Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (1)
İslam’da hakimiyetin/Egemenliğin kaynağı/yeri ve gerçek tanımına ulaşılabilmesi için önce Batı siyaset düşüncesinde hakimiyet teorisinin nasıl geliştiğini bilmemiz gereklidir, böylelikle İslam’ın siyaset teorisini yeniden kurabiliriz. Bu kavramla ilgili tartışmaların tarihi süreç içindeki seyrini inceleyerek, daha sonra da egemenlik ile neyin kastedildiğini; Egemenlik kavramının hangi otoriteye ait olduğunu ve ideolojik telakkilere mesned mi kılındığını, yoksa hiçbir hukuk sisteminin bigâne kalamayacağı bir hukuki olguyu mu gösterdiğini elimizden geldiğince ortaya koymaya çalışacağız..
24/07/2011 / 02:06

 

 

Erhan Koç / Fikri Beyan

İslam’da hakimiyetin/Egemenliğin kaynağı/yeri ve gerçek tanımına ulaşılabilmesi için önce Batı siyaset düşüncesinde hakimiyet teorisinin nasıl geliştiğini bilmemiz gereklidir, böylelikle İslam’ın siyaset teorisini yeniden kurabiliriz. Bu kavramla ilgili tartışmaların tarihi süreç içindeki seyrini inceleyerek, daha sonra da egemenlik ile neyin kastedildiğini; Egemenlik kavramının hangi otoriteye ait olduğunu ve  ideolojik telakkilere mesned mi kılındığını, yoksa hiçbir hukuk sisteminin bigâne kalamayacağı bir hukuki olguyu mu gösterdiğini elimizden geldiğince ortaya koymaya çalışacağız..

Hakimiyet terimi ve (supream protestats ve majestas) gibi benzeri terimler, insan toplumundaki en üstün merkezi gücün ortaya çıkışı, Ortaçağ Avrupa siyasi kültürünün ayrışmış siyasi gücüne karşı savaşan dini ve siyasi hareketlerin etkisinin artmasına denk gelmektedir.

EgemenlikSiyasi otorite kavramı ve yapısında, şu iki devrim büyük değişikliklere yol açtı:

 

1-   Kilise ile devletin birbirinden ayrılmasının yolunu açan reformasyon,

2-   Ortaçağ kültürünü bağımsız, bütüncül ve ilahi milli kültürler doktrinine dönüştüren sanayi devrimi

 

 

 

Başlangıçta krallar ilahi hak doktrini sayesinde hüküm sürüyor ve böylece mutlak bir siyasi güç icra ediyorlardı. Kitlesel bir hareket olarak milliyetçiliğin doğuşu, iktidarın odağını krallardan halka kaydırdı ve bunu halk ile krallar arasında yaşanan uzun  bir mücadele izledi. Bu mücadelede, sivil toplumun kökeninin geçerli bir izahı olarak toplumsal sözleşmeyi hakimiyetin temeli yapmaya çalışan halk galip geldi. Siyaset sahasında da halk hakimiyeti güç kazandı. Hukukta da milli devlet fikri yavaş yavaş kendisini gösterdi. Bu iki düşünce çizgisi birleşti ve “devlet hakimiyeti” kavramının doğmasına vesile oldu.

İslam tarihinin klasik ve orta dönemlerinde ise, İslam cemaati böyle bir siyasi gelişme yaşamadı ve dolayısıyla hakimiyet kavramı ortaya çıkmadı. Bu Batılı siyasi kavram, İslam düşüncesine 19.ve 20.yüzyıllarda, İslam dünyasının Avrupalı güçlerin sömürge yönetimlerine maruz kaldığı yıllarda girdi. Klasik dönemin siyasi kurumları, Osmanlı Halifeliğinin lağvedildiği 1924 yılına dek sürdü. Bu tarihten itibaren Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki modern Türkiye, klasik kurumları yıkıp yerine Avrupai bir cumhuriyeti kurmaya karar verdi ve modernleşmede yol gösterici olarak Avrupa’nın hukuki,siyasi ve kültürel değerlerini benimsedi.

Yukarıda anlatılanların ışığında, modern siyaset bilimindeki anlamıyla hakimiyetin modern devletin en önemli niteliği olduğunu söyleyebiliriz. Toprağa bağlı modern devlet her türlü dış denetimden bağımsız ve topluluk içinden gelebilecek her türlü sınırlamadan azade olmalıdır. Modern devletin bu kavramı, İslamiyet’in hakimiyet anlayışıyla uyuşmamaktadır.

İslam inancına göre, hiçbir beşer veya beşer grubu mutlak,daimî,devredilmez ve bölünmez hakimiyet iddiasında bulunamaz. Çünkü, kainatın bütünü üzerindeki hakimiyetin ve mutlak kudret sıfatının tek sahibi Allah’tır. Bu, İslamî bir toplumda siyasi otoritenin İlahi kanunlara (Şeriat) tabi olduğuna delalet etmektedir. İslamî devlet, dış ilişkilerini yürütürken bağımsız olmadığı gibi, dahili siyasetlerinde de müstakil değildir; çünkü otoritesi Şeriat tarafından sınırlanmaktadır.Bu itibarla, İslam’i hakimiyet kavramı Şeriat’ta tezahür eder.

 

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenliğin Doğuşu ve Gelişimi

Tarihsel Süreç

Egemenlik (Sovereignty) kavramı, Ortaçağın sonlarında başlamış ve 19.yüzyıla kadar uzanan Kilise,aristokrasi,krallık ve burjuvazi gibi iktidar odakları arasındaki güç ve üstünük mücadelesini açıklamak için kullanılan ve siyasal iktidar kavramından daha genel ve geniş bir ilişkiler alanına sahip bir kavramdır.

Çünkü ortada modern anlamda bir siyasal iktidar (devlet) dahi yokken, kilise ve aristokrasinin ülke üzerinde etkinlik ve yaptırım gücü söz konusu idi.Günümüzde,devlete atfettiğimiz tüm yetkiler, kilise ve krallıklar tarafından da kullanılmakta idi.Para basma,yargılama,ordu,eğitim,vergi gibi siyasal iktidar göstergeleri bu yapılar aracılığıyla uygulanabiliyordu.Egemenlik kavramı,bu güçlerden birisinin kendi üstünlüğünü diğerlerine kabul ettirebilmek için kullandığı bir imtiyaz idi.Ve bu imtiyazı uzun çatışmalar sonucunda monarşiler kazanmıştır.Egemenlik kavramını,bu anlamda yani “güçler arasında en üstünü” (Latince,superanus : en üstün iktidar) olarak ilk kez teorisinin merkezine oturtan Machiavelli iken, kavramı siyaset bilimi literatürüne sokan Bodin'dir. Egemenlik kavramını,”en üstün iktidar” şeklinde geniş bir alanda tanımlayan ve modern devletin de onun tek temsilcisi olarak tarih sahnesine yer alması gerektiğini savunan düşünür ise Hobbes'tir.

Ortaçağdaki papa ve imparatorun ikili iktidarı, modern devletin tek ve bölünmez iktidarını engellemekteydi.Kralların iki iktidar yerine tek,mutlak ve bölünmez iktidar ile tarih sahnesine çıkmaları modern devletin kuruluşunun ilk aşamasıdır.Bu dönüşüm, döneminin düşünürü olan Machiavelli (1469-1527) siyasal iktidarın,birlik ve bütünlük içerisinde tek bir egemen otoritenin ürünü olması gerektiğini, onun da bir hükümdar (1513), olmasını savunmuştur.Bu yeni dönem,siyasal iktidar için rasyoneL gerekçelerin ve meşruiyet kaynaklarının araştırıldığı bir dönemdir.Eskinin mitolojik,dinsel,geleneksel ve doğaüstü meşruiyet yasalarının yerini,rasyonel ve “doğal” kaynakların almaya başladığı dönemdir.Machiavelli  ile yeni bir insan,yeni bir toplum anlayışına dayanan yeni bir egemenlik ve meşruiyet geleneği kurulmuştur.Dinin (Kilise/Papa) egemenliği parçalayan iktidarı reddedilerek “tek” bir iktidar meşruiyet kuramı geliştirilmiştir.Onun için iktidar bir,bütün,mutlak ve sınırsızdır.Machiavelli egemenliği,korkunun esas olduğu bir güç kullanma aracı olarak belirler.Egemenin iktidarının mutlak olduğu bu kuramda, birey ve toplum iktidarını kararlarına uyum göstermesi gereken araçlardır.Egemeni sınırlandıracak bir güç oalmayacağı gibi,egemen güç,bireylerin ve toplumun iradelerinin üstünde mutlak erktir. Egemenlik ise siyasal iktidarın toplumu tek taraflı olarak kurmasının,egemenin iradesinin topluma dayatılmasının bir aracıdır.Asıl olan ister korku,isterse ikna olsun,toplumun itaatinin sağlanmasıdır.Egemen,bunu sağlamak için hiçbir kayıt altında değildir ve “tuzakları tanımak için tilki,kurtları ürkütmek için aslan gibi” olmalıdır.Egemen,halkın tek yol göstericisi,iktidarın birlik ve bütünlüğünün tek teminatıdır. Egemen,bu yüce amacı gerçekleştirmek için hiçbir engel tanımayan,halkını bazen okşayarak,bazen tepeleyerek yöneten,ama her zaman ülkesinin birlik ve beraberliği için çalışan bir kişidir. Machiavelli için egemenliğin en temel ilkesi siyasal iktidarın birlik ve bütünlüğüdür. Bu amaca ulaştıran her şey meşru kabul edilir. Egemeni denetleyecek,sınırlandıracak hiçbir fikri, fiziki ve ahlaki güç yoktur.  Machiavelli, egemenliğin meşruiyet ilkesini “ortak iyi” kavramıyla açıklar. Ortak iyiliğin bilicisi,uygulayacısı,yargılayıcısı “Hükümdar” dır. Egemeni sınırlandıracak veya egemenliği patçalayacak “güçler ayrımı” hiçbir güç bulunmamaktadır. Bütün güç egemenin uhdesindedir. (1)

 

Jean Bodin (1530-1596), Devletin Altı kitabı (1576) adlı eserinde, devleti; “birçok ailenin ve    bu ailelerin ortak çıkarlarının,egemen bir güçle yönetilmesi” şeklinde tanımlar.Ailedeki baba otoritesi ile devletteki egemen otorite birbiriyle özdeştir.Doğal, tartışılmaz ve sınırsızdır.Toplumdaki tüm iktidar odakları yetkilerini bu ilkeden almışlardır. Egemenliğin özü bu çıkarların korunmasında ve sürdürülmesinde gizlidir. Ortak çıkarı belirleyen güç ise egemendir.”Egemenlik yurttaşlar ve uyruklar üzerindeki en yüksek,en mutlak ve en sürekli güçtür.Egemenlik,güçlülük niteliğinden ötürü böyle adlandırılmaktadır. Egemenin egemen güçten yoksun bırakılması düşünülemez. Egemenliğin sahibi Tanrı dışında hiç kimseye hesap vermek durumunda değildir. Egemenlik   daima bölünmez ve devredilmez olacaktır”.

 

 

 Egemenliğin Bodin’le başlayan bu kavranış biçiminde, her ne kadar kralın fiziksel varlığının sona ermesi ile egemenliğin sürekliliğini kaybetmeyeceği prensibi geçerli ise de, devlet kralda somutlaştığı için kral ve devletin egemenlikleri arasında bir ayrım yoktur; aksine tam bir örtüşme (çakışma) söz konusudur. Dolayısıyla egemenlik soyut olarak devlete, somut olarak da krala aittir.Benzer anlayış,”Kralın iki bedeni” (doğal ve siyasal” teorisiyle o dönemin İngiliz hukukçularının düşüncesine de hâkimdir.Buna göre kral, kral olarak hiçbir zaman ölmez; ölen doğal bedenidir. Kralın ölmemesi ile onun devletle örtüşen kişiliğinin kastedildiği anlaşılmaktadır. (2)

Egemenlik doktrininin gelişim sürecinin ikinci aşamasında, kral yerine egemenliğin sahibi olarak toplum (halk ya da millet) konulmuştur. XVIII.Yüzyılda J.J.Rousseau (1712-1778) egemenliğin, - kral-devlet’ten halk/millet-devlet’e-     intikalini sağlamıştır. Rousseau’nun geliştirdiği anlayışta kral artık devletin somutlaşmış biçimi değildir.Onun yerini halk/millet; iradesinin yerini de genel irade almıştır. (3)

Böylece Bodin (1530-1596)’deki kral-devlet, yani devletin kralda mündemiç olduğu fikrinin yerine, Rousseau (1712-1778)’nun düşüncelerinin Fransız İhtilali’ni yapanlarca hayata geçirilmesiyle, millet-devlet, yani devletin şahsiyet kazanmış (kişiselleşmiş) millet olduğu kabulü ikâme edilmiştir. Kralın egemenliğinden kaynaklanan yetkileri de, millet bunları doğrudan kendisi (bizatihi) icrâ edemeyeceği için, milleti temsil eden organlara (hükümete) intikal etmiştir.Artık devlet ve yönetenlerin kişiliği ayırımı da açıkça gerçekleşmiştir. (4)  

Egemenlik doktrininin Batı’daki gelişim sürecinde “egemenliğin sınırları” bakımından da farklı anlaşılma biçimlerinin mevcut olduğu belirtilmelidir. Başlangıçta Bodin egemen kudretin mutlak ve sınırsız olduğunu, onun en temel niteliklerinin başında zikretmiş olmakla birlikte, yine de egemenin ilahi hukuk, tabii hukuk ve ülkenin temel kanunları ile kayıtlı olduğunu, bunları ihlal edemeyeceğini açıkça kabul eder. O, tabii hukukun bir parçası olan ailelerin özel mülkiyetlerinin egemenin yetki alanı dışında olduğunu da bilhassa zikreder. (5)

Ne var ki, Bodin’in getirdiği bu teorik sınırlama, uygulamada krala yönelik herhangi bir yaptırım söz konusu olmadığı ve yeryüzünde kralı hesaba çekecek bir merci de bulunmadığı için fazla bir anlam ifade etmemektedir. Nitekim egemenlik kavramının, Batı düşüncesinin tarihi gelişimi içinde, Bodin tarafından öngörülen sınırlamalardan kurtulmuş olduğu müşahade edilmektedir.Çok geçmeden Hobbes (1588-1679) egemen varlığın, ilahi ve tabii hukuk da dahil, hukuki hiçbir sınırının bulunmadığını ilan etmiştir.Fransız ihtilalcilerin ve özelikle 19.yüzyıl Alman hukuçuların çabalarıyla egemenlik, artık hiçbir sınırlamaya tabî olmayan, mutlak bir irade ve kudret manasını almış ve bu anlayış egemenliğin hukukî doktrininde hâkim fikir haline gelmiştir.

Görülen o ki, Batı düşüncesinde Bodin (1530-1596) ile başlayan egemenliğin bu yeni teorisi, devlet ve onu yönetenlerin aynı olmadığı fikrini zaman içinde geliştirerek modern devletin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Ne var ki, kralın devletle aynı olmadığı fikrine tarihi bakımdan geç bir dönemde ulaşan Batı düşüncesi, belki siyasi-kültürel geleneğin etkisiyle 20.yüzyılın ikinci yarısına kadar, bu kez devleti mutlak egemen kılarak krallaştırmış, hatta tanrılaştırmıştır. Çünkü egemenliğin Batı’da ortaya konulan doktrininin tarihi gelişimi,egemen iradenin, devlete vücut veren bir üstün irade olarak değil, devletin, şu ya da bu şekilde, kendisine ait ki zira egemenliğin kaynağını millet iradesi sayan düşünce bile devleti milletin teşahhus etmiş biçimi telakki edip egemenliği devlete izafe etmektedir- bir buyurma erki biçiminde algılandığını açıkça göstermektedir. (6)

 

 

Hobbes (1588-1679), Leviethan (1651) adlı eserinde egemenlik kavramını, “bireysel kudretlerin toplamını egemenin kendi iradesine göre kullanma yetkisi” olarak tanımlar.Egemen irade ise, herkesin, bu kişi veya heyetin yaptıracağı şeylerin amili olmayı kabul etmesi, kendi iradesini o kişi veya heyetin yaptıracağı şeylerin amili olmayı kabul etmesi, kendi iradesini o kişi veya heyetin iradesine ve muhakemesini de onun muhakemesine tabi kılmasıdır.Bu, herkesin bir ve aynı kişilikte gerçekten birleşmeleridir. Bu yapıldığında, tek bir kişilik halinde birleşmiş olan topluluk, bir devlet olarak adlandırılır. İşte o, ölümlü Tanrı Leviathan’ın doğuşudur.Çünkü devletteki her bir kimsenin ona verdiği yetkiyle onun elinde o kadar çok kudret ve güç toplanmış olur ki, işte devletin özü o kişide toplanmış olur.Bu kişiliği taşıyana egemen denir ve onun egemenlik kudretine sahip olduğu söylenir, onun dışında kalan herkes ise, onun uyruğudur”. Hobbes’a göre, egemenliğin temel ilkeleri; “mutlak”, “bir”, “sürekli” ve “bölünmez” olmaktır. Hobbes için siyasal iktidarın meşrûiyeti, “halkın güvenliğinin sağlanmasında yatar; egemen, bu göreve doğa yasasıyla bağlıdır ve bunun hesabını, doğa yasasını yaratan Tanrı’ya ve sadece ona vermekle yükümlüdür”. Yani, egemen irade sınırsızdır.

 

 Yine, Bodin’de olduğu gibi Hobbes’ta da egemenlik süreklidir ve bölünmez. Egemenliğin sürekliliği, kesintiye uğramamasını gerektirirken, bölünmezliği de tek bir elde toplanmasını gerektirir. Dolayısıyla Hobbes’un monarşisinde egemenlik, kralın kişiliğinde ve bedeninde somutlaşır. Egemenlik birdir, birdedir. Bu tek “bir”, kraldır, ama onun bedeni tek değil, ikidir; somut beden ve siyasal beden. İktidarın temsilini kralın kişiliğinde bulan sistemde, kralın somut kişiliğinin yanında bir de soyut kişiliği vardır: krallık kurumu. Devletin belirlenmesiyle ve iktidarın kaynağının bu soyut kişiliğe aktarılması (sözleşmeyle) olgusuyla (7) Plenitudo Potestatis (İktidarın İlkesi, Kaynağını ve Kullanımı Tek Elde Toplar) ilkesi de gerçekleştirilmiş olur. Kralın soyut bedeni, monarşiyi temsil eden ve uyruklardan oluşan toplumu bir bütün olarak içeren “siyasal bedendir”, yani devlettir. Böylelikle Hobbes, egemenlik yetkisine gayri şahsi bir anlam kazandırır ve kral sadece onun (egemen gücün) mücessem olduğu yer haline gelir. Bununla birlikte egemenliğin temsilini hukuksal bir zemine oturtur yani egemenliği devletin özüne yerleştirir ve süreklilik kazandırır. Egemenliği temsil edenler temsil ettikleri egemenlikte tasarrufta bulunamazlar. Sadece toplumdaki bireylerin sözleşmeyle ortaya koydukları birleşik iradeyi temsil ederler. Yani egemenlik temsili bir nitelik kazanır. Egemenliğin siyasal alana aktarılması bir temsil mekanizmasıyla olacaktır. (8) Bunu da Fransa’da söylenen “öldü kral yaşasın kral” ifadesinde görmek mümkündür. Çünkü kralın ölümüyle devlet ve toplum ölmez, yola başka bir kralla devam edilir.

Hobbes’u Bodin ‘den ayıran noktalardan biri de egemenlik kuramında dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan biri olan egemenliği dünyevileştirmesidir. Onu, doğal ve tanrısal yasalardan arındırarak laik bir meşruiyet zeminine oturtmasıdır. Devlet bütünlüğünün güvencesi olan, bireylerin güvenliğini sağlayan egemenlik, rasyonel bireylerin iradesinin bir bileşimidir. Bu irade birleşimi toplumu oluşturan insanların kendi aralarındaki sözleşmeden kaynaklanır. (9)  Böylelikle devletin meşruluk kaynağını topluma aktararak, tanrısal meşruiyet anlayışından uzaklaşır. Buna başka bir boyuttan baktığımızda egemenliği dünyevi hukuk üzerine oturtmuş olduğunu görürüz. Devlet egemenliği/gücü tanrısal değil dünyevi yasalar ve hukukla kurumsallaşır ve merkezileşir. İnsan iradesinin ürünü olan devlet, dünyevi hukukla ortaya çıkar ve egemenliğini de toplumdan alır. Böylelikle Hobbes, siyasal iktidarı meşrulaştırmak için teolojik destek arayışlarına gerek duymayan bir yaklaşım sunar. Bu yaklaşım, Rönesans ile başlayan birey eksenli ve akla dayalı yeni bir evren tasarımının siyaset kuramında ulaştığı uç noktadır. 

Böylelikle Bodin’in açtığı yolda hareket eden Hobbes, kendi egemenlik kuramına laik siyasal iktidar açısından işlevsel bir içerik katar ve laik, merkezi devlete duyulan hukuksal zemini gerçekleştirir. Dünyevi devlet iktidarına meşruluk kazandırır.

Bodin ve Hobbes mutlakiyetten yana tavır koyarak ve egemenlikle devleti özdeşleştirerek aynı safta olsalar da egemenliğin kaynağı Hobbes’ta insanların iradesidir. Bu da, onu Bodin’den ayıran noktadır. Bunu da yaparken güvenlik endişesinden hareket edememektedir. (10)

Hobbes’u kendinden sonra gelen kuramcılarla birleştiren nokta, devlet egemenliğinin meşruiyetini sözleşmeyle insanların “rızası”na bağlamasıdır. Hobbes sözleşmeye/ meşruiyete sadece devletin kuruluş aşamasında gerek duyar. Daha sonra bu meşruiyet ilkesi ortadan kaybolur. Çünkü Hobbes’e göre egemenlik “Bireysel kudretlerin toplamını egemenin kendi iradesine göre kullanmak yetkisidir” (Hobbes, 1993: 268). Hobbes’un egemenlik için gerekli gördüğü toplumsal sözleşme/rıza, Locke tarafından daha da geliştirir ve günümüz için geçerli hale getirir. Bu da Locke’u diğer kuramcılardan ayıran özelliklerinden birisidir. Diğer özelliği ise egemenliğin sınırlandırılmasıdır. 

 

 Devam edecek... 

 


(1)  Talip Türcan, Devletin Egemenlik Unsuru ve Egemenlikten Kaynaklanan Yetkileri, Ankara Okulu, syf.84-85

(2)   Mehmet Ali ve arkadaşları, Kral Devlet ya da Ölümlü Tanrı, İmge kitabevi, syf.25.26

(3)   J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Öteki yayınevi, syf.106

(4)   Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, Beta yayınları, syf.92

(5)   Mehmet Ali ve arkadaşları, Kral Devlet ya da Ölümlü Tanrı, İmge kitabevi, syf.29.32

(6)   Mümtaz’er Türköne, Siyaset, Lotus yayınları, syf.39

(7)   Erözden, Ozan. (1997).Ulus-Devlet. Ankara: Dost Yayınları

 

(8)   Hardt, Michael, Negri, Antonio. (2001).İmparatorluk. Çev: A.Yılmaz. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

 

(9)   Bali Akal, Cemal. (2003).İspanyol Altın Çağ Düşüncesi.Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.

 

(10)  Hobbes, Thomas. (1993).Leviathan. Çev: Semih Lim. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

 

 

15 Yorum

Diğer Haberler

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

İslami Kimlik ve Şahitlik Görevi / Erhan Koç

Ümit Aktaş:'İslamcılıkta Yeni Paradigmaya doğru'

İslam Hukukunda Egemenliğin Sahibi ve Kaynağı Sorunu / Erhan Koç

Mevdûdi'nin 3.yol önerisi ne?

İslam Devlet Felsefesi / Mehmet Niyazi

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (2) / Erhan Koç

İktidarın Teolojisi Üzerine Deneme: "Onlara Eğer Yeryüzünde İktidar Verirsek" / Mustafa Yılmaz

Demokrasinin Krizi-Demokrasiye Eleştirel Bir Bakış / Hamdi Tayfur

Gelecek Tasavvuruna Dair Fıkıh Üretme Tembelliği / Dr.Serdar Demirel

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (1)

Dini Demokrasi / Ayetullah Hamenei

’Kemalist-laik-türkçü ideoloji’nin bütünüyle çöktüğü anlaşılmalı..

Egemenlik teorisi ve Problemler / Erhan Koç

Yürütmeyi daha iyi kontrol etmek, işte modernlerin özgürlüğü!

"Hakimiyet Allah'ındır" Kavramının Anlamı ve Mahiyeti / Erhan Koç

İhvan: Devlet yönetiminde İslami referansları reddetmek ahlaksızlık

Velayet-i Fakihi Nasıl Anlamalı? / Muhammed Can

İslam'da Siyaset Anlayışı / Ebu'l Ala El-Mevdudi

İslam'da Yönetim / Haluk Özdoğan

Raşid Hilafet, Raşid Toplum / Muhammed Muhtar eş-Şankiti
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz