Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Velayet-i Fakihi Nasıl Anlamalı? / Muhammed Can
Sözlükteki anlamı; ‘’Velayet“ Vekil (veli) olarak geçer. ‘’Fakih’’ de Arapça’da, fıkıh ilmiyle uğraşan kişi anlamını taşır. Genişletilmiş anlamda ise İslami ilimlerin bütün dallarında uzmanlaşmış kişi manasında kullanılır.
25/05/2011 / 00:04

Sözlükteki anlamı; ‘’Velayet“ Vekil (veli) olarak geçer. ‘’Fakih’’ de Arapça’da, fıkıh ilmiyle uğraşan kişi anlamını taşır. Genişletilmiş anlamda ise İslami ilimlerin bütün dallarında uzmanlaşmış kişi manasında kullanılır.

Şu halde; Velayet-i Fakih, bütün İslami ilimlere hakim olmuş fakihlere, velayet edecek fakih demektir.

Siyasal İslami boyutu ile velayet-i fakih’in kullanım manası; ilimlerin bütünsel sahibi olan Resulü Ekrem ve onun Ehl-i Beyti’nin makamına bakan kişi demektir. Bir başka ifade ile Gaybet’teki İmam Mehdi(a.f)nin yerine naib’lik yapan kişiye verilen unvandır.

Velayet-i fakihin şartları vardır. Nitekim bu şartları Seyyid Hasan Nasrullah kısaca şöyle özetlemiştir.

“Onlar bizlere,velayet-i fakih hizbi dedikleri zaman bizi aşağıladıklarını düşünüyorlar. Asla..! Ben bugün buradan Velayet-i fakih hizbinin bir ferdi olmaktan gurur duyduğumu ilan ediyorum. Fakih adil, fakih alim, fakih hakim, fakih cesaretli, fakih doğru sözlü ve fakih samimidir’’

Bu şartlara uygun alimlerin meydana getirdiği bir meclis, yine bu meclis içinden birini velayet-i fakih olarak seçer. Velayet-i fakih makamındaki kişi, kendi zamanında bu makama en uygun alimdir.

Velayet-i fakih’in hüküm ve fetvası ne derece mükellef mümini bağlar?

Alim başka bir mercii taklidin fetvası ile velayet-i fakihin fetvaları arasında farklılık olursa hangi fetva öncelik kazanır?

Bu sorulara bulunacak cevap, velayet-i fakihin önemini ve önceliğini belirlemek için kaçınılmazdır. Sözkonusu sorulara verilecek cevap; velayet-i fakih (Veliyyi Emr-i Müslimin)’in verdiği hükümlere itaat etmek müminlere farzdır. Başka alim bir mercii’nin fetvası, Velayet-i fakih’in fetvası ile farklı olursa, alim’in fetvasının geçerliliği düşer.

İşte bundan ötürüdür ki, Hizbullah’ın zaferinin sırrı velayet-i fakih ile iniltilidir. Nitekim Hizbullah genel sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, velayet-i fakih konusunda, “Onlar bizlere velayet-i fakih hizbi dedikleri zaman bizi aşağıladıklarını düşünüyorlar. Asla..! Ben bugün buradan Velayeti fakih hizbinin bir ferdi olmaktan gurur duyduğumu ilan ediyorum. Fakih adil, fakih alim, fakih hakim, fakih cesaretli, fakih doğru sözlü ve Fakih samimidir’’ derken, gerçekte velayet-i fakih’i anlamak için ciltler dolusu kitapları okuyarak elde edilecek özü bir paragrafta izah edebilmenin zerafetini de yansıtıyordu!

Yani Velayet-i fakih’te aranan en önemli özellikler:

1- Adil olması. 2- Alim olması.

3- Hakim olması. 4- Cesaretli olması. 5- Fakih olması. 6- Emin olması. 7- İhlas sahibi olması.

İlginçtir, İslam mezheplerinin hemen hepsinin de ittifak ettiği, İslami nihai öncüde aranan vasıfların hepsini kendisinde toplayan, velayet-i fakih müessesini temsil eden, bir diğer tabir ile veliy-i emr-i müslimin olan Ayetullahuzma-il Seyyid Ali Hameney’de toplanmıştır.

Yüce Allah, kendi kullarının dünya ve ahiret saadetini dilediğinden ötürü, insanların kulluk görevlerini eksiksiz yerine getirebilmeleri için, İslamı irade buyurmuş. Bu görevlerin öncülüğünü üstenmesi için, yine kullarının en seçkinleri olan masumlardan Velayet-i Nebi ve velayet-i imam tayin etmiştir.

Resul’ü ekrem(s.a.a)’in hatem’ün nebi olması hasleti ile o hazretin rıhletinden sonra, ümmetin sevk ve idaresi için, ümmete onun soyundan gelen masum velayet imamlarını, aziz islam ümmetine büyük nimet olarak ikramda bulunmuş ki, ümmet asla ve asla delalete sapmadan Rabbine karşı kulluk görevinde bulunabilsin.

Nitekim İmamet konusunda, Kutlu Kitab-ı Mecid şöyle buyurmakta: “Ve biz onları, insanları emirlerimize doğru yönelten imamlar kıldık ve biz onlara hayırlı amelleri gösterdik.’’ (Enbiya suresi 73. ayet)

Keza Maide suresinde de Velayet sahiplerinin kimler olduğu beyan edilmektedir.

“Sizin dostunuz, sahibiniz, ancak Allah’tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve rükû ederken zekât verenlerdir.” (Ayetin siyak ve sibak gibi konuları için ayrıca tefsir kitaplarına müraccat edilsin) Maide/55 İmam Humeyni de Velayet-i fakih konusunda şöyle buyuruyor; “Bir Fakih için Resulullah(s.a.a) ve masum bir İmam(a.s) için geçerli olan ‘’mutlak velayet’’in aynısı fakih için de geçerlidir. Şu farkla ki, onların velayeti ’’asaleten’’dir, fakihlerinki ise ’’vekaleten’’. Eğer böyle olmazsa, gaybet zamanında islam hükümeti kurmak ve yönetmek imkansız olur.”

Bugün dünya küfrüne karşı ve hassaten siyonistler ile emperyalistlerin ve onların İslam dünyasındaki uşaklarına onların gizli güçlerince uygulamak istedikleri komplo ve hilelere karşı, basiret ve feraseti ile tüm planlarını alt üst eden, müslümanların vahdeti ve izzeti için çalışan inananların izzet abidesi, küfrün korkusu, velayet-i fakihi temsil eden veliyi emri müslimin’dir. Veliyy-i emri müslimin, zamanın imamı olan mehdi (a.f)’nin naibi olması hasebi ile temsil ettiği makam kutsal bir makamdır.

Mutlak tekvinî velayet şüphesiz Allah(c.c)’a aittir. Ancak Allah’ın iradesi ve dileği imamlarımıza veya imamlarımızın tayin ettiği, tanıttığı (evlad-ı silsilesi) kimselere verilir. Şu da unutulmamalıdır ki, Mehdi (a.f)’in Gaybet-i Kübra döneminde yaşayan biz müslümanlara da, İslâm toplumunun geçmiş ve gelecek kesimleri için de, insanoğlunun bireysel ve toplumsal vazifelerini, islam ümmetine karşı iç ve dış tehlikelerden korumak, toplumun sorunları çözmek, ümmete ve insanlara adil şekilde hükmetmek, mazlumların hakklarını korumak, onları savunmak, hukuki, askeri, siyasî,kültürel, ekonomik, sosyal sair konularda, onların ilerlemelerini sağlamaları için bir veliyy-i emrin olması dinen zaruridir.

Bu konuda Mehdi(a.f)’den nakledilen bir hadisi şerifte, ümmete buyurduğu:

“(Gaybet zamanında) meydana gelecek hadiselerde ve sorunlarda, bizim hadislerimizi rivayet eden (onlarda uzman olan) kimselere müracaat edin. Zira onlar benim size olan

hüccetim, ben de Allah’ın hüccetiyim onlara’’

Keza; imamlarımızdan nakledilen “Fakih’lerden, nefsine hakim olan, dinini koruyan, heva ve hevesine muhalefet eden ve Mevla’sının emrine itaat eden kimseye avam olanlar taklit etmeli, uymalıdırlar.” Bu Hadisi şerif’te konunun ne denli hassas olduğunu ve muğlak kalamayacağını, net bir şekilde açıklar vaziyette.

Bunun içindir ki, İmam Humeyni’nin “Bir fakih için Resulullah ve masum bir İmam için geçerli olan mutlak velayetin aynısı fakih için de geçerlidir. Şu farkla ki onların velayeti asaletendir, fakihlerinki ise vekaleten. Eğer böyle olmazsa, gaybet zamanında İslam hükümeti kurmak ve yönetmek imkansız olur.” Şeklindeki beyanı kutsal nakillere dayanmaktadır. Yine günümüz dünyasında, inançsal, sosyal ve sair yönleri ile aklımıza gelebilecek ve bizzatihi, fiili olarak içine düştüğümüz her türlü sorunları, müslümanların gerçek şekilde anlaması ve hak ettiği konuma ulaşmasının yegane çözümü,Velayet-i fakih’e kayıtsız, şartsız bağlı olmalarından geçer. Velayet-i fakih’in samimiyetinden şüphe edemeyiz. Hiç şüphesiz, bir fakih şer’i delilsiz ve ilahi öğretilere dayanmadan, sadece kendi düşüncesine göre karar veremez. Hiç şüphesiz Velayet-i fakih makamını temsil eden fakih, din konusunda her kesten daha hassastır.

Günümüzdeki müslümanların velayet-i fakih etrafında toplanması, en önemli islami görevlerin başında gelmektedir. islam dünyasının ve haseten bilinçli hareket etmek isteyen sorumluluk üstlenmiş aydınların, buna her kesten daha fazla ihtiyacı var. İnanıyoruz ki, Velayet-i fakih’in bizlerin üzerindeki hakkı tartışılmazdır. Nitekim bu hak ilahi bir hak olarak bizden edasını beklemektedir!

Bugün özellikle islamın amansız düşmanları olan İsrail ve ABD, binbir entrikalarla kirli planlar ve tuzaklarından kurtulmanın, İslam ümmetinin birlik ve beraberliğinin yegane kurtuluş reçetesinin Velayet-i fakihe bağlılıktan geçtiğini bilmektedirler. Vicdan sahibi her araştırmacı, insafla karar verdiğinde, islam dünyasının sorunlarının kuşkusuz çözülebileceğini, ancak bu yolun vahdet’ten geçtiğini, vahdet’in ise ulu’l emr’e tabi olmak ve ona itaat etmekten geçtiğini bilir. Bu konunun önemine binaen fasık ta olsa, itaatin farz kılınmasını kabul eden ekollerin, neden bugün şartları haiz olan veliye itaatin zorunluluğunu ümmete açıklamaktan çekindiğini anlamak doğrusu çok zor?!

Kendilerince çeşitli sebepler üreten ve Velayet-i fakihi kabul emteyen islami düşünürler, bu kutlu çizgiden ayrı kalmak isteyenler, geçmiş dönemlerde nebi’lerden ayrı kalanları kınama hakkına nasıl sahip olabilrler ki?

Nitekim bu konuda, rahmetli imam Humeyni tarihi ve ilahi vasiyetinde mütevatir derecede olan, sekaleyn “Ben sizin aranızda iki büyük, değerli ve muteber şey bırakıyorum ki, siz ümmet olarak o iki şeye sarılacak olursanız, benden sonra dalalete düşmezsiniz, onlardan birisi Allah Tebarek ve Tea-la’nın kullarına gönderdiği sağlam bir ip olan yüce Kur’ân ve diğeri de benim Ehlibeytim, itretimdir. Bu ikisi (Kur’ân ve Resulullah’ın Ehlibeyt’i) havuzda bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Aranızda bıraktığım iki değerli ve aziz şeyi nasıl gözettiğinize bakacağım’’ hadisini naklettikten sonra, bu konuda halk için bir özür kabul edilse dahi, alimler için bu özrün geçerli olmayacağını beyan eder.

Yüce Allah, varlıkları yarattı, onların arasında insanda var. İnsanları yaratıp onların hertürlü ihtiyaçlarını eksiksiz olarak veren, bela ve çeşitli musibetlerden koruyan, onları büyütüp yaşlandıran, rızık ve hayat veren, kısaca hayat için gerekli olan her türlü ihtiyacını var eden Allah (c.c). Dünya hayatımzın her safhasında, insan hayatında, insandan daha öncelikli onun adına karar verme yetkisine sahiptir. El malik’i mülk olan yüce Allah, mülkünde dilediği gibi tasarruf hakkına da sahiptir. Buna göre, mutlak yaratıcının kulu olan insana, kanun koyma yetkisi, yine o mutlak yaratıcının hakkıdır.

Şöyle ki; Velayet-i Tekvinde, nedensellik kanununa bağladığı yaratılış silsilesini, tüm varlıkların kainat aleminde Allah’ın yaratmış olduğu kanunlara göre, yaratılış ve kemalet seyri sırasında, yaratılış, şekil,hal, durum ve yer değiştirmesi ve sair, bu seyir, yaratılış kanunun gereği, sebep ve sonuç ilişki zinciri içerisindedir.

Teşrii velayet ise, kanun koyuculuk, yani yapılması ya da yapılmaması gereken işlere Allah’ın hukukunun belirleyiciliği esastır. Bir de hangi konularda kulun kendi

ihtiyarına bırakacağını da o bilir.

Bilinmelidir ki, velayet-i mutlak asaleten Allah’a aittir. Ancak iradesi ile Peygamberlere ve İmamlara verir. İmamların özel tayin ettiği kimselere verilen velayette yine bu türdendir. Zira kendisinden sonraki vasisini belirler…

Bu Velayet masumiyet sıfatının gerekliliği, niteliği açısından, geçerli olan bir olgudur. Masumiyetin yüklendiği velayet veya velayetin yüklediği masumiyet, yüklenenin çocukluğundan ölüm anına kadar bilerek veya hataen küçük veya büyük hiçbir günah işlemekten(ismet) beri olmalarıdır.

Şayet bu şekilde bir masumiyet akidesi olmasaydı, yani aksi takdirde, bilerek veya bilmeyerek yanlış şekilde hüküm verip, (mazallah) asi olmaları mümkündür. Bu durumda kendilerine uyulanlar da yanlışlığa düşmüş olurlar. Yok eğer uyulmayacaksa, İmamet’ten bir fayda sudur etmeyeceği gibi hakikat’ten sapma anlamına da gelirki, bu durumda, Allah’a izafe edilmiş olur. Bunu düşünmekten dahi Rahman’a sığınırız!

16 Yorum

Atilla Morçol 26-05-2011, 11:34:52
Kelami felsefi bir Teori:Velayeti Fakih
1953 yılında Irakın Kerbelâ şehrinde doğdu. Gerçek adı Abdurresul Abduzzehre Abdulemir b. el Hac Habîb el Esedî dir. Babası onu beklenen mehdinin ordusunda bir asker olsun diye yetiştiriyordu. Şehirde Mescidul Abbasın hemen köşesinde yer alan küçük bir yerde Şeyh Abdülkerimden ilk derslerini alıp hafızlığını tamamladı ardından dini okula gitmeye başladı. 13 yaşına geldiğinde hocası eş Şirazînin yönlendirmesi ile başına sarık sardı ve din adamlarına has giysiyi giyinmeye başladı. Buna en çok sevinen ise anne babası olmuştu.

El Katip o zamanlar Şii İsna Aşeriyye mezhebinin tek hak mezhep olduğunu ve gerçek İslamı temsil ettiğini düşünüyordu. Nitekim kendisi o günlerde Sünni bir komşusuna öfkelendiğini ve neden Ehli Beyt mezhebine girmemekte ısrar ediyorlar!diye düşünüp hayret ettiğini kaydetmektedir.

Bu alim zadın konuyla ilgili ilmi tespitleri şöyledir; 1988 yılında Şura Meclisi Çalışma Bakanlığı ve Anayasayı Koruma Meclisi arasında bir kriz çıktı. Konu şuydu: Hükümet son sekiz yıl boyunca sekiz kez İş Kanununu mecliste onaylamış ve yasalaştırmış ancak Anayasayı Koruma Meclisi her seferinde bu yasayı iptal etmişti. Gerekçe ise yasanın İslami kurallara aykırı olması idi. Bu noktada çalışma bakanı Humeyni den destek istedi ve Humeyni de işçiler sol ve komünist akımlara kapılmasınlar diye bu yasa taslağının nihai onayı almadan uygulamaya konulmasını istedi. Ancak Cumhurbaşkanı Ali Hamaney ve Anayasayı Koruma Meclisi üyeleri bu karara itiraz ettiler. Bunun üzerine Humeyni çok önemli bir konuşma yaptı ve konuşmasında velayeti fakih sistemini açıklayıp kendi yönetiminin Allah ın Peygamberin ve masum imamların yönetiminden bir parça olduğunu ve ister halk isterse başkası kabul etmiş olsun ülkenin yararına ters gördüğü her kanunu iptal etmeye her kanunu geçirmeye hakkı ve yetkisi olduğunu söyledi. Bu sözler Ahmet el Katipin artık kendi görüşleri doğrultusunda velayeti fakih düşüncesini temel kaynaklara inerek araştırmaya başlamasına sebep oldu. Yüzlerce klasik Şii kaynağını okudu ve Şia nın bu konulardaki düşüncelerinin takiyye beklenen mehdi ve velayeti fakih teorilerine dayandığı kanaatine ulaştı. Velayeti fakih teorisinin yaklaşık iki yüz yıllık bir zaman dilimi içerisinde oluştuğunu ve ilk kez Safeviler döneminde Ali Abdulâlî el Kürkî (vf.940/1533) tarafından uygulamaya koyulduğunu bundan önceki dönemlerde ise Şii dünyada genel olarak takiyye ve kayıp imamı bekleme teorilerinin yaygın olduğunu fark etti ve her iki teori arasında (beklenen imam ve velayeti fakih) büyük çelişkiler olduğunu gördü. Çünkü küçük gaybet denen ve yaklaşık yetmiş sene süren dönemde Şiiler velayeti fakih yönetimi kurmamışlardı ve bu velayeti fakih sistemini klasik Şii alimlerinden hiçbirisi dillendirmiyordu.

İşte bu noktada yazarımız on ikinci imam diye bir kişinin var olup olmadığını sorgulamaya yani onca yoğun Şii atmosferde yetişmiş ve on iki imam inancı üzerine kitaplar yazmış olmasına rağmen o noktada kayıp imam diye bir kişinin gerçekten var olup olmadığını sorgulamaya başladı. Şöyle demektedir: 1398/1977 yılında Muhammed Kazım el Kazvînî Kerbelâ da parmağını bize doğru sallayıp kendinden emin bir şekilde beklenen imamın gelmesine on iki sene kaldığını söylemişti. Bu sebeple 1400/1979 yılında Mekkede mehdinin çıkması ile ilgili haberleri takip ettim. O sene Muhammed b. Abdullah el Kahtani ve Cuheyman el Uteybi adlı iki kişi böyle bir girişimde bulundular ve Suud yönetimi Cuheyman ve 71 arkadaşını idam etti. Bunu üzerine İsna Aşeriyye mezhebi din adamları arlarında ihtilaf ettiler ve Şeyh Mufid Seyyid Murtaza Numani ve Tusi gibiler açıkça İmam Hasan Askerî nin oğlu var olduğuna dair herhangi bir delil bulunmadığını ve bu oğlun varlığı kabul edilmedikçe imamet düşüncesinin ayakta kalamayacağını dolayısıyla bu oğlun varlığını kabul etmek veya imamet düşüncesini reddetmek arasında özgür olduğumuzu söylediler.

Artık içine şüphe düşen yazarımız yaptığı araştırmalar sonucunda beklenen imam teorisinin kelamcıların ürünü olduğu sonucuna varır. Ona göre Ehli Beyt imamlarının gerçek anlayışları Şura temellidir. İlahi imamet teorisi ise Kuran ayetlerinin zorlama tevilleri ile desteklenmektedir. Nitekim hicri ikinci ve üçüncü yüzyıllarda Şiiler içerisinde çok küçük bir Batıni grup dışında imamet teorisini savunan olmamıştır.;

Devamı: http://islamsiyasa.blogspot.com



Yorumların tamamı için tıklayınız.

Diğer Haberler

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

İslami Kimlik ve Şahitlik Görevi / Erhan Koç

Ümit Aktaş:'İslamcılıkta Yeni Paradigmaya doğru'

İslam Hukukunda Egemenliğin Sahibi ve Kaynağı Sorunu / Erhan Koç

Mevdûdi'nin 3.yol önerisi ne?

İslam Devlet Felsefesi / Mehmet Niyazi

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (2) / Erhan Koç

İktidarın Teolojisi Üzerine Deneme: "Onlara Eğer Yeryüzünde İktidar Verirsek" / Mustafa Yılmaz

Demokrasinin Krizi-Demokrasiye Eleştirel Bir Bakış / Hamdi Tayfur

Gelecek Tasavvuruna Dair Fıkıh Üretme Tembelliği / Dr.Serdar Demirel

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (1)

Dini Demokrasi / Ayetullah Hamenei

’Kemalist-laik-türkçü ideoloji’nin bütünüyle çöktüğü anlaşılmalı..

Egemenlik teorisi ve Problemler / Erhan Koç

Yürütmeyi daha iyi kontrol etmek, işte modernlerin özgürlüğü!

"Hakimiyet Allah'ındır" Kavramının Anlamı ve Mahiyeti / Erhan Koç

İhvan: Devlet yönetiminde İslami referansları reddetmek ahlaksızlık

Velayet-i Fakihi Nasıl Anlamalı? / Muhammed Can

İslam'da Siyaset Anlayışı / Ebu'l Ala El-Mevdudi

İslam'da Yönetim / Haluk Özdoğan

Raşid Hilafet, Raşid Toplum / Muhammed Muhtar eş-Şankiti
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz