Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Selefin Tefsirdeki İhtilaflarının Mahiyet ve Sebepleri / İbn Teymiyye
Selefin tefsirdeki ihtilafları azdır. Onların ahkamdaki ihtilafları, tefsirdeki ihtilaflarından daha çoktur. Ayrıca onlardan sahih olarak gelen ihtilafların çoğu, neticede çelişki (tezad) ihtilafı değil, çeşni (tenevvü) ihtilafıdır
18/05/2011 / 10:52

Selefin tefsirdeki ihtilafları azdır. Onların ahkamdaki ihtilafları, tefsirdeki ihtilaflarından daha çoktur. Ayrıca onlardan sahih olarak gelen ihtilafların çoğu, neticede çelişki (tezad) ihtilafı değil, çeşni (tenevvü) ihtilafıdır.[25]

Selefin bu tür ihtilafları, iki sınıfta toplanabilir. [26]

 

1- İsimlerden Doğan İhtilaflar

 

Onlardan herbiri maksadını, arkadaşının kullandığı ifa­deden başka bir ifadeyle anlatmıştır. Müsemma (zat, konu) aynı olmakla beraber, birisi onda bulunan bir manayı, diğe­ri de başka bir manayı ifade etmiştir. Tıpkı müteradiflerle mütebayinler arasında yer alan mütekafi' isimlerde olduğu gibi.

Nitekim seyf (kılıç) için hem sarim, hem de mühenned is­mi kullanılmıştır. Bu tıpkı, Allah Teala'nın esmay-ı hüsna'sıyla, Rasuhıllah'm (s.a.v.) ve Kur'an-ı Kerim'in isimlerindeki durum gibidir. Şöyle ki, Allah'ın bütün isimleri tek bir müsemma (zat) ya delalet eder. Dolayısıyla O'na esma-i hüsnasmdan birisiyle dua etmek, diğer bir ismiyle O'na dua etmeğe zıt düşmez. Aksine:

"De ki, ister Allah deyin, ister Rahman! Hangisiyle O'na dua ederseniz, en güzel isimler O'nundur."

(İsra: 17/110)

ayetinde belirtildiği üzere, Allah Teala'ya güzel isimlerinden herhangi biriyle dua edilebilir ve O'nun isimlerinden herbiri, hem O'nun zatına, hem de o ismin içerdiği sıfata de­lalet eder. Mesela alim ismi gibi ki, bu hem Allah Teala'mn zatına, hem de O'nun bilme sıfatına delalet eder. Kadir: Hem Allah'ın zatına hem kudret sıfatına, Rahim: Hem Al­lah'ın zatına hem de O'nun rahmet sıfatına delalet eder. Allah'ın isimlerinin sıfatlarına delaletini inkar eden bir kı­sım zahir iddiacıların sözleri, "Allah'a ne diridir denilebi­lir; ne de diri değildir denilebilir" diyen sıpık Batıni Karma-tiler'in sözleri kabilindendir ki bunlar (bilindiği gibi) naki-zeyn'i Allah'tan nefyederler, Bu Batıni Karmatiler, mesela zamirjer gibi salt alem (özel isim) haline gelmiş olan isim­leri inkar etmezler, fakat O'nun esma-i hüsnası içerisinde bu­lunan isbat sıfatlarını inkar ederler. Binanaleyh, onlarla ay­nı amaçta birleşen aşırı zahircîler, bu noktada sapık Batı­ni'lerle birleşmiş oluyorlar. Maamafih bu konunun yeri bu­rası değildir.[27]

Demek oluyor ki, Allah'ın isimlerinden herbiri, O'nun hem zatına, hem o isimde bulunan sıfatına, hem de lüzum ta­nkıyla diğer bir ismindeki sıfatına delalet eder.

Muhamnıed, Ahmed, Mahi, Haşir, Akıb gibi Rasulullah'm (s.a.v.) isimlerinde de durum böyledir. [28]

Kur'an-ı Kerim'e ait Kıır'an, Furkan, Hûda, Şifa, Beyan, Kitab vb. isimler de böyledir.

Bu durumda:

a- Eğer soru soran kimse müsemma'nm tayinini isti­yorsa ona1, hangisi olursa olsun müsemma, bildiği isimlerin­den birisiyle iade edilir. Maamafih isim bazan alem (özel isim), bazan da sıfat olabilir. Mesela biri sorsa:

"Kim benim zikr'imden yüzçevirirse, ona sıkıntılı bir hayat vardır..."                                  (Taha: 20/124)

ayetinde geçen Allah'ın Zikr'inden maksat nedir?

O kimseye cevap olarak (mesela) "Kur'an'dır" veya "İn­dirdiği kitaplardır" denilir. Çünkü zikr sözü mastardır. Mas­tar bazan failine, bazan da mefulüne muzaf olur. Şayet bu­rada Allah'ın zikri ikinci manada (zikr'in mefulüne muzaf olması takdirinde) alınırsa, kul'un: "sübhanallah, elhamdü­lillah, lalilahe illallah, Allahuekber" demesi gibi, zikredilen şey olur. Birinci manada (zikr'in failine muzaf olması tak­dirinde) alınırsa, o takdirde mana: "Allah'ın kendi zikretti­ği (söylediği şey) yani Allah'ın sözü" demek olur ki, bu ayet­te kastedilen anlam budur. Çünkü, bundan önce:

"Artık benden size bir hidayet geldiği zaman, ona kim tabi olursa, ne sapıklığa düşer, ne de bedbaht olur."

(Taha: 20/123)

buyruluyor ki, orada geçen hidayet, Allah'ın indirdiği zikr'dir. Devamında da Duyuruluyor ki:

"Benim zikrimden yüzçevirene ise, sıkıntılı bir hayat vardır. On kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz. O vakit diyecek ki: 'Rabbim, ben görürdüm; neden beni kör hasrettin?' O zaman: 'İşte' diyecek Rabbi, "sana ayetlerimiz gelmişti de, sen onları unutmuştun. Bugün de sen öyle unutulacaksın. (Taha: 20/124-126)

Şu demek oluyor ki, zikr'in, Allah'ın indirdiği sözü ve­ya kulun O'nu anması olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle, Allah'ın zikrinden maksat: "Allah'ın Kitabıdır" veya "sözüdür" veya "hidayetidir" veya buna benzer şeyler denilse farket-mez; çünkü müsemma (konu, şey, zat) aynıdır.

b- Şayet soran kimse, isimde mevcut olan ona ait sıfatı öğrenmek istiyorsa, o takdirde, müsemmanın belirtilmesi­ne ilave olarak, yeteri kadar açıklama yapmak dahi gerekir. Mesela:

"O Kuddüstür, Selam'dır, Mü'min'dir" ayetinde kaste­dilenin Allah Teala olduğu malumdur. Ancak kişi, Allah'ın Kuddüs, Selam ve Mü'min olmasının ne demek olduğunu so­ruyorsa, bu isimlerin ifade ettiği sıfatları ona açıklamak lazım gelir.

Bu husus böylece bilinince, demek oluyor ki, selef çoğu kez, herhangi bir müsemmayı, onun aynına delalet eden bir tabirle (her ne kadar bu tabirde müsemmanın diğer ismin­de bulunmayan sıfat ve manalar bulunsa da) ifade etmişler­dir. Mesela seleften birinin: "Ahmed: Haşir, Mahi ve Akıb'tir" veya "Kuddus: Gafur ve Rahim'dir" demesi gibi, ki buralarda müsemma tektir; yoksa, bu sıfat öteki sıfatın ay­nı demek değildir!

Bilinmelidir ki, bu tür farklı izahlar, bazılarının sandığı gibi çelişki (tezad) ihtilafı değildir. Buna, selefin Sırat'ı Müstakim'i tefsir edişlerini örnek gösterebiliriz. Şöyle ki:

Onlardan kimi: "Sırat-ı Müstakim Kur'an'dır, yani ona tabi olmaktır" demişlerdir; çünkü Tirmizi ve çeşitli tarikler­le Ebu Nuaym, Alî'den (r.a.) şu hadisi rivayet etmişlerdir:

"O, Allah'ın kopmayan ipidir. Hikmet dolu öğüt ve sı­rat-ı müstakimdir.[29]

Kimileri de: "Sırat-ı Müstakim İslam'dır" demişlerdir. Çünkü, Tirmizi ve diğerleri, Nevvas b. Sem'a'ndan, şu ha­disi rivayet etmişlerdir:

"Allah Teala şöyle bir misal vermiştir: İki tarafında iki duvar uzanan bir doğru yol (sırat-ı müstakim.) Her iki du­varda da, açık duran birtakım kapılar. Kapılarda perdeler çe­kilir. Bir da'vetçi, yolun yukarısından, diğeri de yolun ba­şından çağırmakta. Burada doğru yol (sırat-ı müstakim.) İslam, yolun iki kenarındaki duvarlar Allah'ın sınırları (hu-dudullah), açık kapılar Allah'ın yasakları, yolun başındaki davetçi Allah'ın Kitabı, yolun yukansındaki da'vetçi de, her mü'minin kalbindeki Allah'ın öğütçüsüdür.[30]

Bu her iki görüş de birbirine uymaktadır. Çünkü, İslam Dini demek Kur'an'a uymak demektir. Şu kadar var ki, bu iki tefsirden herbiri, diğerinde bulunmayan başka bir özel­liğe dikkat çekmiştir. Yine sırat sözü, bir üçüncü Özelliğe de işaret etmektedir[31] "Sırat-ı Müstakim: Sünnet ve cemaattir" veya "Kulluk yoludur" veya "Allah ve rasulü'ne itaattir" vb. tefsirler de böyledir. Hakikatte, hepsi tek bir zata işaret et­mişlerdir. Şu kadar var ki, herbiri on ayrı bir sıfatıyla anlat­mışlardır. [32]

 

2- Örnekleme Tefsir Tarzından Doğan İhtilaflar

 

Selefin ihtilaflarının ikinci kısmına gelince, bu da şöy­ledir: Onlardan herbiri amm (genel) bir ismin bazı nevile­rine, anlatılmak istenen şeyin umumi ve hususi bütün özel­liklerini içine alacak tam bir tarif şeklinde değil de, dinle­yiciye tür hakkında fikir verecek bir misal şeklinde işaret et­mişlerdir. Bu, hubz (ekmek) sözünün ne anlama geldiğini (hangi müsemmaya delalet ettiğini) soran Arapça bilmeyen birine bir ragif (çörek) göstererek: "İşte budur" diye cevap vermeğe benzer ki, burada sadece çöreğe değil, ekmeğin bir türüne de işaret edilmiş olur.

"Sonra biz, kullarımızdan seçtiklerimizi Kitab'a va­ris kıldık. Derken onlardan kimi kendine zulmeden (za­lim), kimi orta giden (muktesid), kimi de hayırlarda ön­de giden (sabık) oldu. (Fatır: 35/32)

ayetinin tefsiri hakkında gelen rivayetler, bu konuya mi­saldir. Malumdur ki, "kendine zulmeden-zalim" sözü, "farz­ları yapmayan ve haramları işleyen" anlamını ifade eder. "Orta giden muktesid" sözü, "farzları işleyen, haramları terkeden" anlamını içine alır. "Önde giden -sabık" sözünün kapsamına ise, "hayırda herkesi geçerek, farzlarla beraber haseneleri işlemek suretiyle Allah'a yaklaşanlar" girer. Do­layısıyla, muktesidler. Ashabü'l-Yemin ve sabikun da Mu-karrebün- Allah'a en yakın kullar'dır.

Sonra selef, bunu taat türleri için de söylemişlerdir. Me­sela onlardan biri şöyle demiştir:

Sabık: Namazı ilk vaktinde kılan,

Muktesid: Namazı vakti içinde kılan,

Zalim: İkindi namazını, güneşin kızarma zamanına kadar geciktiren."

Bir diğeri de şöyle demiştir:

"Sabık, Muktesid ve Zalim'i Allah Teala Bakara suresi­nin sonunda söz konusu etmiştir. Şöyle ki O, sadaka vermek­le muhsin, faiz yemekle zalim ve alışverişteki hakkaniyetiyle adil olan kimseleri anlatmıştır.[33] İnsanlar mal konusunda ya muhsin yaadil ya da zalim olurlar. Böyle olunca sabık: Hem farz olan zekatını, hem de müstahab olan diğer sada­kaları yerli yerince veren, zalim: Faiz yiyen veya zekatını vermeyen, muktesid: Üzerine farz olan zekatı vermekle ye­tinen ve faizden kaçınan kimsedir." vb...

İmdi, konunun herhangi bir türüne değinen her görüş, ayetin kapsamı içerisindedir ve bunlar, dinleyenlere, söz konusu meselelerin, ayetin şümulüne girdiğini belirtmek ve benzeri diğer konulara da dikkatleri çekmek için söylenmiş­tir. Çünkü misal ile anlatım, tanım ile anlatımdan daha ko­lay anlaşılabilir.[34] Ve akl-ı selim, çörek gösterilerek: "îşte ekmek budur" denildiğinde nasıl anlıyorsa, misal ile anla­tıldığında türü böyle kavrar. [35]

 

3- Nüzul Sebepleri ve Önemi

 

Selefin: "Bu ayet şu hususta inmiştir" şeklindeki sözle­ri de birçok kez bu kabilden Örnekleme tefsir tazında olabil­mektedir. Bilhassa, tefsirlerde kişi adlan verilerek geçen nü­zul sebepleriyle ilgili sözler böyledir. Mesela:

"Zıhar ayeti, Sabit b. Kays b. Şemmas'in hanımı hakkın­da nazil olmuştur. [36] Lian âyeti, Uveymir el-Aclani veya Hilal b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur.[37] Kelale ayeti Ca-bir b. Abdillah hakkında[38]nazil olmuştur.

"Onların arasında Allah'ın İndirdiği ile hükmet." (Maide: 5/49) [39]

ayeti, Beni Kureyza ve Beni Nadir Yahudileri hakkında nazil olmuştur.

"Kim o gün arkasını dönüp savaşırsa..." (Enfal: 8/16) [40] ayeti, Bedr savaşı ile ilgilidir.

"Ey iman edenler, birinize ölüm gelince, vasiyet sıra­sında içinizden iki adil kişi aranızda şahitlik etsin. Ya da, yeryüzünde yolculuk ederken başınıza ölüm gelirse, siz­den olmayan iki kişi şahidlik etsin..."

(Maide: 5/106-108)[41]

Temim ed-Dari ile Adiy b. Bedda hakkında nazil ol­muştur. Yine:

"Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın,"

ayeti, Ebu Eyyüb'un anlattığı üzere, Ensar hakkında na­zil olmuştur. [42]

Selefin buna benzer, "şu ayet Mekke'de müşriklerden fa­lanca kavim hakkında veya Ehl-i Kitaptan falancalar hakkın­da nazil olmuştur" şeklinde birçok sözleri vardır. Fakat şu­rası unutulmamalıdır ki, bunları söyleyenler hiçbir zaman, bu ayetlerin sadece ilgili şahıslara has olduğunu ve başka­larını İlgilendirmediğini söylemek istememişlerdir. Çün­kü, ne bir müslüman, ne de akıl sahibi herhangi bir kimse bu­nu söylemez.

Her ne kadar alimler: "Hususi bir sebeple gelen umumi bir lafzın sözkonusu sebebe has olup olmadığında" ihtilaf et­mişlerse de, hiçbir İslam alimi, Kitap ve Sünnetin umumi la­fızlarının muayyen bir şahsa has olduğunu söylememişler­dir. Bu konuda selefin söylediklerinden maksad şudur:

"Bu ayet veya hadis, bu şahıs gibilere has olup, bu şah­sın durumunda olanlara da şamildir; (fakat) bunlarda lafız itibariyle bir umumluk yoktur." Dolayısıyla, belli bir sebep­le gelen bir ayet, eğer bir emir veya nehiy ise, hem ilgili o şahsı, hem de aynı durumdaki diğer şahısları içine alır. Eğer bir övme veya yerme ifade eden bir haber ise, yine hem ilgili.kişiyi, hem de aynı durumdaki kimseleri içine alır.[43]

Nüzul sebebini bilmek, ayeti anlamağa yardım eder. Çünkü sebebi bilmek, müsebbebi (sebebe bağlı olan şeyi)

bilmeyi sağte'Bunuff içindir lâr "Kişinin4i«igi niyetle ye­min ettiği bilinmediği zaman, yemininin sebebine ve o ye­mini meydana getiren hadiseye bakılır" şeklindeki görüş, bu konuda fukahaya ait iki görüşten en doğru olanıdır.

Selefin: "Bu ayet şu hususta nazil olmuştur" şeklindeki sözlerinden, bazan nüzul sebebi kastedilir; bazen de nüzul sebebi olmamakla beraber bu husus ayetin şümulüne girer ki bu, senin "Bu ayetle kastölunan şudur" demen kabilindendir,»

Alimler: "Bu ayet şu hususta nazil olmuştur" şeklinde sa-habi sözünün, nüzul sebebi bildiren sahabi sözü gibi müsned mi, yoksa sahibinin kendisine ait müsned olmayan (mevkuf) bir tefsir mi olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.[44]

Buhari bunu müsned'lere dahil ederken, başkaları dahil etmemişlerdir. [45] Müsned hadis mecmualarının çoğu mese­la îmanı Ahmed ve diğerlerinin kitapları, bu ıstılaha göredir.[46] Halbuki, ardından bir ayetin nazil olduğu bir sebebi ifa­de eden sahabi sözü böyle olmayıp, bütün alimlerce bunlar müsned kabul edilmiştir. Hal böyle olunca, onlardan birinin: "Bu ayet şu hususta nazil oldu" şeklindeki sözü, bir diğeri­nin "bu hususta nazil oldu" demesine aykırı değildir; tabii ki sözkonusu ayetin lafzı her ikisini de içine alıyorsa. Nite­kim yukarıda, örnekleme tefsir tarzı konusunda bunu söy­lemiştik.

Onlardan biri, ayetin bir sebeple, diğeri ise başka bir sebeple indiğini söylese, ikisinin de doğru olması müm­kündür. Çünkü ayet, bütün bu sebeplerin hepsinin ardından inmiş de olabilir: Bir kez bu sebeple, bir kez de şu sebeple olmak üzere iki kez nazil olmuş da olabilir. [47]

îşte, tefsir türü olarak anlattığımız bu iki kısım, yani isim vesıfatlardan doğan çeşitlilikle, müsemmanın bazı ne­vilerini misal olarak vermekten doğan çeşitlilik, selefin tef­sirinde büyük bir kısmı oluşturmakta ve aslında ihtilaf ol­madığı halde ihtilaf zannedilmektedir. [48]

 

4- Ayette Geçen Lafzın Birden Çok Manaya Gelmesinden Doğan İhtilaflar

 

Seleften gelen bir başka ihtilaf çeşidi daha vardır ki[49] bu lafzın iki manaya ihtimalinden doğmaktadır. Bu da iki şe­kilde olabilir.

a- Ya kelimenin dilde müşterek bir lafız olmasındandır. Mesela kasvera kelimesi gibi ki, hem atıcı-avcı, hem de arslan, manasına gelir.[50]Yine, hem gecenin gelmekte oldu­ğunu, hem de gitmekte olduğunu ifade eden as'ase lafzı da böyledir. [51]

b-Ya da lafız aslında mütevatı' (muvatı) [52] olmakla be­raber, onunla, iki tür veya şahıstan birinin kastedilmesindendir.

Mesela;

"Sonra yaklaştı ve sarktı. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı. (Necm: 53/9)[53] ayetindeki zamirler ve "el-Fecr", "ve'ş-Şef'i ve'1-Vetr", "ve Leyalin aşr"[54] lafızları ve bunlara benzer daha başka ke­limeler böyledir.

Bu gibi durumlarda selefin verdiği manaların hepsinin birden kastedilmiş olması bazan caiz olabilir; bazan da ca­iz olmayabilir. Her iki mananın da caiz ve mümkün olmasl şu hallerdedir:

1- Ayet iki kere nazil olmuş, dolayısıyla birincide bir ma­na, ikincide de diğer mana murad edilmiş olabilir.

2- Lafız müşterek olur ve her iki mana da caiz ve murad edilmiş olabilir. Çünkü, müşterek lafızlarda bu durum Ma­liki, Şafii ve Hanbeli fukahasmin çoğu ve kelamcılann ek­serisi caiz görmüşlerdir. [55]

3- Lafız mütevatı' olur; dolayısıla anım'dır ve tahsisini gerektiren bir karine de bulunmadığı için amm olarak kalır. Bu tür bir lafızda, lafzın muhtemel bulunduğu iki görüş de sahih olursa, o takdirde lafız, ikinci şıktan olur. [56]

 

5- Ayetlerin Yakın Anlamlı Kelimelerle Tefsir Edilmesinden Doğan İhtilaflar

 

Seleften gelen ve bazılarınca ihtilaf zannedilen bir tür da­ha vardır ki[57] o da, selefin müteradif (eş anlamlı) değil de, mütekarib (yakın anlamlı) lafızlarla, ayet-i kerimelerin ma­nalarını ifade etmeleridir. Şu bir gerçektir ki, müteradif la­fızlar dilde azdır; Kur'an-ı Kerim'de ise ya nadiren vardır ya da hiç yoktur. Bir lafzın yerine, onun bütün manalarını karşılayacak müteradif başka bir lafzm kullanıldığı azdır. Gerçekte bu iki lafız, manaca birbirinin aynı (müteradifi) de­ğil, fakat mütekaribi (yakın anlamlı sı) dır. işte bu durum, Kur'an'daki i'cazın sebeplerindendir. Mesela: "Yevmete-muru's-semau mevran: "Gök o gün bîr çalkalanış çalka­lanır ki!" ayetinde mevr: "Hareket etmek demektir" denil­diğinde, bu mana yaklaşık (takribi) bir manadır. Çünkü mevr, çok hızlı ve hafif hareket demektir.[58] Yine vahy bil­dirmek (i'lam) demektir, veya "Övhayna ileyke: Sana vah-yettik" demek, "Enzelna ileyke: Sana indirdik" demektir ve­ya "Ve kadayna ile beni İsraile[59] demek, "İsrail oğullarına bildirdik (a'lemna)" demektir; gibi tefsirler de böyledir. Yani, bunlar hep yaklaşık (takribi) manalardır; yoksa haki­ki (tam) manalar değildir. Çünkü vahy: Ani ve gizli bildir­medir. "Ve kadayna ile beni İsraile" derken, kada'nm i'lam (bildirme)dan daha özel ve değişik bir manası vardır. Çün­kü bunda, "onlara inzal ve vahyetme" anlamları mevcuttur. Araplar bir fiile başka bir fiilin anlamım yüklerler ve onu o fiil tarzında geçişli (müteaddi) yaparlar. Bu durumu, bir har(i cerr)in yerini başka bir harfin tuttuğu şeklinde değir-lendirenler, bundan dolayıdır ki yanılmışlardır. Mesela: "Le kad zalemeke bi suali na'cetike ila niacihi: "Davud dedi ki: Andolsun, o senin koyununu kendi koyununa katmayı istemekle sana haksızlık etmiştir."

(Sad: /24) ve: Men ensari llallah:

"Allah'a giden yolda kim benim yardımcılarım?" (Al-iîmran:3/52)

ayet-i celilelerindeki "ila'(e, a, ye, ya) harf-i cerri yeri­ne "mea" edatını geçirerek, "Mea niacihi" ve "Meallahi" gi­bi anlam verenler (tefsir edenler) yanılmışlardır.

Gerçekte ise buralarda, Basralı dilcilerin dedikleri gibi tazmin[60] vardı. Yani "Koyun isteme: Süalü'n-Na'ce; Onu alıp kendi koyunları içinde katma (cem 'uha ve dammuha iJa niacihi)" anlamım tazammun etmektedir.

Yine: "Ve in Kadu le yeftinüneke anillezi evhayna iley-ke:

"Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını bize isnad etmen için yanıltıyorlardı."

(İsra: 17/73)

ayetinde yeftinüneke; seni yanıltıyorlardı" lafzına" "Yez-ğuneke ve yesudduneke: Seni yamultup uzaklaştınyorlardı" anlamı tazmin edilmiş (yüklenmiş)tir.

"Ve nasarnahu mine'l-kavmillezine kezzebu bi ayetina:

"O'na, ayetlerimizi yalanlayanlara karşı yardım et­tik ve onu onların ellerinden kurtardık." (Enbiya: 21/77)

ayetinde nasarnahu: Ona yardım ettik" fiiline, "Neccey-nahu ve hallasnahu" anlamı yüklenmiştir.

Yeşrabu bihaibadullahi:

"Allah'ın kulları onu içer ve kanarlar." (İnsan: 76/6) ayetinde de, "Yeşrabu biha: Onu içerler" fiiline, "Yervi biha: Onunla kanarlar", manası tazmin edilmiştir. Bunun benzerleri çoktur. Mesela:

1- Kim ki: "La raybe: La şekke (şüphe yoktur) anlamın­dadır" demişse, bu, lafzın tam karşılığı değil, takribi mana­sıdır. Çünkü rayb'de, ızdırab (titreme) ve hareket manası var­dır. Nitekim: "Da'ma yuribuke ila ma la yuribuke: Seni şüpheye düşüren (içini tırmalayan ve rahatsız eden) şeyi bı­rak, şüphe vermeyen şeye bak (yönel)[61] buyrulmuştur. Hadis-i Şerifte: ennehu merra bi zaybin hakıfin, fekale: 'La yuribuhu ehadun': Rasulullah (s.a.v.) (ve beraberinde­kiler) bir geyiğe rastladılar; hayvan başını ayaklarının ara­sına koymuş uyuyordu. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Kimse onu devindirmesin (kaldırmasın ve rahatsız etmesin.) [62]

Hasılı yakin: Sükûnet ve gönül rahatlığı anlamını ifade eder; rayb de bunun zıddıdır. Her ne kadar şekk lafzı da il­tizam (gereklilik) yoluyla bu anlamı ifade eder" denilmiş-se de, şekk kelimesi lafız itibariyle buna delalet etmez.

2- "Zalike'l-Kitabu: Haze'l-Kur'anu" demektir, denildi­ğinde de anlam yine yaklaşık olup tam değildir. Çünkü bu­rada kendisine işaret edilen Kur'an kelimesi her ne kadar tek (müfred) ise de haza (bu) kelimesiyle işaret, mevcuda ve hazıradır. Halbuki zalike, uzak ve gaip olana işaret içindir. Son­ra el-Kitab lafzı, "okunan, açıklanan, zahir olan" anlamın­daki el-Kur'an lafzını ihtiva etmediği" yazılıp biraraya ge­tirilmiş ve toplanmış" anlamını ihtiva etmektedir. Bu tür şey­ler Kur' an-ı Kerim' de mevcuttur.

3- Onlardan biri: ve zekkir bini en tubsele nesün bima kesebet:

"Sen Kur'an'Ia (onlara) şunu hatırlat ki, bir kimsenin yakası, yaptığı işin eline teslim edilmeye görsün, artık onun, Allah'tan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi kalmaz." (En 'am: 6/70)

ayetindeki "tübsele'yi "tühbese: hapsedilmek", bir diğeri "turnene: rehin bırakılmak, teslim edilmek" diye tefsir ettiğin­de, aradaki farklılık çelişki (tezad) ihtilafı sayılmaz. Her ne ka­dar, her mahpus her zaman rehin olmasa da. Bu gibi tefsir ve izahlar, yukarılarda ifade ettiğimiz gibi, takribi (yaklaşık) yorumlardır.

Selefin bu tür açıklamalarını bir araya getirmek, gerçek­ten mühim ve yararlı bir iştir. Çünkü onların ibarelerinin tü­mü, kastedilen anlamı onların bir veya ikisinin ibaresinden daha açık ifade eder.

Bununla beraber onların, ahkamda olduğu gibi tefsir de de az da olsa gerçekten birtakım ihtilaflarının olduğu mu­hakkaktır. Nitekim, umumiyetle insanların (alimlerin) ihti­laf etmek zorunda kaldıkları birtakım umumi meselelerin ol­duğunu biliyoruz. Hatta bu kabil ihtilaflar, hem halk hem de alimlerce tevatür derecesinde bilinen şeylerdir. Mesela na­mazların [63]sayıları, rekatların miktarı, namaz vakitleri, zeka­tın hisse ve taisabı, Ramazan ayının tayini, tavaf, vakfe, şeytan taşlama, mikatlar ve diğer konulardaki ihtilaflar, bu konuda birer örnektir. Sonra, sahabenin, Ölen kimsenin dedesiyle beraber bulunan kardeşleri hakkında, müştereke me­selesinde ve benzeri diğer hususlarda ihtilaf etmiş olmalan, bırakınız insanların muhtaç oldukları (temel) feraiz ko­nularını, feraiz meselelerinin genelinde (ayrıntılarında) bi­le şüphe meydana getirmez. (Bilindiği gibi) feraiz ilminin temel konuları: Ölenin baba ve oğullarından ibaret nesep amudu (usûl ve ftirü), kelale'nin erkek ve kız kardeşleri, bir de ölenin kadın varisleri, mesela zevceleri'dir. Çünkü Ce-nab-ı Hak feraiz konusunda tafsilatlıüç ayet indirmiştir, bi­rincisinde usûl ve fürü'un, ikincisinde -karı, koca ve anabir kardeşler gibi- ashab-ı feraiz olarak varis olanların, üçüncü­sünde de asabe olarak varis olan ana-baba bir ve baba bir kardeşlerin hisselerini açıklamıştır.[64]Dede ile kardeşler'in mirasçı olarak birarada bulunmaları, nadir bir olay olduğu için, İslam'da ancak Rasulullah'ın (s.a.v.) vefatından son­ra vuku bulmuştur.

Maamafih Selef, delilin gizliliği nedeniyle gözden kaç­ması, onu işitmemiş olmaları, nassı anlamada yanlışlık yap­maları ve daha kuvvetli muhalif bir delilin varlığı kanaati­ne sahip bulunmaları gibi sebeplerden dolayı da gerçek an­lamda ihtilaf etmişlerdir. Fakat bizim burada amacımız, ayrıntıya girmeden meseleye kısaca değinmektir. [65]

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[25] îbn Teymiyye'ye göre daha başka ihtilaf çeşitleri hakkında ge­niş bilgi için, O'nun "Îktizaü's-Sırati'l-Müstakim s. 34 vd." adlı eserine bakınız.

[26] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 29.

[27] İbn Teymiyye'nin, Batıni Karmatilerle münakaşası ve Allah'ın isimleri hakkında: "Bu isimler Ö'nun zatı konusunda müterradif (birbiri­nin aynı), sıfatlan konusunda mütebayin (birbirinden farkli)dir" şeklinde­ki ince değirlendirmesi için Bkz. er-Risaletü't-Tedmuriyye s. 9 vd., 63, Bu kıymetli risalenin büyük bir kısmı Allah'ın isim ve sıfatlan hakkındadır.

[28] Rasulullah'ın (s.a.v.) bu isimleri Buharı, Müslim ve İmam Ma-lik'in, Muhammed b. Cübeyr b. Mut'im'den rivayet ettikleri şu hadiste geçmektedir: Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed'im, ben Ah-med'im, ben MaTıi'y'm: Allah küfrü benimle mahv ve imha edecek. Ben Haşİr'im: Benden sonra kıyamet kopacak ve insanlar benim izim ve ri-saletim üzere haşrolacaklar ve ben Akıb'im: Benden sonra peygamber gönderilmeyecek "Bkz. Muvatta, 1004; İbn Hacer, Fethu'1-Bari VI, 433; Nevevi, Müslim Şerhi XV, 104; Kastallani, el-Mavahibü'1-Ledünniyye, I, 181.

[29] Daha önce geçti. Yine Bkz. Taberi 1,171-173'de Ahmet Şakir'in tahriri.

[30] Benzeri Tirmizi, başka lafız ve farklı bir tertipte rivayet etmiş­tir. (Hims bsk. VIII, 71). İmam Ahmed Müsned'inde (IV, 182-183) Nevvas'tan iki tarikle rivayet etmiştir. Yine bkz. Taberi I, 176-177.

[31] Ebu'I-AIiye ve başkalarından, sırat'ın tefsiri hakkında "O Ra-sulullah ve Ondan sonra Ebu Bekir ile Ömer'dir" diye rivayet edilmiş­tir. Bkz. Taberi I, 175.

[32] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 29-33.

[33] Bkz, Bakara 270 vd.

[34] İbn Teymiyye'nin tamm'la ilgili görüşleri için "er-Reddü Ale'l-Mantıkıyyin" adlı kıymetli kitabının baş tarafına (s. 7 vd.) ve bilhassa 19-21 ve 32-37 sayfalarına, yine "Nakzu'l-Mantik" adlı kitabının 183-200. sayfalarına bakınız.

[35] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 33-35.

[36] Tefsir kitaplarından anlaşılan odur ki, zıhar ayeti (Mücadele: 58/2), Evs b. Samit'in hanımı Havle (yahut Huveyle) b. Sa'Iebe hakkın­da nazil olmuştur. Meşhur olan budur. Bkz. Taberi XXVIII, 2; Kurtubi XVII, 270; İbn Kesir IV, 320; Şevkani V, 177. Tefsir kitaplarında Sabk b. Kays, Hucurat suresinin 2-3. ayetleri hakkında sözkonusu edilmekte­dir. Buhari, Müslim ve diğerlerinin Enes'ten rivayetlerine göre: "Ey iman edenler, sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin..." aye­ti inince, yüksek sesli bj" kimse olan Sabit b. Kays b. Şemmas: Peygam­berin sesine karşı sesimi yükselten, ameli boşa giden ve cehennemlik olan benim!" diyerek, ı 'ahzur bir şekilde evine kapanmıştı. Rasulullah (s.a.v.) onu soruşturmuş ve bazı kimseler Sabit b. Kays'a giderek:

"Allah'ın Rasulü seni soruyor, nen var" deyince, şu cevabı vermişti: "Peygamberin sesini bastırarak ve bağırarak konuşan benim. Amelim bo­şa gitmiştir. Ben cehennemliğim!" Durumu Rasulullah'a (s.a.v.) anlattık­larında: "Hayır, O cennettliktir." cevabını vermiştir. Nitekim Sabit b, Kays Yemame savaşında şehit düşmüştür. İbn Merdüye, İbn Mes'ud'tan şöyle ri­vayet etmiştir: "Sesinizi Peygamberin sesi Üzerine yükseltmeyin..." (Hucu-rat 2-3) Ayeti, Sabit b. Kays b. Şernmas hakkında nazil olmuştur. Yine İbn Merdüye Ebu Hureyre'den şöyle rivayet etmiştir: "Allah'ın Rasulü'nün hu­zurunda seslerini kısanlar var ya, işte onların kalplerini Allah, takva İmti­hanından geçirmiştir. Mağfiret ve büyük ecir onlarındır." (Hucurat: 49/4) ayetinde sözü geçenler hakkında Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Sa­bit b. Kays b. Şemrnas onlardandır." Bkz. Şevkani Fethu'l-kadir V, 59.

[37] Bkz. Nur 6-9; Taberi XVIII, 821; İbn Kesir Ul, 265. Her iki riva­yet de Buhari'de vardır. Ayetlerin nüzul sebebi hakkındaki bu iki rivayetin tahlil ve tenkidine dair alimlerin görüşlerini İbn Hacer nakletmiştir. Öyle an-hşılıyor ki, ayet Hilal b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur ve Umeyr el-Ac-lani, Hilal'in durumundan habersiz olarak geldiğinde, Rasulullah (s.a.v.) ken­disine hükmü bildirmiştir. Bkz. Fethu'1-Bari VIII, 362-364.

[38] Kelale ayeti, Nisa suresinin 176. ayetidir. Taberi'nin tahric et­tiği bazı rivayetlerde geçtiği üzere, Cabir b. Abdillah hakkında nazil ol­muştur. Bkz. Taberi (Üstad Mahmud Şakir'in tahkikli neşri) IX, 431-433. Bulıari der ki "Kelale, kendi' ine babası veya oğlu tarafından mirasçı olun­mayan kimsedir." Bkz. Feihu'I-Bari VIII, 215; Taberi VIII, 53-61.

[39] Maide kî; Bkz. Taberi X, 392; İbn Kesir II, 67; Şevkani II, 46.

[40] Enfal J 6; Ayetin tamamını bir önceki ayetle birlikte gözden geçirini;. Bedr savaşınoak; durumla ilgili nazil olmuştur. Bu iki ayetin işaret ettiği hükmün. Bedr ehline has olduğuna dair, bazı rivayetler var­dır. Bkz. İbn Kesirli, 294; Şevkani II, 281.

[41] Maide: 5/106-108, Müslümanlardan birinin, yolculuğu sırasın­da yaptığı vasiyetten bir kısmını inkar eden Temim ve Adi hakkında na­zil olmuştur. Bu İkisi o vakit Ehl-i Kitap idiler. Bazı muh:ıddislerce, ri­vayette garabet vardır, tbn Kesir'e göre, hadislerin aslı sahih olup, selef­çe meşhurdur. İbn Kesir II, 112.

[42] Muhacirlerden bir zat, Kostantiniyye (İstanbul) surları önünde­ki savaşta, düşmana karşı saldırarak düşman saflarını yarmıştı. Orduda Ebu Eyyüp de bulunuyordu. Bunu gören Müslümanlar: "Adam kendini elleriyle tehlikeye attı" dediler. Ebu Eyyüb onlara şöylededi: "Bu ayeti biz (Ensar) daha iyi biliriz; çünkü bizim hakkımızda inmiştir. Şöyle ki, bizler Rasulullah'm (s.a.v.) yanından hiç ayrılmazdık. O'nunla savaşla­ra katıldık ve O'na yardım ettik. Derken, İslam yayıldı, üstün geldi. Bu­nun üzerine bizler, ensar olarak bir araya gelip şöyle bir hasbihalde bu­lunduk: "Allah Teala, O'nun Peygamberiyle birlikte olmamıza karşılık, bize ikramda bulundu ve Peygamberine yardım etti. Nihayet İslam yayıl­dı ve müslümanların sayılan çoğaldı. Biz Rasulullah'ı (s.a.v.) kendi eh­limize, çoluk, çocuğumuza ve mallarımıza tercih ettik. Artık ehl-ü iya-limizin ve mallarımızın başına dönsek de onlarla meşgul olsak." Bunun üzerine, bizim hakkımızda: "Allah yolunda infak edin ve kendi elleri­nizle kendinizi tehlikeye atmayın." (Bakara: 2/195) ayeti indi. Yani, tehlike: ehl-ü iyal ve mal İçinde eğleşip cihadı terketmektir."

Ebu Davud, Tirmİzi, Nesai, İbn Ebi Hatim ve daha birçoklanrica ri­vayet edilmiştir. Bkz. Fethu'1-Bari VIII, 149 (İbn Cerir'den); îbn Kesir I, 328; Şevkani, Fethu'l-Kadir I, 170.

[43] Muayyen bir sebep üzerine gelen umumi lafız hakkında cumhu­run görüşü şudur: "İtibar, sebebin hususiliğine değil, lafzın umumi!iği-nedir." Burada İbn Teymiye'nin anlatmak istediği şudur: "Sebebin husu­siliğine İtibar edilir" diyenler bunu, 'ayetin hükmü kimin hakkında indiy-se ona hastır, başkalarını ilgilendirmez' anlamında söylememişlerdir. Görüldüğü kadarıyla O bu sözüyle şuna işaret etmektedir: Ayetin hükmü hem onlara, hem cumhura göre, nüzule sebep teşkil etmeyen ferdlere de Şamildir. Şu ka^ar var ki, Cumhur: 'Ayetin bizat kendisi onlan da içine alır' derken, berikiler: Nüzule sebep teşkil etmeyen ferdler ayetin hükmü­ne kıyas veya başka bir nas ile girer' demektedirler. (Geniş bilgi için bkz. Zerkani, Menahilü'l-Irfan S. 118 vd,; Suyuti, el-İtkan I, 50; Usulü'l-Fikh 168.)

[44] Yani Zerkeşi'nin de dediği gibi bu, hükme, ayetten delil göster­mek kabilinden olup, vuku bulan olayı nakletmek cinsinden değildir. Bkz. el-Burhanl, 32.

[45] Burada müsned sözüyle kastolunan, sahabiye dayanan mevkuf haberin karşıtı olarak kullanılan merfu hadislerdir. Bundan dolayı bazı­ları buna, müsned-merfu demişlerdir. Yani, sahabenin bu tür sözlerinin bazıları Rasulullah'a (s.a.v.) varan merfu hadisler kabilinden, bazıları da salt sahabi sözü ve yorumu olarak kabul edilmiştir. Hakim en-Neysabu-ri demiştir ki: "Vahye ve Kur'an'm nüzulüne ş^hid olan sahabinin 'bu ayet şu hususta inmiştir' şeklindeki haberi, müsned hadistir." İbnus Salah ve bazıları da bu görüştedir. Öyle gözüküyor ki bu konuda haki­kat, Hafız İbn Hacer'in işaret ettiği gibidir ki O'na göre: "Sahabinin, iç­tihada imkan olmayan ve arap dilinden nakledilmeyen konularda söyle­dikleri merfu, diğerleri mevkuftur." İbn Teymiyye'nin: "Halbuki, ardın­dan bir ayetin nazil olduğu bir sebebi ifade eden sahabi sözü böyle ol­mayıp, bunlar bütün alimferce müsned olarak kabul edilmiştir" sözü de buna işaret etse gerektir. Çünkü,bu, hakkında görüş belirtme imkanı bu­lunmayan salt nakil cinsindendir. Bkz. el-İtkan I, 52; Lübabü'n-Nukul 3-4; el-Hakim, Ma'rifetü Ulümi'l-Hadis 20; Suyuti, Tedribu'r-Ravi 116; San'ani,Tavzihu'l-EfkarI, 280.

[46] İbn Teymiyye, "müsned hadis mecmualarının çoğu bu ıstılah üze­redir" derken şu kastediyor: "Hadis mecmuaların çoğu, böyle bir rivaye­ti, İmam ahmed'in Müsned'inde ve Müslim'in Sahih'inde yaptıkları gi­bi merfu'ya dahil etmemişlerdir." Ancak îbn Teymiyye, sanki, ıstılahı ma­nasıyla müsned hadis mecmuaları tarzında yazılmış olan eserlerde bu far­kın açıkça görüldüğüne işaret ediyor gibidir. Mesela, bu tür haberleri, sa-habiden nakledilen müsned hadisler içine dahil etmeyen İmanı Ahmed'in Müsned'igibi.

[47] Bu iki ihfcmalin vukuu hakkında -delilleriyle birlikte- geniş bil­gi için bkz. Suyuti, el-İtkan 153-155 Lübabii'n-Nükul girişi, s.5.

[48] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 35-40.

[49] Bu, selefin, tefsirdeki ihtilaflarının üçüncüsünü teşkil etmekle be­raber, bazı itibarlarla İbn Teymiyye bunu ikinci gruba dahil etmiştir.

[50] İbn Kuteybe'nin de dediği gibi kasvera sözü, kahr manasına ge­len kasr'dan gelse gerektir ki, arslan, yırtıcı ve vahşi hayvanları kahr ve ram eder. Bazılarına göre bu, nebi (ok, asalet ve şeref sahibi kişi) anla­mına da gelir. Bkz. Taberi XXIX, 168; İbn Kuteybe, Garibu'l-Kur'an (Üs-tad Ahmed Sakr'm tahkikli neşri), s. 498.

[51] Bkz. Taberi XXX, 78; İbn Kuteybe, Garibu'l-Kur'an (Ahmed Sakr'm dipnotu), 517.

[52] Muvataa: Aynı şey üzerinde birleşmek, ittifak etmek demektir. Yani lafzın aslında tek şeye delalet etmesi, müşterek veya başka bir du­rumda olmamasıdır. Bkz. İbn Manzur, Lisanu'1-Arap I, 200.

[53] Necm: 53/9 Bazı müfessirler. "Sümme dena fe tedella" ayeti hak­kında: "Sonra Cebrail Muhammed'e yaklaştı" demişlerdir. Taberi der ki: "Ayette takdim-te'hir vardır; dolayısıyla, 'tedella'nın 'sarktı' anlamı önce vuku bulmuş olup, 'sümme tedella fe dena: sonra sarktı ve yaklaş­tı' demektir. Dünuv (yaklaşma) tedelli (sarkma) ye, tedelli de dünuvv'e delalet ettiği için böyle bir takdim-tehir güzel düşmüştür. Tıpkı: "Zara-ni fulanun fe ahsene: falanca beni ziyaret etti ve (bana) ihsanda bulundu' cümlesinin, 'ahsene ileyye fe zarani: Bana ihsanda bulundu ve beni zi­yaret etti' şeklinde kullanılması gibi. Diğer müfessirler ise ayete: "Son­ra Rab Teala Muhammed'e yaklaştı" anlamını vermişlerdir. Taberi, bi­rinci manayı tercih etmiştir. Bkz. XXVII, 44.

[54] Fecr suresinin ilk ayetlerine bakınız. Bazıları: "fecr gündüz de­mektir, bazıları da: "Bununla sabah namazı kastedilmiştir" demişlerdir. Sonraki iki ayeiin lefsiri için bkz. Taberi, XXX, 168 vd.

[55] İmam Şafii, Ebubekr el-BakıIlani, Mutezile'den bazıları ve Safi-ilerin cumhuruna göre, müşterek: Bütün manaların cem'i mümkünse ve bel? li bir mananın murad edildiğine dair de bir karine yoksa, bütün manaları­na birden hamledilir. Hanefiler, Kaderiyye ve bazı Şafiiler ise derler ki; Müşterek, tek kullanılışta bütün manalarına hamledilmez." Bkz. İmam Zen-cani, Tahricu'1-Füru' ale'l-Usul (Muhammed Edİb Salihin tahkikli neşri) S. 165 vd. Şeyh Ali Hasbullah, usulü't-Teşriil-İslami, s. 218-220.

[56] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 40-42.

[57] Selefin ihtilaflarının dördüncü kısmı.

[58] Tur: 52/ 9. İbn Teymiyye'nin verdiği bu mana, bazılarına göre­dir. Kamus şöyle der: "Mevr, çalkalanmak ve titremektir." II, 136, Bkz. Taberi XXXII, 20.

[59] İsra: 16/4'ün tefsiri ve Taberi'nin tercihi için bkz. XV, 21.

[60] ibn Hişam der ki: "Arap, bir lafza başka bir anlam ve hükmü ve­rir ve buna tazmin der. Bunun faydası, iki lafzın ifade edeceği manayı, tek bir lafızla ifaHe etmektir. Bu, Basralı dilcilerin görüşüdür. Kufelile-re göre ise, kelimeler birbirlerinin yerini (utarlar. İbn Hişam, tazmine bir­çok misaller ve Kur'an'dan şahitler getirmiştir. Bkz. el-Mugnî 0,685; îbn Kuteybe-Te'vİlu MüşkiJİ'I-Kur'an s. 426 vd.

[61] Tirmizi, Nesai, Ahmed, ibn Hibban ve Hakim'in, Hasan b. Ali'den rivayet ettikleri hadistir. Buharı der ki: "Tabiim döneminin abid-lerinden Hassan b. Ebu Sinan el-Basri şöyle demiştir. Vera (takva) dan daha kolay birşey yoktur. Seni şüpheye düşüren- içini tırmalayan şeyi bı­rak, şüphe vermeyene yönel. "Buhari bunu reP (Rasulullah'a (s.a.v.) is-nad) etmemiştir. İbn Hacer rayb kelimesini "şek ve tereddüd" olarak açık­lamıştır. Bkz. Fethu'1-Bari IV, 234.

[62] İmam Malik ve Nesai bu hadisi, "Babu ma yeczü li'l-muhrimi ekluhu mineVSayd' babında, Zeyd b. Ka'b es-Selemi el-Behzi'den ri­vayet etmiştir. Hakıf: Başını iki ayağı üzerine koymuş duran" anlamın­dadır. Ebu Ubeyd der ki: "Yani, kıvrılıp yatmış uyuyan" demektir... Ona ilişmek ve ürkütmek yasaklanmaktadır. Zira ihramlımn av hayvan­larım kovalaması ve ürkütmesi caiz değildir." Bkz. Nesai.V, 183; Muvat-ta I, 351; Muvatta Zürkani Şerhi, II, 78.

[63] Ebubekr ve O'nun fikrini kabul eden İbn Abbas, İbn Zübeyr, ibn Ömer, Huzeyfe b. Yeman, Ebu Said el-Hudri, Aişe gibi sahabeye göre, Ölenin kardeşleri, ölenin dedesiyle beraber bulundukları zaman varis olamazlar. Tıpkı, babasıyla beraber bulunduklarında varis olamadıkları gibi. Çünkü onları Ölü'ye ulaştıran vasıta dede'dir. Ebu Hanife de bu gö­rüştedir. Sahabeden Ali (r.a.), îbn Mes'ud, Zeyd b. Sabit ve diğerlerine göre ise, bu durumda kardeşler varis olurlar; İmam Malik ve Şafii de bu görüştedir. Müşerreke yahut müştereke meselesine gelince, feraiz ilmi­nin meşhur meselelerindendir (ki, Ölenin ana baba bir kardeşlerinin, ana-bir kardeşleriyle beraber bulundukları zamanki durumudur.) Ömer (r.a.), bir defasında onları mirastan mahrum etmiş, bir defasında da, ana-bir kardeşlerle beraber üçtebire ortak etmiştir. (Bu iki konu için bkz. Şerhu's-Siraciye 144; Prof. Dr. Mustafa Sibai, el-Ahvalü'ş-Şahsiy-ye, Üniversite bsk. 1959, II, 67, 71, 203.)

[64] Bkz. Nisa 11, 12,176

[65] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 42-47.

25 Yorum

Diğer Haberler

İlahi Motivasyon ; Duha Sûresi

Kur'an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi / Doç.Dr.Murat Sülün

Müftüoğlu : Kur'an'a Yeni Bir Okuma Gerek

Kur'an'ı anlama faaliyetinin kavramsal araçları / Erhan Koç

İhsan Eliaçık : Kur'ân yoksulun yanındadır!

“Sâdıku’l-Va’di’l-Emin” ya da “Yaşayan Kur’an” Olmak / Cevdet SAİD

"Bir İman/İnfak;Nifak/Cimrilik Analizi: Sure-i Hadid"

‘Arap Kuranı’ndan ‘Türk İslamı’na; İlahî Kelama Reva Görülenler / Doç. Dr. Fethi Ahmet Polat

Alak Süresi Tefsiri (1) / Âişe Abdurrahman

Kur'an Nedir? / Ferhat Özbadem

Nasıl Bir Tefsir? / Ömer Faruk Karataş

Ashab-ı Cennet ;İki Tercih:Mülkiyyetmi, Nasiplenmekmi? / Ali Uzun

Kur'an'ı Nasıl Anlamalı-Yorumlamalı'ya dair / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'ı Anlama ve Tefsir etmede Usûl / Muhammed Reşid Rıza

Kur'an Kıssaları Araştırmaları

Kur’an Tefsirlerindeki Hz. Davud’a Yönelik Zina ve Adam Öldürttürme İftiraları Üzerine / Cengiz Duman

Esmâ-i Hüsnâ'ya Ayinelik Nasıl Olur?

İyilik ve Kötülüklerin Allah'tan Olması Ne Anlam İfade Eder? / Allâme Tabatabai

Said Nursi'ye göre Kur'an'ın Bütün İlahi Sözler ve Semavi Kitaplardan Üstünlüğü / Doç.Dr.Mehmet Refii Kileci

Kur'an'ı Anlamanın Şartları / Ayetullah Cevadi Amuli

Peygamberlik ve İlahlık Sorunu / Seyyid Kutub

Selefin Tefsirdeki İhtilaflarının Mahiyet ve Sebepleri / İbn Teymiyye

Yakup Peygamber Kıssası ve Anakronizm / Cengiz Duman

Kur'an'da Müminlerin Vasıfları / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'a Çağdaş Yaklaşımlar / Doç.Dr.Mustafa Öztürk

Kur’an perspektifinden kıssa/olay bütünlüğü unsuruna bakış / Cengiz Duman

Bir Eylem olarak "Akletmek" / Erhan Koç

Küfr Kavramının İç Yapısı / Prof.Dr.Toshihiko İzutsu

Kur'an'ın sosyolojik prensipleri ve Batı medeniyeti ile mukayesesi / Prof.Dr.Suat Yıldırım

Kur'an Tefsirinde Yanılgı Sebepleri ve Korunma Yolları (PDF) / M.Vehbi Dereli

Fizilali'l-Kur'an'da İman / Murat Kayacan

Hayatı ve Kitabı Sünnetullah'a Uygun Bir Zihin ve Kimlik İnşası İçin Okumalıyız / Bahadır Kurbanoğlu

Toplumsal Değişim ve Ulûl'elbab / Murat Aydoğdu

Kur'an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları 2- Kronoloji / Cengiz Duman

Kur'ân'a En Yakın Dönemi Öncelemek-4 / Bülent Şahin Erdeğer

İslahi'nin Ana Çalışmalarına Kısa Giriş / Abdurrauf

Tarihte Kur'an'ın Önüne Geçen Yöntem Arayışları / Fevzi Zülaloğlu

Kur'an'ı Kerim'in Atomcu ve Bütünsel Tefsiri / Muhammed Bâkır es-SADR

Kur'ân'ı Nûzul/Davet Sürecinde Anlamak-3 / Bülent Şahin Erdeğer 

Kur'an'a Dönüşte Vahyin Oturduğu Zemini Tanımak-2 / Bülent Şahin Erdeğer 
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz