Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Seyyid Kutub'a Göre İslami Mücadele / Nureddin Yıldız
İnanç ve düşünce tarzında Allah’tan başkasına kul olmayı, ibadetlerde ve dini davranışlarda Allah’tan başkasına kul olmayı, sosyal düzen ve kanunlarda Allah’tan başkasına kul olmayı kesinlikle reddeden bir cemaat olmadan bu toplum ortaya çıkmaz. Arkasından bu halis kulluk esası üzerine tüm hayatını fiilen düzenlemeye girişmelidir. Bu toplumun fertleri vicdanlarını, Allah’tan başka birisinin uluhiyetine itikad etmek inancından arındırmalıdır. Dini davranışlarını Allah’tan başkasına yöneltmekten arındırmalıdırlar. Yasalarını Allah’tan başkasına dayandırmaktan, O’ndan başka bir kimseden almaktan arındırmalıdırlar.
27/07/2011 / 15:28

 

 

Günümüz Toplumlarının Tahlili:

“Yalnız ve yalnız Allah’a kul olmak İslam akidesinin ilk rüknünün yarısıdır: “La İlahe İllallah” şehadet cümlesinin temsil ettiği İslam akidesinin... Bu kulluğun keyfiyetini Resulullah’tan almak ise “Muhammedün Resulullah” cümlesinin temsil ettiği ikinci yarısıdır.”[1]
“Müslüman toplum, bu kaidenin ve tüm gereklerinin onda temsil edildiği toplumdur. Çünkü bu kaide ve gerektirdiklerini temsil etmeden bir toplum Müslüman olamaz. Ona İslam toplumu adı verilemez.
İşte bu yüzdendir ki “La İlahe İllallah, Muhammedün Resulullah” şehadeti Müslüman ümmetin tüm ayrıntılarıyla hayatının dayandığı kamil metodun temel ilkesi olmuştur. Dolayısıyla bu temel ilke olmadan bu hayat da olmaz. Bu temel ilkeye dayanmayan veya bu ilke ile birlikte başka bir ilkeye dayanan yahut bu ilkeye yabancı başka ilkelere dayanan hayat İslami bir hayat değildir.
“Hüküm yalnız Allah’ındır. O yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf 12/40)
“Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 4/80)”[2]
“Buna göre Allah’ın vahdaniyetine, ortaksız olduğuna inanmayan kimse yalnız başına Allah’ın kulu değildir.
“Allah buyurur ki: “İki ilah edinmeyin. O tek bir ilahtır. Yalnızca benden korkun. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Din de her zaman O’nun içindir. Yoksa Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” (Nahl 16/51-52)
Allah’tan başkasına ibadet kastı taşıyan davranışlarda bulunan hareketler yapan kimse, yalnız başına Allah’ın kulu değildir. Bu davranış ve hareketler Allah’la birlikte veya O’nsuz yapılmış fark etmez. Her ikisi de şirktir:
“De ki: “Benim namazım, haccım, yaşayışım ve ölümüm Alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.” (En’am 6/162-163)
Hukuki yasaları Allah’tan başkasından alan veya Allah’ın Resulü aracılığıyla bize tebliğ ettiği yolun dışında başka birisinden bu prensipleri alan kimse yalnız başına Allah’a kul değildir:
“Yoksa Allah’ın din ile ilgili izin vermediği konularda onlar için yasalar koyan O’nun ortakları mı vardır?” (Şura 42/29)
“Peygamber size ne getirdi ise onu alınız. Size neyi yasakladı ise onu yapmaktan vazgeçiniz.”
İşte Müslüman toplum budur. Yalnız Allah’a kul olma esası, bu toplumdaki fertlerin inanç ve düşüncelerinde, ibadet ve hareketlerinde, sosyal düzenleri ve yasalarında temsil edilir. Bu yönlerden herhangi birisinde bir aksama olursa, bizzat İslam’da aksamalar başlamış demektir. Çünkü İslam’ın ilk rüknü olan “La İlahe İllallah, Muhammedün Resulullah” cümlesinde aksamalar başlamıştır.
Dedik ki Allah’a kulluk “itikadi düşünce” tarzında belirir. Öyleyse İslam’da itikadi düşüncenin ne olduğunu açıklamamız faydalı olur. İslam’ın itikadi düşüncesi, akidenin gerçeklerini Rabbani kaynaktan edinmek için insan idrakinde oluşur. Bu anlayış sayesinde insan “Rabb” gerçeği hakkında belirli bir idrak edinir. Gördüğü ve görmediği fakat içinde yaşadığı kainat hakkında, mensubu bulunduğu hayat realitesinin görünen ve görünmeyen yönleri hakkında ve bizzat insanın kendi varlığının gerçeği hakkında belirli bir idrak kazanır. Sonra insanın tüm bu gerçekler ile ilişkileri bu itikadi esaslara göre biçimlenir. Yalnız Allah’a kul olduğunu gösteren Rabbi ile ilişkisi; çevresini saran kainat ve kanunları ile canlılar ve onların alemleri ile olan ilişkisi, insan türünün fertleri ve teşkilatları ile olan ilişkisi, Resulullah’ın bize tebliğ ettiği ilke yönünde Allah’ın dinine dayanır. Bu çeşitli ilişkiler bütünü, yalnız insanın Allah’a kulluğunu gerçekleştirmek içindir. Bu şekli ile itikadi düşünce hayatın tüm faaliyetlerini içine alır.
“Müslüman toplum”un bu olduğu anlaşılınca, bu toplum nasıl oluşur, nasıl doğar? Böyle bir neşetin metodu nedir?
Yalnız Allah’a tam manasıyla kul olduklarını ifade eden bir cemaat doğmadıkça bu toplum ortaya çıkmaz. Bu toplum Allah’tan başka hiç bir kimseye kullukla bağlanmaz, ona baş eğmez...
İnanç ve düşünce tarzında Allah’tan başkasına kul olmayı, ibadetlerde ve dini davranışlarda Allah’tan başkasına kul olmayı, sosyal düzen ve kanunlarda Allah’tan başkasına kul olmayı kesinlikle reddeden bir cemaat olmadan bu toplum ortaya çıkmaz. Arkasından bu halis kulluk esası üzerine tüm hayatını fiilen düzenlemeye girişmelidir. Bu toplumun fertleri vicdanlarını, Allah’tan başka birisinin uluhiyetine itikad etmek inancından arındırmalıdır. Dini davranışlarını Allah’tan başkasına yöneltmekten arındırmalıdırlar. Yasalarını Allah’tan başkasına dayandırmaktan, O’ndan başka bir kimseden almaktan arındırmalıdırlar.
İşte ilk Müslüman cemaatin doğuşu böyle oldu. Her Müslüman cemaatin doğuşu da böyle olur. Her Müslüman toplum da böyle kurulur.”[3]
“Tabiidir ki, eski cahiliye toplumunun baskısına karşı koyabilecek güç derecesine ulaşmadıkça, yeni bir İslam toplumu neşet edemez, gerçekleşemez. Akide ve düşünce gücü yönünden, ferdi karakter ve ahlaki güç bakımından sosyal yapı ve düzenleme gücü yönünden ve diğer kuvvet çeşitleri bakımından cahiliye toplumunun baskısına karşı koyabilecek ve onu yenebilecek veya en azından onunla boy ölçüşebilecek bir güce ulaşmadıkça İslam toplumu oluşamaz.
Fakat “cahiliye toplumu” nedir? Ona karşı koymadaki İslam’ın metodu nedir?
Cahiliye toplumu, İslam toplumunun dışında kalan her çeşit toplumdur. Objektif bir tarif yapmak istersek deriz ki: Cahiliye toplumu, sadece Allah’a kul olma esasına dayanmayan, bu esasa samimiyetle bağlanmayan her toplumun adıdır. Bu kulluk itikadi düşüncede, ibadet şekillerinde ve kanuni hükümlerde ortaya çıkar.
Bu objektif tarif ile “cahiliye toplumu” kapsamına bugün yeryüzünde fiilen kaim olan tüm toplumlar girer.
Komünist toplumlar cahiliye toplumu kapsamına girer.
Bu toplumlar öncelikle Allah hakkındaki sapık görüşleri ve O’nun varlığının kökten inkar ettikleri için; bu varlık bütününde var olan tüm faaliyetleri “madde” veya “tabiat”a dayandırdıkları için; insan hayatında ve tarihindeki en önemli gücü “ekonomi” veya “üretim araçları”na dayandırdıkları için cahiliye toplumu kapsamına girerler. İkinci olarak, “toplumun önderliği pratik bir gerçektir” faraziyesi çerçevesinde, halklarını Allah’a değil “parti”ye kul hale getirdikleri için cahiliye toplumu kapsamına girerler. Ayrıca bu düşünce tarzına ve bu toplum düzenine bağlı olarak, insani özellikleri heder etmesi, yok sayması gelir. Çünkü bu düzene göre “insanın temel ihtiyaçları” hayvani isteklerden ibarettir, yani; yemek, içmek, giyinmek, mesken ve cinsi arzuyu tatmindir! Komünist düzen insanı hayvandan ayıran, insan ruhunun ihtiyaçlarından insanı mahrum eder. Bu ihtiyaçların başında Allah inancı, O’nu seçme hürriyeti, inancı ifade hürriyeti gelir. Bunun yanında insanın insanlığını ifade eden en önemli özelliklerinin başında gelen, “ferdiyetini” elde etme hürriyetini elinden almaktadır. İnsanın ferdi hürriyeti; ferdi mülkiyette, çalışma ve ihtisas alanının serbest seçiminde, sanat yolu ile insanın kendisini ifade etmesinde ve bunlar gibi insanı “hayvandan” veya “araçtan” ayıran hususiyetlerde belirmektedir. Oysa gerek komünist düşünce, gerekse komünist düzen çoğu zaman insanı hayvan mertebesinden basit bir “araç” durumuna indirmektedir.
Cahiliye toplumu kapsamına putperest toplumlar da girer.
Bu toplumlar halen Hindistan’da, Japonya’da, Filipinler’de ve Afrika’da hakim durumdadırlar. Önce Allah’tan başkasını ilahlaştırma esasına dayanan inanç anlayışları yüzünden cahiliye toplumunun kapsamına girmektedirler. Bu ilahlaştırma Allah’la birlikte olsun, O’nsuz olsun fark etmez. İkinci olarak ibadet kastı taşıyan davranışları uluhiyetlerine inandıkları çeşitli ilah ve mabutlara takdim ettikleri için cahiliye toplumunun kapsamına girmektedirler. Bunun gibi toplumlar Allah’tan ve O’nun şeriatından başka bir kaynağa dayanan düzenler ve şeriatları ikame etmektedirler. Bu düzen ve şeriatlar ister mabetlere, kahinlere, mabet bekçilerine, büyücülere, din adamlarına dayansın, isterse Allah’ın şeriatına başvurmaksızın teşri sultasına sahip “laik” ve medeni heyetlere dayansın farksızdır. Yani gerek “halk” adına olsun, gerekse “parti” adına olsun, gerekse herhangi bir varlık adına olsun en üstün hakimiyet bunların elindedir. En yüce, en üstün hakimiyet, yalnız Allah’ındır. Ancak O’nun Resulünün tebliğ ettiği metot uyarınca kullanılabilir.
Cahiliye toplumunun kapsamına yeryüzünde bulunan tüm Yahudi ve Hıristiyan toplumları da girer.
Bu toplumların cahiliye toplumu kapsamına girmelerinin birinci delili, tahrif edilmiş inanç anlayışına sahip oluşlarıdır. Bunlar Allah’ın uluhiyette tek olduğunu söyleyen inanç anlayışlarının aksine, şirkin değişik biçimleriyle Allah’a ortak koşuyorlar. Bu ortak koşmak, gerek O’na oğul isnat ederek veya teslis ile olsun, gerekse Allah ve Allah ile yarattıkları arasındaki ilişkide gerçeğe muhalif tasavvurlarda bulunmakla olsun fark etmez:
“Yahudiler: “Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. Daha önceki kafirlerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin nasıl da (haktan batıla) çevriliyorlar!” (Tevbe 9/30)
“Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler elbette kafir olmuşlardır. Oysa tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur. Bu dediklerinden vazgeçmezlerse elbette onlardan inkar edenlere acı bir azap dokunacaktır.” (Maide 5/73)
“Yahudiler “Allah’ın eli sıkıdır” (Allah cimridir) dediler. Kendi elleri bağlansın! Söylediklerinden ötürü lanetlendiler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir.” (Maide 5/64)
“Yahudiler ve Hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oğulları ve dostlarıyız” dediler. De ki “o halde günahlarınızdan ötürü size niye azap veriyor? Oysaki siz O’nun yarattığı birer beşersiniz.” (Maide 5/18)
Bu toplumlar ibadet kastı taşıyan davranışlarıyla, sapık ve tahrif edilmiş inanç anlayışlarından fışkıran merasim ve ayinleriyle de cahiliye sınıfına girerler. Ayrıca nizam ve şeriatlarından dolayı da bu sınıfa girerler. Bu kurumların tümü, hakimiyetin yalnız Allah’a ait olduğunu ikrar ederek otoriteyi O’nun şeriatına dayandırmak suretiyle yalnız Allah’a kulluk esası üzerine kaim değildirler. Aksine bu kurumları ayakta tutan insanlardan bir heyettir. Bu toplumlarda yalnız Allah’a ait olan en yüce hakimiyet yetkisi heyetindir. Bunun içindir ki Yüce Allah eskiden beri onları müşrik olarak kınamıştı. Çünkü onlar hakimiyet hakkını hahamlara ve rahiplere veriyorlardı. Rahip ve hahamlar kendi kendilerine bir takım düzmece kanunlar vazediyorlar. Onlar da rahipler ve hahamlar tarafından düzülmüş kanunlarını kabul ettikleri için Yüce Allah onları müşrik olarak vasıflandırıyor.
“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka Rabbler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de. Oysaki tek bir ilaha kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Ondan başka ilah yoktur. O onların koştukları ortaklardan münezzehtir.” (Tevbe 9/31)
Aslında onlar hahamların ve rahiplerin ilah olduklarına da inanmıyorlardı. İbadet kastı taşıyan davranışlarını da onlara takdim etmiyorlardı. Sadece hakimiyet hakkını onlara veriyorlardı. Onların koymuş olduğu yasaları benimsiyorlardı. Allah’ın izin vermediği konularda Yahudi ve Hıristiyanlar bugün müşrik ve kafir olarak vasıflandırılmaya daha layıktırlar. Çünkü onlar hakimiyet hakkını haham ve rahiplerden de öte kendilerinden olan, kendileri gibi insanlara vermişlerdir. Halbuki hepsi de elittirler.
Son olarak da bu cahiliye toplumu çerçevesi içerisine kendilerini Müslüman sanan toplumlar da girer!
Bu toplumların cahiliye toplumu çerçevesi içine girmeleri, Allah’tan başkasının uluhiyetine inandıkları için değildir. Allah’tan başka ilahlara tapındıkları için de değildir. Fakat bu toplumlar, hayat düzenlerinde, yalnız Allah’a kulluk esasına boyun eğmedikleri için bu çerçeveye giriyorlar. Bu toplumlar, her ne kadar doğrudan doğruya Allah’tan başka birini tanrılaştırmamakta iseler de, uluhiyetin en belirgin özelliğini Allah’tan başkasına vermektedirler. Allah’tan başkasının hakimiyetine boyun eğmektedirler ve düzenlerini, yasalarını, değer hükümlerini, kriterlerini, adetlerini, geleneklerini ve yaklaşık olarak bütün hayati değerlerini bu yetkisiz hakimiyete dayandırmaktadırlar.
Allah hakimler/yönetenler hakkında şöyle buyuruyor:
“Kim Allah’ın indirdikleri ile hükmetmezse onlar kafirlerin ta kendileridir...” (Maide 5/44)
Yönetilenler/mahkumlar hakkında da şöyle buyuruyor:
“Sana indirilene ve senden öncekilere indirilene inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Hakem olarak tağuta başvurmak istiyorlar! Oysa kendilerine onu inkar etmeleri emredilmişti...” (Nisa 4/60)
Bu konu şu ayetle son buluyor:
“Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tutmadıkça sonra da verdiğin hükme karşı içlerinde bir sıkıntı, bir burukluk hissetmez hale gelmedikçe (verdiğin hükme gönül hoşluğu ile razı olup) ve tam olarak verdiğin karara teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar.” (Nisa 4/65)
İslam kendi değer ölçüsü ile tüm bu toplumların İslamlığını ve şeriata uygunluk iddialarını reddeder. İslam bu toplumların taşıdığı çeşitli unvanlara, yaftalara ve sloganlara bakmaz. Bunların tümü bir gerçekte birleşmektedirler. Bu gerçek ise, bu toplumların hayatlarının kamil manada sadece Allah’a kul olma esasına dayanmamasıdır. Bu yüzden bu toplumlar, diğer sair toplumlar ile bir tek sıfatta birleşmektedirler: “Cahiliye” sıfatında...”[4]
Mücadele:
“Cahiliye, hiçbir zaman soyut bir “nazariye” şeklinde ortaya çıkmamıştır. Hatta çoğu dönemlerde şu veya bu ölçüde hiç bir “nazariyeye” sahip olmamıştır. O, her zaman harekete dönük bir toplumda temsil edilir. Yine o toplumun önderliğine, düşüncelerine, değer ölçülerine, duygularına, anlayışlarına, geleneklerine ve adetlerine boyun eğen bir kitle halinde temsil edilir. Söz konusu cemiyetin fertleri arasında organik bir birlik görülür. Cemiyet etki-tepki ilişkileri içinde gelişen, koordinasyonlu, fertleri arasında bağlılık ve yardımlaşma ilkelerinin geçerli olduğu organik bir bütündür. Zaten gerek bilerek ve gerekse bilmeyerek bu cemiyeti, varlığını koruması için harekete sevk eden unsur da bu organik birliktir. Cahiliyet cemiyetine karşı kendi varlığını savunmak ve ne şekilde olursa olsun, varlık ve bütünlüğünü tehdit eden tehlike unsurlarını yok etmek için bu organik birliğe dayanır.
Cahiliye soyut bir “nazariye” ile değil de, böylesine bir hareket mekanizmasına sahip bir cemiyet tarafından temsil edildiği için, bu cahiliyeti iptal etmek ve insanları bir kere daha Allah’a bağlamak davasının soyut bir nazariyede temsil edilmesi ne doğrudur ve ne de yararlıdır. Çünkü böyle bir tutum fiilen yürürlükte olan cahiliyeyi yok etmek için gerekli olan “daha üstün olma” prensibini bir kenara itelim, fiilen yürürlükte olan organik bir mekanizmaya sahip bulunan cahiliyeye bile denk olmayacaktır. Oysaki fiilen yürürlükte olan bir varlığı ortadan kaldırıp yerine özellik, metot, esas ve detaylar bakımından taban tabana zıt olan bir başka varlığı yürürlüğe koyabilmek için, ileri sürülecek varlığın üstün olması gerekir. Daha doğrusu bu yeni hareketin nazari ve pratik dayanakları, fertleri arasındaki bağlılık, yakınlık ve tutkunluk bakımından, fiilen yürürlükte bulunan cahiliye cemiyetinden daha güçlü, aksiyoner ve organik bir toplumda temsil edilmesi şarttır.”[5]
“İslam hiç bir zaman mücerret bir nazariye olarak ortaya çıkmayı kabullenmez. Dileyenin inanç olarak benimsemesi ve ibadetlerini bir alışkanlık eseri olarak yerine getirmesi, sonra bağlılarının fiilen yürürlükte olan ve hareket halinde bulunan cahiliye cemiyetinin bünyesi içerisinde bir uzuv ve bir fert olarak devam edip gitmelerine müsaade etmez. Zira onların bu şekildeki varlığı, sayıları ne kadar çok olursa olsun, İslam’a “fiili bir varlık” kazandıramaz. Çünkü cahiliye cemiyetinin bünyesi içerisine karışmış, “teorik yönden Müslüman” fertler, bu toplumun isteklerine uymaya kesinlikle mecbur kalacaklardır.”[6]
“Bu yüzden daha ilk anda İslam’ın nazari temelinin (yani akidenin) harekete dönük ve organik bir toplumda temsil edilmesi gerekir. İslam’ın ortadan kaldırmayı amaçladığı harekete dönük ve organik cahiliye toplumundan apayrı, müstakil olan bir başka harekete dönük ve organik bir cemiyet meydana getirmesi kaçınılmaz bir şarttır.”[7]
“Bu din, bunları (yani kullara kulluğu) ortadan kaldırmak, insanı Allah’tan başkasına kulluk etmekten kurtarmayı ilan etmek için gelmiştir. Bu yüzden alemşümul fermanına muhalif olan “pratiği” ortadan kaldırmak ve tüm yeryüzüne kendi pratiğini yaymak için beyan ve hareketle teşebbüse geçer. Allah’ın otoritesi ve şeriatına dayanmayıp kendi otoritelerini hakim kılmaya çalışan siyasi güçlere vurucu darbeler yöneltmekten kaçınmaz.
Hiçbir otoritenin karışması söz konusu olmadan insanların “beyan”ı serbestçe dinlemeleri ve sonrasında siyasi, iktisadi, içtimai bir nizamın kurulabilmesi için, engel olan siyasi güçlere karşı çıkmak ve onlara karşı kuvvet kullanmak gereklidir. Bu nizam, hakim olan güçleri ortadan kaldırdıktan sonra kurulabilir. Hakim güçler ister katıksız siyasi karakterli olsun, ister ırkçılıkla karışık bir mahiyet taşısın, isterse aynı ırk arasında sınıfçı bir karakter taşısın fark etmez.
İslam’ın amacı, insanlara inanç sistemini zorla benimsetmek değildir. Asla! Fakat İslam insanları kula kulluktan kurtaran alemşümul bir hürriyet fermanıdır. O her şeyden önce insanın insana tahakkümü esasına dayanan, insanın insana tapındığı düzenleri ve hükümetleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Artık bundan sonra fertler bilfiil hürdürler. Siyasi baskıyı ortadan kaldırdıktan, akıl ve ruhlarını aydınlatıcı beyan nuruyla aydınlığa kavuşturduktan sonra kendi iradeleriyle diledikleri inancı benimseyebilirler. Hürdürler. Fakat bu hürriyetin manası, insanların kendi heva ve heveslerini ilah edinmeleri veya kendi istekleriyle kullara kul olmaları yahut Allah’tan başka birbirlerini rab edinmeleri demek değildir. Yeryüzünde insanları egemenliği altında bulunduran nizamın tek kaidesi, bir tek Allah’a kul olmaktır. Bu da sırf O’nun şeriatını nizam olarak seçmekle olur. Bundan sonra her fert –bu alemşümul nizamın gölgesinde- dilediği inancı seçsin!”[8]
“Bu yüzden İslami hareket, pratik hayatın tümünü onlara denk olan tedbirlerle karşılar. İnanç ve düşünceleri düzeltmek için “davet” ve “beyan” prensipleriyle karşı koyar. “Kuvvet” ve “cihad” tedbirleri ile de cahiliyeyi ayakta tutan kurum ve otoritelere karşı koyar. ... İslam öyle bir harekettir ki, maddi otoritelerin karşısında beyan ile yetinmediği gibi, ferdi vicdanlara karşı da maddi baskıyı seferber etmez, kuvvet kullanmaz. Kuvvet de anlatmak ve beyan gibi bu dinin takip ettiği bir metottur.”[9]
Mücadelenin yöntemi:
“Allah’u Teala buyuruyor ki:
“Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için onu bölüm bölüm indirdik, onu azar azar indirdik.” (İsra 17/109)
Hem “bölüm bölüm” indirmek kastolunmuş, hem de “ağır ağır” indirmek. Böylece nazariye şeklinde değil, bilakis “canlı bir teşekkül” şeklinde ortaya çıkan akide binasının kurulması tamamlanmak istenmiştir.
Bu dinin bağlıları iyi bilmelidirler ki, bu din aslında nasıl Rabbani bir din ise, onun hareket metodu da tamamen Rabbani ve esas tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki bu dinin hakikatini, hareket metodundan ayırmak mümkün değildir.”[10] “Ve ne zaman olursa olsun Allah’u Teala’nın ilk defa Müslüman bir ümmeti ortaya çıkardığı şekilde yeniden Müslüman bir ümmeti vücuda getirmek isteyen her hareket de aynı o metodu takip etmek mecburiyetindedir. Müslüman bir ümmet ancak bu metotla meydana getirilebilir.”[11] “Bu metot belirli bir merhalenin, belirli bir ortamın ve ilk Müslüman cemaatin neşet etmesine has belirli şartların metodu değildir. Bu öyle bir metottur ki, ne zaman olursa olsun o olmadan bu din binası asla yükselemez.”[12] “İslam’da “metot” “realiteye” eşittir. Aralarında hiç bir ayrılık yoktur. Hiç bir yabancı metot sonuçta İslam’ı gerçekleştiremez. Yabancı metotlar beşeri düzenlerini gerçekleştirebilirler. Fakat bizim nizamımızı gerçekleştiremezler. Akide ve nizam tutkunluğu gibi her türlü İslami harekette metodun tutkunluğu da zaruridir.”[13]
Kur’an Metodunun özellikleri
1-   Mücadelenin başlangıcı (ilk yapılması gerekenler):
“(Vahyin ilk indiği dönemde) İslam’a giren kişi, giriş kapısının eşiğinde cahiliye dönemindeki her şeyi sıyırıp atıyordu. İslam’a girdiği anda, cahiliye devrinde yaşadığı hayattan büsbütün ayrı olan yeni bir devrin başladığını hissediyordu. Cahiliye dönemindeki bütün alışkanlıklarının karşısında kuşkulu, çekingen, şikayetçi bir tavırla durur ve onların “İslam’la bağdaşmayan pislikler” olduğunu hissederdi.”[14]
“O neslin Müslüman’ı içinde bulunduğu cahiliye ortamından, onun örfünden, düşüncelerinden, adet ve ilişkilerinden sıyrılmıştı. Bu sıyrılış şirk akidesinden tevhid akidesine, cahiliye düşüncesinden İslam düşüncesine doğru bir sıyrılıştı. Bu sıyrılış yeni bir yönetim altındaki yeni bir İslam cemiyetine katılmaktan doğuyordu. Bu cemiyet ve yönetimin sağladığı yetki, görev ve bağlılıklardan ileri geliyordu.
Bu nokta, yolların ayrılış noktası, yeni bir yolda ilerlemenin başlangıcı idi. Cahiliye cemiyetinin yürürlükte tuttuğu her türlü geleneklerin, düşüncelerin ve hakim olan değer ölçülerinin baskılarından sıyrılmasını sağladığı hafiflik içinde adım atılan engin bir yürüyüştü.
Biz de bugün bir cahiliye içindeyiz. Tıpkı İslam’ın ilk geldiği günlerdeki cahiliye gibi. Hatta daha da kötü. Çevremizdeki her şey cahiliye damgasını taşıyor. İnsanların düşünceleri ve inançları, alışkanlık ve gelenekleri, kültür kaynakları sanat ve edebiyatları, yasa ve nizamları... Hatta İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam düşüncesi, İslam felsefesi olarak saydığımız şeylerin pek çoğu da bu cahiliyenin ürünüdür.”[15]
“Yolumuzdaki ilk adımlarımız, bu cahiliye cemiyetinin ve onun değer yargılarının, düşünce sisteminin dışına çıkmamızdır. Yolun yarısında onunla karşılaşmamak için değer ölçülerimizden, düşünce sistemimizden, az veya çok sapmamamızdır. Hayır! Biz ve onlar, yolların ayrılış noktasında bulunuyoruz. Bir adım bile onları takip edersek, şüphesiz metodumuzun tümünü ve yolumuzu kaybederiz.”[16]
2-   Mücadelenin merhaleleri:
“(Bu din uğrunda ortaya konacak mücadele merhalelerden oluşur.) Her merhalenin gereklerini ve pratik ihtiyaçlarını karşılayıcı bir takım araçları vardır. Her merhaleyi bir sonraki merhale takip eder.”[17]
“Kur’an’ı Kerim, tam on üç yıl boyunca Mekke’de, Resulullah’a inmeye devam ederek tek bir davadan bahsetti. Değişmeyen tek bir davadan... ... Mekke dönemi boyunca bu dinin başlıca davası, en büyük davası, temel davası olan “akide” ile ilgilendi. Uluhiyet ve ubudiyette beliren ve ikisi arasındaki ilişkileri düzenleyen, başlı başına bir kaide olan itikad davasını hallediyordu.”[18] “Yüce Allah bu hususun yeteri kadar açıklanmış olduğunu bilinceye, insanoğulları arasından seçilmiş bir kitlenin gönlünden bu dava tam bir şekilde mükemmelce kökleşip ve bu dine örnek teşkil eden pratik bir nizam kurma görevini omuzlarına yükleninceye kadar, bu temel davayı aşıp bu davanın üzerine kaim olduğu hayat nizamı ile ilgili bilgilere girişmemiştir.”[19]
“İmam İbn-ül Kayyim El-Cezvi, İslam’da cihad konusunu “Zad-ül Mead” isimli eserinin “Resulullah’ın peygamber olarak gönderilişinden Allah’a kavuştuğu ana kadar kafirleri ve münafıkları hidayete çağırışının safhaları” başlığını taşıyan bölümünde şöyle özetler:
“Allah’u Teala’nın ona ilk vahyettiği ayet “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” şeklindedir. Bu emir peygamberliğinin başlangıcıdır. Allah ona kendi kendine okumayı emrediyordu. Henüz ona tebliğ etmeyi emretmemişti. Sonra ona “Ey örtülere bürünen, kalk ve korkut!” ayetini inzal buyurdu. “Oku” fermanıyla başlayan vahyi ilahi “korkut” fermanıyla etrafa yayılmaya başladı. Daha sonra aşireti içindeki yakın akrabalarını korkutmasını emretti. Arkasından kabilesini korkutmasını. Daha sonra komşu kabileleri, bir müddet sonra tüm Arapları ve sonunda da tüm insanları korkuttu (inzar etti). ...”
İslam’da cihadın merhalelerini anlatan bu güzel özetten, bu dinin hareket metodunun asli ve derin özellikleri ortaya çıkar.”[20]
“Bu metot –görünen biçimi ve insan aklının sınırlı idraki itibariyle- Arapların kalbine girmek için gerekli yolların en kolayı değildi. ... Onlar “La İlahe İllallah” cümlesinin, uluhiyetin en önemli özelliğini gasp eden yeryüzü kaynaklı sultalara karşı bir başkaldırma olduğunu, Allah’ın izni olmaksızın kendilerince uydurdukları yasalara göre hükmeden otoritelere karşı çıkmak demek olduğunu biliyorlardı. ... İşte bu yüzden bu daveti –ya da bu inkılap hareketini- o derece şiddetli bir şekilde karşıladılar. Herkesin bildiği o savaşlarla karşı koymak istediler.”[21]
Hz. Muhammed, intikam duygularının yiyip bitirdiği, çatışma ve münakaşaların parçalayıp yok ettiği Arap kabilelerini bir araya getirmeyi amaçlayan bir Arap kavmiyetçiliği şuuru uyandırabilirdi. Sömürgeci imparatorluklar tarafından gasp edilmiş topraklarını kurtarmak için davasına kavmiyetçi bir yön verebilirdi.”[22] “Fakat Alim ve Hakim olan Allah’u Teala, Resulünü böyle bir yöne yöneltmedi. O’nu “La İlahe İllallah”’ı açıklamaya, böylece hem kendisini hem de çağrısına icabet eden azınlığı bunca sıkıntılara katlanmaya yöneltti.”[23] “Yeryüzünü Bizanslı veya Persli tağutun elinden kurtarıp Arap toplumunun eline vermek çıkar yol değildir. Tağut her yerde tağuttur.”[24]
“Resulullah bu dinle gönderildiği zaman, Arap toplumu adalet ve servet dağılımı bakımından bir toplumun düşebileceği en kötü durumda idi. ... Hz. Muhammed içtimai bir bayrak dalgalandırarak, yüksek tabakaya karşı savaş açabilirdi. Ve gayesini; durumun düzeltilmesi, zenginlerin ellerinde bulunan malların alınıp, fakirlere verilmesine kadar ilerletebilirdi.”[25] “Alanın da verenin de Allah’ın koyduğu bir nizamı yerine getirme fikriyle hareket etmesi, Allah’a itaat etmeyi ve böylece dünya ve ahirette iyiliğe ulaşmayı umması gerekir. Ancak böyle olursa, gönüller hırsla yarılıp kavrulmaz; kalpler kinle dolup taşmaz; Bütün işler kılıç ve kırbaç altında, korku ve dehşet içinde yürümez; kalpler fesat bulmaz, ruhlar bozukluk hissetmez. Ve “La İlahe İllallah” esasından başka esaslar üzerine kurulan düzenlerde olduğu gibi korkunç sonlar meydana gelmez.”[26]
“Denilebilir ki, Hz. Muhammed davasını, ahlakı düzeltecek, toplumu temizleyecek, vicdanları arıtacak bir ıslahat (Reform) çağrısı olarak açıklayabilirdi. ... O takdirde bu pisliklerden rahatsızlık duyan, ıslah ve arıtma çağrılarına icabet etmekten iftihar ve vicdan rahatlığı bulan temiz insanların desteğini yanında bulurdu.”[27] “Ahlak ancak, ölçüler koyan ve değerler sistemini yerleştiren bir akide temeli üzerinde kaim olabilir (ayakta durabilir). Ayrıca söz konusu ölçü ve değerler sistemini ayakta tutan siyasi egemenlik ile bu siyasi egemenliğin sahip olduğu, herkese kabul ettirdiği ceza-mükafat yetkisi de inançsız var olamaz. Buna göre inanç sistemi yerleştirip ona dayalı siyasi bir hakimiyet kurmadıkça, söz konusu değerler sisteminin tümü ve bu değerlere dayanan ahlak; kuralsız, otoritesiz, mükafat ve ceza biçme yetkisi olmayan dağınık bir şey olurdu.”[28]
3-   Mücadele esnasında toplumların problemleri ve ihtiyaçlarına yaklaşım:
“İslam toplumu fiilen ortaya çıkınca, tabiatı itibariyle onun bir takım nizam ve hükümlere ihtiyacı olur. İşte o zaman bu din hüküm ve nizamlar koymaya başlar.”[29] “Bu din, farazi çözümler getirmek için varsayıma dayalı problemler ortaya sürmez... Bugün İslam’dan bir takım nazariye ve kalıplara göre nizam koymasını, hayata hükmeden kanunlar ortaya atmasını isteyenlere gelince... Yeryüzünde sadece Allah’ın şeriatı ile hükmedecek, ondan başka bütün şeriat taslaklarını reddedecek ve elindeki kuvvetle inandığı nizamı kabul ettirip uygulayacak, bilfiil gerçekleştirecek bir cemiyet bulunmazken... İslam’ın böyle olmasını isteyenler, bu dinin tabiatını, hayata nasıl hakim olduğunu, Allah’ın istediği şekliyle hayata nasıl intibak ettiğini bilmiyorlar ve anlamıyorlar demektir.”[30]
“Ben, içine düştükleri bu çıkmazın başlangıç noktasını biliyorum.
Bu çıkmazın başlangıç noktası, içinde yaşadığımız cahiliye toplumunu Müslüman toplum sanmalarıdır. İslâm düzeninin ve fıkhi kurallarının, bugünkü organik yapısı ile sahip olduğu ahlâk ve değer yargıları ile bu cahiliye toplumunda uygulanabileceğini sanmalarıdır!”[31]
“(İslam) toplum(u) meydana gelmeden önce fıkıh ve yönetim biçimi ile ilgili hükümler alanında çalışma yapmak, havaya tohum serpmek gibi insanın kendini aldatmasıdır. Tohum havada yeşermediği gibi, İslâm fıkhı da boşlukta gelişmez.”[32]
“İslâm düzeni kurallarının, devlet yapısının ve fıkhi hükümlerinin uygulanması için çözüm yollarını araştıran yazarları en başta yanılgıya düşüren şey, yüksek danışmanlar kurulu (ehl’i hal ve'l akd) üyelerinin ya da şura ehlinin; kendilerini aday göstermeden, propaganda yapmadan seçilme yöntemleridir. İnsanların birbirini tanımadığı, yeterlilik, dürüstlük ve güvenirlilik terazisi ile ölçme imkânına sahip bulunmadığı içinde yaşadığımız bu toplumda nasıl olacak bu durum? Yine devlet başkanının seçilme yöntemi de onları şaşırtmaktadır. Devlet başkanını bütün halk mı seçecek, yoksa yüksek danışmanlar kurulu mu aday gösterecek? Yüksek danışmanlar kurulunu -kendi propagandalarını yapmayacakları ve kendilerini aday göstermeyecekleri için- Devlet başkanı seçeceğine göre, bu adamlar nasıl tekrar dönüp devlet başkanını seçecekler? Bu durum değerlendirme yaparken etkisini göstermeyecek midir? Bunlar dönüp imamı seçeceklerine, birini aday göstereceklerine göre, en büyük sorumluluk sahibi devlet başkanı üzerinde etkinlikleri olmayacak mı? Bu durum devlet başkanını kendisine taraf olanları seçmeye, bu seçimi yaparken öncelikle bunu göz önünde bulundurmaya zorlamayacak mı?
... Faize dayalı banka işlemleri, faize göre belirlenen kuralları ile sigorta şirketleri... Nüfus planlaması ve daha bilmem neler?.. Araştırmacılar bu ve benzeri "problemlerle" uğraşıp durmaktadırlar, bu "problemler"e ilişkin karşılaştıkları fetva istemlerine cevap yetiştirmeye çalışmaktadırlar.”[33]
“Günü gelince -cahiliye karşısında oluşumunu gerçekleştirdikten, hayat içinde harekete geçtikten sonra- bu özel toplum; bankalara, sigorta şirketlerine, nüfus planlamasına ihtiyaç duyabilir de duymayabilir de... Çünkü biz daha şimdiden bu toplumun ihtiyacının aslını, boyutunu ve şeklini belirleyemeyiz. Bu yüzden bu ihtiyaçlara göre kurallar da koyamayız. Aynı şekilde bu dinin elimizde bulunan hükümleri cahiliye toplumlarının ihtiyaçlarına uymazlar, onlara cevap verecek nitelikte değildirler. Çünkü bu din daha baştan bu toplumların varlığını meşru saymıyor, onların varlıklarını sürdürmelerinden hoşnut değildir. Bu yüzden cahiliye toplumu oluşundan kaynaklanan ihtiyaçlarını tanımak zorunlu değildir. Bunlara cevap vermek gereğini de duymaz.[34]
Sonuç
“Çevremizi kuşatan cahiliye, bazı ihlaslı İslam davetçilerinin sinirleri üzerine baskı yaparak onları İslam metoduna göre hızlı adımlarla ilerlemeye zorladığı gibi, zaman zaman da onları sıkıştırmaya yönelerek kendilerine şöyle sorular sormaktadır: “Davet ettiğiniz nizamın detayları nerede? Onu tatbik için yeni usullere uygun ne gibi incelemeler, araştırmalar ve uygulamaya hazır hukuk tasarıları hazırladınız?” Sanki günümüzde İslam şeriatını uygulamak için insanların yegane eksiği fıkhi araştırmalar ve İslam fıkhi ile ilgili hükümlermiş gibi... Sanki insanlar Allah’ın hakimiyetine teslim olmuş, onun şeriatı uyarınca yönetilmeye razıdır da, sadece müçtehitler tarafından yeni usullerle düzenlenmiş hukuk tasarılarını bulamıyorlar... Bu durum, şu dine hürmet duyan her kalp sahibi insanın gülüp geçmesi gereken ciddiyetten yoksun bir maskaralıktır.
... Söz konusu zorlama manevrasını açığa çıkararak aşmak, Allah’ın şeriatından başka her türlü şeriatı reddetmek, Allah’ın şeriatına boyun eğdiğini ilan etmemiş olan bir toplumda sözde “İslam fıkhını modernleştirme” adı altında kalkışılan gülünç maskaralığa karşı direnmek, İslam davetçilerinin görevlerindendir. Batıl çalışmadan, havaya tohum saçmakla oyalanmaktan vazgeçmek, bu kirli oyunu reddetmek, onların vazifelerindendir.”[35]


[1] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. “La İlahe İllallah” hayat metodudur. Dünya yayınları. S. 94
[2] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. “La İlahe İllallah” hayat metodudur. Dünya yayınları. S. 94-95
[3] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. “La İlahe İllallah” hayat metodudur. Dünya yayınları. S. 95-97
[4] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. “La İlahe İllallah” hayat metodudur. Dünya yayınları. S. 98-104
[5] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Müslüman cemiyetin doğuşu ve özellikleri. Dünya yayınları. S. 54-55
[6] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Müslüman cemiyetin doğuşu ve özellikleri. Dünya yayınları. S. 55-56
[7] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Müslüman cemiyetin doğuşu ve özellikleri. Dünya yayınları. S. 56
[8] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Allah yolunda cihad. Dünya yayınları. S. 72-73
[9] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Allah yolunda cihad. Dünya yayınları. S. 66
[10] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 47
[11] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 46
[12] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 47-48
[13] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 451
[14] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Eşsiz bir Kur’an nesli. Dünya yayınları. S. 20
[15] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Eşsiz bir Kur’an nesli. Dünya yayınları. S. 21
[16] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Eşsiz bir Kur’an nesli. Dünya yayınları. S. 23
[17] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Allah yolunda cihad. Dünya yayınları. S. 66
[18] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 25
[19] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 26
[20] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Allah yolunda cihad. Dünya yayınları. S. 63-65
[21] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 27-28
[22] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 28
[23] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 29
[24] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 29
[25] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 30
[26] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 31
[27] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 33
[28] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 34
[29] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 39
[30] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 39-40
[31] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55
[32] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55
[33] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55
[34] Seyyid Kutub. Fizilal’il Kur’an. Yusuf 12/55

[35] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. Kur’an metodunun tabiatı. Dünya yayınları. S. 50-51

iSLAMİ YORUM DERGİSİ

41 Yorum

Diğer Haberler

İslami mücadelenin/İslamcılığın dünü bugünü

Pakistan Cemaat-i İslami : İslam Devrimi Bize Örnektir

Ahmet Varol "Nahda Hareketi" ni anlatıyor...

İhvan-ı Müslimîn Teşkilatı -Fikri ve Siyasi Yapı-

Manevi Kuvvet / M.Hüseyin Fadlullah

Seyyid Kutub'a Göre İslami Mücadele / Nureddin Yıldız

Birleşik Mezhepli Düzen ve Ayrışık Mezhepçi Düzen Müsabakası ve Yeni İslami Düzen Tasavvuru

İnsana Köleleşmeye karşı : Tevhid ve Adalet'e hizmet etme : Ümmet Bilinci Oluşturma / Nurullah Erkoç

Hareket Fıkhımızın Muhteva ve Formu / Fırat Toprak

’Fethullah Gülen Hareketi Alternatif Bir Model Olabilir mi?

Islah,Tecdid ve Gelenekçi Yenilikçilik / Atilla Fikri Ergün

"Kur'an ve Peygamber ayrılmaz bir bütündür"

İslami Kimlik İnşası / Ramazan Kayan

Müslüman Zihnin Sömürgeci Kalıplardan Özgürleşmesi / Yusuf El-Habbaz

"İslamiyet İkinci Kimlik Olmayı Kabul Etmez" / Ahmet Yıldız

İslam, Batı ve Modernitenin Meydan Okumaları / Tarık RAMAZAN

   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz