Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


M. Foucault ve düzenin reddi / Arsen Ceyhan
Foucault, Nietzsche’ nin modern havarilerinin belki de en büyüğü ve aynı zamanda yirminci yüzyıl Batısının muhalif entelektüel yaşamının en dikkate değer çıkışlarında merkezi bir sima olarak görülebilir. Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty, Georges Canguilhem, Jean-PierreVernant, Lucien Goldmann, Louis Althusser, Jacques Derrida, Jacques Lacan, Claude L. Strauss, Roland Barthes, Gilles Deleuze ve Pierre Bourdieu ile birlikte Michel Foucault, muhtemelen gelecek birkaç kuşak boyunca göremeyecegimiz denli parlak çalışmaların bir toplamı olarak yaklaşık kırk yıllık bir üretimin sonucu olan Paris estetik ve politik akımlarının alışılmadık bir devrimci birikiminden beslendi.
03/06/2011 / 14:35

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Modern düşüncede gerçek bir ayaklanmaya varan şey, disiplinle arasında ve gerçekte dilde varolan duvarların yıkılması, sonra da, bu duvarlarla bölünen alanların, yüzeyin altından en karmaşık üstyapılarına kadar yeniden şekillendirilmesiydi. İlham kaynakları, akademik ve isyancı düşüncenin aykırı bir karışımı olan bu isimlerden teoriler, şaşırtıcı verimliliğin silüetleri, ve büyük sistemler doğdu. Bahsettiklerimizin hepsi Marx ’tan ve teker teker az ya da çok oranda Freud ’den derin etkiler taşıyor; bir çoğu, teorik ve gerçeği görmenin bir aracı olarak eğer gerçeğin kurucusu değilse, dil ile meşgul; bir kısmı üniversite derslerinden ve neredeyse efsane olmuş öğretmenlerden olduğu kadar - adı en çok anılanlar Gaston Bachelard, Geoges Dumezil, Emile Benveniste, Jean Hyppolite ve (Hegel üzerine verdiği meşhur dersler ve seminerlerle bütün bir kuşağı şekillendirmiş görünen ) Alexandre Kojeve - sürrealist şairler ve yazarlar Andre Breton ve Raymond Roussel ‘dan, sıradışı yazar-filozoflar Georges Battaille ve Maurice Blanchot ’dan da etkilendiler. Nihayet bu Paris entelektüellerinin tamamı Fransa’ nın politik yaşamındaki olaylarla, önemli kilometre taşları olan İkinci Dünya Savaşı, Avrupa Komünizmine tepki, Vietnam ve Cezayir koloni savaşları ve 1968 Mayısı ile yakından ilgiliydiler. Fransa’ nın ötesinde Almanya ve Alman düşüncesi ve nadiren de İngiliz ve Amerikalı yazarların çalışmalarına önem veriyorlardı. Bu benzersiz müstesna grup içinde Foucault öne çıkan isimdi. Bir kere en geniş alanlı eğitimi almıştı: aynı zamanda kuramsal incelemede en somut ve tarihselci olduğu kadar en radikal olan da oydu.

 

 

 

 

 

 

 




İkincisi kendini çalışmaya en çok adayan ( Bourdieu’ nün O nun hakkındaki sözleri “le plaisir de savoir” ve bu nedenle en az Parisli olan, en az moda olan ya da en az çekiştirilen isimdi. Hatta daha ilginci O, sosyal ve entelektüel tarihin muazzam sahalarını inceliyor, hem geleneksel hem de sıradışı metinleri eşit dikkatle okuyor ve özgün olmayan şeyler söylüyor görünmüyordu. Foucault, ne yalnızca bir tarihçi, ne bir filozof ne de edebiyat eleştirmeniydi fakat hepsini ve daha fazlasını taşıyordu.

Kısaca Foucault, eserlerinde çok ötesine geçtiği roman, tarih, sosyoloji, siyaset bilimi ve felsefe türlerine bağlı karma bir yazardı. İdolleri, mitleri ve tabuları altüst edişinde alaycı ve ahlak dışıydı. Böylelikle eleştiri ve yaratı arasında var olan eski makbul hudut tayinleri, Foucault’ nun yazdığı ve söylediği şeylerde geçerliliğini yitiriyordu, tıpkı Nietzsche’ nin sözlerinde ya da Gramsci ’nin 'Hapishane Yazıları' nda, Barthes’ ın genel olarak yazdıklarında, Glenn Gould’ un piyano ve söz temsillerinde, Adorno’ nun teorik ya da otobiyografik parçalarında, John Berger, Pierre Boulez, Luchino Visconti, Stanley Kubrick, Fellini, Rulfo, Borges, Kemal Tahir, Fuentes ve Kundera, ya da Jean Luc-Godard’ ın eserlerinde olduğu gibi.

Bu asla Foucault’ nun tarihinin, örneğin, tarihsel geçerliliği ya da doğruluğu olmadığı anlamına gelmez, bunun anlamı kendini bilme gibi başlıca dikkati gerektiren yapıtlar olarak bu tarihlerin ( daha önce değindiğim diğer çalışmalar gibi ) önümüzdeki karma türlü eserlerin öğrenmeyle, alıntılamayla ve bulgularla dopdolu olduğudur.

Entelektüel kariyerinde en azından üç ayrı evre olmasına karşın Foucault’ nun eserlerinde en başından sonuna değin tekrarlanan bir takım temalar vardır. Bu temalar düşünce gezegenleri olarak kavranabilir. Foucault’ nun üzerinde çalıştığı ve yazdığı herşey çatışma izlerinin bir zinciri ve O nun meşhur arkeolojilerinin ve Nietzsche ci genealojilerinin odağıdır.

İlk başta Foucault Avrupa’ nın sosyal yaşamını, bir tarafta marjinal, itaatsiz, farklı ve diğer yanda makul, normal, genel olarak sosyal olanlar arasında bir mücadele olarak anlıyor görünüyor. Foucault, bu mücadelelerin sonucunda ( ve Foucault’ nun şeyleri kavramasında doğum metaforu ve biyolojik sürekliliğin önemli bir yeri olduğu göz önünde tutulduğunda ) bilgiyi meydana getiren disiplin ve hapsetme kurumları içinde gelişecek çeşitli tutumların doğduğunu düşünüyor. Böylece klinik, hapishane ya da yetimhane, tıbbi uygulama, cezai bilim ya da normatif hukuk ilminin doğuşuna tanık oluyoruz. Bu tutumlar Foucault’ nun daha sonraki dönemlerde formüle ettiği merhametsiz bir saptayışa göre - hapishaneler ve hastahaneler, sırasıyla kabahat ve hastalığa karşı fabrikalar olarak görülene değin önce direniş ve sonuç olarak da bu kurumlarda değişim yaratır.

Daha sonra Foucault gücün, kurumlar ve bilimler dahil olmak üzere söylemin her kademesinde, baskı altındaki, hapse mahkum edilmiş birey ve topluluklar ( deli, hayalperest, suçlu peygamberler, şairler, kovulmuşlar ve ahmaklar ) ve de bilgi üretiminde kendisini hissettirdiğini iddia ediyor.

Foucault’ nun çalışmalarında baştan sona var olan diğer bir ana düşünce gezegeni de bilginin kendisiydi. Foucault bilginin kaynaklarını, oluşumunu, düzenini, değişim ve sabitlik biçimlerini, muazzam maddi varlığına daima karşılık vermesini bir ağ gibi karmaşıklığını, epistemolojik durumunu en ince detayına kadar inceledi. Onun arkeolojileri, bilginin sosyolojisi üzerine yapılan çalışmalara benzer biçimde tasarlanmamıştır. Bunun yerine, O, kendi sözleriyle, tarihi kendi aleyhine çevirmeye, “bellek ile bağlarını koparmaya, metafizik ve antropolojik kalıbını kırmaya ve bir karşı -bellek inşa etmeye” girişiyordu. ( “Nietzsche, Genealogie, Histoire” ).

 

 

 

 

 


Bu yüzden Foucault, kendisiyle bilgi arasında kararsız ve gittikçe karmaşıklaşan bir tavır geliştirdi. Ben burada Foucault’ nun kariyerinin üç evresine hızlıca bir bakmak istiyorum. İlk büyük çalışmaları ( Histoire de la folie- Deliliğin Tarihi ) (1961) ve (Les mots et les choses - Kelimeler ve Şeyler) (1966) belgeleri kazıp çıkaran, arşivleri yağmalayan, dini metinleri yeniden okuyan ve sır olmaktan çıkaran, merhametsizce alim bir araştırmacı görüntüsü verir. Daha sonra ikinci dönemde ( Archeologie du Savoir -  ) (1969) ve ( L’Ordre du Discours) 1970) eserlerinde bilgiden uzaklaşır, bilginin maddesi yaptığı şeyi bilgi yapmak üzere bütün bir sistematik aygıtı uzun uzadıya anlatır. Bu dönem boyunca bilgi Foucault’ nun terminolojisinde yeniden düzenlenmiştir.

Ancak Foucault’ nun mahkumlar adına yaptığı çalışmasından doğrudan ortaya çıkan ''Surveiller et Punir'' (1975) ve kaynakları Foucault’ nun kendi belli cinsel kimliğindeki olaylar olan ''L'Histoire de la Sexualité '' (1976) adlı eserleriyle bilgi açıkça bir düşmana dönüştürülür. Foucault buna kötümser biçimde gücü ve aynı zamanda gücün getirdiklerine karşı aralıksız fakat düzenli olarak bozguna uğrayan direnişi ekler. Foucault’ nun çalışmalarının özü, neticede, daima taşıdığı ve muhtelif şekillerde somutlaştırdığı bir düşünce olan ötekilik duygusudur. Foucault açısından ötekilik, kendi içinde hem bir güç hem bir duygudur, görünüşteki sonsuz dönüşümlerinin çalışmalarına yansıdığı ve bunları şekillendirdiği birşeydir. Foucault sapma ve sapkınların toplumla çatışmaları hakkında, dediğim gibi, bir manifesto düzeyinde yazılar yazmıştır. Daha ilginç olanı, bununla beraber, O nun aşırı olan herşeyin, düşüncelerin altında-üstünde duran tanım, taklit ya da örnek, bütün bu şeylerin onda uyandırdığı cazibedir. Bu cazibe eleştirilere eğilmekteki isteksizliğinin olduğu kadar ( eleştirilere karşı, zaman zaman yaptığı hakaret dolu saldırılar hariç O nu yapısalcı olarak nitelemekte ısrar eden George Steiner akla geliyor ) anti-platonculuğunun da nedenidir. İlgi duyduğu şey, Archeologie’ de belirttiği gibi, işaretler ve sözlerde gizli, keşfedilebilir fakat dile ve konuşmaya indirgenemez olan ”fazlalık’ tır” işte bu ‘fazlalıktır’, bizim ifşa ve tarif etmemiz gereken” der. Onun yazdıklarında ne okur ne de yazar için alışık olmak gibi bir şey söz konusu değildir. Yerinden çıkarmalar, baş döndürücü ve fiziksel olarak güçlü bir nesir, ( örnegin,  'Surveiller et Punir '' ’de yer alan işkence tasviri ya da ''Ordre du Discours'' ’daki bir adamın ölümü üzerine yazılan daha sakin fakat daha sinsice etkileyen bölümler), araştırmanın bütün alanlarını bulmadaki esrarengiz yetenek.

Bu Nietzsche’ nin, büyük bir XX.yüzyıl düşünürünün çalışmalarındaki derin mirasıdır. Bu miras, genel ve evrensel olana tercih konusu olan özel ve özgün birşeydir. Nitekim, unutulmaz bir röportajında Foucault, evrensel bir entelektüel olmak yerine özgün olmaktan yana ve bütün bir kültürü kumanda etmeye cüret eden, ( J P Sartre ve Raymond Aron kastediliyor olabilir ) kendi söylediğinden başka doğru tanımayan büyük alimlerdense kendisi gibi disiplinlerin somut kavşaklarında çalışan bir düşünür olmaktan yana tercihini vurguluyordu. Bu miras belki daha sonra yabancılaştırılmış, uzaklaştirılmış ve “değiştirilmiş” bile olsa, şimdi onun kaygıları Foucault’ ya çalışma şartlarını ve etiğini zorunlu kılıyor. Foucault açısından ne nesnenin ne yazarın kimliği, ne nesne ne de özne, insanı meydana getiren olma sürecindeki, hatta geleneksel faaliyetlerin alıkonamaz enerjileri kadar önemli değildir. Bundan dolayı O, çalışmalarında bir yanda sözün anonimliği ve tutarsız düzenlilik, diğer yanda disiplinli beyanlar, yazarsız ifadeler ve kişisel olmayan kuralların korkunç kurumuna meydan okuyan güçlü bilgiyi arzulayan adı kötüye çıkmış benliklerin, Foucault’ nun kendisi de dahil, baskısı arasında neredeyse korkunç bir kımıldayamama hissine kapılır. Foucault paradoksal olarak kendini ve izleyicilerini sanki “güç direnişi üretir, direniş gücün yeni biçimlerini” diyen tezini canlandırmak ister gibi mutlak otoritenin daha büyük bir derecesi için teşvik ediyor görünür.

 

 

 

 

 

 


Kariyerinin orta evrelerinde Mayıs 1968 olaylarının Foucault’ ya güç verdiğini görüyoruz, Onu ilk kez ciddi metodolojik düşüncelere sevk eden bir olaydı bu. Bunları ayrıca ilk röportajlarını verdiği sırada, ileride ''Archeologie du Savoir'' ‘da incelikle işleyerek genişleteceği fikirlerini geliştirmekte kullanmıştı. Onun güç felsefesi, hem isyancı ayaklanmanın sınırlarını ve hem de sözün yasaları tarafindan görünmez olarak düzenlenen ilgi alanlarının kapsamlarını anlamaya başlamış göründüğü altmışların sonlarında ortaya çıktı.

En önemli çalışması, bununla beraber College de France’ da 1970 Sonbaharında verdigi 'L’Ordre du Discours' adlı bir açılış konferansıydı. Burada Fransa’ nın en büyük akademik kurumundaki araştırma ve konferanslarının programını ortaya koydu. Tipik bir tarzda, izleyicilerine yüzyıllar boyunca asla doğruluk, rasyonellik ve normallikten aşağı olmayan şeyleri anlattı.

Foulcault’ nun 70' ler boyunca tomurcuk veren, ahlak kurallarına karşı gelen, genellikle sert, her zaman tahrik eden ve politik olan ilgilerinin sayısız mantık çizgisini çözmek için daha çok erkendir. Mahkumlar adına ve cezai reform üzerine yaptığı çalışması, O' nun pskiyatri ve devrim karşısındaki oldukça tuhaf tutumları gibi bu dönemde olgunlaştı ve tamamlandı. Ancak şu bir gerçek ki sosyal olarak kural dışı kişilikleri ve Allah vergisi engin yetenekleri Foucault’ yu kendi soyu hakkında şüpheye düşürmüştü. Bu yüzden O, seleflerini dikkatle seçerek, Borges ve Kafka gibi yaşamının bazı biyolojik, entelektüel ve sosyal izlerini büyük bir dikkat ve çabayla yok ederek kendi kendini doğuran bir adam olmuştu.

Kariyerinin son evresinde Foucault’ nun kaygıları, gücün mikrofiziğine aksetmiş olarak, hapsedilmenin sosyal sonuçları ile ilgili araştırmalardan ziyade cinsel kimliğin derin tarihi ile sınırlıdır. Başka bir deyişle Foucault dikkatini, disiplinlerin ve tezlerin detayları yoluyla bilinebilir olan sosyal bir nesne olarak insan yaradılışından, arzu, zevk ve merak yoluyla bilinebilen insan cinselliğine kaydırmıştır. Hatta böylece O nun en son projesi, 'Histoire de la Sexualité’ nin ilk cildinde yer alacağını söylediği şeklinden epeyce farklılaştı. Bu arada diğer iki cilt ( 'L'Usage des Plaisirs' ve 'Le Souci de Soi' ) sekiz yıllık bir aradan sonra öldüğü yılda ortaya çıktı; klasik Yunan ve Roma’ya “bireylerin birbirleri üzerine dikkatlerini odaklamaya, aralarında, onu doğal ya da düşmüş yapan, varlıklarının gerçeğini, arzuyla, keşfetmeye izin veren belli bir ilişki oyunu yaratarak birbirlerini arzunun bir nesnesi olarak yorumlama, anlama ve kabul etmeye nasıl götürdüklerini” (L'Usage des Plaisirs ) keşfetmek üzere geri dönme projesini bütünüyle yeniden tasarlamıştı. Politikten kişisele bu özel ve üst-belirlemeli kaymaya neden olan şey, diğer etkenlerle birlikte, kamusal alanın büyüden epeyce kurtarılması, daha açık olarak belki onun bu alanı etkileyebilmek için fazla bir şeyinin olmadığını hissetmesiydi. Ayrıca belki de ulaştığı ün, korkunç ve ürkütücü kamu karşısında bilgi perhizi, üretim ve kendine yüklediği performansta önemli bir rahatlamaya izin veriyordu. Foucault dikkati çekecek derecede, eğer müptelalik değilse, seyahate, çeşitli ve değişik zevk ve lezzetlere (Kaliforniya’ da sıklıkla konuk oluşlarını simgeleyen) ve çok az olarak politik mevkilere karşı duyduğu arzuyu keşfetmeye çalıştı.

Ancak aynı zamanda Foucault’ daki değişimin ayırıcı nitelikte alışılmadık bir aşırı tecrübe olarak İran devrimi yoluyla meydana geldiğini düşünebiliriz. Foucault şiiler’in Şah’a karşı “ruhani politikaları” olarak adlandırdığı şeyi inceleyen ilk Batılılardan biriydi. Bunun içinde, sınıf çatışmaları ya da ekonomik baskı gibi geleneksel kurallar altında güdülmesi mümkün olmayan bütünüyle kolektif, irade dışı aşırılıklar keşfetti. Devrimin başarısını ve istisnai olarak bir genci zulüm rejiminin başına getiren sürecin birikmiş enerjisini sezmişti. Bu sanki en başta Foucault’ nun kişisel olmayan, yazısız hareket teorilerinin açık bir şekilde gerçekleşmesini sağladı ve Foucault tahmin edilebilir bir hayal kırıklığıyla irkildi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Gerçekten zeki bir adam olan Foucault, öldüğünde dünya çapında bir üne sahiptir.

Bütün okurlarının muhakkak anımsayacakları şey, O nu ilk kez okurken başka hiçbir yazarda olmayan Foucault’ nun üslubuna özgü bir derinlik ve zorluk kabiliyetiyle bir elektrikli patlama ve ardından bir başkasıyla ortaya konan böylesi keskin ve oldukça dikkat çeken düşüncelerle karşılaştıklarında nasıl bir şok duydukları olacaktır. Böylesine üretken ve okuyucuyu canlandıran ve tahrik eden üçlü dörtlü seriler halinde ( örnegin, “arkeoloji” ne düşünce tarihi, ne entelektüel tarih, ne de aklın tarihidir) olumsuz ayrımları açık hale getirme sanatındaki ustalığı dikkate değer özelliklerdi. Bununla beraber Foucault, İngilizce konuşan dünyada, metodolojilerini parçalara ve yeniden parçalara ayıran ve tarih eserlerine çok az ilgi gösteren edebiyat teorisyenleri arasında en çok sözü geçen yazardı. Doğrusu Foucault’ nun Avrupamerkezciliği neredeyse tamdı, sanki tarih sadece bir grup Alman ve Fransız düşünür arasında cereyan etmişti.

Foucault bir filozof olarak okunup ya da istifade edilip edilmese bile, O nun eserleri gelecek kuşaklar için anti-ütopyacı etkiyi yerinden etmesiyle akıllarda kalacak. Foucault’ nun başlıca olumlu katkısı toplumu kuşatan bilgi teknolojilerini ve bilginin kendisini incelemesi ve açığa çıkarması, hatta bu teknolojiler kendi kontrolsüz heyecanlarıyla, sınır ve mantık olmaksızın gelişirken bile bunlari idare ve kontrol edebilir, normal bir hale getirmesiydi. Onun en büyük ve kritik katkısı da insanı ve sosyal bilimlerde temel teşkil eden kimlik ve öznellik araştırmalarının antropolojik modellerini yok etmesidir. Herşeyi eninde sonunda ya bir çeşit kartesian benlik ya da yalnız bir kahraman sanatçıdan çıkmış gibi toplumda ve kültürde görmek yerine Foucault, sosyal yaşamın kendisi gibi bütün işlerin kolektif olduğu şeklinde çok daha doğru bir mevhumu tercih ediyordu. Bu yüzden temel görev, bizi bir doktora ilaç verme ya da bir tarihçiye tarih yazma yetkisi veren şeyin esasen bir kişisel kabiliyetler bütünü değil ,tüm profesyoneller tarafindan bilinçsiz bir ön yargı olarak verildiği kabul edilen kuralları takip etme becerisi olduğunu söylemekten alıkoyan ideolojik temayülleri tuzaga düşürerek, işlemez hale getirmektir. Foucault bu kuralların yerine, kendinden önceki herkesten daha çok kural tayin etti ve hatta daha etkileyici biçimde, uzun zaman periyodları içinde kuralların nasıl insanların ne (ve de nasıl ) düşündükleri, yaşadıkları ve konuştuklarının epistemolojik belirleyicisi olmaya başladığını gösterdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Foucault’ nun önceden 'Madness and Civilization' adlı eseri için incelediği, orijinalinde akıl hastanesiyken şimdi nörolojik hastalıklara bakan bir hastanede ölmüş olması çok ince bir ironi taşımaktadır. Bu ürkütücü ve üzücü bir şeydi; sanki ölümü, Foucault’ nun normal olanla patolojik olan, akılcı ile akıldışı, iyi huylu ile kötücül arasındaki symbiotik (ortakyaşar) paralellik üzerine yaptığı tezleri teyit ediyordu. Daha çarpıcı bir ironi ise, zaman zaman “ölümün filozofu” olarak adlandırılan Foucault’ nun kendi ölümüyle, bir insan yaşamının gerçekten ne kadar olağanüstü, şüphe götürmez şekilde tuhaf ve kişisel bir şey olduğunun çok iyi bir örneği olarak görülmesidir. Fransız halkından bir sima olmaktan daha çok, Foucault, ulusaşırı bir işi olan bir entelektüeldir. Kolayca suçlamak yerine O, güç ve bilgi arasındaki gizli suç ortaklıklarını felsefi ciddiyetin sabırlı şüpheciliği ve enerjik cesaretiyle karşı karşıya getirme işini ortaya koydu .



bibliografya

1-Maladie mentale et psychologie, Presses universitaires de France 1954
2-Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge Classique, Librairie Plon (1961)
3-Histoire de la folie à l'âge classique, U.G.E., coll. «10/18»1964
4-Histoire de la folie à l'âge classique. Folie et déraison, Gallimard 1972
5-Naissance de la clinique. Une archéologie du regard médical, Presses Universitaires de France 1963
6-Raymond Roussel, Gallimard, Paris, 1963
7-Les Mots et les Choses. Une archéologie des sciences humaines, Gallimard, «Bibliothèque des sciences humaines», Paris, 1966
8-La Pensée du dehors, Fata Morgana, Paris, 1966
9-L'Archéologie du savoir, Gallimard, coll. «Bibliothèque des Sciences humaines» 1969
10-Sept propos sur le septième ange, Fata Morgana, Paris, 1970
11-L'Ordre du discours, Gallimard 1971
12-Ceci n'est pas une pipe, Fata Morgana, Fontfroide-le-Haut, 1973
13-Surveiller et punir. Naissance de la prison, Gallimard, Paris, 1975
14-Histoire de la sexualité, vol.1: La volonté de savoir, Gallimard, Paris, 1976
15-Histoire de la sexualité, vol.2: L'usage des plaisirs, Gallimard 1984
16-Histoire de la sexualité, vol.3: Le souci de soi, Gallimard 1984
17-Dits et écrits, vol.1: 1954-1975, Gallimard 2001
18-Dits et écrits, vol.2: 1976-1988, Gallimard 2001


Collège de France 'da verdigi dersler :


1973-1974: Le Pouvoir psychiatrique, Gallimard 2003
1974-1975: Les Anormaux, Gallimard, 1999
1975-1976: «Il faut défendre la société», Gallimard 1997
1977-1978: Sécurité, territoire, population, Gallimard 2004
1978-1979: Naissance de la biopolitique, Gallimard 2004
1981-1982: L'Herméneutique du sujet, Gallimard 2001
1982-1983: Le Gouvernement de soi et des autres I, Gallimard 2008
1983-1984: Le Gouvernement de soi et des autres II: Le Courage de la vérité,Gallimard, 2009

 

Arsen Ceyhan / İkinci Grup  
http://www.ikincigrup.com

43 Yorum

Diğer Haberler

Ahlak-Din İlişkisi / Ayetullah M.T.Misbah

Proudhon mu Behlül Dânâ mı? & Kölesin Sen Erkek!

İlim ile Bilim arasında / Bilim,İslam'ın nesi olur?

M. Foucault ve düzenin reddi / Arsen Ceyhan

İzmirli İsmail Hakkı'nın "Angilikan Kilisesine Cevap" Adlı Eserinde Aklın değeri

Batı Düşüncesini Modernliğe Taşıyan St.Augustin

Frantz Fanon ve kara talihimiz

İslamî Devlet'ten Medenî Devlete / Ali Rıza Akgün

Fıtrat : İnsanın Ontolojik Altyapısı / Haydar Öztürk

Kürşad Atalar ile "Batının Kaynakları" üzerine

Doğu ve Batı sorusuna binaen / Ali KAYA

Guenon neden Hint'e yoğunlaştı? / Guenon'u keşfetmeliyiz!

Hayatta İki İrade mi var? / Ali Kaya

Adalet / İbn Arabi

Deginiler.../ Ali Kaya

Varoluşçuluk

İdealizm

Ali Şeriati'nin Mirası-2 / Ali Kaya

Ali Şeriati'nin Mirası / Ali Kaya

Düşünce Terzisi : Muhammed Abid El Cabiri

Psikoloji ve Tasavvuf Açısından Rüyalar
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz