Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler-2 & Hz.Osman ve Hz.Ali Dönemi / Hamdi Tayfur
Bu iki yazıda bazı sebeplerden bahsettik. Ancak bu sebeplerin çoğu görünen sebeplerdir. Örneğin Osman’ın yanlış uygulamaları, muhalefetin ortaya çıkışının yüzeysel sebepleridir. Bu görünen sebeplerin derinliklerinde daha farklı sebepler yatmaktadır. İşte sonraki yazıdaki amacımız bu derin sebepleri ortaya çıkarmak olacak.
26/07/2011 / 14:58

Osman Dönemindeki Muhalif Hareketler:
11-Osman’ın Ömer’in oğlu Ubeydullah’a kısas uygulamamasına Ali ve bir grup sahabenin muhalefeti: Ömer, Mugire’nin kölesi Ebu Lü’lü’nün gerçekleştirdiği suikasttan aldığı ağır yara ile şehit oldu. Ubeydullah, önceki yazıda belirttiğimiz gibi, suikasttan önce Ebu Lü’lü, Hürmüzan ve Cufeyne’nin bir araya gelip görüştüklerine dair bir duyum almıştı. Bunun üzerine gidip bu ikisini öldürdü. Bununla da yetinmeyip intikam hırsıyla Ebu Lü’lü’nün kız çocuğunu da öldürdü. Suçluluğu kesinleşmeyen kişileri ve suç işleme yaşında olmayan bir kız çocuğunu öldürdüğü için Ubeydullah gözaltına alındı. Hukuka göre cezası belliydi; kısas tatbik edilmeliydi. Ancak Osman öldürülenlerden Hürmüzan’ın velisinin olmadığını, velisi olmayanların velisinin de halife olduğunu, öldürülenlerin doğal velisi olarak Ubeydullah’ı affettiğini ilan etti. Gerekçesi ise Ömer’in ölümünden dolayı ailesinin ağır bir acı içinde olması ve Ubeydullah’ın işlediği cinayetten dolayı mazur görülebileceğiydi. Osman Cufeyne ve Ebu Lü’lü’nün kızı Müslüman olmadığı için onların velisi olma hakkına sahip değildi. Bu yüzden gerekçesini onlara değil Hürmüzan’a dayandırdı, diğerlerinden hiç bahsetmedi. Ali ve bir grup sahabe buna şiddetle karşı çıktılar. Osman hukuki bir meseleyi siyasi bir mesele olarak görmüş ve yanlı hareket etmişti. Oysa bu, işlenen suçu ve ona verilmesi gereken cezayı ortadan kaldırmıyordu.
Ali’nin buradaki sert çıkışının geri planında mazlumlardan yana oluşunun ve adaletin yerine gelmesi arzusunun etkisi olabilir. Bu, Ali’den beklenen bir durumdur. Ancak halife seçimlerinin henüz yeni yapılmış olmasının ve Ali’nin de bu seçimden mağlubiyetle çıkmasının buradaki şiddetli muhalefetinde tesiri var mıdır, diye sormak gerekiyor. İlginçtir daha sonra Ali halife olduğunda Osman’ın katillerine kısas uygulamak konusunda aynı hassasiyeti göstermemiştir. Osman’ın katillerini cezalandırmak bir yana, onlara ordusunda görev bile vermiştir.
12-Mushafların Yakılmasına Yapılan Muhalefet: Ebu Bekir zamanında toplanan Kur’an, Osman zamanında çoğaltılarak birer nüshası eyaletlere gönderildi. İnsanların elinde bulunan nüshaların ise yakılması emredildi. Bu nüshaların yaktırılması hadisesine İbni Mesud gibi bazı sahabeler muhalefet etti. İbni Mesud’un görev yaptığı bölge olan Kufe halkı da Kur’an metinlerinin yakılmasına karşıydı. Bunu, Kufe ve Basra’dan Medine’ye bazı taleplerini ve şikâyetlerini iletmek için gelen heyetlerin Osman’ı eleştirirken kullandıkları ifadelerden anlıyoruz. Bunun sebebini sorgulayacak yeterli bir bilgiye sahip olmamamıza rağmen, bu işe açık bir şekilde muhalefet edenlerin olması olayı ilginç kılmaktadır. Eğer o yaktırılan nüshalardan bir kısmı bugün mevcut olsaydı ve elimizdeki Kur’an’la bunu karşılaştırabilseydik, belki bunun sebepleri üzerine daha net şeyler konuşabilirdik. Ancak rivayetler, Ermenistan ve Azerbaycan seferleri esnasında Irak’tan ve Suriye tarafından gelen askerlerin Kur’an’ın okunma biçimi üzerine tartıştıklarını göstermektedir. Şamlılar Kufelilere, “Bizim kıraatimiz (okuyuşumuz) diğer kıraatlerden daha doğrudur, çünkü biz onu Mikdad’dan aldık”; Kufeliler de Şamlılara: “Hayır, bizim kıraatimiz diğer kıraatlerden daha doğrudur, çünkü biz onu İbni Mesud’dan aldık” diye aralarında tartışmaya tutuşmuşlardır. Bu durumdan haberdar edilen Osman, farklılıkları gidermek için derhal çalışmaları başlattı ve bugün elimizde olan Kur’an nüshası (Mushaf) ortaya çıktı.
Osman’ın bu girişimi İslam ümmetinin birliğini sağlama girişimi olarak nitelenebilir. Ancak, ayrılığı körükleyecek birçok siyasi hatayı çekinmeden yapan Osman, bu konuda neden bu kadar titiz davranmıştır? Toplanma ve çoğaltma esnasında Kur’an nüshalarında tahrifat yapıldığına dair hiçbir rivayet olmadığı halde İbni Mes’ud diğer nüshaların yakılmasına neden karşı çıkmıştır? Bu konuda çıkan tartışmalarda İbni Mes’ud’un isminin geçmesinin itirazında bir etkisi var mıydı? Şam-Kufe ayrımı siyasi bir ayrımı ve Kur’an ayetleri üzerinden bu ayrılığın delillendirilmesi çabalarını mı ifade ediyordu? Evet, bu sorular ister istemez akla gelen ama cevabının bulunması zor olan sorulardır.
Osman’ın yaptığı bu işin, Kur’an’ın Peygamber döneminde yedi harf –yani yedi farklı lehçe- üzerinden okunurken tek harfe –yani Kureyş lehçesine- indirgenmesi olarak yorumlanması da yeteri kadar tatmin edici bir amaç olarak gözükmemektedir. Çünkü Kur’an o zaman noktalama işaretleri olmaksızın yazılırdı. Çoğaltılırken de böyle çoğaltılmış olmalı. Çünkü noktalama çalışmaları daha sonra yapıldı. Şimdi noktasız olarak yazılan Kur’an metni resmi metin bile olsa farklı lehçelere göre okunmaya müsait olmalıydı. Demek ki asıl sorun, Kur’an’ın hangi lehçeye göre okunacağı meselesinden çok, yakılan diğer metinlerde var olan ayetlerin çıkardığı sorunlar olmalıydı. Yakılan nüshalarda Şamlıların temsil ettiği Ümeyyeoğulları’nın aleyhine olan ama mevcut Mushaf’a konulmayan ayetler mi vardı? Acaba Kufeliler yakılan metinlerde var olan bazı ayetleri Şam’ın idarecileri olan Ümeyyeoğulları’nın aleyhine mi kullanıyordu? Bilmiyoruz...
13-Osman’a ve İdaresine Karşı Yapılan Bireysel Muhalefetler: Osman döneminde ortaya çıkan muhalif hareket çeşitlerinden birisi de bireysel muhalefetlerdir. Bu muhalefetlerin temelinde Ömer döneminde başlayıp Osman döneminde zirveye çıkan sosyal ve ekonomik değişimin bir sonucu olarak toplumda ve idari makamları işgal edenlerde görülen dünyevileşmeye bir tepki vardı. Bu tarz muhalefetin sembol ismi Ebu Zer’dir. Daha Mekke döneminden itibaren bunlar toplumun mustazaf kesimindendiler. Medine’de Ehl-i Suffa da bunlardandı. Öylesine bir dini bilince sahiptiler ki, Peygamber’i örnek alıyorlar ve Dünyaya asla tamah etmiyorlardı. Tevbe suresindeki “Altın ve gümüş biriktirip de harcamayanların vay haline” (ayet 34) ayetini hayat görüşlerinin temeli yapmışlardı.
Ama özellikle Osman döneminde, Peygamber’in ashabı da dâhil olmak üzere pek çokları zengin oldu. Ganimetler ve alınan maaşların üstüne bir de ticaret eklenince özellikle Kureyşliler fazlasıyla zenginleşti. İktidarın nimetlerine de sahip olan Ümeyyeoğulları daha da zengin oldular. Artık yaşam eskisinden çok farklıydı. Üstelik Bizans ve Sasani medeniyetlerinin yaşam tarzlarına karşı bir özenti ve taklit de ortaya çıktı. İşte bahsettiğimiz mustazaf sahabeler bu durumlara açık bir dille itiraz ederek, eleştiriler yönelttiler. Karşılarındakilerin halife, vali, komutan, aristokrat olması onların gözünü korkutmuyordu. Gayet sivri bir dille muhalefet ettiler. Bu sahabelerin arasında Ebu Zer’in yanı sıra Ammar b. Yasir, Ubade b. Es-Samit el-Ensari, Abdullah ibni Mesud gibi sahabelerin isimleri sayılabilir. İbni Mesud Osman’ın kanının helal olduğuna dair propaganda yapıyordu. Ebu Zer, İbni Mesud ve Ubade gibi sahabeler sözle muhalefeti tercih etmişlerdir. Sözün dışında doğrudan çatışma onların yöntemi değildi. Sadece Ammar çatışmacı ve hareketli bir muhalefet yöntemini tercih etmiştir. Osman’a karşı yapılan kışkırtmalarda önemli roller oynadı. Ali’nin yanında yer alıp savaşlara katıldı. O pasif bir muhalefeti değil, devrimci tarzı tercih etmişti.
14-Kureyş Kabilelerinin ve Eyaletlerdeki kabilelerin Osman’a muhalefeti: Osman idareyi ele aldığında Ömer dönemindeki ekonomik, siyasi ve askeri yapının özünde bir değişiklik yapmadı. Aynı yapıyı sürdürdü. Ama özellikle siyasi ve ekonomik alana yaklaşımıyla ilgili temelli bir ayrılığa gitti. Ömer tıpkı selefi Ebu Bekir gibi siyasette kabileler arası denge unsurunu gözetiyor ve yakın akrabalarını siyasi ve askeri mevkilere getirmiyor, mümkün olduğunca her kabileden vali ve komutanlar seçmeye çalışıyordu. Yönetimle ilgili konularda ayırım yapmadan herkesin görüşünü alıyordu. Eyaletlerden valiler hakkındaki şikâyetleri göz önünde bulunduruyor, adil kararlar veriyordu. Gerekirse valilerini değiştirmekten çekinmiyordu. Osman kendi yönetiminde onun anlayışını sürdürmedi. Yönetim kadrolarına ve ordu komutanlıklarına sadece yakın akrabalarını tayin etti. Bunun istisnaları vardı şüphesiz. Ama denge tamamen Ümeyyeoğulları’nın lehine bozulmuştu. Artık şura Ümeyyeoğulları’nın aile meclisinden ibaretti. Ekonomik anlamda da Ümeyyeoğulları diğer kabilelere göre bariz üstünlükler edindiler. Bu politika değişikliği öncelikle Kureyş içinde Emevi-Haşimi rekabetini körükledi. Osman’ın yönetiminden şikâyetçi olan kabileler Ümeyyeoğulları’nın en büyük rakibi olan Haşimoğulları’nın etrafında toplanmaya başladı.
Ömer döneminde ve Osman’ın halifeliğinin ilk yıllarında fetih hareketleri nedeniyle enerjileri dışarı yönlenmiş olan diğer Arap kabileleri, Osman’ın yönetim tarzına ve tek bir kabile merkezli idaresine asabi duygularla muhalefet etmeye başladılar. Kureyş içinde Emevi-Haşimi rekabeti şeklinde ortaya çıkan bu muhalefet Kureyş dışında Kureyşli olan ve Kureyşli olmayan kabileler şeklinde kendisini gösteriyordu. Dış kabilelerin valilik ve komutanlık gibi görevlere Ömer zamanında bile yeteri kadar sahip olamamak gibi bir problemlerinin yanı sıra; Kufe, Basra, Mısır gibi eyaletlerdeki asker kabilelerin savaşarak elde ettikleri yerlerin, toprakların gelirinin büyük ölçüde Medine’ye akması ve kendilerinin bundan faydalanamamalarından duydukları hoşnutsuzluk gibi önemli bir gerekçeleri daha vardı.
Eyaletlere tayin edilen valilerin tavır ve sözleri de bu hoşnutsuzluğu ve Osman’ın idaresine muhalefet duygularını artırıyordu. Bunlarla ilgili kaynaklarda anlatılan olayların ayrıntısına girmeyeceğiz. Ancak Ömer zamanında kurulan Basra, Kufe, Fustat gibi şehirler dış kabilelerin merkezi otoriteye karşı muhalefetlerinin organizasyon merkeziydi. Özelde valilere karşı gösterdikleri tepkileri gerekçe göstererek Osman’a mektuplar ve heyetler aracılığıyla karşı çıkıyorlardı. 
Osman’ın idaresine karşı yükselen bu muhalefet, eyaletlerden gelen muhaliflerin Medine’ye toplu olarak gelmesi ve Osman’dan kararlı bir şekilde taleplerde bulunmasıyla zirveye çıktı. Kaynaklardan bazısı Basra ve Kufe’den gelen toplulukla Mısır’dan gelen topluluğun birlikte hareket ettiğini söylemektedir. Bazı kaynaklar ise Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan kuşatmanın, başlarında Ebu Bekir’in oğlu Muhammed olmak üzere Mısır’dan gelen ekip tarafından gerçekleştirildiğini söyler. Muhtemeldir ki, bazı tarih ravileri bu hadiseyi, Medine halkının Mısırlılar tarafından Osman’ın evinin kuşatma altında bırakılmasına sessiz kalmalarına bir mazeret üretebilmek için, Basra ve Kufelilerin daha önceki bir zamanda valilerini değiştirmek amacıyla, Hac bahanesiyle, topluca Medine’ye veya Medine yakınlarına gelmeleri hadisesiyle birleştirmişlerdir. Böylelikle Osman’ın evini kuşatanların sayısı binleri bulmuştur. Bu kadar kalabalığa Medine halkı ne yapabilirdi ki! Oysa ayrıntısını aşağıda açıklayacağımız üzere Osman’ın evini ilk kuşatanlar Medinelilerdi.
Osman kendisinden valilerini değiştirmesini isteyen Mısırlıların taleplerini yerine getirmiştir. Ancak geri dönerlerken yolda yakaladıkları bir kölenin üzerinde halifenin ağzından, mevcut Mısır valisine dönük tam tersi istikamette bir mektup bulunca geri dönüp Osman’ın evinin kuşatmasına katılmışlar ve günler süren bir muhasaranın sonunda Osman’ın evine girerek onu katletmişlerdir.
15-Muhalefetin Taşeronlaşması-Medine Halkının Osman’a Muhalefeti: Osman’ın katledilmesiyle sonuçlanan ve tarihte “fitne” olarak isimlendirilen, başrolünde de eyaletlerden gelenlerin bulunduğu bu büyük muhalefet hareketinde Medinelilerin oynadığı rol neydi? İşte bu soru tarihin puslu sayfaları arasında cevaplandırılması oldukça zor bir sorudur. Bu soruya cevap vermeyi zorlaştıran en temel etken; tarihi kutsamacı bir mantıkla okuyan sonraki dönem tarihçilerinin elindeki o günlere ait rivayetlerin kirlenmiş olmasıdır. Medine halkını, yani Peygamber’in arkadaşlarını “fitne”nin muhatabı kılmamak, “fitne”ye yol açmışlar gibi bir görüntü ortaya çıkarmamak için Osman’a yapılan muhalefette onların rolü küçümsenmeye çalışılmış, hatta sanki Osman’dan yana hareket etmişler gibi bir izlenim uyandırılmaya çalışılmıştır.
O günün olaylarının perde arkasında yaşananlarla ilgili farklı rivayetler hep kenarda ve dikkatlerden uzak tutulmaya çalışılınca, günümüzde bu türden kaynakları değerlendirip yeniden gündeme taşıma işini şarkiyatçılar üstlenmiştir. Bu tabii ki acı bir durumdur.
Oysa Medine ahalisi de en az eyaletlerdeki kabileler kadar Osman’ın icraatlarından rahatsızdılar ve ona muhalefet ediyorlardı. Bunu meşhur kaynaklarda yer alan bazı bilgilerden bile çıkartmak mümkündür. Muhalefetlerinin geri planında farklı gerekçeler bulunmasına rağmen, Osman’ın çevresinde toplanan Ümeyyeoğulları’nın dışında tüm Medine halkı Osman’a muhalefette birleşmişti. Haşimoğulları, tarihî Haşimi-Emevi çatışması nedeniyle Osman’a karşıydılar. Bazı Kureyş kabileleri gene asabiyetin tesiriyle, idarenin tümüyle Ümeyyeoğulları’nın tekeline geçmesi ve kendilerinin bir pay sahibi olamaması nedeniyle muhaliftiler. Osman’ın ve eyaletlerdeki valilerinin açık haksız uygulamaları da Medine’deki Osman’a karşı tepkilerin önemli bir sebebiydi. Söz konusu uygulamalara dini, vicdani ve ahlaki gerekçelerle karşı çıkmak da muhalefetin önemli sebeplerindendi.
Bu yazının devamındaki yazıda bu sebeplerin ayrıntıları ve hangisinin daha derin bir etkiye sahip olduğu üzerinde genişçe duracağız. Ama burada daha çok muhalefete ilişkin olayları olduğu şekliyle aktarmaya çalışıyoruz.
Ömer’in oğlu Ubeydullah’ın Osman tarafından affedilmesi meselesinden yukarıda bahsetmiştik. Halifenin bu tasarrufu, bazı sahabeler nezdinde, dinin ahkâmının uygulanacağı konusunda bazı kaygıların doğmasına yol açmış olmalıdır. Gelişmeler bu kaygıları haklı çıkardı. Osman’ın yanlış uygulama ve kararlarının ayrıntıları üzerinde kaynaklar uzunca dururlar. Gerçekliği konusunda herkesin ittifak ettiği bu yanlış uygulamalara, Medine’den ve eyaletlere yayılmış olan bazı sahabelerden ciddi eleştiri sesleri yükseldi. Ebu Zer ve İbni Mesud gibi sembol isimlerin eleştirileri ciddi tesirler uyandırıyor ve eyalet valileri bu durumdan rahatsız oluyorlardı. Bu tip isimlere uygulanan baskı ve yaptırımlar tepkilerin daha çok yükselmesine yol açtı. Osman’ın halife olmasını sağlayan Abdurrahman b. Avf bile onun aleyhine döndü. Onun halife olmasına sebep olduğu için çok büyük bir vicdan azabı çektiği rivayet olunur. Hatta cenaze namazını Osman’ın kıldırmamasını vasiyet etmiştir. Ömrünün son anlarına doğru, halifeliğine karar verdiği Osman’ı, halifelikten azlettiği söylenir.
Eyaletlerden gönderilen şikâyet mektupları Osman’da karşılığını bulamayınca, bu sefer bu mektuplar Medine’nin ileri gelen sahabelerine gönderilmeye başlandı. Ali, Talha, Zübeyr gibi başlıca sahabelerin bu tür mektuplar aldıkları rivayet olunur. Şehrin ileri gelenleri bu mektuplarla Osman’a gidip durumu şikâyet konusu yaptılar. Osman onlara ne yapabileceği konusunda fikirlerini sorduğunda, selefi Ömer’in yaptığı gibi eyaletlere müfettişler göndermesini tavsiye ettiler. Bunun üzerine Osman eyaletlere müfettişler gönderdi. İlginçtir; gönderilenler –Mısır’a gönderilen Ammar haricinde- olumlu rapor verdiler. Bunda gönderilenlerin iyi gözlem yapamamasının ve gittikleri yerlerde halk yerine doğrudan idarecilerle görüşmelerinin etkisi olabilir. Ammar ise Mısır’da vali ile tartışmış ve pek de müspet olmayan bilgilerle gecikmeli olarak Medine’ye dönmüştür. Dönüşünde Osman’a doğrudan suçlamalarda bulundu. Osman’ın etrafındakiler ise Ammar’ı fitne çıkarmakla suçladılar. O andan itibaren Ammar Osman’ın şiddetli bir muhalifi oldu. Hatta Ammar’ın, “Osman’ı öldürdüğümüz gün, Osman kâfirdi” dediği rivayet edilir. Anlaşıldığına göre daha sonraları Haricilerin meşhur ettiği “büyük günah işleyenin kâfir mi, yoksa Müslüman mı olduğu” tartışmalarının kökleri buralara kadar uzanmaktadır. Osman’a dönük bu bireysel eleştiriler birkaç sahabeyle sınırlı değildir kuşkusuz. Kaynaklar bize birçok sahabenin Osman’a direkt eleştiriler yönelttiğini hatta Osman’ın bu eleştirilere tahammül edemeyip eleştirenlere kırbaç cezaları verdiğini nakleder. Osman’a ağır eleştiriler yönelten bir isim de müminlerin annesi Aişe idi. Onun etrafa mektuplar yazarak Osman’a karşı halkı isyana teşvik ettiğine dair rivayetler vardır.
Bu arada Ali insanlar nezdinde sahip olduğu saygınlık nedeniyle ikinci bir şikâyet makamına dönmüştü. Osman’dan bir karşılık bulamayanlar Ali’ye gidiyorlar ve ondan Osman’ı uyarmasını istiyorlardı. Ali Osman’a insanların şikâyetlerini aktardı. Osman, kendisine yöneltilen tenkitlere Ömer’in yaptığı icraatlarla kendi icraatlarını karşılaştırarak cevap verdi. Kendi açısından Ömer’den farklı bir şey yapmıyor, ama Ömer insanlara çok sert davrandığı için ona karşı seslerini çıkaramayanlar şimdi onu eleştirip duruyorlardı. Bu uyarılarda Ali’nin Osman’a dönük kullandığı “Bu ümmetin öldürülen imamı olmaktan sakın” sözü işin ne raddelere geldiğini göstermektedir. Demek ki artık başta Ali olmak üzere Medineliler Osman’ın ancak kılıç zoruyla veya öldürülerek halifeliği bırakacağına içten içe kani olmaya başlamışlardı. 
Ali’nin Osman’a uyarıları bununla sınırlı değildir. Müteaddid olarak Ali bunu yaptı. Hatta bir keresinde oğlu Hasan’ı bile gönderdi. Zaman zaman Medineliler aralarında heyetler oluşturarak Osman’a gönderdiler. Osman’ın bunlar karşısında ilginç bir psikolojisi vardı. Olayların geri planında Ali’nin kendisini hilafet makamından indirerek yerine geçmek istediği düşüncesinin var olduğuna inanıyordu. Bu yüzden eleştirileri aslı olmayan abartılı eleştiriler olarak görüyordu. Bu düşünce sadece ona ait değildi. Ümeyyeoğulları yapılan tüm muhalefetleri Osman’ın hilafetine karşı Ali tarafından yürütülen birer komplo olarak görüyorlardı. Hatta Muaviye Osman’a; Ali, Talha ve Zübeyr’i öldürme teklifinde bile bulundu. Tablo ortadaydı: Bir tarafta Osman ve onun etrafında kümelenip iktidarın tüm nimetlerinden faydalanan Ümeyyeoğulları ve onlara yaslanan iktidar grubu varken; onun karşısında Ali’nin sembol isim haline geldiği, Talha ve Zübeyr’in başı çektiği ve Medineliler ile Şam hariç eyaletlerdeki kabilelerin desteğini almış muhalefet grubu vardı. Bu koalisyonu bir araya getiren tek ortak unsur ise “Osman karşıtlığı” idi. Osman’ın öldürülüp Ali’nin halife ilan edilmesinden sonra anında bu koalisyonun çatlayarak dağılması “Osman karşıtlığı”nın ne kadar zayıf bir birliktelik unsuru olduğunu ve Osman’a karşı olanların hepsinin aslında ayrı bir hesap peşinde olduğunu göstermektedir.
Mısırlıların Medine’de Osman’ın evini muhasara ederek onu öldürmeleriyle sonuçlanan olaylarda Medinelilerin bir etkisi var mıydı? Osman ve etrafındaki taraftarlarının başta gelen iddiası bu işin planlayıcılarının Ali, Talha ve Zübeyr olduğudur. Olayı aslında iki kısma ayırarak incelemek gerekiyor: Mısırlıların Medine’ye ilk gelişleri ve Ali’nin de araya girmesi ve kefil olmasıyla Osman, Mısır valisini azlederek yerine Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’i vali tayin ettiğini açıkladı. Heyet geri dönmek üzere yola çıktı. Olay buraya kadar Ömer döneminden beri rastlanan eyaletlerden şikâyet için gelen sıradan bir heyet olayına benzemektedir. Belki diğerlerinden farkı heyetin oldukça kalabalık olmasıdır. Bu ise Mısırlıların taleplerini kabul ettirmede kararlılıklarını göstermek istediklerinin bir işareti olabilir. Bunun diğer bir sebebi ise heyetin gerçekten Osman’ı hilafetten uzaklaştırmak amacıyla bir tertip içinde geldiklerinin bir göstergesi olmasıdır. Rivayetler bize Ali, Talha ve Zübeyr’in eyaletlerle mektuplaştıklarını göstermektedir. Her ne kadar Ali kendisinin eyaletlerdeki heyetleri bir tertip amacıyla davet ettiğine dair iddiaları inkâr ettiğini söylese de; bu bilgiler, Ali’yi sonu kötü biten bir komplonun (fitnenin) kurgulayıcısı olarak göstermemek için uydurulmuş bir rivayet olabilir. Talha ve Zübeyr’in eyaletlerle mektuplaştığı ve Osman’ın halifelikten azledilmesi gerektiğini açık şekilde dile getirdikleri kaynaklarca teyit edilmektedir. Ama Mısırlı heyetin Osman’dan valilerinin değiştirilmesi garantisi aldıktan sonra Medine’den ayrılarak Mısır’ın yolunu tutmaları bunun Osman’ı azledinceye kadar uğraşmak üzere tertip edilmiş planlı bir hareket olmadığını göstermektedir.
Olayın asıl önemli olan ikinci kısmı heyetin Medine’den ayrılmasından sonra başlamıştır. “Arap Devleti ve Sukutu” isimli kitabını Taberi’nin de eserini dayandırdığı Ebu Mihnef, Ebu Ma’şer, Vakıdi, Medaini ve İbni İshak’tan gelen rivayetler üzerine bina ettiğini söyleyen şarkiyatçı Wellhausen, olayın bundan sonraki kısmını şöyle anlatır:
“(Osman) şikâyetlerinin giderileceğini vadettirmek suretiyle Mısırlıları geri dönmeye razı etmeye muvaffak oldu. Fakat bunlar uzaklaşır uzaklaşmaz Mervan ve Ümeyye ailesinin teşvik ve takviyesi ile yeniden kabardı. Takip eden Cuma günü camide, içinde Mısırlıların haksızlıklarını anladıkları için çekilip gittiğini belirten bir nutuk söyledi. Bunun üzerine namaz kılan cemaati teşkil eden Medineliler arasında bir hiddet fırtınası patladı. Bunlar kendisine yüksek sesle ithamlarda bulunmakla iktifa etmeyip, bayılıp evine götürülmeye mecburiyet hâsıl oluncaya kadar ihtiyar adam taşlandı. Bu onun camide son görünüşü oldu. Şimdi Medineliler kütleler halinde, camiin yanında bulunan Osman’ın Dar’ının (evinin) önünde görünerek dağılmaları hakkında yapılan hiçbir talebe kulak asmadılar. Birkaç gün sonra birden bire Mısırlılar da çıkıp geldiler. Bunlar beraberlerinde halifenin bir Urias mektubunu (içinde getiren aleyhine onu fena vaziyete düşüren yazı bulunan mektup) getirmişler ve bunu Halifeye göstermişlerdi. Osman bu mektubu yazmış olmayı reddetti ve bunun hakkında hiç malumatı olmadığını bildirdi. Onlar: ‘Senin arzuna rağmen böyle bir şey yapılabiliyor mu? Şu halde sen hükümdar değilsin!’ dediler. Fakat Osman istifa teklifini kat’i olarak reddetti: ‘Allah’ın bana giydirmiş olduğu kisveyi çıkarmam!’ dedi. Bu andan itibaren tam bir şekilde muhasara edildi. Köle ve azatlıları ve birkaç akrabası onu Dar içinde müdafaa etmekte idiler. Medineliler Mısırlıları hareketlerinde serbest bıraktılar; istemiş olsaydılar bu birkaç kişinin işini bitirmek onlar için hiç de güç olmazdı. Medineliler halife üzerine taarruza başlamışlardı, şimdi işin ikmalini hariçten gelen asilere bırakıyorlardı.” (s. 22-23)
İşte olayın bu ikinci kısmı yani Mısırlıların ayrılmasıyla başlayan süreç Medinelilerin olayın bizzat içinde olduğunu gösteriyor. Belki olay baştan itibaren planlanmış değildi. Ancak Osman’ın tavizsiz tutumu Medinelilerin sabrını taşırdı ve Osman’ın evini kuşattılar. Pek çok kaynakta aktarıldığının aksine evi ilk kuşatanlar Mısırlılar değil, Medinelilerdi. Mısırlılar geri dönünce olayın birinci bölümündeki valilerin azli çevresinde yürüyen tartışmalar tamamen halifenin azli meselesine kilitlendi. Evin muhasara işini Mısırlılar devraldı. Bazı Medineliler de onlara yardım etti. Ali, Talha ve Zübeyr’in oğullarını Osman’ı savunmak için kılıç kuşatıp göndermeleri hadisesi ise –eğer göstermelik bir şey değilse- tamamen uydurma olmalı. Çünkü Osman katledilirken bunların Osman’ı muhasaracılara karşı korumak için direndikleri yönünde tek bir bilgi yoktur. Eğer öyle olsaydı ortalık kan gölüne dönerdi.
Kısacası Medineliler Osman’ı istemiyorlar ve artık kendi rızası ya da zorla onu bu makamdan uzaklaştırmakta kararlı görünüyorlardı. Gerekirse Osman’ın öldürülebileceği fikri zihinlere yerleşmişti. Olaylar başladığında halife bir adamını kamuoyunu yoklaması için gönderdiğinde halktan bazılarının “Osman’ın kanı helaldir” dediklerini ona iletmişti. Osman’ın yakınları Ensar’dan yardım istediğinde onlardan bazısı “Vallahi, Osman’ın öğle ile ikindi arası bir ömrü kalsa, onu öldürerek Allah’a yaklaşacağız.” cevabını verdi. Görüldüğü gibi hem Ensar hem de diğer Medine ahalisi Osman’ın halifeliği bırakması veya öldürülmesinden başka bir çare kalmadığı düşüncesine sahipti. Bunu kendileri yapamıyorlardı. Çünkü ortaya çıkacak durumun nasıl bir sonuç üreteceğinden hiçbirisi emin değildi. Ali’nin Osman’a muhalefet konusunda gösterdiği tereddütlerin geri planında bu düşünce olmalıdır. Cabiri’nin tabiriyle Ali’nin tavrı “Ne emrettim, ne de beğenmezlikten geldim” Arap atasözüyle çok uyumludur.
Belki de onlar açısından en mantıklısı Osman’ın evini muhasara eden Mısırlı ve bazı Medinelilerin hareketinin ne sonuç üreteceğinin beklenmesiydi. Halifelikten azletmek istedikleri Osman’a karşı kalkışlarını kendilerine taşeron seçtikleri Mısırlılara havale etmişlerdi. Bu muhalefet hareketinin en iyi sonucu Osman’ın istifa etmeyi kabul etmesiydi. En kötüsü ise Osman’ın öldürülmesiydi. Osman’ın öldürülmesi hadisesi ise ateşten bir kor gibi kimin eline düşse onu yakacaktı. İşte Ali’yi tereddüde düşüren en önemli hususlardan biri bu olmalı. Ancak korkulan en kötü şey oldu ve Medinelilere muhalefet taşeronluğu yapanlar Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’in öncülüğünde Osman’ı öldürdü.
Ali Dönemindeki Muhalif Hareketler:
16-Ali’ye Biat Etmeyi ve Onunla Birlikte Savaşmayı Reddedenler: Osman’ın öldürülmesinden sonra Medine’de bulunan Mısırlılar Ali’ye halife olma teklifini götürdüler. Rivayetler başlangıçta Ali’nin bunu kabul etmediğini söyler. Israrların sonunda Ali bu görevi kabul etmiş ve Medinelilerden biat almaya başlamıştır. Ali başlangıçta neden halifeliği kabul etmemiştir? Oysa biz biliyoruz ki Ali Peygamber’in vefatından beri bu işe en çok layık olan kişinin kendisi olduğunu düşünüyordu. Haşimoğulları da onun en büyük destekçisiydi. Ömer’in ölümünden sonra Osman’la birlikte halifeliğin en güçlü adayı olarak seçilmek için yarışmış ve kaybetmişti. Ne olmuştu da şimdi bu görevi kabul etmekte tereddüt ediyordu? Bunda “Arap tevazusu” diyebileceğimiz bir tür geleneğin etkisi olabilir. Çünkü Araplar, liderlik ve mülke karşı istekli görünmeyi ve buna talip olmayı hoş karşılamazlar bunu bir çeşit alçaklık olarak görürlerdi. O dönemlerde meşhur olan söze göre: “O iş (yöneticilik işi) istemeyene verilir”di. İşte Ali artık bu işin kendisinde kalacağı kesinleşince geleneklerden kaynaklanan böylesi bir tevazu gösterisi yapmış olabilir. Çünkü aynı tarz bir tevazu gösterisini Ebu Bekir ile Ömer de yapmışlardır. Buna bir gelenek olarak bakarsak, mahsurlu bir şey olarak görmemiz de gerekmez.
Ancak asıl sebep bundan daha derinlerde bir şey olmalı. Çünkü bize gelen rivayetlere bakılırsa Ali’nin görevi kabul etmesi oldukça sıkıntılı olmuştur. Bunun sebebini Osman’ın öldürülmesinde arayabiliriz. Osman’ın evi muhasara altına alındığında belki de Ali ile birlikte pek çoğunun içinden geçen Osman’ın görevi rızasıyla bırakıp gitmesiydi. Ancak öldürülmeyi hak ettiği görüşü de pek çoklarının kafasında yer etmişti. Osman’ın istifa etmesi ne kadar sağlıklı sonuçlar doğuracaksa öldürülmesi hadisesi de o kadar problemli işlerin üremesine yol açacaktı. Nitekim iş korkulduğu gibi sonuçlandı. Bu yeni durumda sadece yeri doldurulması gereken bir idare makamı yoktu; bir de ortada hesabı verilmesi gereken kan dökme hadisesi vardı. Yani Osman’ın kanı… Dökülen kanın mesuliyeti aynı zamanda iktidara talip olanın olacaktı. Osman’ın kanı, patlamaya hazır bir bomba gibi halifeliği kabul edenin kucağına düşecekti. İşte bu nedenle Ali görevi kabul etmekte tereddüt göstermiş olabilir. Ancak yapılacak fazla da bir şey yoktu. Görevi kabul etse de etmese de Ümeyyeoğulları tarafından suçlanacağının farkındaydı ve sonunda halifeliği ilan edildi.
İnsanlar Ali’ye biat etmeye başladılar. Ancak bu sefer ilk üç halifeden farklı olarak topluluklar halinde bazıları Ali’nin hilafetine itiraz ettiler. Bunların başında Osman’ın kabilesi yani Ümeyyeoğulları geliyordu. Ebu Bekir ve Ömer’in biatinde de bazı bireysel muhalefetler olmuştu. Ama burada ilk defa ümmet büyük topluluklar halinde bölündü. Bazıları biat etmişken biatlerini geri aldılar. Bu toplu muhalefetleri ayrı başlıklar halinde inceleyeceğiz. Bu başlık altında ise Ali’ye bireysel olarak biat etmeyenlerden bahsedeceğiz.
Ali’nin halife olması ile birlikte siyasi olarak yaşadığı ilk ciddi kriz, herkesin biatini alamamış olmasıdır. Osman’ın bu işe layık olmadığı konusunda Ümeyyeoğulları ve onların bazı yandaşları haricinde ümmet ortak bir konsensüse varmış gibi göründüğü halde, ona nasıl bir muamele yapılacağı ve muhalefet etmenin şekli hakkında derin bir çatlağın olduğu Ali’ye biat konusu gündeme gelince ortaya çıktı. Medinelilerin zihnini Osman’ın öldürülerek halifelikten azli meselesi çoktandır meşgul ediyordu. İbni Mesud epeyce önce onun katlinin vacib olduğunu ilan etmişti. Ammar da ona kâfir gözüyle bakıyordu. Ama herkes aynı fikirde değildi.
Bazı sahabeler ortaya çıkan fitne hareketinden ve iktidar için dökülen kandan çok derin bir üzüntü duyuyorlar ve olayların bu şekilde gelişmesine şaşırıyorlardı. Bahsettiğimiz hadiseler olurken Medine dışında cihatta olan bir grup Müslüman geri döndüklerinde karşılaştıkları tabloya çok şaşırmışlar ve şöyle söylemişlerdir: “Biz, sizi birlik ve beraberlik içinde ihtilafsız olarak bıraktık, geri döndüğümüzde ise sizi ihtilaf içinde bulduk. Bazınız diyor ki: Osman haksız yere öldürüldü. O ve taraftarları insaf edilmeye daha layıktırlar. Diğer bir kısmınız ise diyor ki: Ali ve taraftarları daha haklıdır.”
Ali’ye biatten kaçınan bu sahabelerden bazısının isimlerini kaynaklar verirler: Muhacirlerden Sa’d b. Ebu Vakkas, Usame b. Zeyd ve Abdullah b. Ömer; Ensar’dan Hassan b. Sabit, Mesleme b. Muhalled, Ebu Said el Hudri, Muhammed b. Mesleme, Numan b. Beşir, Zeyd b. Sabit, Rafi b. Hudeyc, Fudale b.Ubeyd. Ayrıca Kudame b. Mazun, Abdullah b. Selam ve Mugire b. Şube biat etmemek için Medine’yi terk etmiştir.
Bunların düşüncelerinin geri planında ne vardı? Onlardan nakledilen şu sözler bize biraz fikir vermektedir: Usame b. Zeyd, kendisini yanına çağıran Ali’ye şöyle demiştir: “Seninle beraber savaşa çıkmaktan beni mazur gör. Allah’tan başka ilah yoktur diyen hiç kimseyle savaşmayacağıma dair Allah’a ant içtim.” Sa’d b. Ebi Vakkas da Ali’ye: “Müslüman’ı kâfirden ayıracak bir kılıç ver” demişti. Muhammed b. Mesleme ise Ali’ye: Peygamber’in kendisine “Müslümanlar çatıştığında fitneden kaçınmasını” buyurduğunu söyledi. Bu sözler her ne kadar Ali’ye biat hadisesinden çok sonraları Cemel, Sıffin gibi savaşlar nedeniyle söylenmiş sözler olsa da daha baştan bu sahabelerin nasıl bir zihniyet yapısına sahip olduklarını göstermektedir. Fitneden uzak durmak ve çatışan hiç bir tarafın yanında yer almamak bunların muhalif tavırlarının temelini oluşturuyordu.
Cemel savaşı için destek toplamak üzere Kufe’ye gelen Hasan ve Ammar’a karşı Ebu Musa muhalefet etmiş ve halkı tarafsız kalmaya çağırmıştır.
Bu grubun mensupları fitneden uzak durmak, fitne çıktığında tarafsız kalmak, savaşa çıkmak yerine geri durmak konusunda Peygamber’den birçok sözler rivayet ederler.
Ali’ye biat etmeyip, onunla Cemel’de ve Sıffin’de savaşmayı reddeden bu grup daha sonraları ortaya çıkan, Mürcie mezhebinin de temelini oluşturdular.
Daha da ilginci, Ali’yi zaman içinde gittikçe gerileten ve zayıflatan temel unsur etrafındaki destekçilerinin olayların gelişimine paralel olarak bu grubun görüşlerini kabul etmeye başlamaları olmuştur. Ali halifeliği döneminde girdiği hiçbir savaşı kaybetmedi. Ama bu kadar başarılı savaşlara rağmen tarihin kaydettiği en başarısız liderlerden biriydi. Çünkü rakiplerini alt etmede savaştan başka bir yöntem kabul etmiyordu. Uzlaşmacı değil, çatışmacıydı. Taviz vermeyi ilkesizlik olarak görüyordu. Onun bu tavrı, Osman’ın kanının dökülmesiyle birlikte Müslümanların kendi aralarında kan dökme dönemini de başlatmış ve dört yıl gibi kısa bir sürede yüz binleri geçen sayıda kişi savaşlarda öldürülmüştür. Dökülen kanların acısı ümmetin mensuplarının içine düştükçe, kan dökerek hiçbir şeyin hallolamayacağı gerçeği vicdan sahiplerince daha iyi anlaşılmıştır. İşte yukarıda bahsettiğimiz grubun, yani tarafsız kalmayı tercih eden grubun, ne kadar haklı bir tutum içinde olduğu olaylar gerçekleştikçe ortaya çıkmıştır. Bu yüzden her savaşın ardından Ali taraftar kaybetmiş, insanlar artık tarafsız ve sessiz kalmayı tercih etmeye başlamıştır. Bir süre sonra Ali yanında savaşacak kimse bulamaz oldu. Muaviye’ye karşı Sıffin’den sonra çıkaracak ikinci bir ordu toplayamadı. Çünkü baştan onun yanında yer alanlar ondan itizal etmiş ve düşünce olarak politik mutezili bir yaklaşım sergiler olmuşlardır.
17-Talha, Zübeyr ve Aişe’nin liderliğini yaptığı grubun Ali’ye muhalefeti: Ali’nin hilafetinin yumuşak karnı “Osman’ın kanı” meselesiydi. Bireysel amaçları farklı da olsa birçok kişi ve grup, “Osman’ın kanı” meselesini kullanarak Ali’ye muhalefet etmişlerdir. Çokları için gerçek amaç adaletin yerini bulması değildir. Bireysel, siyasi, ekonomik ve kabilevi amaçlarını gerçekleştirmek isteyenler “Osman’ın kanı” meselesini amaçlarına paravan yaparak ortaya atıldılar. Arap geleneklerine göre, öldürülen bir kişinin katillerinin cezalandırılmasını en yakınları veya velileri talep edebilirdi. Hatta kısas cezasını elleriyle kendileri gerçekleştirirlerdi. Ancak iş Osman’ın kanı meselesine geldiğinde uzak yakın pek çok kişi bunu kullanmaktan çekinmedi.
Aişe, Talha ve Zübeyr’in başını çektiği grup Osman’ın kanını dökenlerin cezalandırılması talebiyle ortaya atıldılar. Talha ve Zübeyr başlangıçta Ali’ye biat etmişlerdi. Onlar aslında Ali’den sonra halifeliğin en güçlü iki adayıydılar. Ömer’in öleceğine yakın seçtiği heyette de yer almışlardı. Osman’a karşı en çok muhalefet edenlerin başında yer alıyorlardı. Hatta bu işi organize ettiklerini, eyaletlerle görüşmeler yapıp, mektuplaştıklarını gizlemiyorlardı. Osman öldürülünceye kadar Ali’yle birlikte hareket ettiler. Basralılar Zübeyr’i, Kufeliler de Talha’yı halife adayları olarak görüyorlardı. Mısır’ın halife adayı ise Ali idi. Medine’de fitne hadiselerinde Mısırlılar başat rolü oynadıkları için Ali’yi halife seçtiler. Talha ve Zübeyr muhtemelen, Ali’nin “Osman’ın kanı” meselesi yüzünden halifeliği kabul etmede gösterdiği tereddütlere benzer nedenlerle halife olmak konusunda yeteri kadar istekli davranamadılar. Ali’ye başlangıçta biat ettiler. Ali’nin onlardan zorla biat aldığı bilgisi çok doğru olmasa gerektir. Çünkü aynı Ali yukarıda 16. maddede listesini verdiğimiz bazı sahabelerden zorla biat almaya kalkışmamıştır. Bunlar kendi gerekçelerini öne sürerek biat etmemişlerdir. Ali de bunları zorlamamıştır. Ama bazı rivayetler Talha ve Zübeyr’in Ali’nin yanında özel bir konumda bulunmak, iktidarı paylaşmak veya en azından önemli eyaletlerden birisine (Basra ve Kufe’ye) vali olmak istediklerini göstermektedir. Oysa Ali yanında iktidarını paylaşacak birilerini istemiyordu. Yönetim konusunda başkalarının fikirleriyle iş yapmayı küçümsüyordu. Eğer başkalarının dediğini yapacaksa neden halife olmuştu ki? Ali böyle düşünüyordu. Bu nedenle Talha ve Zübeyr’i yönetim işlerinde yakınında görmek istemiyordu.
Ali’nin daha halife olur olmaz ilk yaptığı icraatlardan biri de, eyalet valilerini değiştirip yerine Haşimoğulları’ndan akrabalarını atamak oldu. Bu nedenle Talha ve Zübeyr’in valilik beklentileri de boşa çıkmış oldu. Artık onlar için Ali’ye verdikleri biati geri almak ve ona muhalefet etmekten başka bir çıkar yol kalmıyordu. Onlar da bunu yaptı.
Aişe’nin konumu da çok ilginçtir. Osman’ın halifeliği döneminde onu hep eleştirmiş, insanları ona karşı kışkırtmıştır. Olaylar sırasında Mekke’dedir. Medine’ye gitmek için yola çıktığında yolda Osman’ın öldürüldüğünü duymuş ve Mekke’ye geri dönmüştür. Medine’yi terk eden Talha ve Zübeyr’le buluşmuştur. Burada Ümeyyeoğulları’nın Ebu Süfyan dışındaki diğer kolunun lideri olan Mervan ve bir grup Mekkeli de bunlara katılmış ve Ali’den Osman’ın kanını talep etmeye karar vermişlerdir. Mervan’ın ve diğer Ümeyyeoğulları’na mensup Mekkelilerin böyle bir talepte bulunması normal ve anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü Osman’ın yakın akrabalarıdırlar. Ancak Aişe halifeliğinde Osman’a karşıyken şimdi neden onun kanlılarının cezalandırılmasını talep etmektedir? İşte bu, anlaşılması oldukça zor bir durumdur.
Bu soruya verilen cevaplardan birisi, Aişe’nin Ali’ye karşı güttüğü, kökü Peygamber dönemine kadar uzanan kindir. Aişe Ali’den nefret etmektedir. Çünkü İfk hadisesinde Ali, Peygamber’e Aişe’yi boşamasını tavsiye etmiştir. Aişe kindar, hırslı, kıskanç ve oldukça da zeki bir kadındır. Bunu biz Peygamber’in eşleri arasında geçen hadiselerde Aişe’nin oynadığı rolden de biliyoruz. Aişe yıllar önce olmuş bu hadiseyi unutmayıp Ali’ye karşı bir intikam hırsıyla hareket etmiş olabilir.
Bunun bir diğer sebebi şu olabilir: Evet Aişe Osman’ı istemiyordu. Ama onun yerine Ali’nin halife olmasını da istemiyordu. O’nun halife adayları kız kardeşleriyle evli olan enişteleri Talha ve Zübeyr’den birisiydi. Özellikle Talha’yı daha çok tercih ediyordu. Buna eklenebilecek zayıf bir rivayet ise, Aişe’nin halife adayının kardeşi Muhammed olduğunu söyler. Oysa Muhammed, baştan beri Ali’nin yanında yer almıştır.
Bu iki sebebin dışında bir sebep daha olabilir: Aişe müminlerin annesidir. Müslümanlar arasında özel bir konumu vardır. Talha ve Zübeyr onu yanlarına aldıklarında pek çok kabilenin desteğini alabileceklerini düşünmüş olabilirler. Bu nedenle yukarıda sıraladığımız gerekçeler üzerinden Aişe’yi ikna etmiş olabilirler. Ancak Aişe’nin oldukça zeki bir kadın olduğu dikkate alınırsa bu ihtimal zayıflamaktadır. Ancak en azından Aişe’nin Talha’yı halifelik konusunda önceden beri destekliyor olması ve geçmişe dayanan Ali kini, zekâsının önüne geçmiş olabilir. Gerçeği Allah biliyor.
Ali karşıtı bu ilginç koalisyonda yer alan Mervan ve Ümeyyeoğulları da irdelenmeye değer özellikler taşımaktadır. Cemel grubunda Ümeyyeoğulları’nın yer alması bazılarının, bu işin Muaviye’nin bir tezgâhı olduğu, böylece Ali’yi güçten düşürmeye çalıştığı gibi yorumlar yapmalarına yol açmıştır. Oysa bunun Muaviye’nin planlı bir organizasyonu olma ihtimali çok zayıftır. Çünkü olaylar o kadar hızlı gelişmiştir ki, o dönemin teknik şartlarını da düşündüğümüzde Muaviye’nin Şam’dan bu kadar ince organizasyonlar yapması pek mümkün görünmemektedir. Daha da önemlisi, Cemel grubuna dâhil olanlar Ümeyyeoğulları’nın Ebu Sufyan’dan gelen kolu değil, bizzat Mervan ve çevresidir. Bilindiği üzere Emeviler arasında Süfyaniler ve Mervaniler çatışması vardır. Bu çatışma Emevi Devleti döneminde iktidar çatışması şeklinde kendini ortaya çıkartmıştır. Bu çatışma Kureyş içindeki Emevi-Haşimi çatışmasının bir benzeridir. Dolayısıyla Mervan Muaviye’den bağımsız hareket eden birisiydi. Nitekim Cemel’den sonra Muaviye’nin yanında Sıffin savaşına katılmamış, Mekke’ye çekilmiştir. O zaman Mervan ve çevresinin Cemel grubuna katılmasının sebeplerini başka bir yerde aramalıyız. Bu sebep Osman’ın katillerinin cezalandırılmasını kabilevi sebeplerle gerçekten istemiş olmaları olabilir. Talha, Zübeyr ve Aişe farklı amaçlarına “Osman’ın kanını” kalkan yaparlarken bunların gerçek amacı safiyane biçimde Osman’ın katillerinin cezalandırılması olabilir. Hatta Talha ve Zübeyr’i ayartanlar Ümeyyeoğulları değil, tersine Mervan ve çevresini ayartanlar bizzat Talha ve Zübeyr olabilir.
Bu gruba asker desteği sağlayan başka bir yer de Basra oldu. Çünkü Zübeyr’in Basra ahalisi ile çok yakın ilişkileri vardı. Cemel ashabı başlarında Aişe olmak üzere Basra’ya doğru yola çıktılar. Yolda Aişe’nin pişman olup geri dönmek istediği rivayet olunur. Zübeyr’in oğlu Abdullah onu geri dönmekten vazgeçirmiştir. Haveb bölgesine gelindiğinde Aişe’nin uluyan köpekleri işittiğinde Peygamber’in söylediği rivayet olunan “Keşke Haveb köpeklerinin hanginize uluyacağını bilseydim” hadisini hatırladığı ve bu yüzden dönmek istediği anlatılır. Oysa bu hadisin uydurma olduğu çok açıktır. Çünkü gaipten haber vermektedir. Muhtemeldir ki Basra’ya doğru yapılan yolculukta devesinin üzerinde olayları sakin bir şekilde düşünme fırsatı bulan Aişe yaptığı yanlışlığı fark etmiş olmalıydı.
Ali de ordusuyla Kufe’ye doğru yola çıktı. İki ordu karşılaştı. Savaşın ayrıntıları ile ilgilenmiyoruz. Ancak savaşın sonunda iki taraftan on binin üzerinde insan öldü. Talha ve Zübeyr de öldürülenler arasındaydı. Böylece her biri ayrı amaçlara sahip olan ama Ali’ye muhalefet etmekte birleşen Cemel ittifakı yok edilmiş oldu.
18-Muaviye’nin Liderliğinde Şam’ın Muhalefeti: Ali’nin halife olur olmaz ilk icraatlarından birisinin eyalet valilerini değiştirmek olduğunu söylemiştik. Aynı şekilde Muaviye’yi de azledip Şam’a yeni bir vali tayin etti. Ancak Muaviye bu yeni valiye görevini devretmedi. Gerekçesi ise Osman’ın cinayetinden Ali’yi sorumlu tutması ve katillerinin cezalandırılmamasıdır. Bu gerekçeleri öne sürerek Osman’ın katilleri cezalandırılmadıkça veya kendilerine teslim edilmedikçe Ali’nin halifeliğini tanımadığını açıkça ilan etti. Muaviye yönetim işlerinde ustaydı. Suriye ve civarını kendisine bağlamıştı. Halk tarafından seviliyordu.
Ali ise Osman’ın katillerini cezalandırmaya veya onları Osman’ın akrabalarına teslim etmeye asla yanaşmadı. Ali’nin bu tavrı ilginçtir. Tüm muhalif hareketler kendilerini “Osman’ın kanı” meselesine dayandırdıkları halde ısrarla onları cezalandırmamış ve koruması altında tutmuştur. Aslında Ali Kureyş unsuruna karşı, Haşimoğulları, Ensar ve Yemen kabileleri dengesi üzerinden siyasetini yürütmek istemişti. Mısır’dan gelenler Yemen kökenli Araplardı. Osman’ın katillerini cezalandırmak, bir yönüyle Yemenli kabilelerle ilişkilerin bozulması anlamına geliyordu. Çünkü katiller bu kabilelerdendi. Onların başında ise Ebu Bekir’in oğlu Muhammed vardı. O da Ali’nin üvey oğlu idi. Osman’ın evine girdiklerinde ona ilk darbeyi o indirmişti. İşte Ali olayı hukuki zemini üzerinden götürmek yerine bu siyasi dengeleri gözetmeye çalıştığından katilleri teslim etmeye yanaşmıyordu.
Tabii bu olayın bir boyutudur. Diğer boyutu ise; Medine’deki muhasarada ve Osman’a karşı girişilen harekette Ali’nin oldukça önemli bir rol oynadığını da düşünürsek, aslında Ali’nin Osman’ın öldürülmesini haklı bir öldürülme olarak gördüğünü düşünebiliriz. Ali gibi hukuku iyi bilen birisinin buna zihinde bir cevap bulmuş olması gerekirdi. Böyle bir anlayışla hareket etmiş olma ihtimali vardır.
İşte Muaviye bu olaya sığınarak görevini bırakmamak istiyordu. Medine’den Osman’ın kanlı gömleğini ve Osman’ın eşinin kesilen parmaklarını getirterek bunları camide sergiledi. Halkı kışkırttı. Ali ile Muaviye arasında mektuplar yoluyla uzun tartışmalar yaşandı. Biz bunların ve Sıffin savaşının ayrıntısına girmeyeceğiz. Sadece gözden kaçan bazı hususları ve kutsayıcı tarihçilerin gözümüzden kaçırdığı bazı ayrıntıları vurgulamakla yetineceğiz. 
Muaviye’nin başlangıçtaki amacı kendi halifeliğini ilan etmek değil, Şam valiliğini bırakmamak, mümkünse bu valiliğine Mısır valiliğini de eklemekti. Muaviye’nin halifelik iddiası çok sonraları dile getirdiği bir iddiadır. Ancak tarihçilerin bir kısmı Muaviye’nin baştan beri halifelik iddiasında olduğu izlenimini verirler.
Ali ile Muaviye arasındaki mektuplaşmalar bir sonuç çıkartmadı ve taraflar Sıffin’de karşılaşarak savaşa tutuştular. Birkaç gün içinde on binlerce kişi öldü. Bu rakam bazı rivayetlerde yetmiş bin olarak rivayet edilmektedir. Sonunda Şam tarafının Mushafları mızraklarına takıp Kur’an’ı hakem yapmayı teklif edince, Ali de savaşa son vermeyi ve kararı hakemlere bırakmayı kabul etti.
Muaviye tarafının hakemi Amr b. El-As, Ali’nin hakemi ise Ebu Musa Eşari idi. Hakemler bir araya geldiler ve hem Ali’yi hem de Muaviye’yi halifelikten azletme ve yeni halifenin seçilmesi işini Ömer’in seçtiğine benzer bir şura heyetine bırakma kararını aldılar. Buraya kadar olan kısım rivayetlerin ittifak ettikleri kısımdır. Olayın bundan sonrası için meşhur rivayetler Amr’ın Ebu Musa’yı kandırdığını söyler. Yaşı gereği ilk sözü alıp, kararı bekleyenlere duyuran Ebu Musa, her iki halifeyi de hal’ ettiklerini parmağındaki yüzüğü veya başındaki sarığı çıkardığı gibi onları halifelikten çıkardığını söyler. Sözü alan Amr da, parmağına yüzüğü taktığı gibi Muaviye’yi halife tayin ettiğini açıklar. Olayın anlatımı tam bir komedidir. Sonrasıyla ilgili ayrıntılara girmeyeceğiz. Ancak buraya kadar olan kısımla ilgili farklı rivayetler de vardır. Örneğin Mes’udi, hakemlerin görüşmesi hakkında farklı bir rivayet bulunduğunu, bu rivayete göre hakemlerin, başka bir isim üzerinde tartışmadan sadece her iki adayı da hal’ edip, kararı şuraya bıraktığını bildirmektedir.[1]
Aynı şekilde olayı farklı bir boyuta taşıyan bir rivayeti Wellhausen kitabı “Arap Devleti ve Sukutu”nda nakleder. Ebu Mihnef’e dayanan bu rivayete göre önce Ali’nin ordusunda grubuyla yer alan Hirrit b. Raşit daha sonra Ali’den ayrılmış ve buna gerekçe olarak Ali’nin, halife seçimini bir şuraya havale eden Ebu Musa’nın hükmünü kabul etmemesini göstermiştir. Wellhausen’in yorumuna göre, Ali’nin bu konuda suçlanabilmesi için Muaviye tarafının hakem kararını onaylamış olması gerekirdi. Aksi takdirde Ali’nin hakem kararına uymamakla itham edilmesinin bir anlamı kalmamaktadır.(s.43)
İyi düşünüldüğünde, meşhur kaynaklar tarafından rivayet edilen hakem olayının yüzüklü kısmının olmasının Muaviye tarafına kazandırdığı bir şeyin olmadığı anlaşılır. Çünkü o zaten halife olmadığı için hal’ edilmiş olması onun için bir kayıp değildir. Tam tersine artık Ali ile eşit koşullara gelmiş ve iş şuranın yeni halifeyi seçmesine kalmıştır. Bu durumda o da adaylardan bir aday olarak yarışta yer alabilecektir. Bu nedenle Amr’ın onu bir takım laf oyunlarıyla halife ilan etmesi zaten onların lehine olan durumu sabote etmesi anlamına gelmektedir. Amr gibi Arap dâhisi kabul edilen birisinin bunu görememesi mümkün değildir.
Ancak Mesudi’nin işaret ettiği rivayete göre olayın gerçekleşmesi, Ali’nin tam aleyhine olan bir durumdur. Çünkü artık halife değildir. Tekrar halife olabilmek için şuranın toplanıp karar vermesini beklemek zorundadır.
İşte bu nedenle, Muaviye tarafının işi şûraya bırakan kararı onaylamasına rağmen, kararı bozan ve kabul etmeyen tarafın Ali olduğu sonucunu çıkartabiliriz. Dürüstçe olmayan bu davranış yüzünden Hirrit b. Raşit Ali’nin ordusundan ayrılmıştır.
Ali’nin dürüst olmayan bu davranışını aklama işi de kutsayıcı tarihçilere düşmüştür. Yüzüklü komedi sahnesi olaya eklenerek, Amr’ın işin içine hile karıştırdığı ispat edilmeye ve Ali’nin hakem kararına uymamasının ne kadar haklı olduğuna gerekçeler üretilmeye çalışılmıştır.
Haricilerle uğraşıp savaşırken iyice güçten düşen ve taraftarlarını kaybedip zayıflayan Ali bir daha Muaviye’nin karşısına bir ordu çıkartamamıştır. Haricilerin suikastı ile şehit düştükten sonra, yerine geçen oğlu Hasan, artık kan dökülmesine müsaade etmemek adına anlaşmalı olarak halifeliği Muaviye’ye devretti ve ona biat etti. Zaten halifeliği sürdürecek güce ve taraftara sahip de değildi.
19-Haricilerin Ali’ye Muhalefeti: Haricilerin Ali’ye muhalefetleri ile ilgili kısa bir bilgi vererek, Dört Halife dönemindeki muhalefet hareketleri hakkındaki listemize son noktayı koyacağız. Harici ruhun etkileri Peygamber döneminde de görülmüş olsa da Haricilerin ilk ortaya çıkışlarına sebep olarak, Hz. Ali’nin Sıffin savaşından sonra tahkimi kabul etmesi gösterilir. Hariciler bu olaydan sonra Hz. Ali’den ayrıldılar (huruç) ve hem onu, hem de Muaviye’yi insanlara ait hükmü/hakemliği kabul ettikleri için tekfir ettiler. O zamana kadar onlar Ali’nin ordusunda Muaviye’ye karşı savaşmışlardı. Hariciler tekfir düşüncelerinde Kur’an’daki “hükmün ancak Allah’a ait olduğuna” dair ayetlere dayanırlar. Onlara göre insanlara ait görüşlere müracaat edenler ve hakemlerin görüşünü kabul edenler Allah’ın hükmüne müracaat etmediklerinden kâfir olurlar. Bu yüzden “Cemel”, “Sıffin”, “Hakem” olayına katılanları, Ali ve Muaviye taraftarlarını kâfir olarak görürler.
Onlar bu yüzden Ali’nin, Muaviye’nin ve hakemlerin katline karar vererek Irak tarafına çekildiler. Ali ve Muaviye aleyhine savaşmak için taraftar toplamaya başladılar. Hz. Ali onlara karşı en büyüğü Nehrevan’da olmak üzere birkaç savaş yaptı. Özellikle Nehrevan’da binlerce Harici katledildi. Ama bu savaş hariciliğin sonu olmadı tersine onların görüşlerine daha katı şekilde sarılmalarına yol açtı. Şia için Kerbela hadisesi ne ise, Hariciler için de Nehrevan aynı şey oldu.
Hariciler zalim yöneticiye isyan etmeyi vacip görürler. İmamın azli ümmetin bir hakkıdır. İsyan etmek için kırk kişi olmayı yeterli görürler ve üç kişi kalıncaya kadar savaşmayı zorunluluk kabul ederler. Bu görüşleri nedeniyle Nehrevan’da yaklaşık altı bin hariciden sadece birkaç yüz kişi sağ kalabilmiştir. Yaralı olarak kurtulanların sayısının 400 kişi olduğuna dair rivayetler vardır. Bu görüşleri nedeniyle Hariciler sürekli muhalefeti esas alan bir hareket tarzı benimsediler.
Hariciliğin en temel görüşlerinden birisi de iyiliği emredip kötülükten nehyetmenin vacip oluşudur. Cihat etmek imanın esaslarındandır. Bazı harici fırkaları cihada katılmayanı tekfir eder. Bu görüşleri de muhalefet ve cihadı hayat tarzı haline getirmelerine yol açmıştır.
Hariciler için kâfir kavramı mümin kavramının oynadığı rolden çok daha büyük bir öneme sahiptir. Bu nedenle onlar müminin kim olduğundan çok, tekfir edilecek ve toplumdan dışlanacak olan kâfirlerin kim olduğu sorunu üzerinde daha fazla durmuşlardır.
Hem Ali’yi ve taraftarlarını hem de Muaviye ve taraftarlarını tekfir ettikleri için, herkesi karşılarına almışlardır. Yaşadıkları dönemin farklı sosyolojik nedenleri, dönemin meşru muhalefete izin vermemesi gibi nedenler, muhalefetlerindeki şiddeti artırmalarına yol açmıştır.
Ali’nin karşısına aldığı iki büyük muhalifinden biri olan Hariciler onun canına kast edip şehit etmişken; diğer muhalifi olan Muaviye de ölümünden sonra halifeliği tümüyle ele geçirmiş ve Ali’nin hayatına mal olan iktidarı onun evlatlarının elinden koparıp almıştır.
Bir sonraki yazıda Dört Halife döneminde ortaya çıkan muhalefet hareketlerinin temelinde var olan sebepleri inceleyeceğiz. Bu iki yazıda bazı sebeplerden bahsettik. Ancak bu sebeplerin çoğu görünen sebeplerdir. Örneğin Osman’ın yanlış uygulamaları, muhalefetin ortaya çıkışının yüzeysel sebepleridir. Bu görünen sebeplerin derinliklerinde daha farklı sebepler yatmaktadır. İşte sonraki yazıdaki amacımız bu derin sebepleri ortaya çıkarmak olacak.


[1]  Mes’udi, Mürûcü’z-Zeheb, II, 409-410; Makdisi, Kitabu’l- Bed, V 229, Adem Apak, İslam Tarihi (2), s. 337 den naklen

İslami yorum dergisi

39 Yorum

Uğur Öztürk 07-11-2012, 20:59:48
temenni
Selamun aleykum!
Hocam makaleniz için teşekkür ederim fakat kaynak beyanı çok yetersiz. yazınızda kaynaklar diyorsunuz ama işaret etmiyorsunuz.
kaynak belirtmenizi istirham ediyorum. saygılarımla.

Yorumların tamamı için tıklayınız.

Diğer Haberler

İslam'ın Özgürlükçü Yorumunun (Mûtezile) İktidarla İmtihanı / Doç.Dr.Mehmet Azimli

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler-2 & Hz.Osman ve Hz.Ali Dönemi / Hamdi Tayfur

Dört Halife Döneminde Muhalif Hareketler - 1 Ebu Bekir ve Ömer Dönemi / Hamdi TAYFUR

Rabıta Risalesi / Nurullah Erkoç

İslam'ın Özgürlükçü Yorumunun (Mu'tezile) İktidarla İmtihanı / Doç.Dr.Mehmet Azimli

Ebu Hanife (El-Numân Bin Sabit Bin el-Numân)

İslam Düşüncesinde Eşarilik ve Mutezile / Hilmi Ziya Ülken

Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat üzerine / Mehmet Yılmaz

İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim / Alparslan Açıkgenç

İslam Düşünce Tarihinde "Takiyye"nin Hikayesi / Doç.Dr.Mustafa Öztürk

İslam ve Devrim Prensibi / Nevin Abdulhalık Mustafa

Fikir - Put Düellosu / Malik bin NEBİ

Tevhid - Ekonomik Düzen İlkesi /Prof.Dr.İsmail Raci el-Faruki

İslami Dünya Görüşü / Dr.M.Umar Chapra

Nübüvvetin Mahiyeti,İmkanı,Gerekliliği ve Derecelendirilmesi / Mahmut Çınar

Musa - İsa - Muhammed / Aliya İzzetbegoviç

Mütefekkir Sanatkârın İslami Düşünce Temrinleri / Metin Önal Mengüşoğlu

İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu / Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Eşarî - Maturidî Akılcılığı ve Türk Müslümanlığı / Prof.Dr.Bünyamin Duran

Sembolizmin İslam Düşünce Sistemine Girişi

Türkiye'de Cemaat Dindarlığının Oluşumunda Hadislerin Rolü / Prof.Dr.Ahmet Keleş

Cevher Şulul ile İbn Rüşd'ün Siyaset Felsefesi Üzerine Konuşma

İslam Düşüncesi Entellektüel Krizin Neresinde? / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet Olgusu / Prof.Dr.Vecdi AKYÜZ

Ebu Hanife'nin Siyasi Duruşu / Prof.Dr.Mevlüt UYANIK

Filozofların Tutarsızlığı-Dördüncü Mukaddime / İmam Gazali

Kadim Arap Erdemlerinin İslami Hüviyet Kazanması / Prof.Dr.Toshihiko İZUTSU

İlmihal Dindarlığının İmkanı Üzerine

Barışçı Bir Dinin Radikal Grubu : Hariciler / Prof.Dr.Sayın Dalkıran

Akidenin Önemi / Prof.Dr.Muhammed Kutub

Gazzali'nin Bilimsel Metodu / Prof.Dr.Suat Yıldırım

İbn Tufeyl

Mehmet Said Hatipoğlu : İslam Kültürünü Kritik Etmeliyiz!

Cahiliye dönemi din anlayışı
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz