Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Alak Süresi Tefsiri (1) / Âişe Abdurrahman
Bu sure ''Alak” ismiyle meşhurdur. Taberi gibi bazı müfessirler ''İkra Suresi'' veya ''ikra bismi rabbike'' ismiyle zikrederler. Razi'nin ''Tefsir-ul Kebir'' isimli tefsirinde ise ''Kalem Suresi'' ismiyle kullanılmıştır. Bu ise nüzul sıralamasına göre kendisinden bir sonra gelen ve ''Nun vel'kalemi ve me yesturun'' ifadesiyle başlayan sureyle karıştırılmasına sebebiyet verir.
20/07/2011 / 15:22

Bu sure ''Alak” ismiyle meşhurdur. Taberi gibi bazı müfessirler ''İkra Suresi'' veya ''ikra bismi rabbike'' ismiyle zikrederler. Razi'nin ''Tefsir-ul Kebir'' isimli tefsirinde ise ''Kalem Suresi'' ismiyle kullanılmıştır. Bu ise nüzul sıralamasına göre kendisinden bir sonra gelen ve ''Nun vel'kalemi ve me yesturun'' ifadesiyle başlayan sureyle karıştırılmasına sebebiyet verir. Bu sure Razi'nin tefsirinde ''Nun suresi'' olarak isimlendirilir. Alak Suresi vahyin nüzul sürecinde ilk inen sure olarak bilinir. İmam Taberi tefsirinde, İbn İshak ise sîretinde bunu nakzedecek bir bilgiye yer vermemiştir. Bu iki kaynakta da geçen Aişe r.a annemize isnad edilen bir rivayette o şöyle söyledi: Hz. Peygamber'e vahyin ilk gelişi sadık rüya yoluyla olmuştur. Hiç bir rüya görmezdi ki sabah aydınlığı gibi açık seçik gerçekleşmesin. Sonra ona yalnızlık sevdirildi. Hira Mağarası’nda -azık tedarik etmek dışında- ailesine uğramaksızın geceler boyu ibadet ediyordu. Bu durum kendisine vahiy gelene dek sürdü. Cebrail a.s ona şöyle hitâb etti: Ey Muhammed sen Allah'ın resulüsün, sonra ona: Oku! dedi. Hz. Peygamber şöyle söyledi: Melek beni üç kez sıkıca sardı. Öyle ki tüm takâtim kesildi. Sonra şöyle dedi: Oku! Ben dedim ki: Ne okuyayım? Sonra şöyle dedi: (Yaratan Rabbinin adıyla oku O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, çünkü Rabbin Sonsuz Kerem Sahibidir. (insana) kalemi kullanmayı öğretendir. O insana bilmediği şeyleri öğretti.) Alak/1-5 Ve ben ayetleri okudum. Sonra beni bıraktı ve yanımdan ayrıldı. Sanki ayetler kalbime yazıldı. Ben oradan ayrıldım yolun yarısına gelmiştim ki gökten bir ses işittim. Şöyle söylüyordu: “Ey Muhammed sen Allah'ın Resulüsün, ben de Cibrîl’im'' başımı göğe doğru kaldırdım. Hareket etmeksizin öylece bakıyorken Hatice'nin, beni bulmaları için gönderdiği adamları Mekke'nin altını üstüne getirmelerine rağmen beni bulamadan ona geri dönmüşlerdi. Sonra melek benden ikinci kez ayrıldı. Ben de âileme geri dönmek için yola koyuldum ve Hatice'nin yanına geldim. Beni görünce ''Ey Ebu Kâsım neredeydin?” diye sordu ve Allah'a yemin olsun ki adamlarımı seni bulmaları için gönderdim. Seni bulmak için her yere baktılar ve bulamadan bana geri döndüler dedi. Sonra ona başımdan geçenleri anlattım. Bana, ey amcamın oğlu Müjdeler olsun sana! Endişelenme! Allah seni asla zor duruma düşürmez. Muhakkak ki sen akrabalarını kollar, sözün doğrusunu söyler, emanete riayet eder, zayıfa arka çıkar, misafiri gereğince ağırlar, hak yolunda ortaya çıkan meselelerde insanlara yardım edersin dedi. Sonra beraber Varaka İbn Nevfel İbn Esed'in yanına gittik. Hatice ona şöyle dedi: Kardeşinin oğlunun söyleyeceklerini bir dinle! Sonra Varaka bana sordu ve ben de ona her şeyi anlattım. Bunun üzerine bana şöyle dedi: Nefsim elinde olana yemin olsun ki; sen bu ümmete gönderilmiş Peygambersin. Musa'ya gelen Nâmûs-u Ekber sana da geldi. Sen bu davet uğrunda; yalanlanacak, eziyet görecek, Mekke'den çıkarılacak ve savaşacaksın. Kavminin seni çıkaracağı zaman hayatta olmayı temenni ediyorum. Ben dedim ki: Onlar beni çıkaracaklar mı? Evet! Bir kimse senin getirdiğine benzer bir şey getirmemiş olsun ki ona düşmanlık edilmesin. Eğer ben senin davet günlerine erişirsem senin için elimden geleni ardıma koymam dedi.

 

 

 

Ancak Keşşaf ve Razi'nin tefsirinde, vahyin nüzulünde ilk inen surenin Fatiha Suresi olduğu, Alak Suresi’nin ise daha sonra nazil olduğuna dair bir görüş vardır. Razi'nin naklettiği başka bir görüşe göre ise, vahyin nüzulünde ilk inen surenin ilk beş ayetidir. Sure’nin kalan bölümü, Hz. Peygamber’in İslam tebliğine başlayıp, Kureyş’in haddi aşmış liderleri tarafından yalanlama girişimlerine maruz kalmasından sonra inmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber daha sonra inmiş olan ayetlerin, surenin ilk bölümüyle birleştirilmesini emretmiştir. Çünkü ayetlerin yerlerinin belirlenmesi Allah'ın c.c. emriyleydi. ''Bahr-ul Muhit'' isimli tefsirde sure hakkında şu bilgilere yer verilir: Sure Mekkî’dir. İlk beş ayeti Kur'an vahyinin ilk inen bölümüdür. Buhari ve diğer kaynaklarda geçtiği üzere Hira Mağarası’nda nazil olmuştur. Cabir'e göre ilk inen sure Müddessir’dir. Ebu Meysera Amr bin Şurahbil ise ilk inen surenin Fatiha olduğunu söylemektedir. Ancak bu iki görüş bize göre doğru değildir. Müddessir, Fatiha ve Alak surelerindeki ayetlerin bağlamları dikkate alındığında çıkarılacak sonuç, Alak Suresi’nin ilk beş ayetinin vahiyden inen ilk bölüm olduğudur. Bunun yanı sıra Taberi, tefsirinde ve İbn ishak'ın siyretinde, ilk inen bölümün Alak suresinin ilk beş ayeti olduğu ifade edilmesine karşın, buna muhalif bir görüş ortaya çıkmamıştır.

 

 

 

       اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ“Oku! Yaratan Rabbinin adıyla”

 

 Ümmilere, kendi içlerinden gönderilmiş bir Peygamber’e inen vahyin (اِقْرَاْ) ‘oku’ kelimesiyle başlamış olması ve İslam risaletinin son Peygember’i olan bu resule verilen kitabın on dört asırdan beri mucizevîliğini koruyor oluşu hayret vericidir. Öyle ki; asır, bedevilik asrı, yaşadığı muhit ise Nil ve Mezopotamya vadilerinde gelişmiş olan maddi ve fikri medeniyetin tezahürlerine rastlanılamayan, katı putperest bir çevreydi. Vahyin nüzulünde inişi erken döneme rastlayan bu surenin, Hz. Peygamber'in, okuduğu ilk muhatabları üzerindeki etkisini zihnimizde canlandırmaya ihtiyacımız var. Nübüvvet asrında çevrenin Araplardan oluşması hasebiyle, Hz. Peygamber'e (dil ve kültürel açıdan) yakın olduklarından, onun her söylediğini tam anlamıyla anlıyor ve idrak ediyorlardı. Anlamaları da sonraki dönemlerin bu selim anlayışa katıştırdığı türedi yorumlardan uzaktı. İmam Taberi'nin, manasının açık olması nedeniyle (اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ ) ayetini, yorumlamaya ihtiyaç duymamış oluşu dikkat çekicidir. Zaten ''kıraat'' kelimesi ''tilavet, okuma'' dışında bir manaya yorumlanabilecek nitelikte değildir. Bu kelime, Arap dilinde yazılı ya da yazısız bir metni okuma anlamında kullanılmıştır. Tıpkı ''Rab'' kelimesinin Malik ve Ma'bud anlamlarına delalet ediyor oluşu gibi… Bu kelime ilahi vahiydi ve Hz. Peygamber'e yaratan rabbin adıyla okuması emredildi. Putperest Arap kabilelerinin taşlardan ve heykellerden rableri vardı ve Muhammed (a.s), Peygamber olarak gönderilmezden önce kendisi ve kavminin durumu hakkında şaşkınlık içerisindeydi. Onları sefihlik ve sapkınlık içerisinde görüyor ve ağaçtan, taştan ve çamurdan, kendi elleriyle yapmış oldukları rablere ibadet etmelerini de kabullenmiyordu. Öyle ki; bu putların yapıcılarının kendileri olduklarını unutmuşlar ve bunları Kâbe’nin avlusuna yığarak, onlara içtenlikle ibadet eden kullar olmuşlardı. Muhammed'i, (a.s) içinde bulunduğu şaşkınlıktan kurtaracak olan düşünceler uzayıp gitti. O, kavminin tapmış olduğu sağır ve dilsiz putlara ibadetten yüz çevirdi. Arap yarımadasında bilinen inanç gruplarından, ne yarımadanın kuzeyine yerleşmiş ve bu mukaddes toprakta nüfus salmış, Musa'yı ve Rabbini unutan ve altından rab edinip ona ibadet eden Yahudi kabilelerinde, ne de Şam ve Necran’daki çeşitli fırkalara bölünmüş, birbirlerine düşman kesilmiş ve her biri diğerini küfür ve sapkınlıkla itham eden Hıristiyanların yanında, kendisini tatmin edecek bir şeyler bulamadı. Bu arada uzaklarda, Mecusi tapınaklarında, ateşin alevi ışıldıyor ve bu ateşe kul köle olmuş topluluklar onu çepeçevre kuşatıyordu. Bu koyu karanlıkta Hira Mağarası’nda yalnızlığa çekilmiş olan ümmi'ye inen vahyin ilk hitabı اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ ifadesiydi. Öyle ki; bu vahiy onu uzun süredir ulaşmayı arzuladığı hakikate yönlendiren ve ulaştıran, düşüncelerini meşgul eden şaşkınlığının sona erdiğinin habercisi ve yeni fecrin aydınlığının, uzayıp giden gecenin karanlıklarını yok etmesi gibi bir şeydi. Burada Fahruddin er-Razi'nin (اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ) ifadesine istinaden söylemiş olduğu, ''her Kur’an okumasının Allah'ın ismi ile başlaması vacibtir'' sözünü nakletmemiz faydalı olacaktır. Ancak özellikle üzerinde durmak istediğimiz görüşü şudur: ( بِاسْمِ رَبِّك) ifadesi, (bismillah) ifadesinden bedeldir. ''Rab'' fiili sıfatlardan, ''Allah'' ise zati isimlerdendir. Dolayısıyla bu durum, fiili sıfatla ibadet etmeyi gerektirir. (رَبِّك) kelimesinde, Hz. Peygamber'in vahyin inişiyle hissettiği korkuyu giderici bir anlam vardır. Sanki Allah c.c. O'na şöyle demiştir: Rabbin seni büyütüp, yetiştirendir. O halde nasıl olurda seni korkutur? Bu kelime iki anlama gelir. Birincisi: Seni büyütüp, yetiştirdim. O halde sana düşen tembellik yapmaksızın üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmendir. İkincisi: Sen daha bir kan pıhtısı(alak) iken seni büyütüp yetiştirdim. O halde nasıl olurda beni tanıyan, muvahhid bir yetişkin olduktan sonra seni ihmal ederim. (رَبِّك) kelimesinin, peygamber olarak gönderilmezden önce, Hz. Muhammed ve kavmiyle, hidayet ve hakikate ulaşma arzusuyla uzayıp giden şaşkınlığıyla, gökyüzü ve yeryüzünün yüceliği hakkında uzun süren düşünce dolu yalnızlığıyla ilişkisine bu kadar değinmeyi yeterli görüyoruz. Bazı müfessirlerin birinci ayetteki (خَلَق) fiilinin mef’ûlunun (sadece insan nev’ini kapsadığı yönündeki) yorumlarına katılmıyoruz. Biz, ayetteki mef’ûlun, tüm yaratılmışları içine aldığı ve umum ifade ettiği görüşünü benimsiyoruz. Nitekim bir sonraki ayette bu genel ifade, insanın yaratılışına işaret edilerek tahsis edilmektedir. Öyle ki; Kur’anî vahiy yaratılmışlar içerisinde sadece insan nev’inin hidayeti içindi. Aynı zamanda bazılarının ayet hakkında yapmış oldukları yorumlar üzerinde de durmayı gerekli görmüyoruz. Razi’nin naklettiği yorum şöyledir: ( الَّذٖى خَلَقَ) ifadesi putperestlerin Allah’ı tanımaları için bir hazırlıktı. Ayette, Allah için, ortağı olmayan ifadesi kullanılmamıştır. Çünkü vahyin ilk ifadesi bu olsaydı, müşrikler onu kabul etmekten yüz çevirirlerdi. İşte bu yüzden Allah kendisini tanımaları için bir başlangıç olsun diye, yaratıcı oluşunu vurgulamayı öncelemiş ve sanki onlara şöyle demiştir: Onlara, kendilerinin alaktan yaratılmış olduğunu, dolayısıyla bunu inkâr etmelerinin mümkün olmadığını hatırlat. Sonra şöyle söyle onlara: Her fiilin, bir fâilinin olması gerekir. O halde putların yaratıcısının ben olduğumu bildiklerinden dolayı, onları yaratıcı olarak nitelemeleri mümkün değildir. İşte bu tedricî yaklaşımla, asıl övülmeye layık olanın ben olduğumu kabul edeceklerdir. Ayetlerin bağlamı gayet açıktır. Şöyle ki; Yaratıcının rububiyetini pekiştirmek ve diğer yaratılmışların dışında tutularak insan nev’inin tahsis edilmesidir. Çünkü okumaya ve öğrenmeye elverişli olan, mükellef olmaya uygun, Allah’ın kelimelerinden inecek olan, tüm vahye muhatab olacak olan insandır.

 

 

 

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ  “İnsanı Alak’tan yarattı.”

 

 Seleften bir takım kimseler bu ayeti şu şekilde yorumlamışlardır: Bu ayetten maksat Hz. Peygamber’in, kendisini alak olmasından itibaren gözeten ve yetiştiren rabbine yakınlaşmasıdır. Diğer bir kısmı ise Razi’den naklettiğimize benzer bir şekilde ayetin, müşrikleri putlara ibadet etmekten, yaratıcılarını kabul etmeye yönlendiren bir hedef güttüğünü söylemiştir. Zemahşeri, ayette insanın yaratılışına vurgu yapıldığı ve fıtratının harikuladeliğine işaret edildiğini söylemiştir. Razi bu ifadeyi aynen nakletmiş ve (عَلَّمَ بِالْقَلَم) ifadesinin yorumunu buna eklemiştir: İnsanın oluşumu Alak’tandır. Alak ise varlıkların en basitidir. Sonra onu, ilim sahibi bir varlığa dönüştürmüştür. İlim ise mertebelerin en yücesidir. Sanki Allah c.c. insana şöyle söylüyor: (Mertebelerin en aşağısındayken, en yücesine ulaştın. O halde seni bu değersiz, basit durumdan yüce ve şerefli bir hale taşıyacak olan bir güç sahibi olması gerekir.) Ebu Hayyan, birinci ayette ki (رَبِّكَ) ifadesi hakkında şuna işaret etmiştir: Bu Hz. Muhammed’in rabbine yakınlaşması ve onun tek rabbinin Allah olduğunun belirlenmesi anlamına gelir. Sonra ayette Allah’ın âlemi yoktan var ediciliğine işaret eden yaratıcı sıfatı zikredildi. Araplar bu dönemde putlarını rabler olarak isimlendiriyorlardı. İşte bu yüzden ayet, putlara ortak koşulamayacak nitelikte bir sıfatla geldi. Bütün bunların söylenmesi mümkündür. Hiçbir durumda kabul edilemeyecek görüş; bazı yenilikçilerin, ayetin embriyoloji ilminin konusuna girdiği yönündeki eğilimleridir. Onlar, aynı zamanda ümmilere kendi içlerinden gönderilmiş, kendiside ümmi olan bir resule indirilmiş olan ayeti anlamak için, fizyoloji ve biyoloji alanında uzmanlaşmış yabancı bilim adamlarına ait kaynaklara ihtiyaç duydular. Oysaki bu tür ilimler hakkında ne onlar bir şey duymuş ne de yaşadıkları asırda embriyoloji ilmi hakkında bilgi sahibi olmak mümkün olmuştur. Zaten Kur’an’ın, yaratıcının rububiyet ve kudret ayetlerini öncelemeyi hedefleyip, muhataplardan hiçbirinin anlayamayacağı bir içerikle hitâb etmesi, onların anlaması ve mesajı idrak edebilmeleri açısından tasavvur edilemez bir durumdur. Onlar ‘Alak’ kelimesini dil, çevre ve yaşadıkları asırda bilinen manasıyla anladılar. Arap dilinde ‘Alak’ kelimesi asılan ve takılan her türlü maddi şey anlamında kullanılmıştır. Mesela kan ve kadının vücudunda bebeğin asılı kaldığı yer (rahim) anlamı bunlardandır. (ا لمراة علقت) (Kadın hamile kaldı) anlamına gelir. Manevi anlamda ise, iki kişi arasında sevgi ya da nefretle oluşan ilişki veya iki kişiyi birbirine bağlayan bağ anlamına gelir. Kur’an’ın ilk muhatapları, annelerinin rahimlerinde alaktan yaratılmış olan insandan bahseden ayeti anlamak için, ne kendilerinden yüzyıllar sonra ortaya çıkmış olan embriyoloji ilmine ne de Amerikan kütüphanelerindeki kitapları okumaya ihtiyaç duydular. (Allakat’ul mer’â) cümlesini, (Kadın hamile kaldı) manasında kullananlarda yine onlardı. Çoğulu ‘Alaka’ olan ‘Alak’ kelimesi burada, bizim daha önce değindiğimiz insan lafzının umum ifade ettiği yönündeki tercihimizi pekiştirir nitelikte kullanılmıştır. (İnsanı alaktan yarattı) ayetinin bağlamında vahyin, Hz. Peygamberi ve beraberindekileri embriyoloji ilmi hakkında araştırma yapmaya yönlendirdiğine dair bir işaret yoktur. Bunlar Allah’ın, insan hakkındaki ayetleridir. Alak’tan yaratılışı, ilim sahibi olmaya elverişli kılınması, kulluk sorumluluğuyla mükellef oluşu sebebiyle, yaratıcısına muhtaç olmadığı vehmine kapılarak aldanan, büyüklenen ve böylece dönüşün ve son varılacak durağın rabbine olacağını unutan insana… İşte başından sonuna kadar insanın hikâyesi… Vahyin ilk suresi, daha sonra inecek olan ve bu kısaca değinilen konuları ayrıntılı olarak açıklayacak ayetler için bir başlangıç olarak buna kısaca değiniyor. İşte bu insan Allah’ın alaktan yarattığı, bilmediklerini öğretmiş olduğu ve dönüşü Allah’a olan… Yine o insandır yaratılışı hakkında Allah’ın ayetlerinin nüzul olduğu…

 

 

 

Nüzul sıralamasına göre insanın yaratılışından bahseden ayetler şöyledir:

 

 1-   (Ama çoğu zaman) insan kendini mahveder; hakikati ne kadar inatla inkâr eder o! (İnsan hiç düşünür mü) hangi özden yaratır (Allah) onu? Bir sperm damlasından yaratır ve sonra onun tabiatını oluşturur; sonra hayatı onun için kolaylaştırır ve sonunda onu öldürür ve kabre koyar ve sonra, dilediğinde onu tekrar diriltir. Abese/17-22

 

 2-   İnsan, neden yaratıldığına bir baksın: o spermalı bir sıvıdan yaratılmıştır. (erkeğin) beli ile (kadının) leğen kemiği arasından çıkan. Elbette O, (insanı yoktan var eden) onu yeniden (hayata) döndürmeye de kadirdir. Tarık/5-8

 

 3-   İnsan bilmez mi ki, kendisini bir sperm damlasından yaratırız ve o anda kendisini düşünme ve tartışma yeteneği ile donatılmış görür. Ama o hem (Bizi tartışmakta ve) Bizim hakkımızda karşılaştırmalar yapmakta, hem de bizzat kendisinin nasıl yaratılmış olduğundan gafil bulunmaktadır! (Ve bunun şaşkınlığıyla da) "Kim, çürüyüp toz olmuş kemiklere hayat verebilir?" diye sormaktadır! De ki: “Onları yoktan var eden, (yeniden) hayat (da) verir, çünkü O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir.” Yasin/77-79

 

4-   Kendisiyle tartışmaya girdiği komşusu ona: "Seni tozdan topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratıp da (eksiksiz) bir insan şekline sokan Allah'a karşı nankörlük mü yapıyorsun?" dedi. Kehf/37

 

 5-   Ey İnsanlar! Ölümden sonra kalkış (olgusun)dan şüphedeyseniz, o zaman, (hatırlayın ki,) Biz, gerçekten de sizi(n her birinizi) topraktan, sonra bir döl suyu damlasından, sonra döllenmiş hücreden, sonra (temel unsurları ve istidatlarıyla) tamamlanmış ama (bütün öğeleriyle) henüz tamamlanmamış bir ceninden yarattık ki, size (menşeinizi böylece) açıklayalım. Ve (doğmasını) dilediğimizin, (annesinin) rahminde (Bizce) belirlenmiş bir süre için kalmasını sağlarız; sonra sizi çocuk olarak dünyaya getirir ve (yaşamanıza imkân veririz); böylece (bazılarınız) olgunluk çağına erişir; öyle ki, kiminize (daha çocukluk çağında) ölüm tattırılırken, kiminiz de yaşlılığın öyle düşkün çağlarına eriştirilir ki, bildiğini bilmez olur. Ve (sen, ey insanoğlu, ölümden sonra kalkıştan şüphe ediyorsan, düşün ki:) bir bakıyorsun yeryüzü kupkuru; ama ona su indirdiğimizde, (bir de bakıyorsun) canlanıp kabarmış ve her türden güzel ekinler ortaya koymuş! Hac/5

 

 6-   Şüphesiz, (sonraki hayatında) denemek için insanı katışık bir sperm damlasından yaratan biziz. Biz, onu işitme ve görme (duyuları) ile donatılmış bir varlık kıldık. Gerçek şu ki, Biz ona yolu/yöntemi gösterdik; şükredici, ya da nankör (olması artık kendisine kalmıştır). İnsan/2-3

 

 Bu ayetlerden hiç birinin bağlamı; embriyoloji, biyoloji ve anatomi alanında araştırma yapmaya yönlendirdiğine dair bir yoruma elverişli değildir. Aksine bu ayetlerin tümü, insanı alaktan, nutfeden ya da topraktan yaratanın kudretini delillendirmek içindir. İnsanı, sevab ya da cezayı elde edecek, vahyin yüklediği sorumlulukları, müjdeleme ve tehdidlerini kaldırabilecek nitelikte yaratanın kudretine…

 

 

 

اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ  “Oku, çünkü Rabbin Sonsuz Kerem Sahibidir.”

 

 Razi’nin naklettiği üzere müfessirlerin bir kısmı, birinci ayetteki ‘Oku’ emrinin, Hz. Peygamber’e yönelik olarak (kendin için oku) , bu ayette ise (tebliğ et) anlamına geldiği görüşünü benimserken, başka bir grup birincisinin ‘öğrenmek’, ikincisinin ise ‘öğretmek’ anlamına geldiğini söylemiştir. Başka bir görüşe göre ise; birinci ayette Hz. Peygamber’e (namazında okuması), ikincisinde ise (namazın dışında okuması) emredilmektedir. Bağlamdan yola çıkarak ayeti ilk akla gelen manasıyla anlamak daha evla olmakla beraber, tüm bu yorumlar anlamca birbirine yakındır. Ayetin bağlamından anlaşılan şudur: Hz. Peygamber’e ilahi bir emir olarak okuması ikinci kez vurgulanıyor ve ne okuyacağını bilmiyor idiyse de, vahiy onun açıklanmasını üstleniyor. Okusun! Yaratan rabbinin adıyla… Okusun! Rabbi sonsuz kerem sahibidir. ‘Kerem’ kelimesi anlamca cimriliğin zıddıdır. İzzet anlamına geliyor oluşu insanların cömertliğini ifade etmesinden kaynaklanır. ‘İkrâm’ ise alçaklık ve zilletin zıddıdır. Kerem, Kur’an’da esma’ul hüsnadan bir isim, Allah’ın yüceliğini ifade etmek ve arşının sıfatı olarak kullanılmıştır. Kur’an’daki şu ifadeler buna örnektir:

 

 1-   فَاِنَّ رَبّٖى غَنِىٌّ كَرٖيمٌ“Rabbim hem sınırsız cömert hem de mutlak manada kendine yeterlidir!" Neml/40

 

 2-   فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرٖيمِ  “ Öyleyse, artık (bilin ki) Allah yüceler yücesidir; mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir; nihai gerçektir; O'ndan başka tanrı yoktur; çok yüce, çok cömert hükümranlık makamının sahibi O'dur!” Mu’minun/116

 

 Aynı zamanda melek, kitab ve Kur’an için sıfat olarak gelmiştir. Müttakiler kerim olan rızık, ecir, giriş(medhal) ve makamla müjdelenmiştir. Kerim kelimesinin çoğulu olan (El-Kirâm) ise; seçkin, yazıcı melekler ve müjdeleme bağlamında, müminlerin sıfatı olarak gelmiştir. Tehdit ve istihza bağlamında da kullanılmıştır: Duhan suresinde, günahkâr insan tipine yönelik olan ifade şöyledir:

 

 

 

 ذُقْ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْكَرٖيمُ  “Bunları tat ey (yeryüzünde) kendini böyle kudret sahibi, böyle üstün gören!” Duhan/49 ‘Tekrîm’ ve ‘İkram’ kelimeleri, ‘Tahkir’ ve ‘Zillet’ kelimelerinin zıt anlamlısıdır. (Mukerrametun) sigası vahiy sahifeleri için kullanılmıştır. (Mukrimûne) sigası ise melekler, Hz. İbrahim’in misafirleri ve cennet ehlinin sıfatı olarak kullanılmıştır. Yine Allah’ın mümin, muttaki kullarına olan ikramını ve cömertliğini ifade etmek için, alçaklığın mukâbilinde kullanılmıştır. Şu ayet buna örnektir: وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ “ve Allah'ın (Kıyamet Günü'nde) alçalttığı kimseyi de onurlandırabilecek kimse yoktur; çünkü Allah dilediği her şeyi mutlaka yapar.” Hac/18 İsm-i tafdil sigasında ise, Hucurat suresinde çoğul muhatab zamirine izafet edilmiştir:

 

 

 

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ خَبٖيرٌ

 

“Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” Hucurat/13

 

 Alak suresinde lâm-ı tarîf alarak gelen (el-Ekram) sigası, Allah’ın ‘el-ekram’ oluşunun mahiyetine değinilmeksizin, bu yüce rütbenin sadece Allah’a has olduğunu ifade etmek için gelmiştir. Zemahşeri Allah’ın el-ekram oluşunu şöyle yorumlamıştır: Allah’ın keremliliği, tüm keremlerin üzerinde olan kemale ermiş bir keremliliktir. O, kullarını sayısız nimetlerle rızıklandırır ve onlara karşı oldukça hilm sahibidir. Bundan dolayıdır ki, vermiş olduğu nimetlere karşı gösterdikleri inkâra ve nankörlüğe rağmen, onları cezalandırmakta acele etmez. Tövbelerini kabul eder ve işledikleri büyük günahları affeder. O’nun kereminin ne bir sınırı ne de bir sonu vardır. Fahruddin er-Razi, Allah’ın keremliliğini dört başlık altında değerlendirmiştir.

 

 1- Allah’ın kullarına olan merhameti sadece onların günah işlediği vakitle sınırlı değildir. Bilakis O’nun ihsanı günah işlendikten sonrada devam eder. Şairin şu sözü buna örnektir: “Her ne zaman kusurlarımı çoğaltsam, bana olan lütfunu arttırırsın/ Sanki ben lütfu, kusurlarımla elde ediyorum’’

 

 2- Başka bir beyit ise şöyledir: “Ey Muhammed muhakkak ki sen kerimsin. Ancak rabbin sonsuz kerem(el-ekram) sahibidir’’

 

 3- Allah her türlü keremin ve ihsanın başlatanıdır ve onun keremi kusursuzdur.

 

 4- Allah’ın keremliğinin zikredilmesi, okumaya ve ihlâslı olmaya teşvik mahiyetinde yorumlanabilir ve bundan şu anlamlar çıkarılabilir: a) O, senin okuduğun her bir harf için on katı sevâb verir. b) Kendini sadece insanları İslam’a davet etmeye ada ve bunu yaparken hiç kimseden korkma! c) Ben sonsuz kerem sahibiyken, sana bu zor sorumluluğu verip de yardım etmemem düşünülebilir mi?

 

 Yapılan tüm bu yorumlarda “el-ekram’’ sigası ile “kerim’’ sigasının karşılaştırılarak el-ekram sigasının anlamının sınırlandırıldığını görüyoruz. Gerçek şu ki; Kur’ânî beyanın, Hucurat Suresi’nde el-ekram sigasını muhatap zamirine izafet etmiş oluşu, sadece ayete muhatap olan insanların keremliliğini kapsayan, sınırlı bir anlama gelmektedir. Allah c.c. ise “el-ekram’’ sigasını, mutlak anlamda sadece kendisi için kullanmıştır. Bu durum tıpkı şu iki ayette geçen (el-a’la) sigasının kullanımı gibidir:

 

 1-سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى  “ Rabbinin yüce adını tesbih et.” A’la/1

 

 2-اِلَّا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْاَعْلٰى“ ama yalnızca yüce Rabbinin rızasını kazanmak için.” Leyl/20

 

 Tüm bu örnekler İsm-i tafdil sigasının lâm-ı tarîfle gelmesinin araplarda oluşturduğu hisse dikkat çekmektedir. Siganın bu şekilde kullanımı ona genel ve mutlak bir anlam kazandırır. Bu siga özellikle birilerine işaret ederek ve izafet edilerek kullanıldığında ise bu kadar genel ve mutlak bir anlam içermez.

 

 

 

اَلَّذٖى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ  “(insana) kalemi kullanmayı öğretendir

 

 

 

عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ  insana bilmediklerini öğretti”

 

 ‘İlim’ bir varlığı hakikati üzere idrak etmektir ve zıddı cehalettir. İlim hakkında vardığımız sonuçlar Tekasür suresinin (كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ ) ayetinin tefsirinde geçmiştir. Kalem yazı aletidir ve şu ayette bu anlamda kullanılmıştır:  ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُون“Nun. Düşün kalemi ve (onunla) yazdıklarını!” Kalem/1

 

 Taberi, tefsirinde ayeti şu şekilde yorumlamıştır: İnsan yazı yazmayı bilmezken, Allah ona kalemle yazmayı öğretti. Aynı şekilde Zemahşeri’de ayette ki ifadenin “yazı ilmi” anlamına geldiğini söylemiş ve sözlerine şunları eklemiştir: Yazı ilminde, tüm anlamıyla sadece Allah’ın ihata edeceği büyük faydalar vardır. Tedvin edilmiş ilimler, kayıt altına alınmış hikmetli sözler, önceki asırlarda yaşamış olanların sözleri ve haberlerinin kaydedilmesi ve Allah’ın indirmiş olduğu tüm kitapların yazılması, yazı ilmiyle mümkün olmuştur. Eğer bu ilim olmasaydı, ne din ne de dünya işleri istikrar bulamazdı. Bu sözü Ebu Hayyan’da Bahr-ul Muhit isimli eserinde nakletmiştir. Razi’nin, kalemin üstünlüğü ve yaratılış hikmetine dair söylediği sözler, Zemahşeri’nin sözüne benzer niteliktedir. İbn Kayyım el-Cevziye Kalem suresinin tefsirinde, kalemin üstünlüğü ve faydalarına dair bir bölüm ayırmıştır. Daha sonra kalemin, üstünlük bakımından mertebelerini sıralamak içinde ayrı bir konu başlığı eklemiştir. Bu kısımda on iki mertebe zikredilmiştir. Bunlar: 1. Rütbe olarak en yüce olanı Allah’ın, yaratılmışların kaderini yazdığı kader kalemidir. 2. Allah’ın, resullerine gönderdiği vahyi yazan, vahiy kalemidir. 3. Fakihlerin ve müftülerin kalemi 4. Tıp doktorlarının kalemi 5. Kralların ve siyasetçilerin imza kalemi 6. Malları kaydeden hesap kalemi 7. Hakları belirleyen ve kararları uygulayan hüküm kalemi 8. Hakkın korunması ve zayi olmasını önleyen şahitlik kalemi 9. Rüya tabirinde kullanılan kalem 10. Tarih yazımında kullanılan kalem 11. Kelimelerin anlamlarını, çekimlerini, i’rablarını ve terkibî sırlarını şerh eden dil kalemi 12. Batıl görüş sahiplerine reddiye yazılan her türden kalemdir. Razi ayetin yorumuna şunları eklemiştir: Bu surede duymaksızın bilinmesi mümkün olmayan sem’î delillere ve yazılı hükümlere işaret vardır. Şöyle ki; (İnsanı alaktan yarattı) ayetinde, Allah’ın kudretinin kemaline, hikmetine ve ilmine işaret eden akli bir delil vardır. Sanki bu delil Allah’ın rububiyetinin bilinmesine, daha sonraki ayette geçen kalemle öğretme ifadesi de nübüvvete işaret etmektedir. Neysabûri ‘Garaib-ul Kur’an’ isimli tefsirinde buna benzer bir yorum vardır. Bizim usulümüzde uzun uzadıya işaretlerde bulunmaya yer yoktur. Bizce ayette, ilmin kendisiyle tedvin edildiği ve korunduğu, onu zaman ve mekânın ötesine taşıyan ve sonraki nesillere taşınmasını sağlayan yazı aleti olması hasebiyle, kalemin sırrına işaret ediliyor oluşu tatmin edici niteliktedir. Müfessirlerin, kalemin önemi ve yazının faydaları hakkında yapmış oldukları yorumlar, Kur’anî beyanı gölgede bırakacak niteliktedir. Öyle ki; bu beyan, kalemi kullanma ve ilmi elde etme yeteneğinin, yaratılmışlardan sadece insana has kılınmış olmasının öğretilmesi maksadıyla, insanı alaktan yaratan ve ona bilmediklerini öğreten yaratıcının ayetlerinden bir ayet olarak ümmi olan Peygamber’e ve ümmi arablara, kalemin öneminin öğretiliyor oluşuna işaret etmektedir. Vahiy bundan sonra yapacağı beyanlarla, bu insanî yeteneğin olgunlaşmasını ve gelişmesini sağlayacaktır. İlk insan ve yeryüzünün halifesi olan Âdem’in a.s yüceltilmesi ilim sahibi olmasından kaynaklanmıştır. Ayetler peşi sıra gelmekte, ilim sahipleri için türlü türlü misaller vermekte ve Allah c.c. kendisinden ancak ilim sahiplerinin haşyet duyacağını bildirmektedir. Müfessirlerden ayette geçen (allame) fiiline meful takdir edenler olmuştur. Buna göre Allah’ın ilk kez bir şeyler öğrettiği kişi İdris a.s veya kalemle ilk yazı yazan olması hasebiyle Âdem a.s’dır. Ancak ayetin metni böyle bir sınırlandırmaya elverişli değildir. Ayette insan lafzından kastedilen, tüm insan nev’ini kapsayan mutlak anlamda cins bir isimdir ve Allah c.c. bu insana bilmediklerini öğretmiştir. Burada Allah’ın insana ne öğrettiğini sormamızı gerektirecek bir durum yoktur. Bilmemiz gereken Allah’ın ona bilmediği şeyi öğretmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu mutlak ifade, insanın kazandığı ve ilimden elde ettiği her şeyi içine alır. O insandır ki kâinatta, ilmi elde üstünlüğü ona verilmiştir. Burada Ebu Hayyan’ında tercih ettiği, İbn Abbas’tan rivayet edilen (kalemle yazı yazmayı öğretti) sözü ayetin anlamını sınırlar niteliktedir. Bu yüzden ayetin anlaşılması bu rivayetle sınırlı tutulmalıdır. Kur’anî beyan, ilim sahibi olması hasebiyle insanın gurura kapılmasının mümkün olacağı ve bundan sakınması gerektiğini vurgulayarak, onun yaratılmışlar arasındaki konumuna değinmeye devam ediyor:

 

 

 

كَلَّا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى  “Gerçek şu ki insan fütursuzca azar

 

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى  ne zaman kendini yeterli görse”

 

 Tuğyan haddi aşmak anlamına gelir ve en çok zalim, zorba yöneticiler için kullanılır. Kendini yeterli görmek, bir şeylere ihtiyaç duymanın zıddıdır. Tuğyan ve zenginlik(gınâ) hakkında ulaştığımız kanaatler şu iki ayetin tefsirinde geçmiştir:

 

 1-اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰى“Sen, Firavun'a git -çünkü o hak ve adalet sınırlarını ihlal ediyor.” Naziat/17

 

 2-وَوَجَدَكَ عَائِلًا فَاَغْنٰى“İhtiyaç içinde bulup seni tatmin etmedi mi?” Duha/8

 

     

 

كَلَّا: Alıkoymak ve engellemek anlamına gelir. Ancak müfessirlerden bu kelimeyi (hakikaten) anlamında yorumlayanlar vardır. Çünkü onlara göre bu ifadenin ne öncesinde ne de sonrasında, engelleme anlamına geleceğine dair bir işaret yoktur. Bu onların şaşırtıcı yorumlarındandır. Öyle ki; ayet doğrudan insanın tuğyanından bahsetmekte, daha sonra gelen ayetler ise insanı bu durumdan alıkoyan ve uyaran bir mana içermektedir. Bazı müfessirlerin yorumladıkları üzere, tuğyan kelimesi sadece mal ve makam sevgisini kapsayıcı nitelikte değildir. Ayetlerin açık ifadesinden anlaşılan, insanın kendisini, yaratıcısına karşı ihtiyaç duymadığı vehmine kaptırmasıdır. Çünkü o, günah işlemekle büyüklenir ve kendine bir imtihan vesilesi olarak verilmiş olan ilmi elde etme kabiliyeti, onun gurura kapılmasına ve haddi aşmasına neden olur. Böylece yaratıcısı karşısında boyunu aşarak, kendini ondan müstağni görür ve dönüşünün ona olduğunu unutur…

 

اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰى

 

 “oysa, herkes eninde sonunda Rabbine dönecektir.”

الرُّجْعٰى Kelimesi arap dilinde dönmek ve dönüş anlamlarına gelir. Sesin dönüşü, yankılanmasıdır. Müracaat, tekrarlamaktır. Lügatçiler الرُّجْعٰى kelimesini, (rac’, rucû’, merci’, rucân) kelimeleriyle birlikte ‘رجع’ fiilinin masdarları arasında sayarlar. Müfessirlerin çoğunluğuna göre buradaki الرُّجْعٰى kelimesi, dönüş anlamındadır. Ebu Hayyan şöyle söylemiştir:( الرُّجْعٰى dönüş anlamındadır. (fu’lâ) vezninde masdardır. Sonundaki elif-i maksûra müenneslik içindir.) Sanırım الرُّجْعٰى sigasının mutlak anlamda bir dönüşe delalet ediyor oluşu, onun masdar ya da müennes oluşunun üzerinde fazlaca durmayı gerektirmez. Haddini aşmış olan insanı bu gururundan vazgeçirmek ve son dönüşünün rabbine olacağı gerçeğiyle uyarmak için kullanılan الرُّجْعٰى sigası, Kur’an’da sadece bu ayette zikredilmektedir. Alak ayetinden sonra gelen (dönüş rabbinedir) ayeti ve peşi sıra inmiş olan muhkem ayetler, (sizlerin ve onların dönüşü O’nadır), (sizler ve onlar O’na döndürüleceksiniz) ifadeleriyle birlikte okunduğunda, son varışın Allah’a olduğu ve bütün işlerin ona döneceği hususunda dikkat çekici ve uyarır niteliktedir. Saffat Suresi’ndeki bir ayette cehennem, zalimlerin dönüş yeri olarak zikredilmektedir.

 
ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى الْجَحٖيمِ“Ve bir kez daha (söyleyelim): yakıcı ateş onların nihai durağı olacaktır.” Saffat/68
 
Fecr suresindeki bir ayette ise tatmin olmuş nefis için, müjdeleme bağlamında kullanılmıştır.
 
اِرْجِعٖى اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً"Rabbine O'ndan hoşnut kalmış ve (O'nu) hoşnut etmiş olarak dön”
 
فَادْخُلٖى فٖى عِبَادٖی وَادْخُلٖى جَنَّتٖی“gir, öyleyse Benim (öteki sadık) kullarımla birlikte gir cennetime!"Fecr/28-30
 

الرُّجْعٰى sigasından çıkarılan, dönüşün ve varılacak son yerin nereye olduğu sorusuyla, insanın alaktan yaratılışı arasındaki ilişki, başlatan ve sonlandıranın Allah c.c. olduğuna işaret eder. Leyl suresindeki şu ayet buna örnektir: وَاِنَّ لَنَا لَلْاٰخِرَةَ وَالْاُولٰى“ ve hem öteki dünya, hem de (hayatınızın) bu ilk bölümü (üzerindeki hâkimiyet) Bize aittir.” Leyl/13

       Ayetlerde ‘اِنَّ لَنَا ve اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ’ ifadelerinin takdim edilmesi tahsis ve sınırlandırma anlamına gelir ve ‘dönüş rabbinedir, O’ndan başkasına değil’, ‘dönüş bizedir, bizden başkasına değil’ şeklinde yorumlanır. Uyarı içerikli ifadeler surede devam etmekte ve şöyle hitab edilmektedir:
 

أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى عَبْداً إِذَا صَلَّى أَرَأَيْتَ إِن كَانَ عَلَى الْهُدَى أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى أَرَأَيْتَ إِن كَذَّبَ وَتَوَلَّى أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى

“Engelleyeni gördün mü? Kulu, namaz kılarken…

Gördün mü? Eğer hidayet üzerinde ise, veya takvayı emrettiyse? Gördün mü? Eğer, yalanlamış ve yüz çevirmişse, Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?”

Nida Dergisi

Tercüme: Orhan Güvel - Behice Erdoğan Güvel

54 Yorum

ömer faruk karataş 20-07-2011, 23:04:21
Üstada selam olsun
selamun aleykum! Mısır'ın islami entelektüellerinin seçkin isimlerinden üstada rahmet olsun.neden merhumenin eserleri terceme edilmez birçok orijinal Kur'an'i nüans noktalarını metodunu Kurana ve muhteva makasıdına dair dediklerini çağdaş problemlere dair çözüm tekliflerini farklı tespitlerini öğrensek ve Kurani şuur ve hemhaliyet adına müstefid olsak daha güzel olmaz mı?bir an önce özellikle Kuran ve tefsirle ilgili eserleri terceme edilmeli.selam ve dua ile...
Hayatı metodolojisi ve eserleriyle ilgili bilgi için aşağıdaki linke tıklayın:

http://www.kuranihayat.com/content/ai C5 9Fe abdurrahman ve kuran tefsirindeki metodu ekrem demir

Yorumların tamamı için tıklayınız.

Diğer Haberler

İlahi Motivasyon ; Duha Sûresi

Kur'an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi / Doç.Dr.Murat Sülün

Müftüoğlu : Kur'an'a Yeni Bir Okuma Gerek

Kur'an'ı anlama faaliyetinin kavramsal araçları / Erhan Koç

İhsan Eliaçık : Kur'ân yoksulun yanındadır!

“Sâdıku’l-Va’di’l-Emin” ya da “Yaşayan Kur’an” Olmak / Cevdet SAİD

"Bir İman/İnfak;Nifak/Cimrilik Analizi: Sure-i Hadid"

‘Arap Kuranı’ndan ‘Türk İslamı’na; İlahî Kelama Reva Görülenler / Doç. Dr. Fethi Ahmet Polat

Alak Süresi Tefsiri (1) / Âişe Abdurrahman

Kur'an Nedir? / Ferhat Özbadem

Nasıl Bir Tefsir? / Ömer Faruk Karataş

Ashab-ı Cennet ;İki Tercih:Mülkiyyetmi, Nasiplenmekmi? / Ali Uzun

Kur'an'ı Nasıl Anlamalı-Yorumlamalı'ya dair / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'ı Anlama ve Tefsir etmede Usûl / Muhammed Reşid Rıza

Kur'an Kıssaları Araştırmaları

Kur’an Tefsirlerindeki Hz. Davud’a Yönelik Zina ve Adam Öldürttürme İftiraları Üzerine / Cengiz Duman

Esmâ-i Hüsnâ'ya Ayinelik Nasıl Olur?

İyilik ve Kötülüklerin Allah'tan Olması Ne Anlam İfade Eder? / Allâme Tabatabai

Said Nursi'ye göre Kur'an'ın Bütün İlahi Sözler ve Semavi Kitaplardan Üstünlüğü / Doç.Dr.Mehmet Refii Kileci

Kur'an'ı Anlamanın Şartları / Ayetullah Cevadi Amuli

Peygamberlik ve İlahlık Sorunu / Seyyid Kutub

Selefin Tefsirdeki İhtilaflarının Mahiyet ve Sebepleri / İbn Teymiyye

Yakup Peygamber Kıssası ve Anakronizm / Cengiz Duman

Kur'an'da Müminlerin Vasıfları / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'a Çağdaş Yaklaşımlar / Doç.Dr.Mustafa Öztürk

Kur’an perspektifinden kıssa/olay bütünlüğü unsuruna bakış / Cengiz Duman

Bir Eylem olarak "Akletmek" / Erhan Koç

Küfr Kavramının İç Yapısı / Prof.Dr.Toshihiko İzutsu

Kur'an'ın sosyolojik prensipleri ve Batı medeniyeti ile mukayesesi / Prof.Dr.Suat Yıldırım

Kur'an Tefsirinde Yanılgı Sebepleri ve Korunma Yolları (PDF) / M.Vehbi Dereli

Fizilali'l-Kur'an'da İman / Murat Kayacan

Hayatı ve Kitabı Sünnetullah'a Uygun Bir Zihin ve Kimlik İnşası İçin Okumalıyız / Bahadır Kurbanoğlu

Toplumsal Değişim ve Ulûl'elbab / Murat Aydoğdu

Kur'an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları 2- Kronoloji / Cengiz Duman

Kur'ân'a En Yakın Dönemi Öncelemek-4 / Bülent Şahin Erdeğer

İslahi'nin Ana Çalışmalarına Kısa Giriş / Abdurrauf

Tarihte Kur'an'ın Önüne Geçen Yöntem Arayışları / Fevzi Zülaloğlu

Kur'an'ı Kerim'in Atomcu ve Bütünsel Tefsiri / Muhammed Bâkır es-SADR

Kur'ân'ı Nûzul/Davet Sürecinde Anlamak-3 / Bülent Şahin Erdeğer 

Kur'an'a Dönüşte Vahyin Oturduğu Zemini Tanımak-2 / Bülent Şahin Erdeğer 
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz