Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Kur'an'ı Anlama ve Tefsir etmede Usûl / Muhammed Reşid Rıza
Allah (c.c.) Kur'an'ı tedebbür edip, ondan ibret almamızı, ondan öğüt alıp, onunla hidayet bulmamızı, namazımızda söylediğimiz ayetlerinin ve uyarılarının ne anlama geldiğini bilmemizi bizlere emretmiş ve bu meseleleri birçok ayetinde vurgulamıştır.
14/06/2011 / 09:44

 

 

 

Kur'an tefsiri hakkında konuşmak kolay bir iş değildir. Belki de bu işlerin en zorlarından ve en önemlilerindendir. Ancak her zor olan şey terk edilmez. İşte bu yüzden insanların onu taleb etmekten geri durmaları uygun değildir. Zorluğun nedenleri çoktur. En önemlisi Kur'an'ın, künhüne vakıf olunamayan rububiyet makamından, Peygamberlerin en mütekâmil olanına indirilmiş, semavi bir kelam olmasıdır. O, yüce bilgiler ve üstün konular içerir. Öyle ki o'nu ancak temiz kişilikli ve arınmış akıl sahibleri anlamaya vakıf olabilir. Kur'an'ı anlamak isteyen kişi önünde, kemal makamından iki yakasına yapışan heybet ve celalle karşılaşır. Öyle ki, bu durum neredeyse onu anlamasının önünde bir engel olur. Ancak Allah, (cc) kelamını anlamayı ve akletmeyi emrederek bize bu işi kolaylaştırdı. Çünkü O, kitabı; nur, hidayet ve insanlar için şeriatlarını ve ahkâmını açıklayıcı olsun diye indirdi. Bunlar ise ancak insanlar kitabı anlarlarsa olur. Bizim talep ettiğimiz tefsir tanımı, insanları dünya ve ahiret hayatlarında saadete eriştirecek olan din olması hasebiyle kitabı anlamadır. İşte Kur'an tefsirinde en yüce gaye budur. Bunun ardındaki tüm konular bu asıl hedefi elde etmek için hizmet eden birer vesiledir. Kur'an'ı tefsir etmede farklı metodlar kullanılmıştır. Birincisi: Kitabın üsluplarını, manalarını ve içermiş olduğu belagat çeşitlerini incelemekle olur. Bu, sözün yüceliğini ve kendisi dışındaki sözlerden ayrıcalığının bilinmesi içindir. Zemahşeri bu metodu benimsemiş, bunun yanı sıra başka konulara da değinmiştir. Kendisinden sonra gelenlerin bir kısmı da onun bu metodunu devam ettirmiştir. İkincisi: Kur'an İ'rabı; bir grup ise bu konuyu önemsemiştir. İ'rabın çeşitlerini açıklamaya ve lafızların içermesi muhtemel anlamlarına gereğinden fazla yer verilmiştir. Üçüncüsü: Kur'an kıssalarını inceleme; bir grub ise bu konuya eğilmiştir. Tarih ve israiliyat içerikli kitaplardan dilediklerini Kur'an kıssalarına eklediler. Bu kimseler ehl-i kitabın ve diğer din mensublarının güvenilir addettikleri Tevrat ve İncil gibi kitablara da önem göstermediler. Aksine sağlam-zayıf ayırt etmeksizin, şeriata muhalefet edip etmediği ve akla uyup uymadığını gözden geçirmeden onlardan her işittiklerini aldılar. Dördüncüsü: Kur'an'da anlaşılması güç olan kelimelerin açıklanması (Garib-ul Kur'an ). Beşincisi: İbadet ve muamelatla ilgili hükümler ve bunlardan hüküm çıkarma. Bir kısım âlimde hüküm ayetlerini toplayarak sadece bu ayetleri tefsir etmiştir. Ebu Bekir ibn-ul Arabî onların en meşhurlarındandır. Tefsirlerinde fıkhi yöne ağırlık vermiş olan diğer müfessirlerde bu sınıftandır. Onların muamelat ve ibadet hükümleriyle alakalı ayetlerin tefsirine verdikleri önem diğer ayetlere verdikleri önemden daha fazladır. Altıncısı: İnanç esasları hakkında, yoldan çıkmışlarla mücadelede ve karşıt görüş sahipleriyle tartışmada söz söyleme. İmam Fahruddin er-Razi'nin bu tür tefsire ilgisi büyüktür. Yedincisi: Vaazlar ve kalbi yumuşatıcı öğütler: Bu tarz tefsire düşkün olanlar Kur'an'ın vaaz ve irşatlarıyla, abidlerin ve tasavvuf ehlinin hikâyelerini birbirine mezcetmişler ve yapmış olduklarının bir kısmıyla Kur'an'ın koymuş olduğu edeb ve fazilet sınırlarının dışına çıkmışlardır. Sekizincisi: İş’ari olarak isimlendirdikleri tefsir: Bu tür tefsir hakkında insanlar, sufilerin sözleriyle batinilerin sözlerini birbirine karıştırdılar. Şeyh-ul Ekber Muhyiddin İbn Arabî’ye nisbet etmiş oldukları tefsir bu nevidendir. Hâlbuki bu tefsir meşhur batini Kaşani'ye aittir. Bu kitabta Allah'ın dininin ve aziz kitabı Kur'an'ın kendisinden beri olduğu eğilimler vardır. Anladım ki bu konulardan birine gereğinden fazla eğilme, birçoklarını ilahi kitabın hedefinden dışarı çıkarır ve onları, kitabın asıl anlamını unuturan yollara götürür. İşte bunun için bizim önemsediğimiz tefsir, daha öncede bahsi geçmiş olan tefsirdir. Yani din olması, Allah'tan âlemler için hidayet olması açısından kitabı anlamadır. Bu dünya hayatında insanların işlerine uygun düşecek olan şeylerin açıklanması, ahiret hayatında da kendisi ile mutlu olacakları ve hiçbir şüphe duymaksızın tabi olacakları şeyleri bünyesinde toplayan bir hidayettir. Belagat yönlerinin açıklanması mananın taşıyacağı ölçüde, Kur'an i'rabının ise onun belagatine ve fesahatine yakışır bir şekilde yapılması gerekir. Bunlara ihtiyaç duyulduğunda başvurulmalıdır. Mesela müşkül addettikleri meselelerin çözümünde olduğu gibi. Biz de bazen nahiv terimlerini açıkça belirtmeksizin i'raba değineceğiz. Tıpkı bazı belagat inceliklerine ve usul kaidelerine değineceğimiz gibi. Böyle yapacağız ki ıstılahi kullanımlar okuyucuyu Kur'an'ın manalarını anlama noktasında meşgul etmesin ve onu ibret almaktan alıkoymasın. Günümüzde birileri çıkıp şöyle diyebilir: Kur'an'ın tefsirine ve incelenmesine gerek yoktur. Çünkü geçmiş dönem âlimleri Kur'an'ı ve sünneti tetkik etmişler ve o ikisinden hükümler çıkarmışlardır. O halde bize düşen, onların kitablarına bakmak ve bunlarla yetinmektir. Evet, bazıları böyle iddia ettiler. Eğer bu iddia doğru olsaydı, Kur'an'ı tefsir etmeyi istemek abesle iştigal ve vakit öldüren anlamsız bir iş olurdu. Bu söz –her ne kadar fıkhın değerini yükseltiyor gibi görünse de– Hz. Peygamber'den, yaşayacak olan son mü'mine kadar ümmetin icmasına aykırıdır. Bir Müslüman’ın aklına nasıl böyle bir şey gelir anlamıyorum? Fıkıh olarak isimlendirilen ameli hükümler Kur'an'da en az değinilen konudur. Bunun yanı sıra Kur'an'da, Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselerin bigâne kalamayacakları; ahlakı güzelleştirici, ruhları saadete eriştirecek, onu cehaletin karanlıklarından marifetin zirvesine ulaştıracak ve toplumsal hayat yoluna yöneltecek şeyler vardır. İşte bu hakiki fıkıh olarak isimlendirilmeye daha uygundur. Böyle bir yönlendirme, Kur'an'da ve onu kaynak edinen –İhya-u Ulumu’d-din gibi ki bu kitabın ahlak ilminde yeri büyüktür– dışında hiçbir kitapta yoktur. Ancak Kur'an'ın, onu anlayan kimseler ve hakkıyla tilavet eden kalbler üzerindeki etkisiyle hiçbir kelam boy ölçüşemez. Bununla birlikte onun birçok hikmetinin ve marifetinin üzerinden örtüler kaldırılmamış, bunları ne bir âlim ne de bir imam açıklamamıştır. Müslüman Âlimler şöyle söylemiştir: Kur'an kıyamete dek beşerin her bir ferdi üzerine hüccet olarak kalacaktır. (Kur'an senin lehine veya aleyhine bir hüccettir) hadiside bunun delillerindendir. Bu ise ancak onu anlamak, hikmet ve hükümlerinden elde etmekle olur. Allah Kur'an'la nüzul dönemindeki insanlara hitab etmiştir. Ancak bu hitab onların şahıslarına özel değil, Kur'an'ın hidayeti için inmiş olduğu insan nev'inin birer ferdleri olmaları hasebiyledir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: `Ey insanlar rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.` (Nisa 1) Biz Allah'ın bu sözünü anlama gayretinde bulunmaz, kendisine ne icmali ne de tafsili olarak ittiba etmemiz hususunda Allah'tan vahiy gelmemiş olan bir Kur'an araştırmacısının sözüyle yetinirsek, Allah'ın bizden razı olacağı düşünülebilir mi? Âlim olsun, cahil olsun takati ölçüsünce kitabın ayetlerini anlamak her insan üzerine vacibtir. Kur'an tefsiri hakkında eğitim almamış birinin Allah'ın şu ayetlerinde:  ‘Kesin olan şudur ki, inananlar kurtuluşa erişeceklerdir. Onlar ki, salâtlarında alçak gönüllü bir duyarlılık içindedirler; onlar ki, boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirirler; arınmak için yapılması gerekeni yaparlar Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; eşleri -yani, (evlilik yoluyla) meşru olarak sahip oldukları insanlar- dışında (kimsede arzularına doyum aramazlar): çünkü onlar (eşleriyle olan ilişkilerinden dolayı) kınanmazlar; ama bu (sınırı) aşmak isteyenler, işte haddi aşanlar böyleleridir ve onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine sadakat gösterirler, salâtlarını (tüm dünyevi kaygılardan) uzak tutarlar. İşte varis olacak olanlar böyleleridir. Cennete varis olacak ve orada sonsuza kadar kalacak olanlar.` ilk anlaşılan zahiri manayı, ayetlerde özellikleri sayılanlara Allah'ın indinde başarı ve kurtuluşun olduğunu, huşunun, kendisinde hayır olmayan faydasız işten yüzçevirmenin, faydalı olan işleri yapması gerektiğinin, malının zekâtını vermesi gerektiğini, antlaşmalarında vefalı olması, sözlerinde sadık olması, zinaya yaklaşmama hususunda iffetli olması gerektiğini ve bu sayılan vasıfların tersini yapanların Allah'ın çizmiş olduğu sınırları çiğnemiş ve gazabını hak etmiş olduğunu bilmesi kendisi için yeterlidir. Bunlar hangi seviyeden, hangi dili konuşan milletden olursa olsun her mü'minin kolayca anlayacağı manalardır. Herkesin Kur'an'dan kendisini hayra yönlendirecek ve şerden uzaklaştıracak kadar bir şeyler alması mümkündür. Yüce Allah içinde olduğumuz her türlü zayıflığı bilerek, Kur'an'ı bizim hidayetimiz için indirmiştir. Kur'an'ı anlamada bundan daha yüksek bir mertebe vardır ki bu farz-ı kifayedir.

 

Tefsir’in Mertebeleri ve Müfessir’in Bilmesi Gereken İlimler

 Tefsirin en düşük seviyesi: Bu kalbte, Allah'ın azametini ve her türlü noksanlıktan münezzeh olduğu inancını yerleştirecek, kişiyi şerden uzaklaştıracak ve hayra yönlendirecek kadar Kur'an'ın mücmel manalarını açıklamakla olur. İşte bizim herkes için kolay dediğimiz tefsir budur. ‘Andolsun Biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?’

 Bunun dışında tefsirin bir üst mertebesi daha vardır ki; bu, şu beş alanda bilgi sahibi olmayı gerekli kılar.
 Birincisi: Kur'an'da geçen müfred lafızların hakiki manalarını anlamaktır. Müfessir bu lafızlar hakkında falanın sözüyle, filanın anlayışıyla yetinmeksizin, dilcilerin kullanımlarına başvurarak bunu elde etmelidir. Çünkü lafızların çoğu nüzul zamanında birtakım manalara gelirken, yakın veya uzak bir zamanda başka başka anlamlarda kullanılır oldular. Mesela ''Te'vil'' lafzı bunlardandır. Bu lafız mutlak ya da özel bir yönüyle tefsir anlamıyla meşhur olmuştur. Oysaki Kur'an'da başka anlamlarda da kullanılmıştır. Yüce Allah'ın şu ayetinde olduğu gibi:
 

هل يَنْظُرُونَ إِلَّا تَأْوِيلَهُ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاءَ فَيَشْفَعُوا لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ قَدْ خَسِرُو اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

 

`(İmdi), (inanmayanlar) o (Hesap Gününün) nihai anlamının açıklanmasından başka bir şey mi bekliyorlar? (Ne var ki), onun kesin anlamının açıklandığı gün, onu vaktiyle umursamayan kimseler: "İşin doğrusu, Rabbimizin elçileri bize gerçeği söylemişlerdi! Şimdi, bizden yana aracılık yapacak kayırıcılarımız yok mu bizim? Yahut mümkün mü, (hayata) geri gönderilsek de edip eylediklerimizden başka türlü davransak?" diyecekler. Gerçek şu ki, onlar (böyle diyerek yalnızca) kendilerini aldatmış olacaklar ve onların bütün (bu) boş hayalleri yıkılıp kendilerini yüzüstü bırakacak.` (A'raf 53)

 

Buradaki Te'vil ne anlama gelir? Bunu doğru şekilde anlamak isteyene düşen, Kur'an'da varid olmuş olanla, diğerlerinin arasını ayırabilmek için, toplumlarda sonradan ortaya çıkmış ıstılahları incelemektir. Müfessirler çoğu kez Kur'an kelimelerini ilk üç asırdan sonra ortaya çıkmış ıstılahlarla tefsir etmiştir. Bu yüzden çalışmalarında titiz olan araştırmacı; Kurân'ı, lafızların nüzul döneminde kullanılan anlamlarını esas alarak tefsir etmelidir. Bunun en iyi yolu lafzın Kur'an'da tekrarlanan yerlerini bir araya getirip bunlara bakarak, lafzın anlamını Kur'an'ın kendisinden öğrenmesidir. Belki de lafız, hidayet lafzında -Fatiha Suresinde tefsiri gelecek- ve diğerlerinde olduğu gibi birçok farklı anlamda kullanılmıştır. Bu sayede lafzın, geçtiği ayetin genel anlamıyla nasıl bir uyumu olduğunu ve söz konusu lafzın anlamlarından ayete en uygun olanını bilir. Şöyle söylemişlerdir: Kur'an'ın bir bölümü diğer bir bölümünü tefsir eder. Bir lafzın hakiki manasını öğrenmede en kuvvetli delil; lafzın manasının bağlama (siyak) uygunluğu, geçtiği pasajın genel anlamıyla örtüşmesi ve Kur'an'ın genel hedefleriyle uyum arzetmesidir.  

 

İkincisi: Üslup (belagat) ilmini bilmektir. Müfessirin Kur'an'ın yüksek edebi üslublarını anlayabilecek kadar belagat ilmini bilmesi gerekir. Bu ise beliğ sözleri devamlı okumak, onlarla fazlaca haşir neşir olmak ve kelam sahibinin muradına önem göstermekle olur.Evet! Doğrusubiz, Allah'ın muradını tam anlamıyla, mükemmel şekilde anlayabilecek bir seviyeye çıkamayız. Ancak takat ölçüsünce, kendisiyle hidayete ulaşacağımız kadar anlamamız mümkündür.Bu, i'rab ve belagat (meani ve beyan) ilmini bilmeyi gerektirir. Ancak bu teknik alanları sadece bilmek, meselelerini öğrenmek ve hükümlerini ezberlemek hedeflenen gayeye ulaştırmaz. Sizler Arapça kitaplarda, Arapların dil kuralları koyulmazdan önce de dili çok düzgün ve kurallara uygun konuştuklarını görürsünüz. Onların bu halini doğuştan kazanılmış bir haslet mi sanıyorsunuz? Kesinlikle hayır! Aksine bu duyma ve konuşmayla kazanılmış bir melekedir. İşte bu yüzden Arap nesli, Arap olmayan topluluklarla karıştıklarında, dilde onlardan daha yabancı bir hale geldiler. Eğer bu doğuştan gelen bir kabiliyet olsaydı hicretten elli sene sonra bunu kaybetmezlerdi.

 

Üçüncüsü: İnsanlığı ve insanlık tarihini bilmesi gerekir (Tarih ve Antropoloji). Allah (c.c.) kitabı indirmiş ve onu kitapların sonuncusu kılmıştır. Onda diğer kitaplarda açıklamadığı şeyleri açıklamıştır. İnsanlığın birçok hallerini ve tabiatını, insanlar için geçerli olan ilahi kanunları açıklamıştır. Bizlere geçmiş ümmetler hakkında en güzel kıssaları ve ilahi kanunlarla uyum arzeden hayat öykülerini anlatmıştır. Kur'an üzerinde araştırma yapan birinin O'nda, insanlığın durumu hakkında; geçirdiği dönemleri ve dönüşümleri, onların durumlarının kuvvet ve zayıflık, izzet ve zillet, ilim ve cehalet, iman ve küfür gibi muhtelif değişiklikler göstermesinin kaynaklarını dikkatlice incelemesi gerekir. Büyük kâinat hakkında da enine boyuna bilgi sahibi olması gerekir. Bu hususta birçok alanı bilmeye ihtiyaç vardır. Ben birinin, Allah'ın şu ayetini `Bütün insanlık bir zamanlar tek bir topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki, bununla insanların farklı görüşler edinmeye başladıkları her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, insanları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.` (Bakara 213) İnsanlığın durumunu, nasıl bir araya gelip nasıl ayrıldıklarını, üzerinde bulunmuş oldukları birliğin anlamını, bunun onlara zararlı mı yoksa yararlı mı olduğunu ve peygamberler gönderilmiş olmasının onlara ne gibi etkileri olduğunu bilmeden nasıl tefsir edebileceğini aklım almıyor. Kur'an; geçmiş ümmetler, ilahi kanunlar, Allah'ın yerdeki ve gökteki, afakta(dışta) ve enfüsteki(içte) ayetleri hakkında özet bilgiler sunmuştur. Bu kısa ve özet bilgiler her şeyi ilmiyle kuşatan Yüce Allah'tan sadır olmuştur. O bu özet bilgilerle yetinmeksizin, bizleri olgunlaştıracak ve geliştirecek olan ayrıntılarını anlamamız için,  incelemeyi, tefekkür etmeyi ve yeryüzünde dolaşmayı emretti. Eğer bizler varlık ilmi hakkında zahiri bir bakış açısıyla yetinecek olursak, tıpkı kitabın içermiş olduğu bilgi ve hikmete değil de cildinin rengine itibar eden kişi gibi oluruz.   

 

Dördüncüsü: Tüm insanlığın hidayetinin, (doğru yolu bulabilmesinin) ancak Kur'an'la mümkün olduğunu bilmesi gerekir. Bu yüzden farz-ı kifaye olan bu işe kalkışan müfessirin Hz. Peygamber döneminde Arap olan ve olmayan insanların ne hal üzere olduklarını bilmesi gerekir. Çünkü Kur'an, vahiy nazil olmazdan önce tüm insanların sapkınlık ve delalet içinde olduklarını, Hz. Peygamber'in Kur'an'la, onların hidayeti ve saadetleri için gönderilmiş olduğunu duyurur. Müfessir, ayetlerin olumsuzladığı o dönem insanının kötü adet ve geleneklerinin gerçek manasını veya ona yakın anlamını, onların hallerini ve ne durum üzere olduklarını bilmeden nasıl anlayabilir? Müfessir, İslam dininin davetçisi ve savunucusu olan müfessirlerin, başkalarını taklitle söyledikleri: “İnsanlar batıl üzereydiler ve Kur'an onların batıllarını tümüyle çürüttü” sözünü taklid etmekle yetinebilirmi? Kesinlikle hayır!

 

Şimdi ben diyorum ki: Rivayet edildiği üzere Hz. Ömer şöyle söyledi: “Her ne zaman İslam'da, cahiliyeyi bilmeyenler yetişirse, İslam'ın bağları düğüm düğüm çözülür.” Bu sözden maksat şudur: Her kim İslami bir muhitte, kendinden önce yaşamış insanların durumu hakkında bilgi sahibi olmaksızın yetişirse, İslam'ın, o insanların hidayete ermelerindeki tesirini, Allah'ın, İslam'ı, insanlığın hallerini değiştiren ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir din kılarak inayet etmiş olmasını anlayamaz. Evet, her kim bundan habersiz olursa, İslam'ı (değiştirici etkisi açısından) sıradan bir şey sanır. Tıpkı senin, müreffeh ve sıhhî bir ortamda yetişmiş bazılarının, temizlik ve misvak kullanma hususunda titiz ve ısrarcı davranmayı, hiçbir faydası olmayan, anlamsız işler addettiklerini gördüğün gibi. Çünkü bu onların hayatlarının vazgeçilmezlerindendir. Eğer onlar, toplumun farklı kesimlerini gözlemleyecek olsalar, bu işlerdeki hikmeti ve bu adab kurallarının tesirinin nereden geldiğini bilirlerdi.

 

Beşincisi: Hz. Peygamber ve ashabının, ilmi, ameli ve davranış olarak dünyevi ve uhrevi işlerde ne gibi bir hal üzere olduklarını bilmesi gerekir.

 

Tüm bu anlattıklarımızdan çıkan sonuç şudur: Tefsir iki çeşittir.

 

Birincisi: Allah'tan (c.c.) ve kitabından uzaklaştıran, donuk tefsirdir. Bununla, lafızların dilsel çözümlemesi, cümlelerin i'rabı ve bunların ortaya çıkardığı teknik, dilsel inceliklerin açıklanması amaçlanır. Bunun tefsir olarak isimlendirilmesi uygun değildir. Bu olsa olsa nahiv, meani ve bu ikisine benzer alanlarda yapılan alıştırmalardır.

 

İkincisi: Bizim (başından beri) sözünü ettiğimiz, Müslümanlar üzerine, yapılması farz-ı kifaye olan tefsirdir. Bu tefsir, hedeflenen gaye doğrultusunda kullanılabilmesi için yukarıda saydığımız şartları bünyesinde toplar. Bu aynı zamanda müfessirin, Allah'ın Kur'an için yaptığı sıfatlamaların (huden ve rahmeten) hidayet ve rahmet vb. gerçekleşmesi için Allah'ın sözünden muradın ne olduğunu, inanç esaslarının ve hükümlerin yasalaştırılmasının hikmetini, ruhları cezbedecek, onları amel etmeye ve Kur'an'da sözü edilen hidayete sürükleyecek biçimde anlamaya götürmesidir. Sayılan tüm bu şartlar ve teknik ilimlerin bilinmesinin ardındaki hakiki gaye, Kur'an'la hidayete ermektir.

 

Üstad-İmam (burada) şöyle söyledi: İşte benim tefsir okumalarında gözettiğim hedef budur.

Üstad- İmam, âlimlerin ıstılahındaki tefsir ve tevil hakkında da konuştu. Sonra Kur'an'ı tefsir etmenin ve anlamanın önemini açıkladı ve şöyle bir misal verdi: Bugün Irak'tan Marrakeş beldelerinin sonlarına dek Arapça konuşanların, ana dilleri Arapça olan (önceki) Araplara nispetle durumları, tıpkı Araplarla bir arada yaşamış olan acemler gibidir. Araplarla bir arada yaşamış olmaları sebebiyle onların konuşmalarında birtakım Arapça kelimeler bulunur. İşte bu toplumların, tefsire ve Kur'an'ı anlamaya olan ihtiyaçları, ilk nesil Müslümanlardan, özellikle tefsir yazımının başladığı ve Müslümanların Kur'an tefsirine siddetle ihtiyaç hissettiği hicri üçüncü asırda yaşamış olanlardan daha fazladır. Şüphesiz bu yozlaşmış halimizde kalırsak, bizden sonra gelenler buna bizden daha fazla ihtiyaç hissedecekler. Ancak Allah (c.c.) dilimiz (Arapça) ve dinimizin ihyası (dirilişi) için bir uyanışı bizim için kolaylaştırırsa, belki bizden sonra yaşayacak olanlar bizden daha iyi bir halde olabilirler. Dün ve bugün yüzyıllardır, Müslümanların tefsir anlayışları, bazı âlimlerin tefsir kitaplarında bulunan, Kur'an'ın kendisinden münezzeh olduğu, birbirleriyle çelişkili olan sözlerini incelemekten ibaret sayılmıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: `Eğer o, Allahtan başka birinden gelmiş olsaydı onda mutlaka birçok (tutarsızlık ve) çelişkiler bulurlardı!` (Nisa 82) Keşke tefsir kitablarını okuyup, inceleyenler kendileri için, ilmi çalışmalarında anlayışlarının üzerinde istikrar bulacağı bir manayı, Kur'an'ın manalarından talep etmiş olsalardı. Ancak onlar bunu istemedi. Onların istediği, türlü türlü maharetlerini sergileyip böbürlenmek için birer sanat edinmek, bununla, bu alanda kendilerine meydan okuyanlarla tartışma ve münazaraya girmekti. Bu alanda yeteneklerini açığa çıkarmak için yaptıkları, gereğinden fazla söz söyleme, yeni yeni te'viller icat etme ve Kur'an'ın hedeflerinden uzak garib şeyler ortaya koymakla sınırlıydı. Şüphesiz Allah (c.c.) kıyamet gününde bizlere, insanların sözlerinden ve ne anlamış olduklarından sormayacaktır. Ancak bize, irşadımız ve hidayetimiz için indirmiş olduğu kitabı Kur'an ve vahyi açıklamış olan Peygamberinin sünnetini soracak. Yüce Allah şöyle buyuruyor: `Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.` (Nahl 44)

 

Allah (c.c.) bize soracak: Size risalet ulaştı mı? Size ulaştırılmış olanı tedebbür (derinlemesine düşünme) ettiniz mi? Onda nehyedildiğiniz ve emrolunduğunuz şeyleri(üzerine kafa yorma) aklettiniz mi? Kur'an'ın yol göstericiliğiyle (irşad) amel edip, Hz. Peygamber'in rehberliğiyle hidayete erip, onun sünnetine ittiba ettiniz mi? Şaşılacak şey! Kur'an'a ve onun hidayetine yüz çevirmiş bir haldeyken bu sorunun bize sorulmasını bekliyoruz. Bu ne gaflet, ne gurur! Kur'an hakkındaki bilgimiz, tıpkı Allah (c.c.) hakkındaki bilgimiz gibidir. Öyle ki; bizde çocuğa Allah (c.c.) hakkında ilk telkin edilen şey ''ALLAH'' ismidir. Bunu ise, (vallahi şöyle şöyle yaptım-vallahi şunu yapmadım) sözleri gibi yalan yeminlerle öğrenir. Aynı şekilde çocuk yaşadığı çevreden Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğunu duyar. Ancak bunun anlamını kavrayamaz. O, Kur'an'ı yüceltme adına, içerisinde yetiştiği Müslümanların onu yücelttiği kadarını bilir. Bu ise iki şekilde olur.  

 

Birincisi: Falanca ayet bir kâğıda yazılır, suda eritilirve hasta onu içerse şifa bulur, kim Kur'an'ı taşırsa, ona cin de şeytan da yaklaşamaz ve işlerinde bereket vesilesi olur… gibi daha çok eğitimli(havas) kesimin aksine, eğitimsiz halk tabakası(avam) arasında meşhur olan ve bilinen inanç. Bu tür bir inancın doğru olup olmadığına değinmeksizin diyoruz ki: Bu inançta, Kur'an'ı abartılı bir şekilde yüceltme vardır. Ancak bu -maalesef- bazı türbelerden, türbenin kendisinden bir takım menfaatler elde etmek için alınan toprağı yüceltmekten öteye geçmez. Şimdi ben diyorum ki: Çaput ve kemikten, nazar boncuğu türü şeylerin ve bazı putperest toplumlardan aktarıla gelmiş olan bir takım yabancı kelimeler ve tılsımlar içeren muska türü şeylerin çocuklara takılması da bu kabildendir. Bu, Kur'an'ı yüceltme örneğini –Kur'an'ın üslubunu göz önünde bulundurarak- isimlendirecek olursak şöyle diyebiliriz: Bu tür bir ta'zim, Kur'an'la Allah'a ibadet etmek değil, Kur'an'ın kendisine ibadet etmektir.  

 

İkincisi: Musiki kurallarını bilen, güzel ve etkileyici bir sese sahib okuyucu tarafından okunan Kur'an'ı dinleyenlerden sadır olan sallanma, bir takım özel hareketler ve bilinen kelimeler… Aslında bu lezzet almanın ve coşkunun sebebi ses güzelliği ve nağmedir. Bilakis bunun en önemli nedeni dinleyicinin Kur'an'ı anlamadan uzak oluşudur. Benim, Kur'an'ı anlamadan kastettiğim şey, Kur'an'ın üslubları ve harikuladelikleriyle beraber gelen zevk-i selim ve öğütlerinin okuyucuyu etkisi altına alması, böylece onu sadece kendisiyle meşgul etmesidir. Yoksa kitaplardan körü körüne, donuk bir şekilde alınan ve kendisine zevk-i selimin eşlik etmediği, beraberinde etkilenmenin, akletmenin, anlamanın ve tedebbürün merkezi olan anlayış inceliğinin ve duygusal yumuşaklığın gelmediği bir anlamayı kastetmiyorum.

 

İşte tüm bunlardan dolayı şöyle söyleyebiliriz: Günümüz cahiliyesi, Hz. Peygamber dönemi cahiliyesinden ve sapkınlığından daha şiddetlidir. Çünkü onların içinde Allah'ın (c.c.) haklarında  “Vaktiyle kendilerini vahye muhatab kıldığımız Yahudiler ve Hıristiyanların din bilginleri Kur'an'ın Allah tarafından gönderildiğini tıpkı kendi öz oğullarını tanıyıp bildikleri gibi bilirler.(En'am/20) (benzer bir ifade için bkz.Bakara-146) dediği kimseler vardı. Hakkı bilmek büyük, şerefli bir iştir. Evet, belki de inkâr etmekle birlikte böyle bir bilgiye sahib kişinin günahı daha fazladır. Ancak O, haktan yüz çevirdiği için sürekli kendisini kınar bir haldedir. Bu kınama ise onun batılda ısrar etme isteğini sarsar.  

 

Koyun çobanı bir bedevi, Kur'an'ı dinliyor ve taşıdığı ince algı ve yumuşak his sebebiyle secdeye kapanıyordu. Peki, bu durum günümüz herhangi bir öğrencisiyle kıyas edilebilir mi?

Arab yarım adasında yaşayanların, kendilerini hakkı kabul etmeye sevk eden ince anlayışları sebebiyle, Kur'an'ın cazibesine kapılarak İslam’a nasıl katıldıklarını görmedin mi?

 

Üstad-İmam burada, kıvrak zekâsıyla aşağıda gelecek olan ayetin, iki emir, iki nehiy ve iki müjde içerdiğini anlayan bedevi kız çocuğuna işaret etti. Hikâye kısaca şöyledir: Meşhur arab şairi Asmai şöyle söyledi: Beşli, altılı yaşlarında bedevi bir kız çocuğunu şiir okurken işittim, şöyle söylüyordu:

أَسْتَغْفِرُ اللهَ لِذَنْبِي كُلِّهِ ... قَتَلْتُ إِنْسَانًا بِغَيْرِ حِلِّهِ

مِثْلَ غَزَالٍ نَاعِمٍ فِي دَلِّهِ ... وَانْتَصَفَ اللَّيْلُ وَلَمْ أُصَلِّهِ

Tüm günahlarım için Allah'a istiğfar ediyorum   

Haksızca bir insanın canına kıydım

Cilvesinde yumuşak bir ceylan gibiydi…

Gece yarısı oldu, hala namaz kılmadım ona

 

Ona dedim ki: Allah canını alsın, ne kadar fasihsin! Bunun üzerine bana dedi ki: Vay sana! Allah'ın şu ayeti yanında bu hiç fasih sayılır mı? Yüce Allah şöyle buyuruyor: `Ve bunun içindir ki, (Musa doğduğu zaman,) annesine: "Onu (bir süre) emzir" diye ilham ettik, "ama o'nun başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman o'nu nehrin sularına bırak ve (o'nun için) korkma, üzülme; çünkü Biz o'nu sana geri getireceğiz ve kendisini elçilerimizden bir elçi yapacağız!` (Kasas 7)

Bir ayette iki emir, iki nehiy ve iki müjde bir araya gelmiş dedi.

 

İlk dönemde, Müslüman âlimler insanların kalblerini İslam'a ısındırmada Kur'an'ın tesirini ve İslam’ı korumanın ancak Kur'an'la mümkün olabileceğini gördüklerinde, öte yandan Araplar, acemlerle bir arada yaşamaya başlamış ve acemlerden İslam'a girenler Arap âlimlerin anladığı gerçeği kavrayarak her iki grup âlimde Arap dilinin korunmasının gerekliliği görüşü üzerinde ortak bir kanaate varmışlardır. Bunun üzerine Arap dili için ciltler dolusu kitap tedvin etmişler ve onun için birçok teknik alan (belagat, nahiv ve sarf gibi...) ortaya koymuşlardır. Evet, ümmetin dili ve edebiyatıyla ilgilenmek başlı başına faziletli bir iş ve onun hayatiyeti için olmazsa olmaz unsurlardandır. Dili ölmüş bir ümmetin hayatta kalma olasılığı yoktur. Ancak geçmiş dönem âlimlerini, kelimeleriyle, üsluplarıyla ve edebiyatıyla Arap dilini korumaya götüren tek neden bu değildi. Onları bunu yapmaya iten sebeb, sözünü ettiğimiz şeylerdi.    

 

Allame İsferayini, mezhebler konusunda bir kitab kaleme almış, kitabının son bölümünde Ehl-i Sünnet ve meziyetlerinden bahsetmiş, onu diğer fırkalardan farklı kılan, ayrıcalıklı faziletlerinin bir kısmını sıralamış, Arap dili ve edebiyatı alanındaki üstünlüklerini en açık bir biçimde açıklamıştır. Peki, nerede bugün o meziyetler ve Kur'an'ı anlamadaki, bilakis onun dışındaki herhangi beliğ bir sözü anlamadaki etkisi? Kur'an tefsirinde, Arap dili ve edebiyatının inceliklerine hâkim olunabilecek bir melekenin ihtiyaç yönüne değindik ve bunun dışında Kur'an'ı anlamanın üzerine bina edildiği diğer alanları açıkladık.

 

Şimdi ben diyorum ki: Kur'an, Allah'ın, (c.c.) hak dini İslam üzerindeki en önemli hüccetidir. İslam’ın varlığını sürdürebilmesi, Kur'an'ın sahih bir şekilde anlaşılmasına, Kur'an'ın anlaşılması da Arap dilinin hayatiyetini devam ettirebilmesine bağlıdır. Eğer İslam, bazı Arap olmayan ülkelerde hala var olabiliyorsa, bu o bölgelerde Kur'an'a yönelik şüpheleri giderecek kadar tefsir bilgisine sahip âlimlerin varlığı, insanların onlara hala güveniyor oluşu ve onların İslam hakkındaki sözlerini taklitle de olsa tekrarlıyor oluşları veya diğer dinlere mensup misyonerler tarafından Kur'an'a yönelik şüphelerin ortaya atılmamış olmasındandır. Tüm bunlarla birlikte, doğal yolla elde edilen ilimde, süreklilik olarak isimlendirilen prensip kabilinden tevarüs ve taklidin etkisiyledir. İşte bu yüzden Arap/Arap olmayan İslam âlimleri, -daha önce de değinildiği üzere- Arap dilinin korunması ve yaygınlaştırılması gerekliliği üzerinde ittifak etmiştir. Arap dilinin hayatiyetini koruduğu dönemlerde, ilim ve din, zirvesinin doruğuna ulaşmıştı. İslam'a giren herkes, tüm Müslümanlarla kardeş olduğu, ümmetinin ne Arap, ne Farisi, ne Kıpti ne de Türk olmadığı, ümmetinin İslam ümmeti olduğu şuurunu taşırdı. Allah'ın (c.c.) buyurduğu gibi: `İşte şu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de rabbinizim. O halde bana kulluk/ibadet edin` (Enbiya 92)

 

Çok açık bir gerçektir ki; bir ümmetin birliği, dil birliği olmadan tamamlanamaz. Müslümanları bir araya getirecek ve birbirlerine bağlayacak olan tek dil, Allah'ın nimetiyle onları kardeşler kılan İslam dininin dilidir. Bu ise, yalnızca Arap ırkına mahsus olmayan Arap dilidir. Nesebleri ve yaşadıkları coğrafyaları farklı Müslümanlara bakarsak bu gerçeği görebiliriz.   

 

Bundan dolayı, Arap olmayan Müslümanlar, Arap diline hizmet etmek için Arap Müslümanlar gibi, onlardan farksız çalışıyor ve Arapçayı kendi dilleri sayıyorlardı. Çünkü bu dil, Kur'an'ın dili ve hüccetinin üzerine bina edildiği en sağlam dayanağıdır. Onlar da, Araplardan farksız olarak Kur'an ümmetindendirler. Yüce Allah şöyle buyurdu: `Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.` (Hucurat 13) ve Beyhaki ve İbn Merdeveyh'in kitaplarında geçen, Cabir'den (r.a) rivayet edilen bir hadiste, teşrik günlerinin ortalarında gerçekleşmiş olan veda hutbesinde, Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdular: “Ey İnsanlar dikkatlice dinleyin! Muhakkak ki hepinizin rabbi birdir. Arabın, Acem; Acemin, Arap üzerinde; siyahın, kızıl (beyaza); kızılın, siyah üzerinde takva dışında bir üstünlüğü yoktur. Allah indinde en üstün olanınız, ona karşı en fazla sorumluluğunun bilincinde olandır. Dikkatlice dinlediniz mi, tebliğ ettim mi?” diye sorunca orada bulunanlar hep bir ağızdan “Evet ey Allah'ın Rasulü” dediler. “O halde, söylediklerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın” dedi.

 

Müslümanlar arasında Arap dilinin zayıflamasıyla, ilim ve dinde de zayıflama görülmüş bunun akabinde İslam'ın şiddetle yasakladığı ve haram kıldığı cahiliye ırkçılığı ortaya çıkmıştır. Öyle ki; bu son senelerde Arap olmayan bir takım kimseler, İslam dininin kendine has bir dili yoktur zannına kapılarak halklarını, Kur'an'ı kendi dillerinde tercüme edip bununla yetinmeye ve Arapça Kur'an'ı terk etmeye çağırıyorlar. Onlardan bazıları Arap diline nefrette çok aşırıya gittiler ve halkının Müslümanlarını, ezan, namaz ve hutbe gibi ibadetleri kendi dillerinde eda etmeye davet ettiler. Hâlbuki bu İslami şiarların, İslam dininin dili Arapçayla yapılması üzerinde günümüze dek Müslümanlar arasında görüş birliği vardır. İlim ve dindeki bu zayıflamanın sonucu olarak, Arap olmayan Müslümanların yaşadığı ülkelerde, bazı Müslümanlar -Cava gibi İslam dinini ve dilini bilen, Kur'an'a yönelik şübheleri defedebilecek kadar bilgili âlimlerin az olduğu bir ülkede- Hıristiyan misyonerlerin Kur'an hakkında şüphe uyandırmak için ortaya attıkları sorular ve karalama kampanyaları sebebiyle İslam'dan irtidad etmeye başladılar. Nerede Kur'an'ı anlayan ve orada, ona yönelik şüpheleri giderecek kimseler?  

 

Allah (c.c.) Kur'an'ı tedebbür edip, ondan ibret almamızı, ondan öğüt alıp, onunla hidayet bulmamızı, namazımızda söylediğimiz ayetlerinin ve uyarılarının ne anlama geldiğini bilmemizi bizlere emretmiş ve bu meseleleri birçok ayetinde vurgulamıştır. Bunlara bağlanmak ve amel etmek ancak fasih Arapçayı anlamakla olur. Bir farzın tam olarak yerine getirilebilmesinin, kendisine bağlı olduğu şeyin kendisini yapmakta farzdır. Allah (c.c.) Kur'an'ı insanlık için mu'ciz bir kitap kıldı. Onun bu icazının, onların üzerine hüccet olabilmesi ancak onu anlamakla olur. Onu anlamak ise ancak fasih Arapçayı anlamakla olur. İşte bu yüzden, Arapçayı bilmek İslam dininin zorunluluklarındandır. Biz tüm Müslümanları Kur'an'a davet etmekle beraber, Arapça öğrenmeye davet ediyoruz. Biz kesin kez inanıyoruz ki; Müslümanları zayıflatan ve ellerindeki geniş mülkü kaybetmelerine sebeb olan şey, Kur'an'ın hidayetinden yüz çevirmiş olmalarıdır. Kaybettikleri izzet, siyasal iktidar ve üstünlüğün tekrar onlara dönebilmesiyse, ancak Kur'an'ın hidayetine dönmeleri ve onun ipine sıkıca sarılmalarıyla olur. Bunu, ilgili ayeti kerimelerin tefsirinde açık bir şekilde gördükleri gibi… Bu ise ancak Kur'an'ın dilini ihya etmenin gerekliliği üzerinde birleşmeleriyle tamamlanacak bir husustur. İşte bu yüzden, Kur'an'a çağrı aynı zamanda, Arapçaya çağrıdır. 

 

Yüce Allah şöyle buyurdu: Siz ey imana erişenler! Her ne zaman sizi, size hayat verecek bir işe çağırırsa, Allah’ın ve (dolayısıyla) Elçi’nin bu çağrısına icabet edin ve bilin ki, Allah insanla kalbinin (meyilleri) arasına müdahale etmektedir ve sonunda Onun katında bir araya getirileceksiniz. Ve kötülük yönündeki öyle bir ayrıntıya karşı uyanık ve duyarlı olun ki o, ötekileri dışta tutarak yalnızca hakkı inkâra kalkışanlara musallat olmaz ve bilin ki Allah azapta çok çetindir. Ve yeryüzünde azınlıkta ve çaresiz olduğunuz; insanların sizi kapıp götürmesinden korktuğunuz günleri hatırlayın ki, derken O sizi himaye etti, yardımıyla güç verip destekledi ve geçiminiz için temiz ve hoş rızıklardan bahşetti size ki sonunda şükredesiniz.` (Enfal 24-26) Nimetlerin devamı şükretmekle olur. Nimetlere karşı nankörlük ise cezalandırılma sebebidir. İşte bu yüzden yüce Allah (c.c.) kitabının başında bizlere, şükreden kullardan, nimetlendirilmiş olanların yoluna bizi hidayet etmesini istememizi öğretmiştir. İşte bizde, Rahman ve Rahim Allah'ın (c.c.) yardımıyla hedeflediğimiz gaye ile (Kur'an tefsirine) başlıyoruz…

 * Menar Tefsiri’nin Mukaddimesidir.

 

 Nida Dergisi 143; Ağustos – Eylül sayısında yayınlanmıştır.

 

Tercüme: Orhan Güvel

42 Yorum

Diğer Haberler

İlahi Motivasyon ; Duha Sûresi

Kur'an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi / Doç.Dr.Murat Sülün

Müftüoğlu : Kur'an'a Yeni Bir Okuma Gerek

Kur'an'ı anlama faaliyetinin kavramsal araçları / Erhan Koç

İhsan Eliaçık : Kur'ân yoksulun yanındadır!

“Sâdıku’l-Va’di’l-Emin” ya da “Yaşayan Kur’an” Olmak / Cevdet SAİD

"Bir İman/İnfak;Nifak/Cimrilik Analizi: Sure-i Hadid"

‘Arap Kuranı’ndan ‘Türk İslamı’na; İlahî Kelama Reva Görülenler / Doç. Dr. Fethi Ahmet Polat

Alak Süresi Tefsiri (1) / Âişe Abdurrahman

Kur'an Nedir? / Ferhat Özbadem

Nasıl Bir Tefsir? / Ömer Faruk Karataş

Ashab-ı Cennet ;İki Tercih:Mülkiyyetmi, Nasiplenmekmi? / Ali Uzun

Kur'an'ı Nasıl Anlamalı-Yorumlamalı'ya dair / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'ı Anlama ve Tefsir etmede Usûl / Muhammed Reşid Rıza

Kur'an Kıssaları Araştırmaları

Kur’an Tefsirlerindeki Hz. Davud’a Yönelik Zina ve Adam Öldürttürme İftiraları Üzerine / Cengiz Duman

Esmâ-i Hüsnâ'ya Ayinelik Nasıl Olur?

İyilik ve Kötülüklerin Allah'tan Olması Ne Anlam İfade Eder? / Allâme Tabatabai

Said Nursi'ye göre Kur'an'ın Bütün İlahi Sözler ve Semavi Kitaplardan Üstünlüğü / Doç.Dr.Mehmet Refii Kileci

Kur'an'ı Anlamanın Şartları / Ayetullah Cevadi Amuli

Peygamberlik ve İlahlık Sorunu / Seyyid Kutub

Selefin Tefsirdeki İhtilaflarının Mahiyet ve Sebepleri / İbn Teymiyye

Yakup Peygamber Kıssası ve Anakronizm / Cengiz Duman

Kur'an'da Müminlerin Vasıfları / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'a Çağdaş Yaklaşımlar / Doç.Dr.Mustafa Öztürk

Kur’an perspektifinden kıssa/olay bütünlüğü unsuruna bakış / Cengiz Duman

Bir Eylem olarak "Akletmek" / Erhan Koç

Küfr Kavramının İç Yapısı / Prof.Dr.Toshihiko İzutsu

Kur'an'ın sosyolojik prensipleri ve Batı medeniyeti ile mukayesesi / Prof.Dr.Suat Yıldırım

Kur'an Tefsirinde Yanılgı Sebepleri ve Korunma Yolları (PDF) / M.Vehbi Dereli

Fizilali'l-Kur'an'da İman / Murat Kayacan

Hayatı ve Kitabı Sünnetullah'a Uygun Bir Zihin ve Kimlik İnşası İçin Okumalıyız / Bahadır Kurbanoğlu

Toplumsal Değişim ve Ulûl'elbab / Murat Aydoğdu

Kur'an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları 2- Kronoloji / Cengiz Duman

Kur'ân'a En Yakın Dönemi Öncelemek-4 / Bülent Şahin Erdeğer

İslahi'nin Ana Çalışmalarına Kısa Giriş / Abdurrauf

Tarihte Kur'an'ın Önüne Geçen Yöntem Arayışları / Fevzi Zülaloğlu

Kur'an'ı Kerim'in Atomcu ve Bütünsel Tefsiri / Muhammed Bâkır es-SADR

Kur'ân'ı Nûzul/Davet Sürecinde Anlamak-3 / Bülent Şahin Erdeğer 

Kur'an'a Dönüşte Vahyin Oturduğu Zemini Tanımak-2 / Bülent Şahin Erdeğer 
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz