Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Rabıta Risalesi / Nurullah Erkoç
Arı İslâm'ın eski Türkler arasında salt bir Arap dini olarak algı-lan-mış olması gibi çok güçlü bir ihtimalin varlığını eğer düşünecek olursak, el-bette ki dil ve kültür farklılıklarından kaynaklanan birtakım sorunların, İslâm'ın Nakşibendîleştirilmesinde büyük etken oluşturduğuna da inan-ma-mız ge-re-kir. Dolayısıyla «Alternatif bir İslâm şekli»'nin elde edilebilmesi için el-bette ki çeşitli malzemelere gereksinim vardı. Nitekim eski Türk rûhânîle-ri-nin yaptığı iş, bu malzemeleri bulmak olmuştur. İşte bunlardan biri de «râbıta»'dır.
06/07/2011 / 08:55

TEVBE VEREN ŞEYHLER-RABITA RİSALESİ (RABITA BİDAT-İ)

 

 

Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türetilmiş bir kelimedir. Sözlükte birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak anlamına gelmektedir.

Arap ülkelerinde, (Rabita'tül-Üdebâ=Edebiyatçılar birliği) ve (Rabita'tül-Qurrâ' =Kur'ân Hafızları Cemiyeti) gibi adlar altında çeşitli dernek ve kuruluşlar vardır ki bu isimler, aynı mesleğe mensup kimselerin belli bir amaçla bu kuruluşların çatısı altında bir araya gelmiş olduklarını ifade etmektedir. Yani bu bileşik adlar içindeki "râbıta" kelimesi, söz konusu birliği anlatmak için kullanılmaktadır.

Nakşibendî Tarîkatı'nın kuralla­rından biri olarak) râbıta: Mürîdin, kendini mürşidi ile yüz yüze gelmiş var­sayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nurlandığını) zihninde canlandırması demektir.

Râbıta, Nakşibendî Tarîkatı'nın kurallarından biridir. Ancak zaman içinde kurumlaştırılmış olan râbıtanın, bütün tarîkat öncüleri tara­fından onaylanmış, ya da üzerinde görüş birliğine varılmış çok net bir tanımı yok­tur.

Halid Bağdâdî'ye mal edilen açıkla­mada şöyle denilmektedir:

«Tarîkatta râbıta: Mürîdin, Allah'da fânî olmuş bulunan şeyhinin şek­lini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım is­te­mesi demektir. Bu da mürîdin edeplenmesi (saygılı olmaya alışması) ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz ala­bil­mesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlan­dırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bu­lunmaktan sakı­nır.» Bk. Halid Bağdâdî, Risaletun fi Tahqıyq’ır-Râbita (Raşahât'ın kenarı S. 221-232 )

Mustafa Fevzi  Tarafından yapılan ve Necip Fazıl Kısakürek tarafın­dan sadeleştirilmiş Rabıta şeklini aşağıya alıyoruz.:

« Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede maka­mına varmış bir kamil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayâl hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.»

Şunu özellikle belirtmek gerekir ki râbıta, tarîkatta bağımsız bir âyin de­ğildir. Bilakis mürîd, râbıtayı pratikte ya kendi başına, zikrin bir parçası niyetiyle, ya da bir grubun içinde "Hatm-i Huwâcegân" âyininin kurallarından biri olarak yapar. "Hatm-i Huwâcegân" sırasında yapılan râbıta, bu ayi­nin on kuralından biridir.

 

Mustafa Fevzi, sırf râbıta konusunda kaleme aldığı İsbât’ul-Mesâlik Fi Râbıta'tis-Sâlik adlı man­zum risâlesinde râbıtanın farz olduğunu ileri sürerek aynen şöyle demekte­dir:

«Elli dört farzdan biridir râbıta,

Ehl-i aşkın rehberidir râbıta ;

Hubb-i fillâh'tır bu yolda râbıta,

Bir muhabbettir gönülde râbıta Mustafa Fevzi, İsbât’ul-Mesâlik Fi Râbita’tis-Sâlik s. 19

Nakşibendîlerin Râbıtaya İlişkin Delilleri

Halid Bağdâdî, "Risâle’tun Fi Tahqıyq'ır-Râbıta" adı altında sırf râbıta ko­nusunda yazdığı bir kitapçıkta şöyle demektedir:

«Ulularımızdan kimisi, tasavvuf terbiyesini gerek kendine, gerekse baş­kasına uygularken sadece râbıta ile yetinirdi. Çünkü bu, Allah'da fânî olma­nın (Allah'da eriyip yok olmanın) hazırlık aşaması olan şeyhde eri­mek için en yakın yoldur. Onlardan, râbıtayı Allah'ın şu sözlerine da­yandıran da vardır:

"Ey iman edenler! Allah'(a itaatsızlık) tan sakının ve doğru­larla beraber olun." (Kurân-ı Kerîm 9/119) Halid Bağdâdî, Risâletun Fi Tahqıyq'ır-Râbıta s. 2, 3; Bk. BÖLÜM II/4, Râbıtayı Konu alan Yazılı Belgeler.

 Tarîkat silsilesiyle Halid Bağdâdî'ye bağlı olan Muhammed Emîn el-Kurdî de râbıtayı kanıtlamaya çalışırken önce şu ifadeyi kullanmaktadır:«Bu konuda gerek âyet, gerekse hadis olarak mevcut bulunan deliller ise bilinemeyecek gizlilikte değildirler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmakta­dır:» «Ey iman edenler! Allah'(a itaatsızlık) tan sakınınız ve O'na, (sizden hoş­nut­ olacak) vesîleler arayınız.» (K. Kerim 5/35) Muhammed Emîn el-Kurdî, Tenwîr'ul-Qulûb s. 512

يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُوا اِلَيْهِ الْوَسيلَةَ وَجَاهِدُوا فى سَبيلِه لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Maide-35 türkçe okunuşu (Ya eyyuhellezine amenuttekullahe vebteğu ileyhil vesilete ve cahidu fi sebilihi leallekum tuflihûn) «Ey iman edenler! Allah'(a itaatsızlık) tan sakınınız ve O'na, (sizden hoş­nut­ olacak) vesîleler arayınız.»

يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقينَ

Tevbe 119 türkçe okunuşu (Ya eyyuhellezine amenuttekullahe ve kunu meas sadikîn.) "Ey iman edenler! Allah'(a itaatsızlık) tan sakının ve doğru­larla beraber olun."

 

 

 

     Evet yukardaki deliller eski diyebileceğimiz Nakşilerin kaynaklarındaki delillerdir şimdi bu delilleri Ehli Sünnetin Büyük Tefsir İmamlarından açıklamalarına bakalım bunlar nasıl delilmiş görelim ,ardın çagdaş Nakşilerden Mahmet Efendi Namı ile tanınmış Medyatik Cüpbeli ve Şeyhinin delilleri inceleyecegiz amacımız sizi sıkmadan konuyu sonuca bağlamak görülecekki delil denilen ayetlerin Rabıta Bidati ile bir alakası yoktur Allah rızası için bunu Anlamaya çabalayınız.Tefsircilerin Şeyhi İmam taberi ve İtikad Mezhebimiz olan  Maturidi yenin Şeyhlerinden ömer Nesefinin Tefsirine müracat edeceğiz ve Alimleri Nesefi Ve taberi olarak Anacağız İsteyen ler konunun muhatabı olan Ayetleri evlerinde bulunan diğer tefsirlerdende bakabilirler:

Taberi: maide 35 tefsiri: Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:

«O'na yaklaşmak için vesîle arayınız.»

«Diyor ki: O'na, kendisini hoşnut kılacak amelle yakınlık arayınız. vesîle kelimesine gelince: (Arapça) faîle veznindedir. Şöyle ki: Kişi “Filan kese tevessül ettim“ der ; Bu, ona yaklaştım demektir. Yine bu cüm­leden olarak (Şair) Antere şöyle diyor: »

«Vardır sana gençlerde yiğitlerde vesîle,

Çek sürmeyi kına yak madem ki öyle.»

Taberî bu açıklamadan sonra bazı hadislerle de yine “vesîle“ kelimesi­nin, yakınlık kazanmak için arayış anlamına geldiğini kanıtlamaya çalış­maktadır.

Nesefi: Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:

«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ âyet-i kerîmesindeki (vesîle): Herhangi bir surette (O'na) yaklaşabilmek ve yaklaşmayı sağla­yabilecek bir iş yapmak üzere başvurulan her türlü çaredir. Bu çareler, Allah Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazanabilmek için tâatlarda bulunmak ve kötü eylemlerden sakınmak anlamında kullanılmıştır.» 

Tevbe suresi 119: Ayetinin izahı

Taberi: Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açık­la­ması:

«Kelamın manâsı ancak şudur: »

«Allah'ın emir ve yasaklarına dünyada titizlikle uymak suretiyle ahi­rette sadıklarla beraber olunuz. (...) Tefsircilerden bazıları da şöyle demişler­dir: “Bunun manâsı: Ebubekr ile, Ömer'le, ya da Hz. Peygamber ve muha­cirlerle birlikte olunuz.“ Allah onlara rahmet eylesin.»

 

 

 

Nesefi: Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açık­la­ması:

«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani, imanlarında doğru olanlar gibi olu­nuz, münafıklar gibi değil. Ya da savaştan geri durmayanlar veya gerek ni­yet, gerek söz ve gerekse eylem olarak Allah'ın emir ve yasakla­rına uyan­larla birlikte olunuz.»

Evet görüldüğü üzere rabıta denilen şeyin uzaktan yakından bu ayetlerle iğlisi yoktur.

Cüpbeli ve Şeyhinin Delil Olarak el Aldığı Ayet Ve Hadislerin Değerlendirilmesi RUHU'L-FURKAN Adlı Tefsirlerinden Yani  2 cild 64-76 Sayfalarında sıralanan 23 delil ele alınıp incelenecektir:

Delil 1. «O, sizin aranıza sevgi ve acıma koydu. (Rum Sûresi: 21)»

Delil-2 «Enes (r.a.) den rivâyet edilmiştir ki: Halk yağmursuz kalıp kıtlığa uğ­radıkları zaman Ömer İbnul Hattab, (Peygamber'in amcası) Abbas İbni Abdilmuttalib'i vesîle edinerek yağmur duası yapar  ve duada "Ya Allah ! bizler, peygamberimizi vesîle edinerek sana niyaz ettiğimizde bize yağmur ihsan ederdin. (şimdi de) Peygamberimizin amcasını vesîle edinerek senden niyaz ediyoruz. (yine) yağmur ihsan eyle (Buhari, İstiska:3)»

Yukardaki Sahih Hadisde Açıkça Görülmektedirki Resulullahın Kabrinden Yada Ruhundan değilde Aralarında Yaşayan Amcası Abbas dan Dua ile Vesile istemişlerdir Ki bu Konuda İcma vardır Yani yaşayan birinden dua istenir.

 

Delil-3 «İmanın en üst derecesi, Allah için (Allah dostlarını) sevmen, Allah için (Allah düşmanlarına) buğz etmen ve dilini Allah'ın zikrinde çalıştır­mandır. (Ali el-mütteki, kenzü'l-Ummal: 1/37-38 H. No:6773)»

Delil-4 «Yusuf (a.s.) kasıtsız olarak, elinden gelmeyerek, ona, (Züleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hare­ket edebilirdi.) (Yusuf Sûresi: 24)»

Delil-5 «Ebu Malik El-Eşcai'nin babasından rivâyet ettiği:»

«Rüyada beni gören hakikatta beni görmüştür. (Ali el-mütteki, Kenzü'l-Ummal: 15/382 H.No: 31477)»

Delil-6 «Sadıklarla beraber olunuz. (Tevbe suresi: 24)»

Delil-7 «İbni Abbas (ra) dan rivâyet edildiğine göre, bir kere Resulullah (s.a.v.) Efendimize: »

«Meclis arkadaşlarımızın en hayırlısı hangisidir ? diye sorulduğunda, Efendimiz (s.a.v.): »

«"Kimi görmek size Allah'ı hatırlatıyor, kimin konuşması sizin ilmi­nizi artırıyor, kimin de ameli size ahireti hatırlatıyorsa işte onlar en hayırlı ar­kadaşlarınızdır." buyurdu. (Askalani, el- metalibul Aliye: 3/193)

 

 

Delil-8 «Allah-u Teâlâ'nın

«–Onlar meclis arkadaşlarımdır." (Buhari, Deavât: 66) hadisi kutsisi ge­reğince de onlarla oturmak, zikredilen Mevla Teâlâ ile beraberliği kazandı­rır." buyurdu.»

Delil-9 «Ebu Hureyre'den rivâyet edildiğine göre Resulullah (s.a):

"– Nerede olursanız bana salat (-u selam) edin. Çünkü sizin salatınız, bana ulaşır, buyurmuştur.»

Delil-10. «Meşayihi kiram,

"O. (Cebrail (a.s.) Onun (Meryem validemiz) için, bütün azası yerinde tam bir insana benzerdi. (Meryem Sûresi: 17) âyetinde bu meseleyi zihinlere yaklaştırdılar."

Delil-11 «Yine onlardan Alim-i Allame es-Sefiri el-Halebi eş-Şafii, Buhariye yaptığı şerhte:»

«"Sonra, Efendimiz (s.a.v) e tenha (da ibâdet) sevdirildi. (Buhari, Babül Vahy: 3 )

Delil-12 «Yine onlardan Allame Fasi, Delaili Hayrat şerhinin birkaç yerinde meseleyi açıklamıştır.»

«Birisi de:

«Abdullah İbni Mesut (r.a.) dan rivâyete göre, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:»

« Kıyamet gününde insanların bana en yakını (şefaatıma en layık olanı) bana en çok salat (-u selam) getirendir. (Tirmizi, Salat:325, 2/3554)

Delil-13 Nitekim Allah-u Teâlâ

«Her kim Allah ve Resulüne itaat ederse, işte onlar, Allah (-u Teâlân) ın, kendilerine inam (iyilik) ettiği nebiler, Sıddıklar, şehitler ve salihlerle be­ra­berdir. Ve bunlar en güzel refik (arkadaş) tırlar buyuruyor.  Nisa suresi: 69»

Delil-14 «...Aişe (r.a.) Validemizden rivâyete göre: »

«Resulullah (s.a.v.):

«– Ruhlar toplu ordulardır. Onlardan (ezelde Allah yolunda) birbiriyle tanışanlar i'tilaf eder (anlaşır, Allah uğrunda) tanışmayanlar ise ihtilaf eder. (dünyada zıtlaşır) lar. buyurdu. (Buhari, enbiya : 2,4/104, Müslim: 8/41, Ebu Davud: 46359, Müsnedi Ahmed: 2/295 )

Delil-15  «Bütün bu imamlar ve bütün mahlukatı yaratan Allah-u Teâla bu­yurdu ki: »

«– O'na (sizi kavuşturacak) vesîle arayın. (Mâide Sûresi: 35)

 

 

Delil-16 «İsmail, Elyasa ve zülkifl (a.s.v.) i hatırla, hepsi en hayırlı kullardan­dır. (Sad suresi, Ayet 0 48)»

Delil-17 «(O akıl sahipleri) öyle kimselerdir ki, ayakta, oturdukları halde ve yanları üzere (yaslanmış) oldukları halde Allah (-u Teâlây) ı zikrederler ve göklerin, yerlerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Âli İmrân Sûresi: 191)

Delil-18 «Bir âyeti-i celilesinde ise:

"(Habibim!) Deki, göklerde ve yerde neler olduğuna bakın. "(Yusuf Sûresi:101)

Delil-19  «Resulullah Efendimiz (s.a.v):»

"– Allah-u Teâlâ'nın nimetlerini düşünün, zatını düşünmeyin, bu­yurdu. "(Ali el-Mütteki, Kenzü'l-Ummal: 3/106 H. No.: 5707)

Delil-20  İbni Abbas (r.a.) dan rivâyete göre Efendimiz (s.a.v.):

"Mahlukatı (yaratılmış olanları) düşünün. Halik (Teâlâ) (yaratıcıyı) düşünmeyin, çünkü siz onun kadrini takdir edemezsiniz. " buyurdu. (Ali el-Mütteki, Kenzü'l-Ummal: 3/106 H. No.: 5706 »

Delil-21 «Ubadetübnüs Samit (r.a.) den rivâyete göre, Resulullah (s.a.v.): "

"–Yeryüzü onlarla durur, onlar sebebiyle yağdırılıyorsunuz ve onlar hürmetine yardım olunuyorsunuz, "buyurdu. (Ali el-Mütteki, Kenz'ül-Ummal: 12/190 -191 H. No. 34613) »

Delil-22  «Enes İbnu Malik (r.a.) dan rivâyet edilen bir hadisi şerifte, Resulullah (s.a.v.): »

«–Küçüğüne acımayan, büyüğüne tazim etmeyen bizden değildir, bu­yurdu. (Tirmizi Birr: 15, 4/321 H. No: 1919) »

Delil-23  «Ebu Hureyre (r.a.) den rivâyete göre, Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki:»

"–Beş şey ibâdettendir ; az yemek, camilerde oturmak, kabe'ye bakmak, okumadan da olsa mushafa bakmak, âlimin yüzüne bakmak" (Deylemi, müs­ned-i Firdevs 2/190 H. No: 2969)"

delil diye öne sürülen bu âyet ve hadislerin gerçekten râbıtayı çağrıştıracak bir anlam taşıyıp taşımadıkları ve harcanan bütün bu çabaların, râbıtayı kanıtlamaya yetip yetmediği ortadadır.

Ayetlerin Tefsirlerini Taberi.Nesefi.İbni Kesir.Fahrettin Razi gibi Ehli Sünnetin Tanınmış alimlerinin tefsirlerinden taradık ancak Rabıta Bidatine Delil olacak herhangi bir açıklamaya rastlamadık buraya bu tefsirleri almamaızın nedeni sizi sıkmamaktır Ancak Arzu edilir ise Yukarıdaki Ayet ve Hadislerin Alimler tarafından nasıl anlaşıldığına dair Tefsir Tevil ve Şerhleri isteyen araştırmacılara kısa sürede ulaştırabilirz.

 

 

 

 

Râbıtanın Tarihi ve Kaydettiği Aşamalar

Müteveffa eski Ağrı Milletvekili ve «Doğu»'nun ünlü Nakşî şeyhlerin­den Muhammed el-Küfrevî'nin torunu ve O'nun temsilcisi Kasım Kufralı (Küfrevî), 1949 yılında yazdığı «NAKŞİBENDÎLİĞİN KURULUŞ VE YAYILIŞI»  adlı eserin önsözünde aynen şunları söylemektedir:

«İlk şeyhlerinin Türkistan ve Maverâünnehrli olmaları dolayısıyla Nakşibendîliğe bu muhitin anane ve âdetleri de girmişti. Tesirleri türlü şe­kil­lerde tezahür eden bu gelenekler dolayısıyla Nakşibendîliğin Türk fikri­yâtı ba­kımından da tetkiki gerekiyordu.»

Nitekim Kasım Kufralı bunları tetkik etmiş, (incelemiş) ve birçoğunu or­taya çıkarmıştır; ki bunların en önemlisi Nakşibendî Tarîkatı'nın hangi ta­rih­lerde kurulduğu konusudur. Çünkü Nakşibendîler, «Silsile-i Sâdât» diye ad­landırıp, birbirine bağladıkları birkaç düzine insandan oluşan hayâlî bir tarîkat zinciri aracılığıyla bu teşkilatı her ne kadar Hz. Ebubekr'e kadar bağlı­yorlarsa da Kufralı bunu âdetâ yalanlarcasına (yine bu kitabının önsö­zünde) şunları kaydetmektedir:

«Mevcut eserlere dayanılarak Nakşibendîliğin teessüs tarihi Gazneliler zamanına kadar çıkarıldığı için, tarîkatın bu hanedân zamanından itibaren hakiki hüviyetini ihraz etmeye başladığı, Hâce Yusuf el-Hemedânî devrine kadar geçirdiği istihâle tetkike mebde' ittihaz edilmiştir.»

Nakşibendîliğin âdetâ cenneti haline getirilmiş bulunan Türkiye'de «bu tarîkatın bağlıları, neden son zamanlarda râbıta üzerinde titizlikle durmaya başladılar?» sorusuna gerçek anlamda bir cevap bulabilmek için -yukarıdaki alıntılardan da anlaşıldığı üzere- bu tarîkatın tarihini irdelemekle ancak mümkün olabilecektir. Her ne kadar Nakşibendîliğin tarihi (bu çalışmada) amaç değilse de konunun ana çekirdeğini oluşturan râbıta hakkındaki ay­rıntı­ların su yüzüne çıkarılabilmesi açısından bu mistik akımın geçmişini biraz eşelemek burada az çok önem taşımaktadır.

Bu tarîkatın gerçek anlamda Türklerin milli dini olduğunu en çarpıcı şe­kilde kanıtlayan aşağıdaki sözlerin bizzat Şah-ı Nakşibend  tarafından söy­len­diği Nakşibendîliğin en güvenilir bir kaynağında yer almaktadır. (Bk. Nefehât Ter.)

«Ol hâbı ana dedim. Buyurdularki: " – Ey oğul ! Sana meşayih-i Türkden nasib erişse gerektir.»

Nakşibend'in, gördüğü bir rüyayı büyükannesine anlattığı zaman O'nun, bu düşü nasıl yorumladığını anlatan yukarıdaki sözler bugünkü Türkçe ile şöyledir:

«O rüyayı ona söyledim. Buyurdular ki: " –Ey oğul! sana Türk şeyhle­rin­den bir pay ulaşsa gerektir. »  Yani Türk şeyhleri seni eğitecek ve sana yön ve­receklerdir.

Bu iki cümleden bile çok rahatça anlaşılmaktadır ki: Türklük ideali, Nakşibend'in doğduğu ta Miladî 1318 yıllarından itibaren İslâm'ı sırf bu mil­lete mahsus bir din kalıbına dökmek için Nakşibendî Tarîkatı'na çok önemli bir rol yüklemeye başlamıştır.

 

 

 

Bu ipucundan hareketle iz sürülürse çok net bir şekilde görülecektir ki doğrudan doğruya İslâm'ı Kur'ân'dan anlamak ve O'nu, orijinal nitelikleriyle alıp hayata geçirmek, daha o zaman Türkün milli idealine sığmamış­tır.

Çünkü tarîkat kapısından girerek İslâm'la tanışan Türk insanı, genellikle «Ben önce Türküm, ondan sonra Müslümanım» diye düşünmüştür. Bu özellik aynı zamanda İranlılar için de söz konusudur. Nitekim, İranlılar için Şiîlik, nasıl ki bir İslâm modeli haline gelmişse Türkler için de Nakşibendîlik bir İslâm modeli haline gelmiştir. Bu nedenle, İranlı Şiî’nin vicdanında «Âyetullah» denen kutsal kişiliğin yeri ne ise Nakşibendî Türkün vicdânında da «Efendi Hazretleri»'nin yeri odur. 

Arı İslâm'ın eski Türkler arasında salt bir Arap dini olarak algı­lan­mış olması gibi çok güçlü bir ihtimalin varlığını eğer düşünecek olursak, el­bette ki dil ve kültür farklılıklarından kaynaklanan birtakım sorunların, İslâm'ın Nakşibendîleştirilmesinde büyük etken oluşturduğuna da inan­ma­mız ge­re­kir. Dolayısıyla «Alternatif bir İslâm şekli»'nin elde edilebilmesi için el­bette ki çeşitli malzemelere gereksinim vardı. Nitekim eski Türk rûhânîle­ri­nin yaptığı iş, bu malzemeleri bulmak olmuştur. İşte bunlardan biri de «râbıta»'dır.

Tarîkata çok sonraları girmiş olan râbıta hakkında kanıtsal bilgilere ula­şabilmek ise, bu konuda gerek bizzat Nakşîler tarafından, gerekse karşıtları tarafından kaleme alınmış yazıları incelemekle ancak mümkün olabilir. İşte şimdi de sıra bu belgelerde...

Bu konudaki belgeler hakkında iz sürerken yine Kasım Kurfralı'ya ait bir ipucu dikkatimizi çekmektedir. Bk. BÖLÜM - II/6. Rûhânîler ve Râbıta.

Kufralı diyor ki: «Abdulhâlik Gucduvânî zamanından itibaren Harizm'e kadar yayılan bu tarîkat, Bahâuddîn Nakşibend tarafından esaslı ka­ideler halinde tedvîn ve üveysîlik düsturlarıyla tahkim edilerek merkezi Buhâra'da olmak üzere genişletildi

Ne demek bu yukarıdaki açıklamada 3 kelime üzerinde açıklama yaparak konun anlaşılmasının sağlanmasını umuyoruz.

Birincisi, «Tedvîn» kelimesidir ki: Kaleme almak, yazmak demektir. Ancak tasavvufçulara ait belgelerin, belli kurallara uyulmadan kaleme alındığını özellikle burada belirtmek gerekir.

İkincisi Üveysîlik: Bir tarîkat şeyhinin, (yaşamakta olduğu çağdan çok önceleri) ölmüş tarîkat rûhânîlerinden biriyle buluşarak, görüşerek(?) onun bilgile­rin­den yararlanması inancıdır. Bu iki kişi arasındaki zaman farkı bazen yüzyıl­larla ifade edilebilir.

Örneğin bu tarîkatın kurucusu olan Şah-ı Nakşibend (Öl. M. 1389)'in, ken­disinden iki yüz yıl önce ölmüş olan Abdulkhâlıq Gonjduwânî ile görüş­tüğü ve O'ndan mezun olduğu ileri sürülmektedir.

Üçüncüsü ise, «Genişletildi» kelimesidir ki bununla tarîkatın, yukarıda söz konusu edilen iki yüzyıllık süre içinde «Esaslı kaideler halinde» kaleme alın­dığı ve «Üveysîlik düsturlarıyla tahkim edilerek» genişletildiği anlatıl­makta­dır. İfade gâyet açıktır ve Nakşibendî Tarîkatı'nın içeriğini, niteliğini, karakte­rini ve felsefesini âdetâ özetlemektedir.

 

 

Öyle ise yetkili ve entelektüel bir Nakşibendî şeyhi olan Kufralı'nın bu sözlerine dayanarak rahatça diyebiliriz ki:

Nakşibendî Tarîkatı'nın kuralları mîlâdî 1179 yılında ölen Abdulkhâlıq Gonjduwânî'den sonra iki yüz yıl boyunca yazıla yazıla oluşturulmuş ve ge­niş­letilmiştir. Bu yapılırken de kaynak olarak «Üveysîlik» yolları kullanıl­mıştır. Yani diriler yüzyıllar önceki ölülere danışa danışa, onlarla buluşup bir araya gelerek, onlardan fiili bir şekilde ders alarak kazandıkları bilgiler sayesinde bu belgeleri meydana getirmişlerdir (!)

Görüldüğü üzere onlara ait belgelerle kanıtlandığı gibi Nakşibendî Tarîkatı işte bu şekilde meydana geldiğine göre onun kurallarından biri olan râbıtanın Kur'ânî bir kaynağa dayanılarak konmuş olabileceği ihtimali üze­rinde artık fazla bir şey söylemeğe değmez.

Sırf râbıta konusunda şimdiye kadar kaleme alınmış belgelere gelince bun­lar sayı olarak çok azdır. Bu belgeler hakkındaki üç tesbit çok önemlidir.

Birincisi, bunların yakın tarihte düzenlenmiş olmasıdır;

İkincisi, bu kitapçıkların tamamının sekiz taneden ibaret olmasıdır;

Üçüncüsü ise, bunların hepsinin de Nakşibendîliğin Hâlidiyye kolu'na bağlı kimseler tarafından yazılmış olmasıdır.

Râbıtayı ilk kez bağımsız bir konu olarak işleyen belgenin, (aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde anlatılacağı üzere) mîlâdî 1778-1826 yılları arasında ya­şamış olan Halid Bağdâdî tarafından kaleme alınmış olması, bu mesele­nin ne kadar yeni olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu da netice itiba­riyle tasavvufun, İslâm'dan uzaklaşan bir ibâdet anlayışı ve şekli olarak ta­rihin akışı içinde na­sıl gitgide farklı içerikler kazandığını ve evrime uğradı­ğını; buna süreklilik kazandıran rûhâniler sınıfının da, mistik anlayışlarına her devirde nasıl yeni biçimler verdiklerini güçlü bir şekilde kanıtlamakta­dır.

Nitekim ilk defa mîlâdî 1550'lerde sade bir sözcük olarak tarîkat literatü­rüne giren râbıta, XIX. yüzyılın ortalarında Nakşibendîliğin en önemli ku­ralı haline getirilmiştir.

Kadiri Şeyhi, Ma'ruf el-Berzenjî, Bağdad Valisi Said Paşa'ya gönderdiği (Arapça) bir yazıda  Halid Bağdâdî'yi şikâyet ederek, O'nu ağır bir dille suçlamakta ve hak­kında (orijinal metniyle) aynen şu ifadeyi kullanmaktadır:

«..we innehu zehebe ile'l-Hind'i, we teallem'e min'es-seharat'il-jûkiyye

 Bu cümlenin Türkçe anlamı şudur:

«O, Hindistan'a gitmiş ve sihirbaz yogilerden ders almıştır.

 

 

 

 

Bk. Muhammed Muti' el-Hâfız-Nizâr Abaza, Ulemâ'u Demashq ve A'yânuha 1/304. Dâr'ul-Fikr'il-Muâsır, Beyrut-Lübnan.

            Bu ibârede geçen «El-Jûkiyye» kelimesi, esâsen «El-Yogiyye», yani «yoga» demektir. XIX. yüzyıl Arap âlimleri (ya da aydınları) tarafından «yoga» kelimesinin, «El-Jûkiyye» şeklinde kullanıldığı anlaşılıyor. Günümüzde ise bu  sözcük, Araplar tarafından «El-Yoğa» olarak kullanılmaktadır.

            İlginç olan: «El-Jûkiyye» Kelimesinin daha çok, Halid Bağdâdî'yi suçlayan karşıtları tarafından kullanılmış olmasıdır. Bu şahısların ba­şında ise şeyh Maruf en-Nûdehî el-Berzenjî ve Musul Eşrafından Osman Hayaî Bey (Ebu Saîd Osman b. Süleyman Paşa el-Celîli) gelmektedir. Osman Hayai Bey bu kelimeyi, Halid Bağdâdî'yi eleştirdiği «Dinullah'il-Gâlib Alâ Kulli Munkirin Mubtedi'in Kâzib» adlı risâlesinde kullanmıştır. Bu risâle, ise, Muhammed Emîn es-Suweydî tarafından «Def'uz-Zulûm An'il-Wuqû'i Fi Irz'ı Haz'el-Mazlûm» adı altında kaleme alınan bir reddiyeye konu ol­muştur. (Bk. Süleymaniye Kütüphânesi, Es'ad Ef. Bölümü No. 1404)

            Ayrıca, Halid Bağdâdî'nin halîfelerinden Ahmed el-Biqâî de «Risâle'tun Fi Âdâb'it-Tariqa'tin-Naqshabandiyya» adlı eserinin 33. sayfasında bu kelimeyi kullanmaktadır. Ancak el-Biqâî, şeyhlerin kerametlerini, brahman yogileri ve yunan filozofları tarafından sergi­lenen olağanüstü olaylarla karşılaştırırken bu kelimeden söz etmektedir.

            Bundan daha ilginç olanı da şudur: Sözde, «Vahhâbîler»'e öğüt vermek için (!) kaleme aldığı, ancak  onlara sövüp saymaktan, buna pek fırsat bulamadığı anlaşılan İstanbul’daki Modernist Nakşibendîlerin lideri de bu kelimeyi, söz konusu kitabında kullanmıştır. Bu söz­cüğü aynen «Cûkiyye» şeklinde yazan modernist şeyh, ondan sonra da «Berehmen» diye bir kelime daha kullanmıştır.

            Bunun ilginç yanı nedir diye sorulabilir: Bilindiği üzere bu kişi, ünlü Arvâsî'nin halîfe­si'dir. Nakşibendîlik adına ne öğrenmişse O'ndan aşılanmıştır. Onun için, hem İstanbullu olmak, hem de sözde kimya gibi pozitif bir bilim dalında öğrenim görmüş olmak gibi avantaj­larla bu şahsın, kültürden az çok nasibini almış biri olması beklenirken her ba­kımdan şeyhi­nin etkisi altında kaldığı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim bu iki kelimenin ne anlama gel­diklerini bile pek bilemediği sanılmaktadır. Çünkü, XIX. yüzyıl boyunca toplumu meşgûl eden, Halid Bağdâdî hakkındaki yoğun dedikoduların hâlâ sürüp gitmesinde en büyük rolü oynayan bu kişi, sırf râbıtayı gündemde tutmak için elinden geleni geri bırakmamasına rağ­men «Yoga»'nın ne olduğunu öğrenememiş­tir! Nitekim O'nun, «Berehmen denilen Hind pa­pasları....» diye kullandığı cümle bile ken­disinin ilim ve kültürden ne kadar nasip aldığını açıkça göstermektedir. Çünkü her şeyden önce «papas» (ya da papaz), Hristiyanlık'da alt dereceden olan «dinadamları»'na verilen bir sıfattır. Hind müşriklerinin 1947'ye kadar yük­sek kastına bağlı olan ve «Brahman» sıfa­tıyla bilinen «dinadamları»'na papas demek, koyu bir cehâletin belirtilerindendir. Hem sonra bunlara «Berehmen» denilmez, kelimenin doğru telaffuz şekli «Brahman»'dır.

 

 

 

 

 

Bunun haricinde kimi kitaplarda rabıta ,murabıt, ribat ,kelimlerinin geçtiği her kitap ta bunlar delil gibi gösterilmiştir bunlardan önemli olanları şu eserlerdir

İsbât’ul-Mesâlik Fi Râbita'tis-Sâlik: bu eserde şöyle bir şiir vardır 

Şair,

«Evliyâya hep murâbıt der Arap,

Bunları hiç duymadın mı sen acep!»

Diyerek, Arapların velîleri «murâbıt» olarak nitelediklerini, bu ilgiyle de sözde râbıtanın meşruluğunu savun­makta, arkasın­dan da:

«Bak lûgatlarda nedir ma'nâsını,

Boş yere techîl edersin sen seni.»

Bakalım murabıt ne demektir : Lisân'ul-Arab : 

«Murâbata kelimesi temel olarak: Karşıt iki ordunun, stratejik bir mevkide, bineklerini yerleştirmeleri anlamına gelir. Bunlardan her biri, diğerine karşı alarm ha­linde bulunur. Bu nedenle stratejik noktalarda yerleşip nöbet beklemeye (karargâh kurmaya) murâbata adı verilmiştir.»

 İşte Arap ve İslâm Dünyası'nda kullanılan yukarıdaki lûgatlarda «murâbata» budur ve bu görevi yapan kimseye de yine Araplar tarafından «murâbıt» denmiştir.

Bu eserdeki delil zelil olmuştur yukarıda lüğatül arab dan yapılan tanımla.

Risâle'tun Fi Tahqıyq'ır-Râbita

Aslında bu risâle, bir kitap olarak kaleme alınmamıştır. Daha doğrusu, Nakşibendîliğin son teorisyenlerinden olan ve mîlâdî 1778-1826 yılları ara­sında yaşayan Halid Zıyâuddîn Bağdâdî tarafından İstanbullu Muhammed Es'ad Efendi'ye gönderilmiş bir mektuptur.

Bu mektubun, İstanbul'da modernist Nakşibendîlere ait bir yayınevi ta­ra­fından 1978 yılında dört kitapçıkla birlikte basılan nüshasının dip no­tunda: Muhammed Es'ad Efendi'nin, İstanbul Naqıyb'ul-Eşrâf'ı; Ayasofya Kütüphânesi'nin kurucusu ve Maarif Nâzırı (yani dönemin Milli Eğitim Bakanı) olduğu kaydedilmektedir

Aynı mektubun son satırlarında da: (Bu modernist Nakşibendî toplu­luğa liderlik eden) bir asker emeklisi, ilgili mektubun, kendisi tarafından hicrî 1392'de (yani 1972 yılında) buraya kopya edildiği ifadesi yer almaktadır

Yakın geçmişte, Halid Bağdâdî ile ilgili olarak yazılmış bazı kitapçıklarda da bu mektuptan söz edilmektedi

 

 

 Mektubun en ilginç yönlerinden biri; girişteki selâm kelâm bölümün­den sonra râbıtaya inanmayanlara karşı hemen saldırıya geçilmiş olmasıdır. Ardından râbıta, epeyce övüldükten ve üçüncü sayfada tanımlandıktan sonra: «râbıtayı, Allah'ın öfkesine uğrayan ve O'nun hoşnutluğundan yok­sun olan bedbaht kimselerin ancak inkâr etmeye yeltenebileceği» yolunda sert bir dil kullanıl­maktadır.

Bu mektupta göze çarpan çelişkilerin başında, (râbıta düşüncesinin he­nüz hiç oluşmadığı bir dönemin ünlü Mu'tezilî bilginlerinden) Zemakhşerî'nin, sözde râbıtayı doğrulayıcı açıklamalar yaptığına dair O'nun, el-Keşşaf adlı ese­rinden alıntılar yapılmış olmasıdır!

Son derece câhilâne yazılan ve çok büyük ihtimalle Halid Bağdâdî'nin ağzından uydurulmuş olduğu tahmin edilen bu mektuptaki tutarsızlıkların başında, Zemakhşeri'den yapılan alıntının, belli bir yerde (ve belki de mak­satlı bir şekilde) kesilerek, Zemakhşeri'nin kendi sözleriymiş gibi O'na mal edilen ifadedir. Halbuki Zemakhşeri, bu sözlerin sonunda «Bu ve benzeri ifadeler an­cak haşviyecilere ve cebrîlere ait olabilir; Bunlar Allah'a ve elçi­lerine iftira­dır!» diyerek bu iğrenç yorumu yalanlamıştır. Üstelik râbıtanın icat edildiği ta­rihten yüzyıllar önce yaşamış bulunan Zemakhşeri'nin, bu inanışı kanıtlayan bir şahit olarak gösterilmiş olması, mektubun ne oldu­ğunu ortaya koymakta­dır! 

 

Mektupta Ekmelüddîn, İmam Gazâlî, İbn. Hajer el-Heytemî, Ahmed b. Muhammed eş-Şerîf el-Hamewî, Avârif'ul-Maârif'in yazarı Suhrewerdî, Celâluddîn Suyûtıy, Muhammed eş-Şerif el-Cürcânî ve hele İbn. Kayyım gibi ünlü şah­si­yetlere ait -râbıtayla hiç bir alâkası olmayan- çeşitli sözler nakledilerek âdetâ bir çırpınış sergilenmesi, bütün bunlar yetmiyormuş gibi Tâcuddîn b. Zekeriyya b. Sultân adındaki bir şahsın bu ünlüler arasında gösterilerek Tâciyye adındaki küçük bir risâlesinden alıntılar yapılmak suretiyle râbıta denen şeyin kanıt­lanmaya çalı­şılması, mektubun hangi karakter ve bilgiye sahip kimseler ta­rafından hazır­lanmış olduğunu iyice gözler önüne sermektedir!

Mektubun en ilginç yönü ise, günümüz Nakşibendîliğinde râbıta olarak bilinen tarîkat kuralının çok net bir anlatımla ilk kez tanımının bu mek­tupta yapılmış olmasıdır. Nakşibendîlerin her türlü iddialarına rağmen, bu mektup­tan önce râbıta, (her ne kadar bir kavram olarak kullanılmış ise de) herhangi bir yazılı belgede bir tarîkat kuralı olarak, (daha doğrusu Hatm-i Huwâcegân âyininin on kuralından biri olarak) tanımlanmamıştır.

Bu mektubun, Halid Bağdâdî gibi öğrenim gördüğü söylenen ve İslâm'ı iyi anladığı tahmin edilen ; aynı zamanda pozitif bilimlerle de ilgilendiği anlaşı­lan biri tarafından kaleme alınmış olması, her şeyden önce şüphelidir ; Eğer gerçekten O'na ait ise, bu da çok şaşırtıcıdır.

Reyhani Cemaati:

Burada şu gerçeğin altını çizmek istiyoruz  Reyhani Cemaati olarak yayılmaya başlayan zat kitabında rabıta ile getirilen iki delilde yukarıdaki mektuptan kopyadır ibni kayyım Sabredenler ve şükredenler isimli eserinde rabıta kelimesini kalbin sınırlarını beklemek olarak tanımlamaktadır bu muhteşem eser tasavvufun inceliklerine dahil yazılmış nadide eserlerden biridir

 

Zemahşeriye ait olduğu öne sürülen Delil ise zaten çürütülmüştür Hadisin aslı yoktur bunu zemahşeri bu hadis uydurmadır diyerek ktabına yazmıştır ancak okumaktan uzak şeyhler birbirlerinin eserlerinden kopyalama yaparak bunun aslını okumamışlardır buda nasıl bir çıkmazın içinde olduklarının göstergesidir.

 

Ez-Zâbıta Fi'r-Râbıta:

Bu kitapçığın en şaşırtıcı tarafı ise, Halid Bağdâdî'nin mektubundan bir bö­lümünün, buraya aktarılmış olmasıdır. Bu alıntı, Zemakhşeri'ye ait Keşşâf Tefsiri'nden yapılmıştır. Sözde râbıtayı kanıtlamak için yapılan bu aktarma, özellikle Şeyh Seydâ gibi ilimle haşir neşir olmuş birine yakışmayan büyük bir bilgisizlik örneğidir. Sebebine gelince nakledilen bu bölüm, esasen (râbıtacıların savunmakta olduğu tezi kanıtlamak şöyle dursun), tam ter­sine -Yusuf Sûresi'nin 24'üncü Âyeti’ne tefsir olmak üzere- ileri sürülen sa­kat görüşler alt satırlarda çürütülmekte ve bu yorumlar «Allah'a ve pey­gamber­lere bühtandır, iftiradır! » diye reddedilmektedir. Dolayısıyla Şeyh Seydâ'nın, işin iç yüzünü araştırmadan ve herhalde Keşşaf Tefsiri'ndeki il­gili yere bir kez bile göz atmadan, bu bölümü olduğu gibi şeyhinin mektu­bundan buraya ak­tarma gafletini gösterdiği anlaşılmaktadır.

Bu da tarîkatçılar tarafından göklere çıkarılan insanların, ciddiyetini, ger­çek kişiliğini ve ilimden ne kadar nasip aldıklarını kanıtlamaktadır.  

 

 

Araştırmamanın ve incelemenin Nakşilerde bir kusur olduğunun son delili olarak konuyu kapatıyoruz Nakşilerin İslâm Alimleri Ansiklopedesi’nin 6’ıncı cildinde Saydığı bir alim ve onun eserinde imam şafiden yapılan rivayet le konuyu burada bitirmemizin ne kadar haklı olduğunuda göstermekte:

Eb’ul Faraj Abdurrahman b. AliTelbîs’u İblîs adlı eserinden:

imam şafiye atfen :

«Bir kimse eğer sabahleyin tasavvufla meşgul olacak olursa, daha öğle vakti gelip çatmadan mutlak surette o adam aptallaşır.»

Ayrıca şu sözler de yine İmam Şafii'ye aittir:

«Bir kimse eğer kırk gün sofilerle düşüp kalkarsa onun ebediyyen artık aklı başına gelmez.

 Bu gerçekten hâlâ şüphe edenler varsa, gidip bir tekkeyi ziyaret ederek, İmam Şafii'nin ne kadar haklı olduğuna ilişkin çarpıcı örnekleri ibret naza rıyla orada seyredebilirler.

İlginçtir ki Nakşibendîler, İmam Şafiî’nin yukarıdaki sözlerini nakleden ve tasavvufçuları yerden yere vuran «Telbîs’u İblîs»’in yazarı Eb’ul Faraj Abdurrahman b. Ali’yi kitaplarında överek göklere çıkarmışlardır.

 

 

 

Yoğa nedir Rabıta ile Benzerlikleri nelerdir:

Önce muteber ve kapsamlı bir İngilizce-Arapça kâmûs olan AL-MAVRID adlı lûgatta, «yoga» maddesine bir göz atalım. Bu lügat, yogayı aynen şöyle tanımlamaktadır:

«Yoga: Ruhu, Zât-ı İlâhiye ile birleştirme amacına yönelik bir nefis ter­biyesi ve tefekkürden ibaret bir dinsel Hind felsefesidir.»

Yoganın uygulanış şekli nasıldır ?

Çünkü bu soruya verilecek cevapla, yoga meditasyonunun, râbıta ile olan o kadar benzer yanları ortaya çıkmaktadır ki karşılaştırıldıklarında bu iki şeyden birinin -mutlak surette- diğerinden alındığına ilişkin, mantıklı bir insanın artık hiç bir kuşku içinde kalmayacağı akla gelmektedir.

Peki nedir bu benzer noktalar ?

Bakınız, Sir James Bolevard, «Meditasyon Tekniği» başlığı altında, tıpkı Nakşibendî râbıtasını anlatırcasına yoganın uygulanış şartlarını nasıl sıra­lamaktadır:

«Meditasyonu hayata geçirebilmeniz için bir kaç temel koşul vardır.»

«1- Rahat, dik ve elden geldiğince dengeli bir oturma biçimi.»

«2- Düzenli ve heyecansız bir solunum.»

«3- Konsantre olacağınız bir nesne.»

«4- Ruhsal ve fiziksel dinginlik.»

«5- Ses, hareket ve ışık gibi sizi rahatsız edebilecek şeylerden uzak bir yer.»

Rabıta nın kuralları:Benzerlikler bu bidate bulaşanlar tarafından hemen fark edilecektir

Kapıyı kitlemek:

Ortamı Karartmak:

Gözleri Yummak

Nefesi Kontrol Altına Almak

Sabit ve Hareketsiz Durmak

Mürşid"in Sûretini Zihinde Canlandırmak.

BU ÇALIŞMA  ESKİ NAKŞBENDİ ŞEYHİ FERİD AYDIN VE  ABDULAZİZ BAYINDIR HOCANIN KİTAPLARINDA ÖZETLENEREK OKUMAYI KOLAYLAŞTIRMAK AMACI İLE HAZIRLANMIŞTIR.DAHA GENİŞ BİLĞİ ARAYAN LARIN AŞAGIDA İSİMLERİNİ VERDİĞİMİZ KİTAPLARDAN FAYDALANMALARINI TAVSİYE EDİYORUZ.

NURULLAH ERKOÇ 2010 HATAY/DÖRTYOL

Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik Ferid Aydın

Kur'an Işığında Tarikatçılık. Abdulaziz BAYINDIR (HER İKİ KİTABADA SÜLEYMANİYE VAKFI YAYINLARINDAN ULAŞABİLİRSİNİZ)



 

40 Yorum

muhsin iyi 27-07-2011, 22:44:09
rabıta
Daha önce okuduğumu söylediğim yazarların tüm eserlerini silmece bitirdim.Seyid Kutup Mevdudi Ali Şeriati... Onlara şimdi ne karşıyım ne de onları yanlış yolda görüyorum. Tasavvuf yolu onların meşrebine uymuyor. İnançları gayeleri temelleri tasavvufla aynı. Tasvvuf psikoloji ise onların branşları sosyoloji. Ama temelleri aynı Kuran ve sünnet.
Belki içinizde rabıta yapacak çıkmaz işin tekniği nasıl diye merak edenler olabilir. Yazıyı onun için ekliyorum. Selamun aleyküm.
3
Şimdi de rabıtanın nasıl yapıldığına sofinin bu konuda karşılaştığı problemlere ve sıkıntılara biraz değinmek istiyorum.
Bilin ki fakir bir kimse ile kimse uğraşmaz. Evini kilitlemese de içeriye hırsız girmez. Hırsızın gözü zenginin evindedir. Zengin evini kırk kilitle muhafaza etse de hırsızlar yine de girecek bir delik bulmaktalar. Bunun gibi rabıta da zenginin evindeki değerli eşyalar gibidir. Şeytanın tüm derdi bu evdeki rabıta nimetini çalmaktır. Rabıta onu adeta çıldırdır. Öyle bir vesvese fırtınası estirir ki gönül kulağı açık olanlar bile buna çok şaşırırlar.
İnsanın gönül kulağı açık olsa bile şeytanlar nefis damarıyla da çaktırmadan vesveselerine devam ederler. Hiçbir zaman umutlarını yitirmezler. Çünkü bir insan ömrünün her saniyesi ile Allah #8217;ı zikretse bile fenafişşeyh ve onun tabi neticesi fenafillah (yani veli) olamaz ama zikre o kadar yüklenmeden rabıta yolu ile bu makamlara ulaşabilir. Bunu ben değil sadatlar başta Gavsı Hizani olmak üzere tüm sadatlar dile getirmiştir. Şeytanlar bunu bildiği için rabıtada müthiş vesvese verirler.
Aslında rabıtasını doğru dürüst yapan kişi Allah #8217;ın izni ile vesveseye de düşmez. Şeytanın bizimle uğraşması hep rabıtadaki ihmallerimiz neticesidir. Mübarekler diyor ki zikrin nuru aysa rabıtanın nuru güneş gibidir.
Rabıta ile nefis dize gelmektedir. Zulumatları uçup manevi alemdeki şeyhin nefsine benzemeye başlamaktadır. Manevi alemdeki şeyhin nefsi ise en az mutmainne makamındadır. Çünkü velilik bu makamla başlar. Tabii her veli şeyh olamaz. Şeyh kişi ise mutlaka velidir şeyh olabilmesi için ayrıca sadatlardan ve Hz Rasulluhtan silsile ile icazet alırlar. İşte böyle bir şeyh bulunmaz bir incidir. Rabıtası ile müritleri nura feyze nisbete gark ederler. Nasıl güneş baharda ekilen tarlaları bahçedeki ağaçları sıcaklığı enerjisi aydınlığı ile ürün verecek bir biçimde olgunlaştırırsa gerçek bir mürşit de böyledir. Müridün nefsini emmare levvame mülhime basamaklarından yukarı doğru çeker mutmaine basamağına ulaştırıp Allahın dostu kılar. Ama bu işlem sabır ister hepsinden önemlisi nefis ve şeytanla mücadele ister.
Şeytanın yardımcısı nefstir. Nefs hiç rabıtayı sevmez. Çünkü nefsin temel arzusu baş olma sevdasıdır. Rabıta bunu kırdığı için insanların büyük çoğunluğu tasavvufa değil ama rabıtaya karşıdırlar.
Rabıta yaparken nefis ve şeytan şu vesveseleri çok verir. Bak sen şeyhini gözünde canlandıramıyorsun. Kaşı olmadı gözü böyle değildi simasını değiştirdin sakalını dedene benzettin sen bu rabıtayı yapamayacaksın bırak bari rabıta zamanı boşa harcamaktır ne nur ne feyz ne nisbet üzerine geliyor rabıta yapacağına şu önemli işine bak rabıta ile şeyh kendisini insanlardan büyük görmekte rabıta Allah ile arana kul sokmaktır #8230; vb. Bütün bunlar rabıta karşısında kuduran şeytanın ve nefsin hezeyanlarıdır.
Öncelikle şunu söyleyeyim ki rabıta için şeyhinizi gözünüzün önünde canlandırmanıza gerek yoktur. Sadece şeyhinizin karşınızda veya yanınızda olduğunu varsayın. Yani siz şeyhin huzurundasınız. Bu yeter de artar bile. Ama muhabbetin aşırılığında istemeseniz bile şeyh gözünüzün önünde canlanır. Tabii insanın her günü aynı olmaz. Bazen muhabbet düşebilir böyle zamanda onun varlığının karşınızda ve yanınızda olduğunu varsaymanız da rabıtanın nimetlerine ulaşmada yeter. Şeyhin bir kaşı bir burnu bir sakalı bile rabıta için yeterlidir. Hatta size ilginç gelecek değil şeyhin fiziki portresi mekanında olduğunu düşünmeniz bile rabıtadaki nimetleri oluk oluk üzerinize yağdıracaktır. Bunları biz deneyimlerimizle bildiğimiz gibi sadatlar da böyle söylemişlerdir.
Rabıtanın nimetlerine kavuşmak istiyorsak sadece akşam namazından sonra yapılan suri rabıta ile yetinmemeliyiz. Bu konuda hırslı olmalıyız. Akşam namazından sonraki rabıta derstir. Yapılmazsa olmaz. Adabına uygun olarak yapmaya çalışalım. Çok bereketlidir.
Bir de manevi rabıta vardır. Buna maiyyet rabıtası da denir. Bu her yaptığımız işte her an rabıtalı olmaktır. Bu rabıtada şeyhini sakın sureten canlandırmaya çalışma zira nefis bıkar sen de yorulursun terk edersin bir daha da dönüp manevi rabıtaya bakmazsın. Zorlanırsın. Hem şeyhi sureten canlandırmakla onun senin yanında olduğunu varsayma ile yapılan rabıtaların kazançları arasında o kadar büyük bir fark yoktur. Peygamberimiz s.a.s amellerin az da olsa devamlı olanının daha hayırlı olduğunu söylemiştir. Nefsin de dilini anlamak gerekir. Onun da bazı işlerde hakkı vardır. Manevi rabıtada şeyhi gözünün önünde canlandırmayacaksın ama şeyhin daima senin yanında olduğunu farz edeceksin. Bu nefis için fazla enerjiye mal olmayacağı için sana zamanla bir meleke kazandıracaktır. Tabii nefis sahibini dinlemeyen eşekler gibi bazen bu işten kaçacaktır. Ama sen aklına gelir gelmez manevi rabıtaya devam edeceksin. Bir de göreceksin ki zamanla bu iş sana meleke olmuş artık istemesen de manevi rabıtaya geçmektesin. Şunu söyleyeyim ki manevi rabıtayı alışkanlık haline getiren aynı silahlı bir kişidir. Ona yanlış yapanlar sadatlardan tokat yemeye güzellik yapanlar da yardım almaya başlarlar. Allah hepimize manevi rabıtayı nasip eylesin. Amin.
İşte tasavvufta makam kazanmak isteyenler bu manevi rabıtayı ihmal etmemelidir. Hem işini yapıyorsun hem dinleniyorsun hem sohbet ediyorsun hem yürüyorsun hem yemek yapıyorsun hem dinleniyorsun #8230; hem de şeyhim benim yanındadır düşüncesi ile zamanın manevi anlamda kazanca dönüşüyor. Tek sorun bunu yaşamına sokup alışkanlık ve meleke haline getirmek. Biraz üzerinde durursan nefsin de buna alışır. Sigara gibi zararlı bir alışkanlığı nasıl bırakmada nefis zorlanıyorsa bu manevi rabıtaya da nefis bir alıştı mı hele ilerleyen zamanda bir de tadını almaya başladı mı istese de bırakamaz. Çünkü nefis alışkanlıkların tutsağıdır. Bu konuda iradesi zayıftır. Başlangıçta onu ikna ettikten sonra biraz zorlamak gerekir.
Bu rabıta hayatının içine girdi mi şeytan da sana pek bulaşamaz yani vesveseye pek düşmezsin. Biz bunu ihmal ettiğimiz için bu konuda çok sıkıntılar yaşadık. Kel olduktan sonra ilaç az fayda eder. Yani bilgisayar virüs kaptı mı temizlemek zaman alıyor ama koruyucu oldu mu anında müdahale ediyor. Bu manevi rabıta vesveseye düşmekten Allahın izni ile müridi korur. Şeytanlar pek yaklaşamazlar böyle bir kişiye.
Şeyhin simasını bir vesikalık fotoğraf gibi kalbinin üzerinde taşıma da sadatlarca övülmüş bir manevi rabıta türüdür. Ama bunda da şeyhi zihnen canlandırma yerine simasının suretini orada yani kalbin üzerinde varsayma düşüncesi hakim olmalıdır. Şeyhi kalbin üzerinde canlandırarak rabıta yapmak suretiyle nefsi bu konuda çok zorlamamak gerekir. Zira manevi rabıtanın bereketi olan her yerde sürekli olmasının nedeni şeyhi zihnen canlandırmama kolaylığındandır. Allah hepimize nasip etsin. Amin.
Üçüncü önemli rabıta çeşidi telebbüsü rabıtadır. Bu rabıta kendini yok farz edip şeyhi üzerine giydirmektir. Telebbüsü demek zaten elbise demektir. Yani şeyhi bir elbise gibi üzerine giymektir. Bu rabıtayı uyurken yaparsanız şeytandan ve bütün afetlerden emin olusunuz. Yemek yerken yaparsanız yediğiniz yemeğin hafifliğini hissedersiniz. Bütün o yedikleriniz adeta nura dönüşür. Ben yemek yerken şöyle bir düşünceyle bunu alışkanlık haline getirdim. Dedim ki nefsime öğünde kaç lokma yiyorsun ne var ki telebbüsü rabıta ile yiyip de her lokmada Allah #8217;a şükür ve hamd kılsan. Beş dakika dişini sık. Sayılı lokmalar var. Nefsim bu konuda halen benimle oyun oynamakta ama bazen on ikiden vurduğum oluyor ama bu az oluyor. Zira nefis yemek yerken aynı köpekler gibi davranıyor. Nasıl bir kemiği ağzına alan köpek yanına yaklaşana hırlarsa nefis de telebbüsü rabıtada huysuzlanıyor onu ihmal etmek istiyor. Allah her birimize yemeklerde telebbüsü rabıtayı nasip etsin. Amin.
Tabii ibadetleri yaparken özellikle vird ve zikri çekerken hayaline hem kendini şeyhin mekanına atmalısın hem de telebbüsü rabıta yaparak çift rabıtayla malı götürmelisin. Zikir de ayrı bir kazanç olacak tabii.
Halidi Bağdadi Hazretleri müridlerine namazlarını telebbüsü rabıta ile kılmalarını emir buyurmuşlardır. Zira bu çeşit rabıta namazda huzuru yani Allah karşısında olma duygusunu daha güzel gerçekleştirir ama sadatlar diğer rabıta türlerini namazda hoş görmemişler hatta bundan müridlerini sakındırmışlardır. Namazda şirke düşecekleri konusunda uyarmışlardır. Diğer rabıta türleri derken yani özellikle suri rabıta kastediliyor bundan yani mürşidini karşına alıp canlandırma namazda kendiliğinden olursa tabii bunda müridin bir kusuru yoktur. Ama elinden geldiğince engellemeye çalışmalıdır mürit bu durumu. Bazı şeyhler mürşidin arakasında namaz kılıyorum imamın mürşidimdir manevi rabıtası ile namaz kılmayı tavsiye etmişlerdir.
Haa aklıma gelmişken rabıta şirktir diyenler cemaatle namazda neden Allah ile kendi aralarına imamı koyuyorlar cemaatle namazda imam bizim adımıza kıyamda iken sureleri okur Allaha arz eder biz Allah karşısında huzur duygusuyla bekleriz bu namazdan da ferdi kılınan namaza göre 27 derece yani çarpma işlemi ile sevap alırız. Allah akıl fikir versin ömrünün yarısını belki de tamamını Allah #8217;a adamış bu insanlara insan laf atma cüretini nereden buluyor? Başka değil nefsin baş olma gurur kibir damarı Allahın evliya kullarına bağlanmayı onlara gönülden sevmeyi engelliyor. Tabii bu damarı tahrik eden şeytanı da unutmamak lazım. Peygamberlere de insanlar aynı nefis damarı ile karşı çıkmışlardır. Tabii biz de aynı nefis damarı ile zamanında mübarekleri inkar etmiştik. Öyle sohbetler yaptık ki kalbimizin mühürlenmemesine Allah #8217;a sonsuz şükr hamd u sena ediyoruz. Allah af etsin. Amin.
Kitaplara baktığınızda sadatlar o kadar çok değişik rabıta türleri anlatmışlar ki #8230; Bunlara ben hayali rabıta diyorum. Mesala şeyhini deniz farz edeceksin kendini de o deryaya karışmış bir damla. Başka bir tanesinde şeyhini çadır olarak düşüneceksin kendini de o çadırın içinde göreceksin. Şeyhini başındaki kavuk olarak hayal edeceksin #8230; Bütün bu rabıta türlerinin ortak paydasında şeyhin vücudu ortadan kalkıyor yerine başka nesneler konuluyor bu nesnelerle mürit kendisini ilişkilendirerek nur feyz ve nisbete gark oluyor. Bu rabıta türleri zor gibi görünse de aslında çok kolaydır biraz da bereketlidir. Nefsin de az da olsa hoşuna gider. Fantezi gibi. Ara sıra yapmakta fayda vardır. Nefse aynı yemeği verirseniz bıkar ve homurdanır. Biraz değişiklik onun iştahını artırır.
Mürit günlük hayatında bu rabıtaları arabanın vitesleri gibi kullanmalıdır. Birinden nefsi bıkınca diğerine geçmelidir. Daha doğrusu günlük yaşamın şartlarına göre kolaylık ve zorluk açısından birini bıraktığında diğerine yönelmelidir. Hayatı günlük yaşamı baştan sona rabıtalı olmalıdır. Dediğim gibi bu bir incidir katır boncuğu değildir. Rabıtanın kıymetini bilelim.
Dualarınızla. Allah kusurlarımızı bağışlasın sadatların da himmetini nasib eylesin. Selamun aleyküm.
Selamet Aydına 21-07-2011, 11:56:02
Muhsin Duygusal olmak çözüm değil
Muhsin eger bu makaleyi okumuş olsaydın Paste Copy yaptığın içeriği okur degerlendirir öyle yazardın ama malesef okuma zahmetine katlanıp deilleri inceler bunun üzerinden yorum yapardın fakat sen.Ali şeriati.seyid kutub .okumalarını bırakmanda okuma anlama zorluğuna katlanmamandır...
muhsin 21-07-2011, 07:16:39
rabıta

Rabıta bağ demektir. İki şeyi birbirine bağlamak. Tasavvufta müridin şeyhi hayal etmesi ondaki feyze nura nisbete müşteri olmasıdır. Rabıtanın pek çok şekli vardır. En güçlüsü telebbüsü rabıtadır. Bu rabıtada mürid kendisini şeyh farz eder onun şeklini vücuduna sokar. Artık kendisi değil şeyh vardır. Ama sofiler rabıtada genellikle şeyhlerini karşılarında yüksek bir tahta oturmuş surette canlandırırlar.
Gerçekten rabıta için açık bir nas olmadığı gibi peygamber döneminde böyle bir uygulama da yoktu. Zaten ehli tasavvuf da rabıtanın bir ibadet biçimi olmadığını bir sevgi tezahürü ve manevi ilerlemede bir teknik olduğunu belirtmektedirler. Tevillerle yeni bir ibadet tesis etmek dine bidat koymaktır. Zaten ehli tasavvuf özellikle Nakşibendiler bu konuda çok hassastırlar.
Peki rabıta bir ibadet biçimi değilse ve bir sevgi ve maneviyatta gelişme tekniği ise tasavvufta buna niçin ihtiyaç duyulmuştur? Rabıtanın temel işlevi nedir? Öncelikle şunu belirteyim din demek tasavvuf demek değildir. Bir Müslüman dinin emir ve yasaklarını yerine getirerek de cennete girebilir. Tasavvufun gayesi Cibril hadisinde iman İslam sorularından sonra gelen ihsan sorusuna cevap teşkil etmektedir. Vakıa suresinde de 'ileri geçenler ' olarak adlandırılan taifeye şümuldür. Ne yazık ki bu surede bu taife ümmet i Muhammed #8217;de geçmiş ümmetlere göre daha az olacağı da vurgulanmaktadır. Allah 'ın tasavvufun sırrının akıl ve şeriata uymadığını da Kehf suresinde Hz. Hızır ve Hz. Musa kıssaları ile bu ümmete ders verdiğini de unutmayalım. Gerçi mürşitler şeriatı da her zaman birinci plana aldıklarını şeriatsız tarikat olmayacağını da vurgulamışlardır.
Gelelim sorularımızın cevaplarına. Ben peygambere sahabeler kadar muhabbet duyabilir miyim? Kesinlikle duyamam. Muhabbet görmekle olur. Bir tebessüm bir bakış muhabbeti gerçekleştirir. Bir nurlu yüz insanı candan vurur. Bir güzel sohbet yüreklere işler. Maalesef bizler bundan mahrumuz. Sahabeler ise bunu yaşıyorlardı. Yani onların her saniyesi O Zatla rabıtalı geçiyordu. Hatta hadisi şeriften peygamberimizden ve peygamberlerden sonra ümmetin en hayırlısı olan Hz Ebubekir kaza i hacetinde bile Rasullahı düşündüğünü ve bundan bizar olarak Rasullaha geldiğini onun da bunu doğal karşıladığını anlıyoruz. Sevgi hayal doğurur. İşte rabıta bu hayaldir. Mürşidinii hayal etmektir. Peki mürşidini hayal etmek ne doğurur? Sevgi doğurur. Mürşit silsilesi ile Hz Rasullahın vekilidir. Silsilesi sağlamsa tabii. Her şeyde olduğu gibi bunların da sahteleri olduğunu unutmayalım. Peki gerçek bir mürşidi kamili hayal etmek sofiye ne kazandırır. Fenafişşeyh makamını verir. Bu uzun yılları alabilir. Ama fanafişşeyhlik de onu fenafillaha götürür. Rabıtasız hiç bir kimse fenafillah olamaz. Üyevsiler bile Allahın rahmeti ile Hz. Hızır Aleyhisselamın veya ahrete teşrif etmiş bir velinin şeyhliğinde fenafillaha ulaşabilmişlerdir. Çünkü şeytanlar nefsin mülhime sınırında beklerler. Oradan yukarıya ancak rabıta nurları ile çıkılabilir. Başka bir yol mümkün değildir. Allah 'ta fenaya ve bekaya ulaşmış bir mürşidi rabıta yaptığımız zaman elde ettiğimiz kazanç çok büyüktür. İlim hikmet ve bilhassa nur mürşitten rabıta yapanın üzerine adeta yağar. Kalp gözü açık olanlar bunu görebilirler. Mürşit sağlam silsilesi ile bunu Sadatlardan Rasulullahtan ve Allahtan alır. Yani bir hiyerarşi var. Rabıta olmasa mülhime nefs sıfatına ulaşmış kişi şeytanların oyuncağı olur delirir. Tövbe etmiş tarikata yeni girmiş kişi rabıtayı bilemez kıymetini de anlamaz. Zamanı boşa geçirmek olarak telakki eder. Çünkü bir yarar gördüğüne kani olmaz. Ama durum böyle değildir. Biz de bu basamaklardan geçtik. Tasavvuf kitaplarından rabıtanın zikirden daha eftal olduğunu okuyunca taaccüp etmiştik. Hatta karşı geldik. İnanmadık. Ama zamanla kalp gözümüz açılınca işin hakikatine bizzat şahit olduk. Meğer sadatlar doğru söylemiş rabıtasız zikir maksata ulaştırmaz ama zikirsiz rabıta maksada ulaştırırmış. Tasavvufu bir kelime ile tanımlamak gerekirse rabıtadır. Rabıta nefse çok ağır gelir. Nefis rabıtayı ölmekle eş görür. Gerçekte de öyledir. Rabıta ile nefis daha doğrusu emmare levvema mulhime nefisler ölür. Nefis mutmainne makamına ancak bir Allah dostunun gölgesi ile yani rabıta ile çıkabilir. Zor çok zor nefsin rabıtayı kabul etmesi. Ben bile bu yolda pek çok sorunla karşılaşıyorum. Ama ilaç acı da olsa çok yararlı. Bunu anladım. İnşallah bu yazımız insanların gönüllerinde rabıtaya teşvik olur.Namazda dünyevi şeyleri hayal edeceğimize kalbimizi şöyle bir rabıtaya bağlarsak ihsan makamına doğru yol alabiliriz. Namazı kılan ben değilim mürşidimdir. O Kabe yi şerifede namaz kılıyor. Bakın bakalım namaz ne kadar tatlı olacak. Aksi halde namaz dünyevi şeytani hayallerle geçmektedir. Namazda kalbe nefse sahip çıkmak çok zordur.
Geçmişime baktığımda bir zamanlar benim de sizin gibi düşündüğümü hatırladım. O zamanlar Seyyid Kutup Mevdüdi Ali Şeriati gibi İslam büyüklerinin eserlerini okuyordum. Daha sonra Risale i Nurları okudum. O zamanlar tasavvuf hususiyle rabıta beni çok itiyordu. Şeriatin ayaklar altında olduğu bir ortamda bir kenara çekilip şeyhin suretiyle meşgul olma bana çok komik ve acınacak bir durum olarak görünüyordu.
Ama yıllar geçti. Bazı acayip garaip olaylar oldu. Kendisini ve mekanını daha önce görmediğim bir şeyhi mekanıyla birlikte rüyada çok açık bir şekilde gördüm. Bir yıl kadar sonra da bir tesadüfle o şeyhi ve mekanını tanıdım. Tövbe ve zikir aldım. Rabıta dersleri ise bana zor geldiği için pek önem vermedim. Önceleri istemeye istemeye yapmaya başladım. Hem çok kısa tutuyordum hem de pek sevmiyordum. Ama okuduğum kitaplardan rabıtanın önemini bildiğim için istemeden de olsa yapmaya çalışıyordum.
Belki nefsimin bir kusuru ama bazı işlerde çok işime yaradı. Biraz inatçıyımdır. Rabıta da öyle oldu. Sebat ettim. Bunda bir sır vardır diyordum. Nefsime ağır geldiğine göre şeytan da bu rabıtadan pek hoşlanmıyordur diye düşünürdüm. Halbuki zikir derslerimi hiç kaçırmıyordum. Her gün yapıyordum. Zikirden müthiş zevk alıyordum. Ama rabıta bana zamanı boşa geçirmek olarak görünüyordu. Vesveseye giriyordum. Rabıtaya çok kısa bir zaman ayırıyordum. Ama onu hiç terk etmedim. Mutlaka her gün kısa da olsa yapmaya çalıştım. Sonra kalp gözümüz sadatların himmetiyle açıldı. Gözlerimizi kapattığımızda nurları müşahade etmeye başladık. Nurlar değişik renktedirler. Kırmızı sarı yeşil siyah ve bu renklerin karışımı değişik tonlar da vardır. Bu nurlar insanın kalp ruh sır hafi ahfa gibi letaif noktalarında çıkar. Letaifler çalışmaya başladığında neyin nereden çıktığını anlamazsınız bile. Nurlar birbirine girer akıl almaz bir hızla dönmeye başlarlar. Manzara gerçekten harikadır. Hayranlıkla seyredersiniz. Akıl almaz bir olaydır. Tabii konumuz rabıta. Zikirde bu nurlar sanki insandan neş 'et eder gibidir. Yani bildiğimiz de odur. Letaifler çalışır ve nur üretirler. Zikrin feyzi olarak. Ama rabıtada başka türlü olmakta. Gene letaifler çalışır ama asıl nur feyz nisbet yani nur dışında başka şeyler hayal edilen mürşidden sana gelmeye başlar. Bir de nispet kokusu. Bu öyle bir kokudur ki dünyada böyle bir kokunun eşi benzeri yoktur. Aklınız başınızdan gider. O koku için hayatınızı bile feda edebilirsiniz. Rabıtanızın gücüne göre koku artar veya eksilir ama bazen burnunuzun direğini kırarcasına gelir. Allahım al canımı yeter bu dünya çöplüğünde bunaldığım diye düşünürsünüz. Yani bu koku için canınızı vermek istersiniz. Rabıta sırasında mürşitten gelen feyz nisbet ve nur ise sanki bir nisan yağmurunda güneşin altında serinlemek için ıslanmak gibidir. Yani rabıtanın başı nefse çok ağır gelir ama sonundaki nimetleri çok büyüktür. Biz gerçi sonda değiliz ama gördüklerimiz bile aklımızı almaya kafidir. Bunun sonu nasıl onu hayal edemiyorum. Tabii bunlara takılmak tasavvufta hoş görülmez şeyh de daima önemli olanın Allah rızası olduğunu bu tür hediyelere aldanmamayı nasihat eder.
Allahın üzerine yemin ediyorum k i bu söylediğim nimetleri kafamdan atmadım hepsi de bize nasip oldu. Ama şunu da itiraf edeyim ki eğer şeyhi ve mekanını onu tanımadan önce rüyamda görmeseydim ben ne tasavvufa girerdim ne de bir şeyhe rabıta yapardım. Çünkü herkes gibi ben de nefsimi seven bir insanım. Daha önce okuduğum ve etkisi altında kaldığım İslam büyüklerinin adlarını söyledim. Rabıta nefsi şeyhin nefsinde yok etmedir. Buna tabii ki insan fıtri olarak karşı koyar. Ben de senelerce buna karşı koydum. Hem de nasıl. Anlatsam ayrı bir konu olur. Ben de acaip bir şekilde karşı koydum. Hala nefsimde belli bir derecede de var. Ama rabıtanın yararlarını gördükçe bu günden güne azalıyor. Rabıta nefisle savaşmaktır. Emmare levvame mülhime nefisleri öldürüp yerine mutmainne nefsi ikame etmedir. Biz daha mutmainne nefse ulaşmadık. Nefsin mülhime sıfatında takılıp kaldık. Dualarınızın bereketi ile inşallah Allah bundan yukarılarını da bize nasip eyler. Ne bilelim.
Nefsin mülhime sıfatında Allah ezeli düşmanımız şeytanla bizi karşı karşıya getirmektedir. Yani şeytanı özellikle kadın kılığında ve sizinle her an cinsel ilişkiye girmek için tacizde bulunan bir konumda buluyorsunuz. Bunu gönül gözüyle ayan beyan görüyorsunuz. Şeytanın konuşmalarını duyuyorsunuz. Ona dokunabiliyorsunuz. Yatağa uzandığınızda nefse hiç bir dünya kadının size veremeyeceği cinsel zevk olanakları ile dişi şeytan yanınıza geliyor ve derhal sizi taciz etmeye ve sevişmeye zorluyor. Biliyor musunuz sizi bu sırada sadece telebbüsü rabıta kurtarıyor. Onu yakıyor. Sizden uzaklaşmasını sağlıyor. Sureler ayetler şeytana biraz zarar veriyor ama onları uzaklaştıramıyor. Daha doğrusu sürekli olarak Ayetelkürsiyi okumaya gücünüz de yetmiyor. Zaten sizi dişi şeytanlar şehvetle kudurtuyor. Ayet sure okumaya mecaliniz kalmıyor. Ama bir telebbbüsü rabıta yani şeyhin kılığına bürünme rabıtası işi bitiriyor. Hz Yusuf #8217;a da görünen burhan Hz. Yakup. Ben buna aynel yakin inanıyorum. Hz. Yusuf rabıta ile kurtuldu. Yoksa az da olsa meylettiği kadından onu hiç bir şey kurtaramazdı. Şehvet cinsel organa inince insan kudurur. Onu hiç bir şey zinadan alıkoyamaz. Tabii diyeceksiniz ki ne olacak gelen dişi şeytanla işi bitirin keyfinize bakın. Bak bütün fantezilerinizi de yerine getirmeye de hazırmış. İşte bu makamda da Allah bizleri böyle imtihan ediyor. Şeytanın dişileri de dünya kadınlarının bir numaralı mankenlerin şekline giriyor. Sizden para da istemiyorlar. Hiç bir şey istemedikleri gibi her türlü cinsel fantezilerinize de açıktırlar yerine getirmek için can atarlar. Ama tabii şeriat yine ölçümüz. Çünkü zina insanı manevi terakkiden alıkor. Zaten şeytan zinanın bu özelliğini bildiği için ümmeti Muhammedi bununla esiri etmiş. TABİİ ZİNANIN ÇEŞİTLERİ İLE. Özellikle göz hayal zinası #8230; Ne var hayalinde canlandırdığın kadınlar kadar da Allah dostlarını canlandırsan #8230;. Bak buna rabıta derler. Rabıta şirktir. İşte bak nefis nasıl şeytanla işbirliğinde.
Tasavvufta bunların anlatılması yasaktır. Çünkü sırdırlar. Hiç bir kitapta açıkça bu anlattıklarım söylenmez. Çünkü söyleyeni mesuliyet altına sokar. Onda gurura kibire neden olabileceği gibi insanların da aleyhlerinde dedikodu yapmalarına ondan çekinmelerine neden olur. Onun için bu tür sohbetleri duyamazsınız. Biz internet sayesinde bu tehlikelerden korunduğumuz için yazdık. Allah bir kusurumuz varsa affetsin. Ha bu dişi şeytanlarla evlenip de aldanan kimseler yavaş yavaş düşerler. Helak olurlar. Bu imtihanı aşmadığın zaman helak olursunuz. Çünkü o dişi şeytanlar bu makamda salike sürekli evlenme ile bu işi yani zinayı meşru hale getirmeyi önerirler. Allah şeytanlardan özellikle ins ve cins dişi şeytanlardan nefsin şehvetinden bizleri korusun. Amin.
Mülhime halindeki insana şeytanların oynadığı tiyatrolar kitaplara sığmaz.
İşte şeyh denilen kişi bu dişi şeytanları bu azgın nefsi aşmadan o nura feyze nisbete nail olamaz. Yani şeyhler şeytanla nefisle savaşarak o makama seçilmişlerdir. Silsile Rasullahın onayıyla seçilmiştir. Zincirin halkaları gibidirler. İşte rabıta yapan kişi de böyle bir halkaya girmeye namzettir. Biz daha halkaya giremedik. Onca sırrı aynel yakin gördük ama halkaya girebilecek olgunluğa erişemedik. Dualarınızla inşallah nasip olur. Amin.
Rabıtayı akılla mantıkla kabul edemezsiniz. Çünkü akıl nefse bağlıdır. Nefis ise başka bir insanı veli de şeyh de olsa kendisinden üstün olarak kabul etmez. Ama Allahtan yardım isterseniz ve nasuh tövbe ile tövbe edip bir kamil şeyhi size nasip etmesi konusunda dua ederseniz ve bu duanızda ısrarcı olursanız ki bazı duaların kabulü seneler sonra olur tarikat nasip olduktan sonra rabıta insana nasip olur. Yoksa bu inci katır boncuğu değildir. Kolay kolay el geçmez. Ağla ağla ağla #8230;. çok ağla belki o zaman nasip olur. Biz de günahlarımıza çok ağladık da Allah o rüyayı ve tarikatı nasip etti. Yoksa kimse kimsenin sözüyle gerçek manada bir yola girmez. Belki etkilenip girer ama nefsi şeytanın igvasıyla etkilenip hep şüphe içinde kalır. Tarikattan nasibi o kadar çok olmaz. Şeyhte tasavvufta kusur görmeye başlar.Layıkıyla şeyhe teslim olamaz. Hz Hızır karşısında nefsi Hz Musa gibi homurdanır durur.
Allah dostları da seni Rasulullaha götürür. Rüyada değil uyanık vaziyette. Rasullahın bir görünüşü var bir heybet Allah Allah #8230; Bir mübarek kokusu Allah Allah #8230; Bu yolu ne sandın sen? Öldür bakalım rabıtayla nefsini neler olacak neler. Sen Allah için Allah dostları için nefsini öldürürsen Allah da fazlı ikramıyla seni diriltir. Burası yiğitlik meydanıdır. Şeyh o yiğit kişidir işte. Tabii silsilesi varsa ve sağlamsa. O da nefsini şeyhinde öldürmüş sonra Rasullahta daha sonra da Allah #8217;ta.
Sahte şeyhler Türkiyede çok dikkat edin. Onlar gerçi sizleri yanlış yola götürmezler ama tarikat yolunda onlardan bir nur feyz nisbet alamazsınız. Ama çok çok sevap kazanırsınız. Ben o tür şeyhleri rabıta yaptığımda aynı çürük ceviz gibi içlerini boş gördüm. Nur nispet feyzin gramı yoktur. Onlara da hep hayret ediyorum. Tasavvuf hakkında çok şey biliyorlar ama kendilerinin hakiki şeyh olduklarını nasıl anlamıyorlar. Bir de sitelerine girdim ki rabıtanın faziletinden bahsediyorlar. Asıl buna şaşıyorum. Rabıta onlar için zindan olsa gerek. Bütün müritlerini de karanlıkta bırakıyorlar.
Kolay mı rabıta nimeti. Doğru şeyhi bulmak bir mesele. Bir de nefsi fani kılma. Nefsini şeyhin nefsinde yok etme. Bunlar dağ gibi problemler. Aşan aşk olsun. Bu herkese nasip olan bir nimet değildir. Sohbetimi başka rabıta sitelerine de koyan ve koyacak arkadaşlardan Allah razı olsun. Dualarınızla. Allah rabıta nimetini herkese nasip etsin. Ümmeti Muhammedi şeytanlardan nefsin şerrinden kurtarsın. SELAMUN ALEYKÜM.

Yorumların tamamı için tıklayınız.

Diğer Haberler

İslam'ın Özgürlükçü Yorumunun (Mûtezile) İktidarla İmtihanı / Doç.Dr.Mehmet Azimli

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler-2 & Hz.Osman ve Hz.Ali Dönemi / Hamdi Tayfur

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler - 1 Ebu Bekir ve Ömer Dönemi / Hamdi TAYFUR

Rabıta Risalesi / Nurullah Erkoç

İslam'ın Özgürlükçü Yorumunun (Mu'tezile) İktidarla İmtihanı / Doç.Dr.Mehmet Azimli

Ebu Hanife (El-Numân Bin Sabit Bin el-Numân)

İslam Düşüncesinde Eşarilik ve Mutezile / Hilmi Ziya Ülken

Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat üzerine / Mehmet Yılmaz

İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim / Alparslan Açıkgenç

İslam Düşünce Tarihinde "Takiyye"nin Hikayesi / Doç.Dr.Mustafa Öztürk

İslam ve Devrim Prensibi / Nevin Abdulhalık Mustafa

Fikir - Put Düellosu / Malik bin NEBİ

Tevhid - Ekonomik Düzen İlkesi /Prof.Dr.İsmail Raci el-Faruki

İslami Dünya Görüşü / Dr.M.Umar Chapra

Nübüvvetin Mahiyeti,İmkanı,Gerekliliği ve Derecelendirilmesi / Mahmut Çınar

Musa - İsa - Muhammed / Aliya İzzetbegoviç

Mütefekkir Sanatkârın İslami Düşünce Temrinleri / Metin Önal Mengüşoğlu

İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu / Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Eşarî - Maturidî Akılcılığı ve Türk Müslümanlığı / Prof.Dr.Bünyamin Duran

Sembolizmin İslam Düşünce Sistemine Girişi

Türkiye'de Cemaat Dindarlığının Oluşumunda Hadislerin Rolü / Prof.Dr.Ahmet Keleş

Cevher Şulul ile İbn Rüşd'ün Siyaset Felsefesi Üzerine Konuşma

İslam Düşüncesi Entellektüel Krizin Neresinde? / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet Olgusu / Prof.Dr.Vecdi AKYÜZ

Ebu Hanife'nin Siyasi Duruşu / Prof.Dr.Mevlüt UYANIK

Filozofların Tutarsızlığı-Dördüncü Mukaddime / İmam Gazali

Kadim Arap Erdemlerinin İslami Hüviyet Kazanması / Prof.Dr.Toshihiko İZUTSU

İlmihal Dindarlığının İmkanı Üzerine

Barışçı Bir Dinin Radikal Grubu : Hariciler / Prof.Dr.Sayın Dalkıran

Akidenin Önemi / Prof.Dr.Muhammed Kutub

Gazzali'nin Bilimsel Metodu / Prof.Dr.Suat Yıldırım

İbn Tufeyl

Mehmet Said Hatipoğlu : İslam Kültürünü Kritik Etmeliyiz!

Cahiliye dönemi din anlayışı
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz