce şurası açıkça bilinmelidir ki, İs­lâmiyet birbiriyle ilgisiz fikirler ve birbiriyle tutarsız hareket tarzlarından ibaret karmaşık bir yığın değil­dir. O, gayet açık-seçik esaslara dayanan düzenli bir sistem, istikrarlı bir bütün teşkil eder. İslâm’ın temel prensipleri gibi teferruatlı davranış kaideleri de hep onun esaslarından çıkarılmış olup, bu esaslarla man­tıkî bağlantı içindedir. İslâm’ın insan hayatının çeşitli sahaları için koymuş olduğu bütün kaideler ve nizâm­lar özleri ve ruhları itibariyle bu dinin ilk esaslarının genişletilmesi, yorumlaması ve mantıkî sonuçları ola­rak karşımıza çıkar. İslâmi hayat ve faaliyetin çeşitli safhaları bu temel postülâlardan tıpkı bir bitkinin to­humdan fışkırması gibi çıkar. Ve yine tıpkı bir ağa­cın bütün yönlerde dal-budak salmasına rağmen bü­tün dallarının ve yapraklarının köke sağlamca bağlı kalması ve kökten beslenmesi gibi, İslâm’ın bütün hayat şeması da onun temel postülalarından çıkar. Şu halde İslâm ideolojisinin hangi tarafını incelemek istersek isteyelim, her şeyden önce temellere gitmek ve temel prensiplere bakmak zorundayız. Ancak o za­man İslâm ideolojisi ve onun özellikleri hakkında ger­çekten doğru ve tatminkâr bir anlayışa varabilir, İslâ­m’ın ruhunu ve tabiatını gerçekten değerlendirebiliriz.
Peygamberin vazifesi:
Bir peygamberin vazifesi İslâm’ı yaymak, Allah’ın öğrettiklerini nakletmek ve bu maddî (beşeri) âlem­de Allah’ın rehberliğini tesis etmektir. İnsanın dün­yada ilk görünüşünden Muhammed (AS)’ın zuhuruna kadar gelen ve ilâhi vahye mazhar olan bütün pey­gamberlerin vazifesi bu idi. Aslında bütün peygam­berler tek ve aynı görevi yapmışlardır: İslâm’ı öğret­mek. Muhammed Peygamber ise bunların sonuncu­sudur. Peygamberlik onunla sona ermiş ve insan ha­yatında rehber olarak bütün esaslar eksiksiz bir şe­kilde ona vahyedilmiştir. Bütün peygamberler kendi­lerine vahyedilen esasları insanlığa aktarmışlar ve in­sanlardan Allah’ın mutlak hükümranlığını tanımala­rını, ona mutlak suretle itaat etmelerini istemişlerdir. Peygamberlerin herbirine verilen vazife bu idi.
Bu vazife ilk bakışta pek basit ve ehemmiyetsiz görünür. Ama biraz derine iner ve ilâhî hükümranlık ve tevhîd kavramının mantıkî ve pratik neticelerini tam manasıyla inceleyecek olursanız, meselenin öyle ilk bakışta göründüğü gibi basit olmadığını, kâfirlerde bunca şiddetli muhalefet ve devamlı düşmanlık uyan­dıran bu doktrinde inkılâp yapan bir hususiyetin bu­lunması gerektiği anlaşılır. Uzun peygamberler tarihi içinde bizim dikkatimizi en çok çeken nokta, ne za­man Allah’ın bu hizmetkârları «Allah’tan başka ilah yoktur» deseler, bütün şer kuvvetlerinin onların aley­hinde birleşmiş olmasıdır. Eğer bu sadece insanları mukaddes yerlerde tek bir Tanrı önünde boyun eğ­meğe ve o yerler dışında hangi kuvvet varsa onlara da boyun eğmek ve irâdelerini yerine getirmekte serbestçe hareket etmeye davet manâsına gelseydi, idareci zümrelerin kendi sâdık teb’alarını onların mevcut rejime bağlılıklarını hiç bozmayacak böyle ba­sit bir meseleden dolayı baskı altında tutmaları pek büyük aptallık olurdu. Şu halde peygamberlerle on­ların muhalifleri arasındaki anlaşmazlığın özünü araştırmamız gerekiyor.
Kur’an’da bir çok âyetler vardır; buralarda açıkça belirtildiğine göre Peygambere muhalefet eden kâfir­ler ve putperestler de Allah’ın varlığını, onun gökle­rin ve yerin ve insanların yegâne yaratıcısı olduğunu, bütün tabiatın Allah’ın emir ve iradesine göre işledi­ğini, yağmuru O’nun yağdırdığını güneşi, ayı, yeri ve , her şeyi onun kontrol ettiğini inkâr etmiş değillerdi. Kur’an şöyle diyor: «De ki, kime aittir bu dünya ve onun içindekiler, eğer biliyorsanız? Allah’ındır diye­cekler. De ki, o halde düşünmüyor musunuz? Deki, yedi göğün Rabbi, büyük arş’ın Rabbi kimdir? Allah’tır, diyecekler. De ki, o halde nasıl büyüleniyorsu­nuz?»[1] «Onlara gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim kendilerine tayin edilen vazifeye koştu, dersen, ‘Allah’ derler. O halde nasıl (ondan) döndürülüyorlar? Ve onlara kim gökten suyu yere indirdi ve böylece yeri öldükten sonra diriltti, diye sorarsan ‘Al­lah’ derler.»[2] «Ve kendilerini kimin yarattığını so­rarsan muhakkak ki, ‘Allah’ derler. O halde nasıl on­dan döndürüldüler?»[3] Bu âyetler açıkça gösteriyor ki, tartışmanın esası Allah’ın varlığı veya onun yer ve göklerin yaratıcısı ve Rabbi olup olmadığı meselesi değildir. Herkes, bu hakikatleri kabul etmiştir. Şu halde herkesin zaten kabul etmiş olduğu şeyler üzerinde bir ihtilâf bahis konusu olmazdı. O halde, istisnasız her peygamberin Allah’tan başka ilâh yoktur dediği zaman karşılaştığı şiddetli muhalefetin sebebi ne idi? Kur’an’in ifadesine göre bütün anlaşmazlık peygamberlerin kâfirlerden Yaratıcı diye kabul ettikleri varlığı Rab (hükümdar) ve ilâh (efendi ve kanun koyucu) olarak da tanıma­larını, hiç kimseyi Allah’ın yerine koymamalarını iste­meleri etrafında doğmaktadır. İnsanlar peygamber­lerin bu taleplerini kabul etmeye hazır değillerdir.
Şimdi bu talebin reddedilmesinin gerçek sebebi­ni, ilâh ve rab kelimelerinin ne manaya geldiğini bul­maya çalışalım. Ayrıca, acaba peygamberler niçin rab ve ilâh olarak sadece Allah’ın tanınması gerek­tiği üzerinde ısrar ediyorlardı? Ve niçin bütün dünya onların pek basit görünen bu talebine karşı çıkmış­tı?
Arapça’da «ilâh» kelimesi kendisine tapılan (mabûd) manasına gelir, bu da abd yani hizmetkâr veya köle manasına gelen bir kelimeden türemiştir. İnsan ile ilâh arasındaki münasebet tapan ile tapılan ara­sındaki münasebettir. İnsan ilâha ibadet etmek (tap­mak) ve onun abd’i (hizmetkârı, kulu) olarak yaşa­mak zorundadır.
İbâdet (tapma) ise sadece merasim veya herhan­gi özel bir dua şekli demek değildir. Bu bir kölenin efendisi karşısındaki durumu gibi, hayat boyu devam­lı hizmet ve kayıtsız şartsız itaat manasına gelir. Bir kimsenin hizmetine girmek, onun yüksek mevkiini tasdik etmek manasında önünde baş eğmek, onun emirlerini itaatla yapmak, isteklerini yerine getirmek ve bu sırada karşılaşılan her türlü sıkıntıya memnu­niyetle tahammül etmek, efendinin huzurunda ken­dini hakir duruma sokmak, ne isterse arz etmek, emir­lerine boyun eğmek, onda hoşnutsuzluk yaratan şey­leri engellemek, hatta eğer onun hoşuna gidecekse hayatını fedâ etmek; İşte ibâdet (tapınmak veya kul­luk) tabirlerinin gerçek sonuçları bunlardır ve bir in­sanın hakikî mabudu onun işte bu şekilde ibadet et­tiği kimsedir.
Rab kelimesinin manası nedir? Rab kelime ola­rak besleyen, ayakta tutan, düzenleyen, mükemmelleştiren» demektir. İnsanın ahlâki vicdanı kendisini besleyen, ayakta tutan, ve ihtiyaçlarını karşılayan kimsenin ondan bağlılık, sadâkat görmesini gerektir­diğine göre, rab kelimesi de efendi veya sahip mana­sında kullanılmaktadır. Bu yüzden Arapçada ev sa­hibine rabb-üd-dar denir. Bir kimsenin rabbi, onun geçimini sağlayan ve kendisini himaye eden olarak gördüğü kimsedir; kendisinden lütuf ve külfet bekle­diği, şeref, ilerleme ve huzur için başvurduğu, hoşnut­suzluğun kendisi, hayatı ve saadeti bakımından kötü neticeler doğuracağına inandığı, kendisinin sahip bu­lunduğu, efendisi ilân ettiği ve nihayet takip ve itaat ettiği kimsedir.[4]
Bu ilâh ve rab kelimelerinin gerçek manalarını göz önünde tutunca, insanın ilâhı ve rabbı olma id­diasına kimin hakkı bulunduğu ve dolayısıyla kimin ondan hizmet, itaat ve ibadet bekleyeceği kolayca anlaşılır. Ağaçlar, taşlar, ırmaklar, hayvanlar, güneş, ay ve yıldızlar, hiçbiri insana nispetle bu mevkii al­ma iddiasında bulunamaz. Ancak insandır ki, kendi hemcinslerine karşı böyle bir iddiaya kalkabilir ve kalkmıştır. Tanrılık arzusu ancak insanın zihninde yer alabilir. Sadece insanın aşırı iktidar hırsı ve istismar arzusudur ki, onu başkaları üzerinde tanrı gibi görün­meye ve başkalarından itaat istemeye iter, onları ken­di önünde huşu ile boyun eğmeye zorlar ve insanları kendi nefsinin yücelmesi için vasıta haline getirir. Tanrı olarak görünme zevki, insanın bugüne kadar keşfedebildiği bütün zevk ve nazlardan daha büyüle­yici, daha cazip birşey olmalıdır. Kim iktidar veya ser vet yahut akıl veya bir başka yüksek meleke sahibi olursa kendi tabiatını ve mâkul hudutlarını aşmak, tesir sahasını genişletmek, oldukça zayıf, fakir, az zekâlı veya herhangi şekilde kusurlu olan hemcins­lerine kendi tanrılığını kabul ettirmek hususunda kuvvetli bir arzu beslemeye başlar. Bu şekilde görülüyor ki tanrılığa özenenler iki cinstir ve iki değişik hareket tarzı takip ederler. Bir kısmı oldukça cüretkardır veya üzerinde hâkimiyet kurdukları kimselere kendi iradelerini zorla kabul ettirmek ve dolayısıyla onların tan­rıları olduklarını iddia edebilmek için gerekli zorlama vasıtalarına sahiptirler. Meselâ Firavun imparatorluğuyla o kadar mağrurdu ki, Mısır halkına «Ben sizin en yüksek rabbinizim» demişti. Musa Peygamber on­dan kendi halkının hürriyete kavuşturulmasını talep ettiği ve onun da Âlemlerin Rabbi’ne teslim olması gerektiğini söylediği zaman Firavun kendisinin Mu­sa’yı hapse attıracak gücü bulunduğunu söyleyerek karşılık vermişti.[5]
Bunun gibi, bir başka Kral da İbrahim Peygam­berle tartışmıştı; Kur’an’ın bu hâdiseyi naklederken kullandığı kelimeler üzerinde dikkatle durmalıyız:
«Allah kendisine hükümdarlık verdi diye (şımararak) Rabbi hakkında İbrahim’le tartışanı görmedin mi? İbrahim ‘Benim Rabbim O’dur ki, yaşatır, öldü­rür’ demişti. (Hükümdar) ‘Ben de yaşatır, öldürürüm’ dedi. İbrahim Allah güneşi doğudan doğdurur, sen de onu batıdan doğdur bakalım, deyince, inkâr eden adam şaşırdı kaldı.»[6]
İnkarcı hükümdar niçin şaşırdı kaldı? Allah’ın varlığını inkâr ettiği için değil. O kainatın hâkiminin Allah olduğuna, güneşi doğduranın ve batıranın O olduğuna inanıyordu. Tartışılan mesele güneşi, ayı, kâinatı kimin kontrol edeceği değil, insanların kimin hükmünü tanıyacakları meselesi idi. Tabiat kuvvet­lerini kimin kontrol edeceği değil, insanlardan itaat istemeye kimin hakkı olduğu tartışılıyordu? Hüküm­dar kendisinin Allah olduğunu iddia etmedi. Onun is­tediği şey kendisinin halk üzerinde sahip bulunduğu mutlak iktidara hiç kimsenin itiraz etmemesiydi. Hükümdar olarak sahip bulunduğu yetkilere karşı çıkılmamalıydı. Bu iddianın temeli ise iktidar mevkii­ni elinde bulundurmasıydı. Halkın hayatına ve malına istediğini yapabilirdi. Halkını ölümle cezalandırmak veya affetmek hususunda mutlak kudreti vardı. Bu yüzden İbrahim’in de kendisinin efendisi olarak kabul etmesini, kendisine hizmet etmesini istedi. Ama İbra­him sadece âlemlerin Rabbine itaat ve hizmet ede­ceğini, ondan başkasını tanımadığını söyleyince hü­kümdar şaşırıp kaldı, böyle bir adamı nasıl kendi em­ri altına alacağını bilemedi.
Firavun’un ve Nemrut’un bu şekilde Allahlık id­dia etmeleri sadece onlara ait bir şey değildir. Dünyanın her yerinde eski ve yeni zamanlarda hükümdar­lar böyle iddialarda bulunmuşlardır. İran’da Hûda (efendi) ve Hüdâvend (Tanrı) kelimeleri Kral için umumiyetle kullanılan tabirlerdi; hükümdarın karşı­sında kulluk ifade eden her türlü merasim yapılıyor­du. Halbuki hiçbir İranlı kendi Kral’ına âlemlerin Rabbi yani Allah nazarıyla bakmıyordu, Kralda ken­disini Allah diye göstermiyordu. Aynı şekilde, Hindis­tan’da idareci hanedanlar tanrı soyundan geldiklerini iddia etmişlerdir, güneş ve ay hanedanları bugüne kadar bilinen şeylerdir. Raja’ya andata (rızık veren) denmiştir ve halk onu Allah olarak tanımadığı halde önünde secde etmiştir. Bütün diğer ülkelerde durum buna pek benziyordu, hâlâ da öyledir.
İlâh ve Rab kelimeleriyle eş manalı kelimeler hâ­lâ birçok ülkelerde hükümdarlardan bahsedilirken kul­lanılır. Böyle bir şeyin âdet olmadığı yerlerde bile hükümdarlarına karşı tavırları bu iki kelimenin taşı­dığı manaya çok benzemektedir. Allahlık iddia eden bir kimsenin kendisini açıkça ilah veya Rab olarak ilan etmesi şart değildir. Bir insan grubu üzerinde kayıtsız şartsız hakim olan, kendi iradesini onlara ka­bul ettiren, onları alet gibi kullanan ve tıpkı Firavun ile Nemrut’un kudretlerinin zirvesinde iken yaptık­ları gibi onların kaderlerine hükmetmek isteyen her­kes aslında Allahlık iddia ediyor demektir; bu iddia zımnî kapalı veya açıkça iddia edilmemiş olsa da. Ve onlara kulluk eden, itaat edenler de açıkça ifade etmeseler bile onların Allahlığını kabul ediyorlar de­mektir.
Tanrılıklarının doğrudan doğruya kabul edilmesi­ne çalışan bu adamların dışında bazıları da var ki, kendilerini Allah veya Rab olarak kabul ettirebilecek vasıtalara veya kudrete sahip değildirler. Ama onlar­da halktan kimselerin zihinlerini ve kalplerini büyü­leyecek kadar becerikli ve marifetlidirler. Gayet mahirane metotlar kullanarak ortaya ilâh karakterli bir ruh, put, mezar, nebat veya ağaç çıkarırlar ve halktan insanları bu şeylerin kendilerine zarar veya fayda verebilecek kudrette olduğuna inandırırlar; bunlar ihtiyaçları karşılayacağı, duaları kabul edeceği, etraflarını çeviren kötülüklere karşı kendilerine sığınmak veya himaye sağlayabileceği hususunda hal­kı inandırırlar. Halka şöyle derler: «Eğer hoşnut et­mezseniz size kıtlık, bulaşıcı hastalık ve felâket geti­rirler. Ama onlara münasip şekilde yaklaşır ve yar­dımlarını isterseniz size yardım ederler. Onların lütuflarına mazhar olmanın, onları hoşnut etmenin yolla­rını biz biliriz. Bu ilâhlara nasıl ulaşılacağını ancak bizler biliriz. Şu halde bizim üstünlüğümüzü tanıyın, bizi memnun edin, hayatınızı, servetinizi ve haysiye­tinizi bize emanet edin.» Pek çok budala bu tuzağa ka­pılmış ve böylece sahte ilahların maskesi arkasında, rahiplerin ve kutsal yer muhafızlarının Allahlığı, üs­tünlüğü tesis edilmiştir.
Bu kategoriye dahil olan bazıları da var ki, fal­cılık, astroloji, büyü, sihir, ilh. sanatlarını kullanırlar. Bazıları ise Allah’a inanmakla birlikte, insanın Al­lah’a doğrudan doğruya ulaşamayacağını iddia eder­ler. Onlara göre insan Allah’ın eşiğine ancak onların aracılığıyla yaklaşabilir, bütün merasimler onlar va­sıtasıyla icra edilmelidir; insanin doğumundan ölümüne kadar bütün dînî merasimler ancak kendileri tarafından yapılabilir. Bir kısmı da var ki,   Allah’ın kitabını kendilerinin taşıdığını söyledikleri halde, hal­kın bu kitabın manâ ve muhtevasını   öğrenmesine kısmen engel olurlar. Kendilerini   Tanrı’nın sözcüsü olarak kabul ettiren bu adamlar bundan sonra halka neyin haram, neyin helâl olduğunu bildirmeye başlarlar. Bu sayede onların sözleri kanun olur ve halkı Al­lah’ın emirleri yerine kendi   emirlerine itaat etmeye zorlarlar. Brahmanlık ve   Papalığın aslı budur. Bu müesseseler en eski zamandan günümüze kadar dün­yanın her yerinde çeşitli adlar altında ortaya çıkmış­lar ve neticede belli bir takım aileler, ırklar ve sınıflar büyük kitleler üzerine kendi irade ve otoritelerini em­poze etmişlerdir.
Meseleye bu açıdan bakacak olursanız göreceksi­niz ki, dünyadaki bütün kötülüklerin temeli, doğrudan veya dolaylı olarak, insanın insan üzerine hakimiyet kurmasıdır. İnsanlığın bütün felâketlerinin sebebi bu olmuş ve şimdide aynı şey insanlığa hadsiz hesapsız sefalet getirmiş bulunan bedbahtsızlıkların ve kötü­lüklerin başlıca sebebi olarak durmaktadır. Allah şüphesiz insan tabiatının bütün sırlarına vâkıftır. Ama şu müşahedenin doğruluğu da binlerce yıllık tec­rübeyle desteklenmiş ve insanlığa göstermiştir ki, insan şu veya bu kimseyi Allah, rab veya ilâh ola­rak kabul edip hayatının karmaşık, muammalı olay­ları karşısında onun yardım ve rehberliğini istemeden, ona boyun eğmeden duramamıştır. Tarih bize hiçbir şüpheye yer vermeden gösteriyor ki, eğer Al­lah’a inanmıyorsanız, düşünce ve davranışlarınızda onun yerini sunî bir ilâh alacaktır. Hatta bir tek ger­çek ilâh yerine birçok sahte tanrıların, ilâh ve rablerin size kendilerini kabul ettirmeleri bile mümkündür.
Bugün bile insan birçok sahte tanrıların kölelik zincirleriyle bağlı bulunuyor. İster Rusya’da veya Amerika’da, ister İtalya’da, Yugoslavya’da, İngiltere’­de veya Çin’de olsun, insan umumiyetle bir siyasî partinin, bir hükümdarın, bir liderin veya grubun, bir para babasının veya benzerinin hükmü altındadır. Öyle ki, insanın insan üzerindeki hâkimiyeti, insanın insan üzerindeki nezareti olduğu gibi devam etmek­tedir. Modern insan tabiata tapmaktan vazgeçmiştir, ama hâlâ insana tapmaktadır. Kısacası, gözlerinizi ne­reye çevirirseniz göreceksiniz ki, bir millet öbürüne hükmediyor, bir sosyal sınıf öbürünü tahakkümü al­tında tutuyor veya iktidarı tam olarak ele geçiren bir siyasî parti kendini insan kaderinin hâkimi gibi görüyor. Hatta bazı yerlerde bir diktatör bütün kud­reti kendi elinde topluyor ve kendini halkın efendisi, sahibi gibi gösteriyor. Hiçbir yerde insan Allahsız ol­madan yapamıyor.
İnsanın insana hükmetmesinin, insanın Allah rolü oynamaya kalkmasının sonunda neler olmaktadır? Ahlâksız ve kabiliyetsiz bir adam polis komiseri ya­pılınca veya cahil, dar kafalı bir politikacı başbakan­lık mevkiine getirilince ne olursa o! Her şeyden önce, tanrılığın o kadar sarhoş edici bir tesiri vardır ki, bu kuvvetli iksirden bir defa tadan kimse bir daha kendini kontrol edemez. Kendini kontrol imkânı mevcut olsa bile, tanrılık görevlerini yerine getirmek için gereken geniş bilgi, derince düşünüp taşınma, tam tarafsızlık ve mükemmellik bir insana hiçbir zaman nasip olmayacaktır. İnsanın insan üzerine hakimiyetinin (ilâhlık veya rablık) kurulduğu her devirde tiranlığın, despotluğun, sefahatin, sömürgeciliğin ve eşitsizliğin hüküm sürmesine sebep budur. Böyle hallerde insan ruhu ister istemez hürriyetinden mahrum kal­mıştır; insanın zihni ve kalbi, doğuştan getirdiği ka­biliyet ve melekeleri öylesine sıkıcı tenkitlere uğrar ki, şahsiyetin normal büyüme ve gelişmesi durur. Pey­gamber nasıl da doğru müşahade ediyor: «Cenâb-ı hak buyuruyor ki «Ben insanları esnek bir tabiatta yarattım, sonra İblis geldi, onları imândan saptırdı, kendilerine emrettiğim şeylerden onları alıkoydu.»[7]
Yukarda işaret ettiğimiz gibi, bütün insanlık ta­rihi boyunca insana ızdırap vermiş olan her türlü sefalet ve çatışmaların yegâne kaynağı budur. İnsan terakkisine asıl engel budur. Onun ahlâki, zihni, siyasi ve iktisadi hayatının can damarlarını yiyip tüketen, onu insan yapan ve hayvanlardan ayıran bütün de­ğerlerini tahrip eden hastalık budur. Uzak geçmişte da budur. İslamın esasına göre insanların, fert ve ce­miyet olarak, başkaları üzerindeki her türlü efendilik, kanun koyma ve yetki kullanma haklarından vazgeç­meleri lazımdır. Hiç kimsenin kendi namına emir ve kumanda mevkiine geçmesine müsaade edilmemeli, hiç kimse bu türlü emir ve kumandaya uymak zorun­da olmamalıdır. Hiç kimse kendi yetkisiyle kanun koyma hakkına sahip değildir. Ve hiç kimse bunlara uymakla mükellef değildir. Bu hak sadece Allah’a aittir.
«Hüküm yalnızca Allah’ındır. O yalnız kendisine boyun eğmenizi emretmiştir. İşte doğru yol budur.»[8]
«Biz de hüküm sahibi miyiz, diye sorarlar. De ki, bütün hüküm sadece Allah’ındır.» [9]
«Dillerinizle yanlış olarak şu helâldir, şu haram­dır, demeyin.»[10]
«Kim ki Allah’ın bildirdiğinden başka yolda hük­meder, işte onlar Kâfirdir.»[11]
Bu teoriye göre hükümranlık Allah’a aittir. Sâde­ce O kanun yapıcıdır. Hiç kimse, peygamber bile olsa kendi namına başkalarına şu veya bu şeyi yapmaları­nı emretme hakkına sahip değildir.
«Ben sadece bana bildirileni yaparım.»[12]
Başkalarının peygambere itaat etmesi lâzımdır, çünkü peygamber kendisinin değil, Allah’ın emir ve kumandasını nakletmektedir.
«Biz hiçbir peygamberi Allah’ın emriyle kendisine itaat edilmekten başka maksatla göndermedik.»[13]
«İşte onlar kendilerine kitap, hüküm ve peygam­berlik verdiklerimizdir.»[14]
«Hiçbir insan için mümkün değil ki, Allah ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de, o da kalkıp halka Allah yerine bana itaat edin, desin. Böyle biri ancak ‘Sadece Allah’a tabi olun’ diyebilir.»[15]
Yukarıda anlatılanlardan açıkça anlaşılıyor ki İs­lâmiyet, siyaset felsefesi açısından bakınca, laik Batı demokrasisinin tam tersine bir anlayışa sahiptir. Batı demokrasisinin felsefî temeli halkın hükümranlığıdır. Batı demokrasisinde bu tip bir mutlak teşriî kuvvet -davranışların düzenlenmesi, kaide ve kıymetlerin ta­yin edilmesi- halkın elindedir. Kanun yapmak onların kanaatlerine ve temayüllerine uygun düşmelidir. Eğer halk kitleleri belli bir kanunun çıkmasını isterlerse, bu kanun dînî veya ahlâkî açıdan ne kadar kötü olur­sa olsun, bu konuda harekete geçilmesi ve istenen kanunun çıkarılması gerekir. Eğer halk herhangi bir kanundan hoşlanmaz ve onun lağvını isterse, ne ka­dar adaletli olursa olsun, o kanunun da kaldırılması icâb eder. İslâm’da durum böyle değildir. Bu konuda İslâm’da Batı demokrasisine hiçbir benzerlik buluna­maz. İslâm daha evvel açıkladığımız gibi, halkın ha­kimiyeti prensibini de reddeder ve kendi   politikasını Allah’ın hakimiyeti ve insanın halifeliği esası üzerine dayandırır.
İslâm’ın siyasi yolu hakkında daha iyi bir isim bu­lunmak istenirse, buna İngiliz dilinde Teokrasi tabi­riyle ifade olunduğu şekilde, «Allah’ın hükümranlığı» denilebilir. Ama İslâm teokrasisi Avrupa’nın acı bir tecrübe geçirdiği tipteki teokrasiden de farklıdır. Av­rupa teokrasisinde halkın geri kalan kısmından kesin bir şekilde ayrı olan ruhban sınıfı kontrolsüz bir ha­kimiyet sürüyordu ve kendi yaptığı kanunları Allah’­ın kanunu diye kabul ettiriyor, böylece aslında halk üzerinde ulûhiyet ve Allahlık rolü oynamış oluyordu. Böyle bir hükümet sistemi ilâhi değil, şeytanîdir. İslâm’daki teokrasi, bunun aksine, belli bir dinî sınıf ta­rafından değil, içine en alt tabakadan   insanları da olan bütün İslâm cemaati tarafından yürütülür. Bütün Müslüman halk, devleti Allah’ın kitabına ve peygam­berin sünnetine göre idare eder. Eğer yeni bir tabir koymama müsâade olunursa, ben bu türlü idare tar­zına «teo-demokrasi» diyeceğim. Burada bir ilâhî de­mokratik idare söz konusudur, çünkü Müslümanlara Allah’ın hükümranlığı altında sınırlı bir hakimiyet ta­nınmıştır. Bu sistemde icra kuvveti   Müslümanların umumî iradesine göre teşekkül eder, yine onların ira­desiyle yerinden alınabilir. Şeri’atte apaçık bir hükmü bulunmayan her türlü idari meselelerde ve sair işlerde Müslümanların rey ve ittifakıyla hüküm verilir. İslâ­m’ı hukuk meselelerinde sağlam bir kanaat beyan et­me kabiliyetine ve niteliğine sahip   bulunan  her Müslüman, mecburiyet görüldüğü yerde, Allah’ın ka­nununu yorumlama hakkına sahiptir. Bu manâda İs­lâm siyâseti bir demokrasidir. Ama yukarıda açıklan­dığı üzere, Allah’ın ve peygamberinin apaçık bir em­rinin mevcut bulunduğu hallerde hiçbir Müslüman li­der veya teşriî meclis veya hiçbir hukuk âlimi kendi başına hiçbir karar veremediği, hatta bütün dünyanın Müslümanları bir araya gelseler Allah’ın ve peygam­berinin kanununda en ufak bir değişiklik yapamaya­cakları için, İslâm idaresi bir teokrasidir.
Daha ileri açıklamalara geçmeden önce, İslâm’da halk hakimiyetine niçin tahdit ve kısıtlamalar kondu­ğu hususunda, bu tahditlerin ne mahiyette olduğu hakkında birkaç kelime söylemem gerekiyor. Denile­bilir ki, Allah, bu tahditlerle, benim iddia ettiğim gibi insan zihninin ve zekâsının hürriyetini koruyacak yerde, bu hürriyeti ortadan kaldırmaktadır. Buna şöyle cevap verebiliriz: Allah, kanun koyma hakkını, insanı tabii hürriyetinden mahrum bırakmak için de­ğil, o hürriyeti korumak için kendi elinde tutmuştur. Onun maksadı insanın doğru yoldan sapmasına, kendi kendini mahvetmesine engel olmaktır.
Batılı laik demokrasi denen şeyi biraz tahlil eder­sek bu noktayı iyice anlayabiliriz. Bu tip demokrasinin halk hakimiyetine dayandığı iddia edilir. Ama herkes bilir ki, bir devletin bütün halkı ne teşri kuvvetine, ne de icraya katılır. Onlar kendi hükümranlık hakla­rını seçtikleri temsilcilere vermek zorundadırlar, tem­silciler onlar namına kanun koymak ve idare etmek­le görevlidirler. Bu maksatla bir seçim sistemi kon­muştur. Ama siyasetle din birbirinden ayrıldığı için, bu laikleşme sonucu olarak cemiyet ve özellikle onun siyasi bakımdan faal elemanları artık maneviyata ve ahlâka fazla veya hiç değer vermemeye başlamışlardır. Şu da, bir vakıadır ki, en üst mevkilere gelen kimseler servetleri, kudretleri ve aldatıcı propagan­daları ile kitleleri iğfal edebilirler. Gerçi bu temsilci­ler halkın reyleriyle işbaşına gelirler, ama kısa zaman­da kendi otoritelerini tesis ederler ve birer ilâh rolü takınırlar. Çok defa kendilerini iktidara getiren hal­kın menfaati için değil de, kendi bölge ve sınıf menfaatlerini gözeterek kanun yaparlar. İdare ettiklerinin kendilerine verdiği otoriteye dayanarak halk üzerine kendi iradelerini empoze ederler. İngiltere’de, Ameri­ka’da ve laik demokrasinin beşiği olduğu iddia edilen bütün memleketlerde halkın durumu budur.
İşin bu tarafına fazla önem vermesek ve bu ül­kelerde kanunların halkın iradesine göre yapıldığını kabul etsek bile, tecrübeler göstermiştir ki, geniş halk kitleleri kendi gerçek menfaatlerini görebilecek kabiliyette değildirler. İnsan,   tabiatındaki bu zaaftan dolayı, kendi hayatî meselelerinin pek çoğunda gerçe­ğin sadece bir yanını görür, öbür yanlarını hesaba katamaz. Verdiği hükümler ekseriyetle tek taraflıdır, heyecan ve arzularına o kadar kapılır ki önemli me­selelerde ancak nadiren ilmî muhakemenin tarafsızlı­ğı ve objektifliği ile karar verebilir. Çok defa sırf ken­di ihtiraslarına ve arzularına aykırı düştüğü için ak­lin gösterdiği yolu reddeder. Bu fikrimi desteklemek üzere pek çok misal gösterebilirim, ama sözü uzatma­mak için sadece bir misalle yetineceğim; Amerika’daki içki yasağı kanunu. İçkinin sıhhate zararlı   olduğu, insanın zihnî ve entelektüel melekelerini tahrip ettiği, insan cemiyetinin bozulmasına yol açtığı akılla ve man­tıkî yolla ispat edilmiştir. Amerikan halkı bu gerçek­leri kabul etmiş ve İçki yasağı kanununun çıkarılma­sına razı olmuştur. Böylece kanun ekseriyetle kabul edilmiştir. Ama kanun yürürlüğe konduğu zaman onun kabulü için rey veren aynı halk yine bu kanuna isyan etmiştir. En kötü cinsten şaraplar gayri meşrû bir şekilde imal edilmiş ve kullanılmış, üstelik eskisin­den daha çok içilmiştir. Suç sayısı artmıştır. Ve niha­yet daha evvel yasak kanunu çıkaran aynı halkın oy­larıyla içki yasağı kaldırılmıştır.
Halkoyundaki bu anî değişme yepyeni bir ilmî buluşun, veya yasak ka­nununun faydasız olduğunu gösteren yeni vakıaların eseri değildi, halk sadece eski alışkanlıklarının tama­men esiri olduğu ve sarhoşluğun zevklerini unuta­madığı için böyle yaptı. Kendilerindeki hükümranlığı içlerinde yuva yapan şer kuvvetlerinin emrine verdi­ler ve kendi arzularını, ihtiraslarını kendilerine ilâh yaparak, o ilâhların daveti üzerine daha önceden pe­kâlâ doğru ve makul bildikleri bir kanunun aleyhinde oy verdiler. İnsanın mutlak bir kanun koyucu olma kabiliyetine sahip bulunmadığını gösteren daha pek ­çok böyle misaller vardır. İnsan başka ilâhlara hiz­met etmekten kurtulsa bile kendi hasis menfaatlerinin esiri olmakta ve içindeki şeytanı yüce tanrı mer­tebesine yükseltmektedir. İnsan hürriyetine konan sı­nırlar, onu bütün inisiyatifinden mahrum bırakma­mak şartıyla, insanın kendi menfaati için tamamen zaruri bir şeydir.
Allahın İslâm terminolojisinde «hudûdullah» deni­len sınırları koymasının sebebi işte budur.
 
- BİTTİ -
 


[1] Kur’an, 29/61-63 
[2] Kur’an, 43/87 
[3] Bu kelimaler ve kavramlar için Mevdudi’nin «Kur’anda Dört Terim» kitabına bakınız. 
[4] Kur’an, 26/29, 28/38, 79/24 
[5] Kutsi hadîs 
[6] Kur’an, 2/258 
[7] Kutsi hadîs 
[8] Kur’an, 16/116 
[9] Kur’an, 5/144 
[10]      Kur’an, 6/50 
[11]      Kur’an, 3/79 
[12]      Kur’an, 6/50 
[13]      Kur’an, 4/64 
[14]      Kur’an, 6/90 

[15]      Kur’an, 3/79

 

İSLAMİ YORUM

13 Yorum

Diğer Haberler

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

İslami Kimlik ve Şahitlik Görevi / Erhan Koç

Ümit Aktaş:'İslamcılıkta Yeni Paradigmaya doğru'

İslam Hukukunda Egemenliğin Sahibi ve Kaynağı Sorunu / Erhan Koç

Mevdûdi'nin 3.yol önerisi ne?

İslam Devlet Felsefesi / Mehmet Niyazi

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (2) / Erhan Koç

İktidarın Teolojisi Üzerine Deneme: "Onlara Eğer Yeryüzünde İktidar Verirsek" / Mustafa Yılmaz

Demokrasinin Krizi-Demokrasiye Eleştirel Bir Bakış / Hamdi Tayfur

Gelecek Tasavvuruna Dair Fıkıh Üretme Tembelliği / Dr.Serdar Demirel

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (1)

Dini Demokrasi / Ayetullah Hamenei

’Kemalist-laik-türkçü ideoloji’nin bütünüyle çöktüğü anlaşılmalı..

Egemenlik teorisi ve Problemler / Erhan Koç

Yürütmeyi daha iyi kontrol etmek, işte modernlerin özgürlüğü!

"Hakimiyet Allah'ındır" Kavramının Anlamı ve Mahiyeti / Erhan Koç

İhvan: Devlet yönetiminde İslami referansları reddetmek ahlaksızlık

Velayet-i Fakihi Nasıl Anlamalı? / Muhammed Can

İslam'da Siyaset Anlayışı / Ebu'l Ala El-Mevdudi

İslam'da Yönetim / Haluk Özdoğan

Raşid Hilafet, Raşid Toplum / Muhammed Muhtar eş-Şankiti
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz