Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


‘Arap Kuranı’ndan ‘Türk İslamı’na; İlahî Kelama Reva Görülenler / Doç. Dr. Fethi Ahmet Polat
Kuran-ı Kerim, tarihsel/olgusal bir unsur olarak Arap dilini kullanmış olduğundan, sırf bu tarihsel yöne işareten bir ‘Arap Kuranı’ söz konusu olabilir; ancak dilsel formların yüklendikleri bu anlamlar, Kuran’ın anlam örgüsü içerisinde kendisine evrensel karakterler kazanır. Öyle ki bu karakterin farkında olmayan bir Arap okur dahi Kuran’ı anlamaktan çok uzak olabilir. Hatta sadece Arap dilinin kullanımları esas alındığında, İbn Teymiyye’nin işaret ettiği gibi, yanlış anlamalar da söz konusu olabilir.
31/07/2011 / 08:49

Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü”, “Arap Arap’a yüzün kara demiş”, “Anladıysam Arap olayım”, “Arap’ın derdi kırmızı pabuç”, “İşleri Arap saçına döndürmek”, “Arap uyandı ya da Arap’ın gözü açıldı” ve “Arap’ın yâlellisi” gibi atasözleri ve deyimler, Türkçede sıklıkla kullanılır.1 Literatüre pek fazla girmese de halk arasında “Arap yağı bol bulunca orasına burasına sürermiş” şeklinde daha aşağılayıcı sözler de vardır. Dolayısıyla ülkemizde Arap dendiğinde çok da iyi çağrışımlar olmaz hafızalarda… Mezkûr bakış açısının Osmanlılardan bu yana Anadolu topraklarında biraz da bilinçli bir tercih olarak geliştirilen bir tavrı yansıttığını söylersek abartmış olmayız.2 Ne gariptir ki Arap dünyasında da Türkler için benzer atasözleri vardır. Türklerin Arapları resmederken kullandığı kurnazlık, döneklik, kirlilik gibi tanımlamalar; bu sefer Arapların Türkleri resmetmek için kullandıkları adaletsizlik, zulüm gibi sıfatlarla yer değiştirmiştir. Oysa aynı dine mensup bu halkların, müşterek idealler için asırlarca birbirine omuz verdiği düşünülürse, özellikle Birinci Dünya Harbi’nden sonraki gelişmelere paralel olarak artış gösterdiği düşünülen bu tür menfi tanımlamaların, iyi niyetli olmadıkları kuşku götürmeyen kişi, grup ya da devletler tarafından aramıza atılan nifak tohumları olduğu düşünülebilir.

Benzer bir durumun özellikle cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllar ve bundan on-on beş yıl kadar öncesinde Türkiye’de, bu sefer daha özel bir mesele bağlamında dile getirildiğini görmekteyiz. Kuran’ı inmiş olduğu dil ve sosyo-kültürel çevrenin renginden farklı tonlarda anlama çabaları, Türkçe Kuran ve Türkçe ezan taleplerinden Türk İslamı’na uzanan tartışmalarla birlikte ülkemizde uzunca bir süre telaffuz edilmiştir. Sosyo-kültürel bir olgunun, İslam’ın ideal -hatta tek sahih- örneği olarak lanse edilmesine gayret eden çevrelerin, bizden olmayan milletlerin Kuran ve İslam anlayışlarını aşağılayan bir söylem eşliğinde ortaya çıktıklarına şahit olunmuştur. Arapça indiği hakikati ortada dururken, Kuran’ın indiği dile ithamda bulunma cüret ve cesareti gösteremeyen bazı kimselerin, ‘herkes Kuran’ı anladığı dilde okusun’ şeklindeki masum tutamağa dayanarak ‘Kuran Araplara ait değildir’ iddiasıyla ortaya çıktıkları biliniyor. Kuran’ın Arapların malı olmadığı aşikâr olsa da bu söylemlerin gerisinde yatan niyetin sadece bu kadarcık bir kazanımla tatmin olmayacağı da konuya vakıf olanların malumudur. Meselelerin bilimsel bir tartışma ortamından ziyade ideolojik zeminlerde tartışmaya açılması, acıdır ki makul, tutarlı bir yaklaşımın ortaya çıkmasına engel olmuş, iyi niyetli ya da art niyetli teşebbüsler bu kavga-gürültü ortamında akim tartışmalar olarak sahneye çıkmış ve inmişlerdir. Doğrusu problemin en temel argümanı hala cevaba muhtaç bir şekilde önümüzde durmaktadır: Bunca asırdır okuduğumuz, anlamaya çalıştığımız kitabımız, altı üstü bir ‘Arap Kuranı’ndan mı ibarettir?

Kuran’ın açık nasları dikkatle okunduğu zaman, şu hususun altının özenle çizildiği dikkatimizi çeker: “Anlayasınız diye biz onu Arapça indirdik (Yusuf 12/2; ez-Zuhruf 3).”, “Böylece biz Kuran’ı Arapça bir hüküm ve hikmet olarak indirdik. Şayet, sana gelen bunca ilimden sonra o muhaliflerin keyiflerine uyacak olursan, Allah’ın cezasından seni koruyacak ne bir dost, ne de bir hâmi bulabilirsin (er-Ra’d 13/37).”, “Şüphesiz biz onların: "Kuran'ı ona ancak bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kuran) apaçık bir Arapçadır (en-Nahl 16/103).”, “(Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kuran olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kuran) kendileri için bir ibret ortaya koyar (Tâhâ 20/113).”, “(Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye apaçık Arap diliyle senin kalbine indirmiştir (eş-Şuarâ 26/195-196).”, “Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi (eş-Şuarâ 26/198-199).”, “Korunsunlar diye pürüzsüz Arapça bir Kuran indirdik (ez-Zümer 39/28).”, “Bu, Arapça bir Kuran olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır (Fussilet 41/3).”, “Böylece biz sana Arapça bir Kuran indirdik ki, şehirlerin anası (olan Mekke) halkını ve etrafındakileri uyarasın ve hakkında hiç şüphe bulunmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutasın (eş-Şûrâ 42/7).”

Yukarıdaki ayetleri herhangi bir yoruma tabi tutmayan yüzeysel bir okuma dahi Kuran’ın Arabî karakterine yapılan güçlü vurgunun farkına varacaktır. Mesele bu kadarlık bir vurgu ile de kalmış değildir. Hakikat şu ki, yine yüzeysel bir okuma yapıldığında, bu Arabî karakterin, Kuran’da onlarca örnek tarafından desteklendiği görülür. Bu örnekler kimi zaman itikadî, kimi zaman hukukî, kimi zaman sosyal, kimi zaman da kültürel kodlar şeklinde verilmektedir. Örneğin şu ayet, oldukça belirgin bir Arabî karakterin naslara yansımasından başka bir şey değildir: “Sana hilâlleri sorarlar. De ki: Onlar insanlar için; özellikle hac için vakit ölçüleridir. Evlere arka tarafından girmeniz erdem sayılmaz. Gerçek erdem, haramlardan sakınanların gösterdiği erdemdir. Öyleyse evlere kapılarından girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki umduğunuza kavuşasınız (el-Bakara 2/189).”

Doğrusu yukarıdaki ayetin elde edilen ilk görüntüsü, birçok okuru tatmin etmeyen, hatta dikkatli okurları şaşkınlığa sevk eden bir yapıdadır. Bu sebeple ayet hakkında doyurucu bir anlam elde etmek isteyenlerin, mutlak surette ek bilgi ya da kabiliyetleri devreye sokmaları gerekir. Bundan olsa gerek, usûl ulemasından bazıları, örneğin Vâhidî, sebeb-i nüzûl bilgisi olmadan (en geniş anlamda Kuran’ın indiği ortamın muhatabı olan Arabî karakteri oluşturan sosyo-kültürel ve ekonomik koşullar bilinmeden) Kuran’ın anlaşılmayacağını söyleyecek kadar işi ileri götürürler. Bu açıdan birçok âlimin yukarıdaki ayeti örnek gösterdiği ve sebeb-i nüzûl olmadan bu ayetin net olarak anlaşılamayacağını söylediklerini hatırlatalım. Her ne kadar Kuran’ın Arabî karakterine yaptığı güçlü vurgu sebebiyle söz konusu yaklaşımların işimize geldiği düşünülse de aslında bu yaklaşımın aşırılığına ve Kuran’ın nüzûl sebepleri olmaksızın salt Kuran olarak mucize olduğuna işaret etmek isteriz.

Konuyla ilgili örneklerin sayısını çoğaltmak mümkündür. Kız çocuklarının toprağa gömülmesi, haram aylar algısı ve evlatlık müessesesi gibi baskın Arap karakterli örneklerin Kuran’ın anlam dünyasında kendisine yer bulması bunlardan sadece bazılarıdır. Ne var ki Kuran-ı Kerim biraz daha dikkatli okunduğunda, ilk elde göze çarpmayan daha başka Arabî karakterdeki unsurların da Kuran’da ciddi yer aldığı görülecektir. Bu örneklerden bize göre en ilginci, kültürün dile kattıkları ya da dilden götürdüklerine dair bir örnek olarak ele alınabilecek Tâhâ 102. ayetidir. Makale, bu ayet özelinde, Kuran’ın Arabî karakterine dikkat çekmeyi hedeflemektedir.

Söz konusu ayette Rabbimiz; "يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًا" buyurmaktadır. Ayetin tercümesi muhtelif meallerde şu şekilde verilmektedir: “O gün ki, sûr üfürülecek ve mücrimleri o gün göm gök mahşere toplayacağız (Elmalılı); O günde sûra üflenir ve biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız (Diyanet Açıklamalı Meali); O gün sûra üflenir ve o gün suçluları, gömgök (kör bir durumda) süreriz (Süleyman Ateş); Sûrun üfürüleceği gün o mücrimleri gözleri göğermiş bir halde haşrederiz (Abdülbaki Gölpınarlı); Boru öttürüldüğü gün Biz günahlıları gözleri dönmüş olarak derleyeceğiz (İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu); “O gün ki, sûra üflenir; o gün ki, suçlu olanları, gözleri [dehşetten] donuklaşmış olarak bir araya toplayacağız (Muhammed Esed).”

Doğrusu yukarıdaki mealler, gömgök olmuş bir gözün (zürkâ Arap dilinde mavi anlamına gelmektedir ve yüzdeki çift uzuvların Arap dilinde müennes (dişil) kelimeler olarak kabul edilmesine uygun olarak gözün sıfatı olan müennes bir kelimedir) bu bağlamda ne anlama geldiğini açıklamaktan uzak görünmektedir. Bundan olsa gerek bazı mealler gözlerin dönmesinden bahsetmiş, kimilerinde ise korkudan gözlerin donup kaldığı ifade edilmiştir; ancak bu ayetin daha açık bir anlam kazanması, belki de Kuran’ın Arabî karakterinin göz önüne alınması ile mümkün olacaktır. O halde gök gözün (zürkâ) Arap dilinde ne anlama geldiği bilinirse, konu kendiliğinden hallolacaktır.

Taberî’nin de ilk tercihi olan görüşte Ezherî ve Zeccâc, kelimenin aşırı derecede susuz kalmış insanı anlatmak için kullanıldığını söyler.3 Buna göre kıyameti ayne’l-yakîn müşahede etmelerinden dolayı ortaya çıkan şiddetli susuzluk sebebiyle inkârcıların gözlerinde bir değişiklik husûle gelir ki, gözlerin bu değişimi ‘zürka’ ile ifade edilir. Dolayısıyla onun ilk tercihi ‘zürkâ’ ifadesinin, ‘şiddetli susuzluk çeken’ anlamında olmasıdır. Bu tercihi destekleyen bir Kuran ayeti de yok değildir aslında. Meryem suresinin 86. ayetinde “Günahkârları da susuz olarak cehenneme süreceğiz” buyrulması buna bir delildir.

Taberî, zayıf bir görüş olarak da kâfirlerin bu durumda görme duyularını yitirerek kör olacaklarını dile getirir ve Kuran’ın bir diğer ayetini, (“Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız (el-İsra 17/97).”) buna delil olarak sunar.4 Benzer bir durum Ferrâ’dan da rivayet edilir.

İbn Kesir’e göre gözün gök renginde olması, şiddetli bir korku durumunda gözün aldığı hali ifade etmek için kullanılır.5 Tâhir b. Âşûr zürka kelimesinin, güneşin batışının ardından gökyüzünün aldığı koyu mavi rengi anlatmak için kullanıldığını, vücudun zedelenmiş bir bölümünün tıpkı yanmış gibi göğermesini de Arapların bu kelime ile anlattıklarını söyler.6 Şevkânî ise bu kelimenin, kedilerin gözünde olduğu gibi, gözün karasındaki yeşil rengi anlatmak için kullanıldığını ifade eder.7 Âlûsî de bu açıdan güzel bir yorum getirmekte ve aslında burada kâfirlerin bedenleri göğermiş bir halde haşredileceklerini söylemektedir. Ona göre bedenler ancak çok şiddetli sıkıntılarla yüz yüze geldiğinde ya da taravetini, tazeliğini kaybettiğinde göğermektedir.8 Bundan olsa gerek kimileri kelimenin Araplar tarafından kül rengini anlatmak için kullanıldığını söyler.9 Bikâî dayak yiyen bir adamın vücudunun (çürük içinde kalması sebebiyle) göğermesine dikkatlerimizi çeker.10 Dolayısıyla meallerde ‘göğerme’ şeklindeki tercihlerin bu etimolojik izaha dayanıyor olması gerekir.

Burada şöyle bir sual sorulabilir: Kuran’ın bir yerinde “(Resulüm) bunları an ve sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma, onları o, ancak öyle bir güne erteler ki o gün gözler belerir (İbrahim 13/42)” ayetinde gözlerin fal taşı gibi açılacağı, kâfirlere amel defterlerini okumalarının emredileceği söylenirken bu körlük de nerden çıkıyor?

Müfessirlerin kıvrak zekâsı buna da bir çözüm bulmuştur. Buna göre ya iki ayrı andan bahsedilmektedir (İbn Abbas bu kanaattedir11 ve buna göre kafirlerin hem kör hem de gök gözlü olacakları iki an olmalıdır. Evvela gök gözlü olacaklar, daha sonra görme hassalarını yitireceklerdir.12) ya da Ebu Müslim el-Mutezilî’nin dediği gibi her ikisi de aynı anda olan ve anlamca birbiriyle çok uyumlu olan iki durum söz konusudur: Kâfirlerin o gün göremeyecekleri doğrudur; bir şeyi tam olarak seçemeyen kimse, baktığı objeyi hiç olmazsa bir parça görebilmek için gözünü iyice ona diker; işte ayet aslında bu durumu ifade eder.13

Bazı tefsirlerde dikkat çekilen bir başka mana, zürkâ kelimesinin, beyazlaşan göz (donup kalması sonucu siyahlarının kaybolması) için de kullanılmasıdır.14 Arapların kelimeyi bu anlamda kullandıkları da vakidir: “فلما وردن الماء زرقاً جمامه : Birikintisi beyaz (berrak) suya vardıklarında…” beyti buna delildir.15 İbn Kuteybe bu beyazlığın körlük sebebiyle oluştuğuna işaret eder.16

Bir başka yoruma göre de ayette, ulaşamadıkları nimetler konusunda kâfirlerin hüsranla son bulan karşılıksız arzularının kendilerinde meydana getirdiği hayal kırıklığı anlatılmaktadır.17 Hüsrana uğramış bir insanın durumu ve bu durumdan kaynaklanan bakışı nasıl ise inkârcıların o günkü bakışları da öyle olacaktır.

Hemen hemen bütün müfessirler ayette gözün bu hale gelmesini, şiddetli bir korku ya da şok edici bir durum ile ilgilendirirler. Dolayısıyla ayetin vermek istediği mesajı, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bütün müfessirlerin anladığı görülüyor. O halde ayetin ne kadar Arabî karakterde olursa olsun, herkes için benzer anlamları ifade ettiği söylenebilir. Ne var ki yapılan izahatların hiç birisi, neden bu durum için yeşil, kırmızı ya da sarı gibi başka bir rengin değil de mavinin kullanıldığını izaha yetmemektedir; çünkü insan gözü bu gibi durumlarda belki de göğermekten çok kızarmaktadır. Öyleyse kelimenin Arap dilinde özel bir arkaplanı olmalıdır. Nitekim bu arka plan, dikkatli kimi müfessirlerin gözünden kaçmayacaktır.

Zemahşerî şöyle bir yorumun da burada düşünülebileceğini söyler ki, bize göre hem tarihsel bir tanıklığa işaret ettiği hem de Kuran’ın Arabî karakteriyle örtüştüğü için oldukça makuldür: Göz renkleri içinde Arapların en sevmedikleri renk, mavi renk idi; çünkü Arapların baş düşmanı olan Bizans, mavi gözlü insanlardan oluşuyordu. Dolayısıyla Araplar düşmanlarını ifade etmek için, ‘kara ciğerli, kızıl sakallı, gök gözlü’ derlerdi.18وما كنت أخشى أن تكون وفاته ... بكفي سبنتي أزرق العين مطرق : Bakışlarını yere dikmiş, gök gözlü (ezraki’l-ayn) bir kaplanın pençelerinde Ömer’in katledileceğini hiç ummazdım ki korkayım.”19 Aynı şekilde Araplar birini hicvetmek istediklerinde bu kelimeyi kullanırlardı; “لقد زرقت عيناك يا ابن مكعبر ... كما كل ضبي من اللؤم أزرق : Ey İbni Muka’bir, gözlerin göğerivermiş/akı karasını kaplamış… Dabbî kabilesine mensup her bir adamın sahtekarlıktan gözlerinin göğermesi/akının karasını kaplaması gibi…”20 Aynı ifadenin uğursuzluk anlamında istimaline dair örnekler de bulunmaktadır.21 Şair bu yüzden şöyle demiştir: “

Dolayısıyla bu ayette, en azından bir tercih dikkate alındığında, Arap’ın örfüne ait olan bir uygulamanın baskın şekilde kendisini gösterdiği müşahede edilmektedir. Zaten Arapça indirildiği sıklıkla söylenen bir kitap için bu oldukça tabiîdir. Ne var ki yukarıdaki soru hâlâ cevap bulabilmiş değildir. Acaba bu delil bize, bir Arap Kuranı ile baş başa olduğumuzu mu göstermektedir?

Kanaatimizce böyle bir iddiayı ne bu ayet ne de diğerleri haklı çıkarır. Öncelikle burada kullanılan ifade, yeryüzünde insanların konuştuğu hemen her dil içerisinde var olabilecek türden bir örnek hüviyetindedir. Her toplumda insanlar çeşitli renklere ya da olaylara çeşitli güçler, olağanüstülükler ya da uğursuzluklar atfederler. Kara kedi görmek birçok toplumun örfünde uğursuzluk olarak görülür ve bu durum o toplumların dillerine yansır. Beyaz renk birçok toplumda sadeliğin ve saflığın simgesidir. İnsanlar gerekçesini bulamadıkları sebeplerle bu renklere çeşitli anlamlar yükleyebilirler.22 Kişisel bir tecrübemi burada anlatmak isterim. Bundan yirmi yıl kadar önce lise yıllarımda Kahramanmaraş’ın Andırın ilçesinde bir dostumu ziyarete gitmiştim. Bu ilçeye bağlı Akifiye köyünün yoğunlukla Çerkez nüfusundan oluştuğunu görmüştüm. Oysa Çerkezler buraya daha sonra yerleşmişlerdi. Köyün yaşlı yerlilerinden dinlediğim bir hikâye, tam da ayette verilen örneğe uygun düşmektedir. Çerkezler ilk defa bölgeye geldiğinde köyün yerlileri; “başlarında kalpak, sarı saçlı, gök gözlü adamlar geldi” diyerek yabancılardan uzak durmuşlardı. Anlaşılan o ki, orada sarı saç ve mavi göz, en azından aşina olmadıkları yabancıları simgeleyen sembollerdi. Bu durum herhangi bir topluluğu aşağılamak ya da yüceltmek anlamına gelmiyor, sadece dilsel bir imkânı ve genişliği ifade ediyordu. Filhakika beşer topluluklarından herhangi birisinin diliyle gönderilmek durumunda olan ilahî kitabın da bu dildeki kullanımları kendisine esas alması tabiîdir.

Öte yandan bu ayette verilen örneğin, doğrudan herhangi bir hükme ya da dinde itikadî herhangi bir konuya tekabül eden yanı da yoktur. Dolayısıyla bu da ayetin Arap örfü olmadan anlaşılamayacağı sonucunu doğurmaz. Ayrıca insanların korkulu hallerini ifade etmek için bazı kelimeler kullandıkları düşünülerek ayete o yönde anlam vermek de mümkündür. Örneğin burada doğrudan harfî tercümedense tefsirî bir tercüme yapılabilir ve “gözleri donup kalır, gözlerinin rengi kaybolur, gözleri faltaşı gibi açılır, gözleri dışarı fırlar” gibi anlamlar düşünülebilir.

Kuran’a bir bütün olarak yaklaştığımızda, bir ayetin anlamının anlaşılmaması, Kuran’ın anlaşılmaz olduğu manasına gelmez; çünkü Kuran birbirini tefsir eden ayetlerden oluşur. Bir yerde kapalı kalan konu, başka bir yerde vuzuha kavuşturulur. Nitekim bu ayetin tefsiri olabilecek türden birkaç ayet yukarıda zikredilmişti ki, onların bazısında gözlerin kör olacağından, bazılarında gözlerin dışarı fırlayacak gibi olmasından, bazılarında ise susuzluk içerisinde kalınacağından bahsedilmekteydi.

Kanaatimizce Kuran’ın anlaşılması dendiğinde, aslında en basit şekliyle iki anlama biçiminden bahsetmekteyiz. Birisi ‘anlamak’tır ki, daha çok kişisel bir tecrübeyi ifade eder. Diğeri ise ‘anlatmak’tır ki, toplumsal yönleri de içerir. Kuran’ı ‘anlamak’, kanaatimizce bir meal aracılığı ile gerçekleşebilir. Nihayet Kuran’ın kolay anlaşılır bir kitap olduğunu ifade eden ayetler, bize göre dinin en temel prensiplerini karşı tarafa sarahaten ileten ayetleri anlatmaktadır. Orta düzeyde bir Türkçe Kuran okuması bu düzeyi elde etme imkânı vereceği gibi bireylerin dinî mükellefiyet olarak algılanabilecek hususları elde etmesini de temin eder. Örneğin, mirasın çetrefilli meseleleri bu tür bir okuma ile anlaşılmayabilir; ancak mirasın esası olan ikili-birli sisteme bu okumayla ulaşılabilir. Ne var ki Kuran’ı ‘anlatmak’ için sathî ya da derinlemesine bir meal okumasından çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Hatta denebilir ki bu tür bir okuma, salt Türkçe okumaya da dayanmamalıdır. Böyle bir okumanın, Kuran’ın nüzul ortamı (Sünnet bilgisi ile Kuran’ın anlam örgüsüdür kastımız; yoksa kuru bir sebeb-i nüzul bilgisi değil) ile indiği dönemin Arap dili hakkında yeterli bir birikimden beslenmesi zorunluluktur. Bu bilgiye sahip olan yorumcunun bir de çağın sosyo-kültürel gelişmelerine vakıf olması, en gerçekçi kuran okumalarının önünü açacaktır. Sürekli değişen zamana karşın hiç değişmeyen insan tabiatına Kuran’ın evrensel kodlarının derinden hitap edebilmesi, bu zor geçidin aşılması ile mümkündür.

Sonuç olarak Kuran-ı Kerim, tarihsel/olgusal bir unsur olarak Arap dilini kullanmış olduğundan, sırf bu tarihsel yöne işareten bir ‘Arap Kuranı’ söz konusu olabilir; ancak dilsel formların yüklendikleri bu anlamlar, Kuran’ın anlam örgüsü içerisinde kendisine evrensel karakterler kazanır. Öyle ki bu karakterin farkında olmayan bir Arap okur dahi Kuran’ı anlamaktan çok uzak olabilir. Hatta sadece Arap dilinin kullanımları esas alındığında, İbn Teymiyye’nin işaret ettiği gibi, yanlış anlamalar da söz konusu olabilir. İbn Teymiyye, Kuran’ı söyleyene (Allah’a), kendisine inene (Peygamber’e) ve Kuran’a muhatap olanlara bakmaksızın, sırf Arap dilini konuşuyor olmanın verdiği bir özgüvenle, Arapların kendilerinin dilde kastetmeleri muhtemel bazı anlamlara göre Kuran’ı okumalarının yanlış bir yoruma kapı açabileceğini belirtir. Bu durum, sözün siyakını nazara almaksızın Arap'ın kast etmesi mümkün olan bir manayı tercih söz konusu olduğunda kendisini gösterir.23 Dolayısıyla Kuran’ın bir mümin açısından bağlayıcı olan yönü, kıyafet olarak üzerinde taşıdığı Arap dilinden/tarihsel durumdan ziyade, ayetler bütününün meydana getirdiği ‘Kuranî vasat’tır ki, bu vasatın bir ‘Arap Kuranı’ ya da ‘Türk Kuranı’ şeklindeki komikliklere prim vermeyeceği bedihîdir. Nitekim makaleye konu olan bu ayetin (Tâhâ 102) içinde yer aldığı bağlam da tezimizi destekler mahiyettedir. İbn Âşûr’un da dikkat çektiği gibi24(Resûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik (Tâhâ 20/99).”, “(Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar yahut da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar (Tâhâ 20/113).” Tâhâ 99 ve 113. ayetler, Kuran’ın tarihüstü/evrensel diline işaret etmektedir: “

 

 

 

 

 

 

 

 

……………………………………………..

 

* Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi. ahmetfethi@yahoo.com

1 Komisyon, Türkçe Sözlük, I-II, TDK, Ankara 1988, I, 126; Komisyon, Örnekleriyle Türkçe Sözlük, I-IV, MEB Yayınları, İstanbul, 2000, I, 137; İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, I-III, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul, 2006, I, 157.

2 Ayşe Hür’ün konuyla ilgili oldukça güzel bir yazısı için bk. http://www.diyarbekir.net/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=author_id;id=264

 (14.09.2007)

3 Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, I-XX, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabiyye, Beyrut, 1967, XI, 244.

4 Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’ân (nşr. Ahmed Muhammed Şakir), I-XXIV, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 2000, XVIII, 369.

5 Ebü’l-Fidâ İsmail b. Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, I-VII, Dâru’l-Endelüs, Beyrut, 1966, IV, 537.

6 Muhammed et-Tâhir b. Âşûr, Tefsîru’t-Tahrîr ve’t-Tenvîr, I-XV (Toplam 30 cüz), Dâru Suhnûn li’n-Neşr ve’t-Tevzî’, Tunus, ts., VIII, 16, s. 304.

7 Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr el-Câmiu beyne Fenneyi’r-Rivâyeti ve’d-Dirâyeti min İlmi’t-Tefsîr, I-V, Âlemü’l-Kütüb, Beyrut, ts., III, 386.

8 es-Seyyid Mahmud el-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî, I-XV, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1987, VIII, 260.

9 İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muharraru’l-Vecîz fî Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz (nşr. Abdüsselam Abduşşâfî Muhammed), I-V, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, IV, 63.

10 Burhanüddin Ebi’l-Hasen İbrahim b. Ömer el-Bikâî, Nazmu’d-Dürer fî Tenâsübi’l-Âyât ve’s-Süver, I-XXII, el-Mektebetü’t-Ticâriyye, Mekke, 1992, XII, 342.

11 el-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, VIII, 260-261.

12 el-Endelüsî, el-Muharraru’l-Vecîz, IV, 63.

13 Fahrüddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, I-XXXII, Kahire, ts., XXII, 114.

14 el-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, VIII, 260.

15 Ebu Hayyân Muhammed b. Yusuf b. Hayyân el-Endelüsî, el-Bahru’l-Muhît, I-VIII, Matbaatu’s-Seâde, Mısır, 1328H, VI, 279.

16 Ebü’l-Ferac Cemalüddin Abdurrahman b. Ali b. Muhammed el-Cevzî, Zadü’l-Mesir fî İlmi’t-Tefsîr, I-VIII, el-Mektebü’l-İslâmî, Beyrut, 1987, V, 321.

17 er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, XXII, 114.

18 Mahmud b. Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf an Hakâiki Gavâmidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl (nşr. Adil Ahmed Abdülmevcud-Ali Muhammed Muavvıd), I-VI, Mektebetü’l-Ubeykân, Riyad, 1998, IV, 109.

19 et-Taberî, Câmiu’-Beyân, XIV, 363.

20 el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, XI, 244.

21 Ebu Hayyân el-Endelüsî, el-Bahru’l-Muhît, VI, 278-279.

22 Estetik âlimlerinden Ernest Gombrich, 1979 yılında yayımlanan The Sense of Order isimli kitabında şöyle der: ‘Örneğin, kırmızı renk sıcaktır ya da mavi soğuktur demek gibi bir sanat eseri karşısında düz dil aracılığıyla ifade edilen her türlü görsel tepki de hakikat değil, istiare ve mecaz türü bir tepkidir.’ Gombrich şunları da ilave eder: “Bundan daha ötesine gidebilir miyiz? Bu istiareleri, psikolojik ve objektif ıstılahlar içerisinde gerekçelendirebilir miyiz? Diğer bir ifadeyle bazı renklerin diğerlerine göre daha sıcak olduğu ya da bazı seslerin diğerlerine göre daha kalın olduğu şeklindeki duyularımızı açıklayabilir miyiz? Bir araştırmacının söylediğine göre bunu cevabına ancak insan beyninin mükemmel bir haritasını çizdiğimiz vakit ulaşabileceğiz; çünkü öncelikle farklı duyu kanallarımızın birbirine nasıl bağlandığını ve görme, işitme, dokunma ve koklama duyularımızı ilgilendiren tepkilerin bir tek yerde nasıl toplanabildiğini bilmemiz gerekir. Ancak bundan sonra görsel teessüratın algısal ve fizyolojik izahını yapabiliriz. Ne var ki bugün söz konusu imkânlara henüz ulaşılamadığından, bu teessüratın izahlarını, algıladığımız biçimleri ve renklerle ilgili tepkilerimizi anlamak için görme duyusu hakkındaki bilgilerimiz çerçevesinde araştırmaktan başka bir yol bulunmamaktadır.” Bk. Ernst H. Gombrich, “Towards an Analysis of Effects” in the Sense of Order: A Study in the Psychology of Decorative Arts, Phaidon, Londra, 1984 (Sîzâ Kasım’dan naklen; Sîzâ Kasım, “Okuyucu ve Metin: Semiyotikten Hermenötiğe (tr. Fethi Ahmet Polat)”, Marife: Bilimsel Birikim, yıl: 2, sayı: 2, Konya, 2002, s. 192-193.

23 İbn Teymiyye, Mukaddime fî Usûli’t-Tefsîr, Dâru Mektebeti’l-Hayat, Beyrut, 1980, s. 36.

24 İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, VIII, 16, s. 303-304.

 

Nida Dergisi

52 Yorum

ömer faruk karataş 31-07-2011, 14:29:04
...
halk cahil kodamanlar da gafil yada hainse doğrucular da az bulunur yada kale alınmazsa olacağı o.entellektüel aymazlıklar tefrikadan nemalanıp yalakalığı sermaye edinenler aynısını yada fazlasını kendisi yaptığı halde görmeyip karşısına aldığını ayılayıp suçlayanlar için VE 'TESIMU BİHABLİLLAHİ CEMİAN VELA TEFARRAKU yada İNNEMAL MU 'MİNUNE IHVETUN fermanları zaten işlemiyor.ama iyiye doğru bir gidiş var geniş ve özgür bilinçlenme süreci devam ediyor elhamdülillah.müslümana gaza gelip saçmalamak değil işin eğrisini doğrusunu öğrenip anlayıp hakka ve hakikate tesl
molmak yaraşır vesselam.

Yorumların tamamı için tıklayınız.

Diğer Haberler

İlahi Motivasyon ; Duha Sûresi

Kur'an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi / Doç.Dr.Murat Sülün

Müftüoğlu : Kur'an'a Yeni Bir Okuma Gerek

Kur'an'ı anlama faaliyetinin kavramsal araçları / Erhan Koç

İhsan Eliaçık : Kur'ân yoksulun yanındadır!

“Sâdıku’l-Va’di’l-Emin” ya da “Yaşayan Kur’an” Olmak / Cevdet SAİD

"Bir İman/İnfak;Nifak/Cimrilik Analizi: Sure-i Hadid"

‘Arap Kuranı’ndan ‘Türk İslamı’na; İlahî Kelama Reva Görülenler / Doç. Dr. Fethi Ahmet Polat

Alak Süresi Tefsiri (1) / Âişe Abdurrahman

Kur'an Nedir? / Ferhat Özbadem

Nasıl Bir Tefsir? / Ömer Faruk Karataş

Ashab-ı Cennet ;İki Tercih:Mülkiyyetmi, Nasiplenmekmi? / Ali Uzun

Kur'an'ı Nasıl Anlamalı-Yorumlamalı'ya dair / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'ı Anlama ve Tefsir etmede Usûl / Muhammed Reşid Rıza

Kur'an Kıssaları Araştırmaları

Kur’an Tefsirlerindeki Hz. Davud’a Yönelik Zina ve Adam Öldürttürme İftiraları Üzerine / Cengiz Duman

Esmâ-i Hüsnâ'ya Ayinelik Nasıl Olur?

İyilik ve Kötülüklerin Allah'tan Olması Ne Anlam İfade Eder? / Allâme Tabatabai

Said Nursi'ye göre Kur'an'ın Bütün İlahi Sözler ve Semavi Kitaplardan Üstünlüğü / Doç.Dr.Mehmet Refii Kileci

Kur'an'ı Anlamanın Şartları / Ayetullah Cevadi Amuli

Peygamberlik ve İlahlık Sorunu / Seyyid Kutub

Selefin Tefsirdeki İhtilaflarının Mahiyet ve Sebepleri / İbn Teymiyye

Yakup Peygamber Kıssası ve Anakronizm / Cengiz Duman

Kur'an'da Müminlerin Vasıfları / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'a Çağdaş Yaklaşımlar / Doç.Dr.Mustafa Öztürk

Kur’an perspektifinden kıssa/olay bütünlüğü unsuruna bakış / Cengiz Duman

Bir Eylem olarak "Akletmek" / Erhan Koç

Küfr Kavramının İç Yapısı / Prof.Dr.Toshihiko İzutsu

Kur'an'ın sosyolojik prensipleri ve Batı medeniyeti ile mukayesesi / Prof.Dr.Suat Yıldırım

Kur'an Tefsirinde Yanılgı Sebepleri ve Korunma Yolları (PDF) / M.Vehbi Dereli

Fizilali'l-Kur'an'da İman / Murat Kayacan

Hayatı ve Kitabı Sünnetullah'a Uygun Bir Zihin ve Kimlik İnşası İçin Okumalıyız / Bahadır Kurbanoğlu

Toplumsal Değişim ve Ulûl'elbab / Murat Aydoğdu

Kur'an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları 2- Kronoloji / Cengiz Duman

Kur'ân'a En Yakın Dönemi Öncelemek-4 / Bülent Şahin Erdeğer

İslahi'nin Ana Çalışmalarına Kısa Giriş / Abdurrauf

Tarihte Kur'an'ın Önüne Geçen Yöntem Arayışları / Fevzi Zülaloğlu

Kur'an'ı Kerim'in Atomcu ve Bütünsel Tefsiri / Muhammed Bâkır es-SADR

Kur'ân'ı Nûzul/Davet Sürecinde Anlamak-3 / Bülent Şahin Erdeğer 

Kur'an'a Dönüşte Vahyin Oturduğu Zemini Tanımak-2 / Bülent Şahin Erdeğer 
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz