Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Demokrasinin Krizi-Demokrasiye Eleştirel Bir Bakış / Hamdi Tayfur
Bizim dünyamızda demokrasi çoğunlukla İslam’la ilişkisi ve ona uygunluğu üzerinden tartışılıyor. Bu tartışmalarda bir kesim demokrasiyi bir din olarak kabul ediyor. Allah’ın hükmü karşısında insanın hükmünün üstün kılınması olarak kabul ettiği demokrasiyi kökten reddediyor. Diğer bir kesim ise şûra ve istişare gibi bazı siyasi ilkeleri öne çıkararak hakiki demokrasinin İslam’da olduğunu savunuyor. Aslında her iki yaklaşımın da geldiği nokta Müslümanların demokrasiye ihtiyaç duymadıkları sonucudur. Birinci yaklaşım demokrasiyi tümüyle İslam dışı ve bir şirk dini ilan ederek, ikinci yaklaşımın sahipleri de demokrasinin ürettiği her şeyin zaten İslam’da mevcut olduğunu söyleyerek bunu yapmaktadırlar.
06/08/2011 / 23:20

 

Dikkat edilirse başlığımız “Demokrasi Krizi” değil “Demokrasinin Krizi”dir. Çünkü “Demokrasi Krizi” dediğimizde anlaşılması gereken şey; devlet ve toplum olarak demokrasiye geçme, onu benimseme ve uygulama açısından muhtelif engelleyici faktörler nedeniyle ortaya çıkan gerilimin ürettiği kriz olmalıdır. Oysa bu yazıda biz bunu değil; tanımı, mahiyeti, çelişkileri, teori ve pratiği ile demokrasinin kendi içindeki krizini tartışacağız. İşte bu tam da “Demokrasinin Krizi”nin tartışılmasıdır.
Bazı bilinçsiz ön kabullerin aksine ve güncel tartışmaların içine çok sirayet etmemesine rağmen günümüzde demokrasi doğduğu dünyada açık bir şekilde tartışılmakta, eksiklikleri giderilmeye ve alternatifleri üretilmeye çalışılmaktadır.
İslam dünyası ise bu tartışmanın oldukça kenarında durmaktadır. Çünkü İslam dünyası henüz “Demokrasi Krizi” yaşamaktadır. Demokrasi ile ilişki bakımından bizim dünyamızda tartışma farklı bir zeminde sürdürülmektedir. Biz henüz tartışmayı “Demokrasinin Krizi”ni tartışma aşamasına getiremedik. Tartışma demokrasinin İslam ile ilişkisi ve anti-demokratik dikta rejimlerden demokratik rejimlere geçiş probleminden öteye geçirilemedi. Bu bir yönüyle anlaşılabilir bir durum olmasına rağmen, üretilecek yeni siyasi projelerle İslam dünyasına kazandırılacak vizyonu geciktirici bir rol oynamaktadır.
Bizim dünyamızda demokrasi çoğunlukla İslam’la ilişkisi ve ona uygunluğu üzerinden tartışılıyor. Bu tartışmalarda bir kesim demokrasiyi bir din olarak kabul ediyor. Allah’ın hükmü karşısında insanın hükmünün üstün kılınması olarak kabul ettiği demokrasiyi kökten reddediyor. Diğer bir kesim ise şûra ve istişare gibi bazı siyasi ilkeleri öne çıkararak hakiki demokrasinin İslam’da olduğunu savunuyor. Aslında her iki yaklaşımın da geldiği nokta Müslümanların demokrasiye ihtiyaç duymadıkları sonucudur. Birinci yaklaşım demokrasiyi tümüyle İslam dışı ve bir şirk dini ilan ederek, ikinci yaklaşımın sahipleri de demokrasinin ürettiği her şeyin zaten İslam’da mevcut olduğunu söyleyerek bunu yapmaktadırlar.
İslam dünyasının içinde bulunduğu siyasi tablo da, demokrasinin kısır bir çerçevede tartışılmasına yol açmaktadır. Son aylara gelinceye kadar, birkaç istisnanın dışında İslam dünyası antidemokratik dikta ve sulta rejimlerinin yönetiminden kurtulamamıştı. Son dönemlerde peş peşe patlak veren halk devrimleri bu diktatör rejimlerin sonunu getirecek gibi gözükmektedir. Onlarca yıldır bu yönetimlerin baskısı altında varoluş mücadelesi veren, ekonomik ve siyasi eşitsizliğe maruz kalan, siyasi alanda temsil edilmeyi şiddetle arzu eden halklar, bu amaçlarına ulaşmanın tek yolunu diktatörlerin gitmesinde ve rejimlerin demokratikleşmesinde görmektedirler. Bu nedenle halklar, bazı düşünürler ve hareket önderleri demokrasiyi acilen talep etmektedirler.
Demokrasiyle ilgili çizdiğimiz bu çerçevenin dışına çıkan bazı tartışmalar da mevcuttur. Ancak bu oldukça sınırlı kalmaktadır. Örneğin Malik b. Nebi’nin “demokrasi duygusu” kavramsallaştırması çerçevesinde ürettiği yaklaşım biçimi önemli ve önemli olduğu kadar yeni bir siyasi proje üretiminde dikkate alınması gereken bir yaklaşım biçimidir.
Asıl önemli sorun ise yukarıda bahsettiğimiz kısır tartışmalardan kurtularak, hem bizim dünyamıza uyan, hem de tüm insanlığa örnek teşkil edebilecek şekilde uygulama imkânına sahip bir siyasi projenin ortaya çıkartılamaması ve hatta bunun için ciddi bir çabanın ortaya konulamamasıdır. Tartışmalara şimdilik acil ihtiyaçlar ve hamaset biçim veriyor.
Demokrasi de dâhil olmak üzere insanlığın kazanımı olan ve içinde hem müspet hem de menfi yönler barındıran tüm yönetim biçimlerini dikkate alarak yeni siyasi projelerin üretilmesi, tartışmalara acil ihtiyaçların, hamasetin ve karşıtlıkların yön vermesine izin vermeyecek yeni yaklaşım biçimlerinin geliştirilmesiyle mümkün olacaktır. Bununla eklektik bir siyasi projenin üretilmesini kastetmiyoruz şüphesiz. Eklektik yaklaşımla kastedilen kırk yamalı bohça ise, bu değildir kastettiğimiz. Böylesi bir eklektizme karşı olmak kaçınılmaz bir gerekliliktir. Ancak eklektik yaklaşımdan kaçınırken mevcut tüm siyasi sistemlerin müspet yönlerini de reddedersek bu bizi Amerika’yı yeniden keşfetmek gibi gereksiz bir çaba içine sokabilir. Eklektizmden kaçınmak bizi insanlığın tüm kazanımlarını inkâr etmek gibi bir duruma getirmemelidir. Eklektizmden kaçarken “sinizm”in tuzağına düşmemeliyiz.
Böylesi bir yaklaşım üretmek aynı zamanda muhatap aldığımız sistemlerin kendi iç krizlerinin ve gerilimlerinin farkında olmayı da gerektirir. İşte bu yazıda en azından demokrasinin doğduğu dünyada kendi iç gerilimleri hakkında yapılan tartışmalardan bir kısmını kendi görüşlerimizi de içine dâhil ederek aktarmaya çalışacağız. Asıl amacımız çok derinlikli bir demokrasi eleştirisi yapmak değildir. Bunun bir yazıyla yapılamayacağının farkında olmak gerekir. Ama en azından demokrasinin gerilimli noktalarına dikkat çekebilmek için, buna ilişkin yapılan tartışmalardan önemli bulduklarımızı başlıklar halinde aktarmaya çalışacağız.
Demokrasinin Tanım ve Mahiyeti ile Pratiği Arasındaki Derin Uçurum
Demokrasi kelimesi Yunanca kökenlidir ve “demos” kelimesi ile “kratos” (fiil olarak kratein) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. “Demos” kelimesi “halk” demekken “kratos” kelimesi de “güç” demektir.[1] Eski Yunan düşüncesinde siyasi sistemler isimlendirildiğinde çoğunlukla içinde “archein” kelimesi geçerdi. Örneğin Monarchy, oligarchy, anarchy gibi kelimelerin kökündeki ikinci kelime “archein” kelimesidir. Misal olarak Monarchy kelimesi mono+archien kelimelerinden oluşmuştur. “Archien” kelimesi “kurulu kanunlarla yönetim” anlamına gelir. Yönetimi ifade eden kelimelerin kökünde hep bu kelime kullanılırken sadece “demokrasi” kelimesinde “archien” yerine “kratos” kelimesi kullanılmıştır. Aslında o dönemdeki çoğu Yunanlının zihninde demokrasi iyi bir çağrışıma sahip değildi. Demokrasi iyi bir yönetimden çok, yönetime “demos”un gücü ile müdahale etmesi anlamına geliyordu. Sadece “demos”un içinde yer alabilme şansına sahip olanlar için demokrasi iyi bir şeydi. Çünkü bu yolla bir kanun ve yönetim sınırlamasına girmeksizin yönetimde söz sahibi olabiliyorlardı. Hatta birçok idari, bürokratik ve yargı makamını sırasıyla kullanabiliyorlardı.
Demokrasi “demos”un dışında kalan Yunan filozoflarının çoğu için de iyi bir çağrışıma sahip değildi. Çünkü onlar öncelikle iktidarın değerlerle sınırlanmasından yanaydılar ve elit/entelektüel bir kafaya sahip olmayanların ve faziletsizlerin iktidarda söz sahibi olmasına karşıydılar.
Demokrasinin kökünde yer alan “kratos” kelimesi olumsuz anlamlar çağrıştıracak şekilde kullanıldığı gibi “demos” kelimesi de -bugün çoğunlukla kabul edilenin aksine- halkın tümü demek değildi. “Demos” Yunan toplumunda sınırlı bir halk sınıfının ismiydi, halkın tümü anlamında kullanılmıyordu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar “demos”un dışındaydı. Belli bir yaşın altındaki gençler de “demos”dan sayılmazdı. Uzun süredir Yunan site devletlerinde ikamet ediyor olsalar da yabancılar “demos”tan sayılmazlardı. Örneğin Aristo bir yabancıydı ve orada ikamet etmesine rağmen “demos”a ait değildi. Toplumun en kalabalık kesimini oluşturan köleleri ifade etmeye bile gerek yok bunlar asla “demos”a dahil olamazdı. Geriye bir tek eli silah tutan, özgür, yerli, zengin Yunanlılar kalıyordu. Bunların en temel vasıfları ise kölelerin efendilerinden oluşması ve tüm işlerini kölelerine ve kadınlarına yaptırmalarıydı. Tüm işler köleler ve kadınlar tarafından yapılınca bu özgür, güç sahibi ve eli silah tutan Yunan erkeklerine kalan işler savaşmak ve yönetmekten ibaretti. İşte “demos” bu özgür Yunan erkeklerinin oluşturduğu sınıfa verilen isimdi. Demos toplumun oldukça küçük bir kesimini oluşturuyordu.
Kısacası “demokrasi” site devletleri şeklinde örgütlenmiş eski Yunan toplumunda oldukça sınırlı bir kesimin ortaklaşa aldıkları kararlarla uyguladıkları bir yönetim biçimine verilen isimdir. Son bir-iki yüzyıla gelinceye kadar düşünürlerin çoğu halkın yönetimi meselesine hep olumsuz bakmıştır. Demokrasinin tekrar moda olması ise Avrupa’da birkaç yüzyıl öncesinde palazlanan burjuva sınıfının, aristokrasi sınıfı ve krallar karşısında yönetimde söz sahibi olmak istemesi ile mümkün olmuştur. Bu yeni dönemin demokrasi müdafileri, köklü bir düşünce izlenimi vermek için demokrasiyi Yunan düşüncesi ile ilişkilendirerek kullanmıştır. Anlam, eski Yunan düşüncesinde olduğu gibi toplumun sınırlı bir kesimi olan “demos”un yönetimde güç sahibi olması şeklinden “halkın yönetimi” şekline dönüştürülmüştür.
Oysa bu tanıma göre işlerlik kazanan demokrasinin eski Yunan’daki demokrasi ile arasında çok büyük farklılıklar vardır. Bunlar iki demokrasiyi birbirinden tamamen ayrı kılacak kadar derin farklılıklardır. Eski Yunan’da toplumun sınırlı bir kesimi olan “demos”un doğrudan yönetimin içinde yer alması olgusu vardı. Bu yönetim hiçbir sınırla kayıt altına alınmamaktadır. Oysa modern demokrasilerde halkın doğrudan yönetime katılması söz konusu değildir. Bu zaten mümkün de değildir. Yunan demokrasisinin uygulandığı dönemde devletler site devletleri olduğu halde ve yönetimde söz sahibi olan demos toplumun çok sınırlı bir kesimini oluşturduğu halde, idare işlerinde “demos”un tümüyle katılımı mümkün olmuyordu. Demos kavramının halk kavramıyla yer değiştirdiği ve yönetim hakkına sahip olanların içine belli bir yaşın üzerindeki herkesin dâhil edildiği modern toplumlarda bu tür bir yönetim hiç mümkün değildir.
Oysa demokrasinin temel iddiası “halkı yönetime ortak etme” veya “halkın yönetime katılımı” iddiasıdır. Teori ile uygulanabilirlik arasındaki bu derin uçurum demokrasiyi “sınırsız demokrasi” veya “klasik demokrasi” anlayışından “temsili demokrasi” anlayışına evirmiştir. Bugün biz dünyada çok sınırlı uygulamalar hariç tutulmak şartıyla “temsili demokrasi” dışında bir demokrasi uygulaması göremiyoruz. Bu ise demokrasiyi kendinden başka bir şey yapmıştır. Tanımıyla ve ismiyle tamamen çelişen bir sistem çıkmıştır ortaya. Bu sistemin ismi hala demokrasidir. Oysa ortada isim ve tanımdan başka “halkın yönetimi” adına hiçbir gerçeklik yoktur.
Temsili demokrasi asla demokrasinin tanımı ve mahiyetine uygun bir demokrasi çeşidi olamaz. Çünkü biz temsilciler aracılığıyla halkın yönetiminin mümkün olacağını iddia ettiğimizde bir-kaç husus ile ilgili ön kabulleri doğru addetmek zorundayız. İfade ettiğimiz gibi günümüzde demokrasi doğrudan demokrasi şeklinde değil halkın kendi arasından seçtiği temsilciler aracılığıyla uygulanmaktadır. Halkın yönetimde söz sahibi olmak adına kendi arasından seçtiği temsilciler öncelikle “halkın toplamını” ifade edebilmelidir. Yani halk kendilerini gerçekten temsil edebilecek kişileri seçmede toplam bir irade gösterebilmelidir.
İkinci olarak halkın içinden her bireyin iradesinin ortaya çıkardığı normatif talep, yani arzu edilen yasa ve düzenlemelerin vasfının tek bir temsilci şahıs tarafından ifade edilebileceği öncelikle kabul edilmiş olmalıdır.
Üçüncü olarak da vatandaşların ortak olarak seçtiği temsilciler kendi öz çıkarlarından ve düşüncelerinden temsil ettiği kesim adına feragat edebilmeli ve bunu sürdürebilmelidir.[2]
Dikkatli bir bakış bu üç hususu bir ön kabul olmaktan çıkartmanın mümkün olmadığını derhal fark edecektir. Çünkü “ontolojik hayal” olarak isimlendirilen birinci ön kabulün imkânsızlığı ortadadır. Halkın tümünün arzu istek ve düşüncelerini tek bir şahısta toplamak ve halkın da bu iradeyi gösterecek şekilde bir temsilciyi seçebilmesi ontolojik olarak imkânsızdır. Böyle bir varlık mevcut değildir. Ne temsilci ne de halk açısından bu reel değildir. Aynı şekilde ne o temsilci halkın tümünün görüş ve isteklerini aynı anda norma dönüştürebilir, ne de bunu yaparken kendi psikolojisini kontrol ederek objektif bir davranış sergileyebilir. Temsilcilik ancak görüşün niteliği belli tek tek vakıalar üzerinden yürüdüğünde mümkün olan bir sistem olabilir.
Olayı sadece temsil sistemi ile sınırlı tutmayıp halkın bir mekanizma ile yönetimde söz sahibi olabileceğini kabul etsek bile gene de aşağıda sırlayacağımız hususları kabul etmiş oluruz: 1.Halk kamu işlerine ilgi duymaktadır. 2.Halk gerekli enformasyona sahiptir, olan bitenden haberdardır. 3.Halk daima akılcı çözümlere varır. 4.Akılcı biçimde oluşan bireysel kanılar toplumun bütünü için de geçerlidir. 5.Halk bir yargıya veya sonuca ulaştıktan sonra bunu seçimlerde ortaya koyar. 6.Halkın iradesi ve çoğunluğun görüşleri yasalaşır. 7.Sürekli denetim ve eleştiri vardır; bu da ahlak ve adalet ilkelerine dayalı bir kamu siyasetinin sürdürülmesini sağlar. Klasik demokrasinin üzerine kurulduğu bu koşulların[3] her bir maddesi üzerinde tek tek durarak örnekler ve açıklamalar yapmaya gerek bile yoktur. Demokrasi ön kabulleri itibariyle imkânsızı dayatmaktadır.
Hem temsil kavramı, hem de demokrasinin tanımı olan halk hâkimiyetinin ortaya çıkardığı imkânsızın dayatılması demokrasinin en temel iç krizlerinden birisidir. Halkın kendi kendisini yönetmesinin teknik hiçbir olanağı yoktur. Aynı şekilde bu durumu telafi etmek için ortaya atılan temsili demokrasi kavramı, tek bir ferdin ideal olarak geniş bir halk kesimini temsil edebileceğine ve bundan dolayı onun adına tek başına karar verme yetkisine sahip olduğuna dair bir varsayıma dayanır ki, bu ontolojik olarak ve temsilcinin psikolojisi adına imkânsızdır ve hayal mahsulüdür.
Aynı şekilde temsili demokrasi, vatandaşın ancak kendisi için bir temsilci seçebilme yeterliliğine sahip olduğunun ve doğrudan karar verme mekanizmasının içinde yer alabilecek bir olgunlukta olmadığının zımnen kabulü hatta ironik olarak itirafıdır. Çünkü temsil sistemi sayesinde vatandaş temsilcisini seçmek için oy kullanmanın dışında hemen hemen hiçbir demokratik süreçte yer almamaktadır.
Temsili demokrasi, demokrasinin tanımında yer alan halkın halk tarafından ve halk için yönetilmesi şeklindeki temel manasını tamamen aşındırmakta ve demokrasinin adına ve tanımına dayanarak, olmayan bir halk yönetimi dayatmaktadır. Temsil sistemi iyi niyetli olarak bile düşünülse zaten halkın yönetimi olmaktan çıkmış ve halk adına yönetime dönüşmüş bir sistemdir.
Egemenlik kayıtsız ve şartsız halkındır denilse de, gerçekte halkın elinde hiçbir egemenlik bulunmamakta halk adına bu egemenliği halkın seçtiği temsilcilerden oluşan parlamentolar kullanmaktadır. Sistem özünde demokratik değil oligarşik bir sistemdir. Yöneten halk değil oligarşik bir elit sınıftır.
Temsili demokrasilerde devlet aygıtını yönetmek için birçok siyasi partinin birbirleriyle rekabet etmesine izin verilmektedir. Dolayısıyla temsilciler bu partilerin gösterdiği temsilcilerden ibarettir. Bağımsız adaylar engelleyici pek çok faktör nedeniyle seçilme konusunda yetersiz kalmaktadırlar. Yani meydan partilere kalmıştır. Partilerin gösterdiği adayların yukarıda sıraladığımız üç temel koşulu sağlaması neredeyse imkânsızdır. Daha da önemlisi partilerin kendi içlerinde demokratik bir mekanizma yoktur ve lider sultası hâkimdir. Kimlerin temsilci olacağına bu liderler karar vermektedir. Bu durum halkın kendi düşüncelerini savunacak gerçek temsilcileri seçmelerini imkânsız kılmaktadır.
Olayın içine suiistimalleri ve siyasetin gerisindeki menfaat şebekeleri gibi unsurları katmasak bile sırf tanımsal çelişki ve realitedeki imkânsızlık açısından bile demokrasi sadece bir fanteziden ibarettir. Tanımı ve mahiyeti üzerinden uygulanması imkânsızdır ve ütopiktir. Demokrasinin tanımında halk kavramına olabildiğince vurgu yapılmasına rağmen ilginç bir şekilde halk, demokrasinin en kenarında duran ayrıntıdaki bir unsurdur. Halkın kendi kendisini yönetmesinin imkânsızlığı aslında “demokrasinin imkânsızlığı” anlamına gelmektedir.
Oysa ilginç bir şekilde bu temel kavramsal çelişki ve realitedeki durum sistemli olarak görülmezlikten gelinmektedir.
Demokrasinin İstismara Açık Oluşu
Demokrasinin tanımı ve mahiyeti ile pratiği arasındaki uçurumu ortaya koyarken kısmen demokrasinin istismarı konusuna da girmiş olduk. Yukarıda bahsettiğimiz istismar, tanımına uygun bir realiteye sahip olmayan demokrasinin pratikte tanımlandığından bambaşka bir şeye dönüştürüldüğü ile ilgiliydi.
Aslında demokrasinin istismara açık oluşunun temel nedeni uygulanabilir bir yapıya sahip olmaması ve ütopik oluşudur. Bir sistem tanımı ve mahiyeti itibariyle ne kadar uygulanabilirlikten uzaksa, aynı oranda istismara da açık bir sisteme dönüşür. Bunun en tipik örneği Marksizm’dir. Marksizm öylesine ütopik bir sistem önermektedir ki; bu sistemde ne devlet vardır, ne sınıf, ne de mülkiyet. Herkes eşit bir şekilde hiç kimsenin emir ve yönetimi altında olmaksızın huzur içinde yaşayacaktır. Aslında komün toplum Marksizm’in cennetidir. Ancak bu ideal toplum modelinin pratikte hiçbir karşılığı yoktur. İşte Rusya’da Marksizm kendisine uygulama imkânı bulduğunda, idealindeki komün toplumu kurmak mümkün olmadığından geçiş dönemine mahsus öyle bir devlet sistemi kurdu ki, tarihte böylesine despotik ve totaliter ikinci bir devlet görülmedi. Çünkü komün toplum idealinin ütopikliği, Marksizm’i hedeflediğinin tam da zıddını üretecek kadar bir istismara açık hale getirmişti.
Aynı şey demokrasi için de geçerlidir. Demokrasi tanımı gereği halkın kendi kendisini, hiçbir kayda bağlamaksızın yönetmesi manasına geldiği halde, bunun pratikte bir karşılığının olmaması, demokrasiyi istismara açık hale getirmekte ve halkı halk adına yöneten birçok istismarcıya meydan açık hale gelmektedir. Yukarda ifade ettiğimiz kural burada da geçerlidir: Bir sistem ne kadar ütopikse aynı oranda istismara da açıktır…
Bu ön açıklamayı yapmamızın temel bir nedeni vardır. Çünkü ne zaman demokrasinin istismara açık bir sistem olduğu eleştirisi gündeme gelse buna kısmen haklı şöyle bir itiraz getirilmektedir: “İnsanlar sistemleri doğru uygulamıyorlarsa bunun suçu sistemlere değil uygulamayı yanlış yapan şahıslara aittir. Bu nedenle demokrasi değil, sistemi doğru uygulamayan insanlar eleştirilmeli ve yanlış uygulamalar yüzünden sistem mahkûm edilmemelidir.” Bu itiraz kısmen doğru bir itirazdır. Ancak yukarda yaptığımız ön açıklamadaki mantığı dikkate almayan bir itirazdır. Eğer bir sistem tanımı ve mahiyeti itibariyle uygulanabilir bir sistemken insanlar onu yanlış uygulayıp istismar ediyorlarsa tabii ki bu durumda sistem mahkûm edilemez. Tersine onu doğru uygulamayan insanlar eleştirilmelidir. Ancak sistem hiçbir pratik değeri olmayan, ütopik tanım ve öngörülerden ibaretse işte bu durum sadece onu uygulayamayan veya bu durumu kullanıp istismar eden insanların suçu değil, aynı zamanda sistemin de bir zafiyetidir. Tüm sistemler istismara açık oluşları itibariyle eşit özellikte olmadıklarına göre, istismara açık oluşları oranında bizim sistemleri eleştirme hakkımız doğmaktadır. İşte demokrasi nerdeyse tamamen ütopik bir sistem olduğundan, istismar açısından bu onu aynı oranda büyük bir krize de sokmaktadır. Bu sebeple eleştirilmeyi de hak etmektedir.
Demokrasi halkın yönetimi demektir, ama halkın doğrudan yönetime katılmasının teknik hiçbir imkânı yoktur. Bu ise halk iradesinin temsilciler aracılığıyla yönetime yansıması metodunu zorunlu hale getirmektedir. İşte bu geçiş noktası istismarın başladığı yerdir. Artık yönetime yansıması gereken halk iradesi devredilebilir bir özellik taşımaktadır. İrade artık pazara çıkmıştır ve satın alınabilir hale sokulmuştur. Siyasete doğrudan katılım olarak yansıması gereken iradenin temsilcilere devredilmesi zorunluluğu hem demokrasinin halkın yönetimi tarzındaki tanımını anlamsız kılmakta, hem de halkın iradesini istismarcılar tarafından satın alınmaya veya biçimlendirmeye açık hale de getirmektedir. Bir kere halk iradesinin temsilciliğini ele geçirmiş olan, temsilcilik süresinde temsil ettiğinin iradesini yansıtsın ya da yansıtmasın bunu dilediğince kullanma hakkına da kavuşmaktadır. İşte istismar kapısı bu nedenle sürekli açık kalmaktadır.
İstismara yol açan diğer önemli bir nokta da şudur: Demokrasi siyasete katılım bakımından herkesi teknik olarak eşitlemiştir. Ancak insanlar teknik olarak eşit kabul edildiklerinde ontolojik olarak eşitlenmiş sayılmazlar. Siyasete katılımın ve siyasette doğru tercihler yapabilmenin en temel şartı, yeterli bilgi sahibi olabilmektir. Oysa ister klasik demokrasideki gibi doğrudan, isterse temsili demokrasideki gibi temsilciler aracılığıyla olsun tüm bireyler her zaman iradelerini doğru bir şekilde kullanacak bilgi ve imkâna sahip olamazlar. Çünkü bilgi sahibi olmanın hem zaman, hem de maddi olarak bir bedeli vardır ve tüm fertler bu bedeli ödeyebilecek imkânlar yönünden eşit değildirler. Buna bir de kapasite farklılıklarını da eklediğimizde demokrasinin insanları eşit kabul ederek genel anlamda iyi bir iradenin ortaya çıkmasını istemesini bir tür imkânsızın dayatılması olarak görmemiz gerekir. Unutmamak gerekir ki eski Yunan site devletlerinde uygulanan demokrasi de “demos”un yönetime doğrudan katılımı ancak işlerini kölelerine yaptırmaları sayesinde mümkün olabiliyordu.
İşte bu kriz demokrasi spekülatörleri için istismar alanını açık hale getirmektedir. Siyasi katılım amacıyla ihtiyaç duyduğu bilgi için bedel ödemek zorunda olan ama bu imkâna sahip olmayan bireye, her türlü hamasi ve ajitatif soslarla süslenmiş hazır bilgiler servis edilerek iradesi yönlendirilmektedir. Hedef, bireyin iradesinde tuttuğu bir oyu güç sahiplerinin arzuladığı temsilciler lehinde kullanmasını sağlamaktır.
Böylece demokraside siyasal süreç, temsilcilerin arkasına yaslandıkları belirli zümrelerin çıkarları için halka ait oyları kapma mücadelesi verdikleri rekabetçi bir sisteme dönüşmektedir. Bu rekabetçi sistemde kazanmak için ekonomik güç bir numaralı etken olmaktadır. Gücü olan siyasi iktidarı da ele geçirebilmektedir. Yani demokrasilerde iktidar halkın değil güç sahibi burjuva sınıflarının ve çıkar gruplarınındır. İmkân sahibi ve örgütlü bir azınlık gücünü kullanarak siyasal erki demokrasi oyunları ile ele geçirmekte ve kendi lehine dilediğince kullanmaktadır. Yöneten halk değil, güç sahibi azınlıkta kalan elit bir sınıftır. Kararları artık bu elit sınıf almaktadır. 
Tabii tüm bunlar yapılırken asıl maksat gizlenir. Herkes demokrasi havarisi kesilir. Müthiş bir demokrasi çığırtkanlığı yapılır. Özgürlük ve demokrasiyi koruma adına, çıkar gruplarının işine gelmeyen her düşünce ve hareket demokrasi için tehlike olarak addedilir. 20. Yüzyılın diktatörleri bile “demokrasi elden gidiyor!” diyerek diktatörlüklerini kurmuşlardır. Demokrasi adına hasımlar demokrasi düşmanı ilan edilerek bertaraf edilmiştir.
İş sadece yerli burjuva sınıfının iktidar üzerinden yürüttüğü oyunlar ve diktatörlerin demokrasiyi bir maske olarak kullanmasıyla sınırlı kalmamakta ve işleyişe hâkim olan temsilciler projelerini ekonomik ve siyasi alanda söz sahibi olan ulus üstü kuruluşlara bağımlı olarak da şekillendirmektedirler.
İlginçtir Batı dünyası da sürdürdüğü sömürü düzeninde demokrasiyi bir araç olarak kullanmaktadır. İşgallerin bir numaralı gerekçesi işgal edilen ülkelere demokrasi götürmektir. Bunun için milyonlar katledilmekte, iktidarlar devrilmekte ve toplumlar fesada uğratılmaktadır. Demokrasi tüm bunların gerçekleştirilmesi için önemli bir istismar aracıdır.
Demokrasinin açık hale getirdiği bu istismar alanları sadece maddi çıkar gruplarının değil aynı zamanda siyasi ve ideolojik grupların da iştahını kabartmaktadır. Hedeflerine iktidarın imkânlarını kullanarak varmak isteyen ideolojik gruplar demokrasiyi bir araç olarak kullanmaktadırlar. Oysa siyasi bir sistem olan demokrasi, farklı görüşlere sahip insanların bir arada yaşamalarını ve iktidarı hangi esaslara göre paylaşacaklarını belirleyen bir mekanizma görevi görmelidir.
Görüldüğü gibi ortaya çıkardığı açık istismar alanları demokrasiyi menfaat şebekelerinin, güç sahibi siyasi azınlıkların, uluslararası güçlerin ve devletlerin kontrolünde oligarşik bir iktidara dönüştürmekte ve ideolojik grupların onu bir araç gibi kullanmasına izin vermektedir.
Hakikat Arayışının Buharlaşması, Ehliyetsizlerin Egemenliği ve Siyasal Eşitliğin İrrasyonalitesi
Ara başlığımızdaki her bir husus ayrı birer tartışma konusu olarak ele alınabilir. Ancak bu üç mesele de birbiriyle yakın ilişkili olduğundan bunları tek başlıkta inceleyeceğiz. Evet demokrasi insanlık tarihi boyunca en doğru olanın bulunmaya çalışılması yönündeki hakikat arayışını bir yönüyle anlamsızlaştırmaktadır. Çünkü demokrasilerde asıl olan en doğru olanın bulunması ve uygulanması değil çoğunluk neyi istiyorsa onun uygulanmasıdır. İkinci olarak en kötü rejimlerde bile iktidarın meşruiyeti bir yönüyle en ehil olanın iktidara gelmesi mantığı ile sağlanır. Farklılık ehliyetin niteliğindedir. Pek çok despot, halk üzerinde hâkimiyetini temin etmek için kendisinin iktidara en uygun/ehil kişi olduğunu bir şekilde ispat etmek zorundadır. Çünkü ehliyet iktidarda olmanın bir numaralı değişmez koşuludur. Tarihte istismar ehliyetin olup olmaması üzerinden değil, niteliği üzerinden yürümüştür.
Oysa demokraside iktidara gelmek için başat koşul ehil olmak değil, halkın çoğunluğu tarafından onay almaktır. Yani demokrasi, iktidar talep edenlerin iktidarı elde etmeleri için gerekli ehliyet koşullarıyla birinci dereceden ilgilenmez, iktidara nasıl geleceklerinin cevabını verir. Aynı şekilde seçmenlerin niteliği de önemli değildir. Her vatandaşın eşit olarak bir oy hakkı vardır. Vatandaşın bilgi seviyesi ve kapasitesi önemsenmeden ona bir oy hakkı verilir. İşte demokrasiyi krize sokan birbiriyle bağlantılı üç önemli husus bunlardır. Şimdi bunun üzerinde duralım.
İnsanlık tarihi tüm olumsuz gelişmelere rağmen aynı zamanda doğrunun da aranma tarihidir. Bu anlamda kazanılan mesafe hiç de azımsanamaz. Her türlü kötü yönelime karşı iyiliği arama konusunda bir damar hep mevcudiyetini korumuştur. Siyasi alanda bu durum kendisini, en doğru, en iyi ve en faziletli olanın uygulanma talebi olarak gösterir.
İktidara gelenlerin de ehil kişiler olması hep arzulanmıştır. Hatta İslam siyasi düşünce tarihinde halife olacakların özellikleri öylesine abartılmıştır ki bu özelliklerin tümünü bir kişide toplamak neredeyse imkânsızdır. Bunun da getirdiği olumsuzluklar vardır. Ancak biz bunu konumuz gereği burada tartışmak yerine sadece şunu ifade edebiliriz; tarihte yönetimde olanlarda ehil olma şartı hep aranmışken demokrasi bu talebi önemsizleştirmektedir. Demokratik toplumlarda doktor olmak için tıp fakültesini, avukat olmak için hukuk fakültesini ve tüm meslek dallarında uzman bir kişi sayılabilmek için o alanla ilgili ya bir okulu bitirmek veya eğitim sürecinden geçmek şart görülürken devlet başkanı veya başbakan olabilmek için ilgili bir bölümü bitirmek veya bir eğitim sürecinden geçmek şart olarak görülmemektedir. Çünkü demokratik devletlerde halk adına yönetime katılabilmek için tek koşul halkın çoğunluğunun oylarını alabilmektir. Yani demokrasilerde idare, ehliyetsizlerin ve acemilerin idaresidir.
Sadece ehil olanların iktidarda olması üzerinden değil, siyasi alanda getirilecek uygulamaların doğru, iyi, hakikatin ifadesi ve fazilet içeren uygulamalar olması açısından da demokrasinin asıl felsefesi çoğunluğun verdiği kararın dikkate alınması ilkesine dayanır. Yani iyi olanın da kötü olanın da, faziletli olanın da süfli olanın da, halk istediği sürece oylanma zorunluluğu vardır. Çoğunluk bir şekilde karar verdiğinde artık o hususun ne kadar hakikate yakın, doğru, iyi ve faziletli olduğuna bakılmaz. Demokrasinin temel ölçütü; iyi, doğru, hak ve faziletli olanın çoğunluğun verdiği karara bağlanmasıdır. Fazilet ve doğruluk oylanan önerilerden bir öneridir. Hak olanın iktidarda temsili halkın çoğunluğunun tesadüfen onu istemesine bağlıdır.
Aynı şekilde ehil olan şahısların yönetici olarak seçilmesi de halkın çoğunluğunun onu istemesine bağlanmıştır. Hak, iyi, doğru, faziletli düşünceler ve ehil yöneticiler azınlıkta kaldığında insanlığın hakikat arayışı buharlaşmakta ve meydan hakikatten uzak düşüncelere kalmaktadır ve demokrasiye göre bu durum gayet meşrudur. Oysa çoğunluk kuralının meşruiyet şartı haline getirilmesi bu yolla alınan kararların ahlaki açıdan doğru, faziletli ve hakikate yakın kararlar olduğunu göstermez.
Çoğunluk kuralını Batı dünyasında eleştirenler şu iki önemli husus üzerinde durmuşlardır:
“1-Çoğunluk kuralının yüksek değerde olduğu son derece kuşkuludur, çünkü çoğunluklar kural olarak istikrarsız, yanılabilir ve yanıltılabilirdirler.”[4]
“2-Çoğunluk kuralına, onun soyut katılım eşitliği hayaline dayandığı ileri sürülerek itiraz edilebilir. Çoğunluk kuralı oyları tartmaz sayar. Oy eşitliği söz konusudur. ‘One man, one vote/bir adam, bir oy.’ Ancak bu bir hayaldir. O, her oyun eşit ağırlıkta olduğu ve herkese yaklaşık olarak eşit seviyede uzmanlık, taahhüt ve sorumluluk düştüğü düşüncesine dayanır. Bu ise yerine getirilemez bir arzudur.”[5] Bu eleştiri günümüzde sınıf olarak kendisini halkın üzerinde gören elit kesimden bazılarının kibirli bir tarzda söylediği ve magazin basınını meşgul eden “dağdaki çobanla benim oyum bir mi olacak?” tarzındaki yaklaşımla paralellik arz etmektedir. Özü itibariyle doğru bir eleştiridir. Ancak bu sözün geri planında sınıfsal üstünlük duygularının ciddi bir yansıması vardır. Olay bu yönüyle eleştirilmelidir. Ancak dağdaki bir çobanla üniversitedeki bir profesörün kullandığı oyun nitelik olarak bir olmayacağı da açıktır. Ancak magazin basınında boy gösterenlerin kullandıkları oyların niteliğinin de üniversitedeki profesörlerin oylarından çok, küçümsedikleri çobanların oylarına yakın olduğu da açık bir husustur. Çünkü siyasetten en az bir çoban kadar anlamadıkları ortadadır.
Oysa demokrasi nitelikten çok sayısal üstünlüğe baktığından bu durum ciddi bir çıkmazı da üretmektedir. Ontolojik olarak eşit olmayanları matematiksel olarak eşit saymak, siyasi alanda en doğru olanı bulmak ve iradesini bu yönde kullanmak zorunda olan sıradan insanları, istismarcıların kucağına itmektedir. Demokrasi insanları buna mecbur kılarak hemen herkesi politize etmiştir. Bu nedenle siyasetle bu kadar iç içe olmak tarihte fazla örneği olmayan modern zamanlara özgü bir olgudur. Oysa bunu istemeyenler veya buna imkân bulamayanlar için siyasi irade kullanmayı mecbur hale getirmek de bir tür dayatmadır. Doğal olmayan ve yerli yerine oturmayan her mesele gibi bu da zulüm ve dengesizlik üretmektedir. Yüz kiloluk bir insanla elli kiloluk birine eşitlik adına aynı miktarda yemeği vermenin irrasyonalitesini gören insanlık; demokrasilerde aynı zekâ, ilgi ve bilgi düzeyine sahip olmayanları matematiksel olarak eşitleyip akla, bilgiye ve zekâya hak ettiğini vermeyerek olabilecek en irrasyonel karara imza atmışlardır. Demokrasilerde üstün zeka, üstün akıl ve yüksek bilgi eşitlik adına cezalandırılmaktadır.
Burada, insanlar siyasi olarak bilenler ve ehil olanlar tarafından ne dayatılıyorsa onu kabul etmeli midirler, gibi bir itiraz öne sürülebilir. Muhakkak ki öyle olmamalıdır. Ancak bunun dengeye getirilmesi de çok büyük bir öneme sahiptir. İnsanların söz söyleme haklarının olması ve iradelerinin siyasete yansıma zorunluluğu demokrasi de olduğu gibi bizi siyasal eşitlik noktasına getirirse bu oldukça irrasyonel sonuçlar üretmektedir. Kabul edilebilir değildir. Yeni öne sürülecek projelerde demokrasinin bu noktadaki krizine ve çıkmazına çözüm üretecek orta noktayı bulucu öneriler getirilmelidir.
Çoğunluğun kararına tabi olmak için hak, iyi ve doğru olanın uygulanması karşısında ürettiği paradoksa karşı, ortaya çıkan değişik yaklaşımlar demokrasinin sınırlanması fikrini ortaya atmışlardır. Örneğin günümüzün en revaçtaki demokrasi çeşidi olan liberal demokrasi veya anayasal demokrasi değişmez temel prensipleri anayasa olarak belirleyerek halkın siyasi alandaki taleplerine ve devletin halkın özgürlüğünü ortadan kaldırıcı kararlar almasına sınırlar getirmişlerdir. Hatta liberal demokrasi taraftarları serbest piyasa ekonomisinin koşullarını iktisadi anayasa olarak belirlemeyi savunmaktadırlar. İslam demokrasisi savunusu yapan muhtelif düşünürler de İslam’ın değişmez prensipleri anayasal olarak kabul edildikten sonra bu sınırlar içinde farklı görüşlerin demokrasi kurallarına göre oylanabileceğini öngörmektedirler. Tüm bu yaklaşımlar demokrasiyi temel tanımı ve felsefesinden uzaklaştıran yaklaşımlardır. Bunlar beraberinde başka sorunları da getirmektedir. Demokrasi sınırlansın denildiğinde o zaman bu sınırlamayı kim yapacak, neye göre yapacak ve nasıl yapacak soruları gündeme gelmektedir. Bu nokta da önemli bir gerilim noktasıdır.
Ulus Devlet, Liberalizm ve Kapitalizm ile Demokrasinin Kopmayan Bağı
Ulusçuluğun yükselişi, liberalizm ve kapitalizmin gelişimi ile demokrasinin bir retorik halinde ortaya çıkıp siyasi alana hâkim oluşu arasında gözle görülür bir paralellik vardır. Batı tarihi kapitalizm demokrasi ilişkisini en iyi şekilde ortaya koyar. Bilindiği üzere demokrasi söylemini ön plana çıkartan husus Avrupa’da palazlanan burjuva sınıfının krallar ve aristokrasi karşısında siyasette söz sahibi olma isteği olmuştur. Burjuva başlangıçta kendi adına siyasette söz sahibi olmak istiyordu. Çünkü siyasi alanın özgürlükleri ve ticari faaliyetleri sınırlayan ve ağır vergilerle kapital gelişimin önüne ket vuran özelliği burjuva sınıfının işine gelmiyordu. Bu nedenle özgürlük ve eşitlik söylemlerini ön plana çıkarttılar. Yüzyıllardır kilise, krallık ve derebeylerin baskısı altında inleyen halk da bu eşitlik ve özgürlük isteme kervanına katıldı. Siyasi alandan hak talep etmek burjuvaziden halka doğru yayıldı.
Demokrasinin en temel özelliklerinden birisi özgürlük ve eşitlik kavramları üzerine yükselmesidir. Çünkü tüm insanlar eşit olarak siyasi haklara sahip olmazlar ve bu haklarını özgürce kullanmazlarsa demokrasi gerçek anlamına ulaşamaz. Liberal ekonomik düzen, serbest piyasa ekonomisi veya kapitalizm de en az demokrasi kadar özgürlük ve eşitliğe muhtaçtır. Çünkü teşebbüs özgürlüğü ve tüm tüketicilerin tercih özgürlüğü olmadan ve herkes eşit olarak bu haklardan yararlanmadan kapitalizm gelişme sahası bulamaz. Görüldüğü gibi liberalizm, kapitalizm ve demokrasi özgürlük ve eşitlik kavramlarında birleşmektedirler. Devletin aşırı müdahaleci olduğu pazarda bizzat kendisinin at oynattığı, kimlerin pazara girip girmeyeceğine ve vatandaşı adına hangi fiyattan nelerin alınıp satılabileceğine karar verdiği bir düzende kapitalizmin kendine varlık alanı bulması mümkün değildir. Bu nedenle kapitalizme daha özel olarak serbest piyasa ekonomisine en uygun siyasi sistem demokrasidir. Hem kapitalizm hem de demokrasi “serbest rekabet” ilkesi temelinde örgütlenirler. Ancak demokrasi bu rekabeti siyasi alanda öngörürken, kapitalizm piyasa alanında öngörmektedir.
Ulus devlet ile demokrasi arasındaki bağlantı da demokrasinin çıkmazlarındandır. Demokrasi sadece siyasal çoğulculuğa izin veren bir sistemdir. Etnik, dini, mezhebi çoğulculuğu onaylamaz. Sadece temsilcilerin partiler yoluyla ve halkın da sivil toplum kuruluşları yoluyla örgütlenmesini benimseyip onaylar. Bunun dışındaki tüm çoğulculuklar demokrasi nezdinde yok hükmündedir. Çünkü demokrasi bireyi esas alan bir felsefeye sahiptir. Monolitiktir. Siyasi alanda iradenin ortaya çıkması farklı kültürel ve etnik grupların ortaklaşa bir uzlaşıya varması yoluyla değil bireyin ait olduğu kültürel gruba ait kimlikten soyutlanıp vatandaş olarak ortaya çıkmasıyla mümkün olur. Demokrasi bireyin/vatandaşın ait olduğu kültürel topluluğu siyasi alanda muhatap olarak görmez. Bu nedenle demokratik hakkını kullanmak isteyen bir vatandaş öncelikle ait olduğu grubun kültürel kimliğinden soyutlanmak, daha açık bir ifade ile kimliğini parçalamak ve oyunu bu yeni kimliğiyle kullanmak zorundadır. Çünkü demokraside “one man one vote/bir adam bir oy” kuralı geçerlidir. Grupların kendi grupları adına siyasette irade gösterme hakları yoktur.
İşte olmazsa olmaz bu koşul beraberinde demokrasinin vücut bulabilmesi için ulus devletin varlığını zorunlu hale getirmektedir. Çünkü ulus devlet tek bir ırka ait kimliğin ulusal kimlik haline getirildiği, sınırları belli bir toprak/ülke üzerinde kurulan, bu topraklardaki her türlü kültürel, etnik, dini, mezhebi grupları yok sayan ve resmi kimlik olarak ilan ettiği tek bir etniğe dayalı ulus kimliğini dayatan bir devlettir. Bu koşulları sağlayan bir devlette parti tipi örgütlenme üzerinden siyasal bir çoğulculuk ve seçim sistemine göre demokrasi işlerlik kazanabilmektedir. Bu sınırlar çizilmeden ve vatandaş kültürel kimliğini parçalayıp bireyleşmeden demokrasi mümkün olmamaktadır.
Ulus devlet tipinin ortadan kalktığı bir sistemde kültürel kimliği ile siyasi alanda söz sahibi olunan kültürel çoğulcu bir yapıda, bireyler arası eşitliği ve bireyin özgürlüğünü esas alan demokrasinin işlerliğini nasıl sürdüreceği konusu büyük bir problemdir.
Demokrasiyi İşlevsizleştiren Diğer Önemli Faktörler
Buraya kadar farklı başlıklar altında demokrasinin önemli gerilim noktalarını ortaya koymaya çalıştık. Problemli noktalar bunlarla sınırlı değil tabii ki. Bunun dışında demokrasiyi krize sokan onu işlemez hale getiren diğer bazı hususları maddeler halinde kısaca aktarmaya çalışacağız.
1-Demokrasinin sınırlanması sorunu: Demokrasi tanımı gereği, halkın çoğunluğunun iradesine göre kararların alınması anlamına gelmektedir. Demokratik anlamda kararları sınırlayan tek faktör halkın iradesidir. Ancak bu beraberinde bazı sorunları da ortaya çıkarmaktadır. Öncelikle; seçilmişlerden oluşan devlet, halk adına hareket ettiği için siyasal yönetimlerin denetimi sorunu ortaya çıkmaktadır. Halkın çoğunluğunun talebi doğrultusunda devlet bazı azınlıkların, hatta bazen onu destekleyen halk çoğunluğunun özgürlük alanlarını daraltmakta ve bunu halk adına yapmaktadır. İkinci olarak halkın çoğunluğu istese de bazı kararların demokrasi adına alınmasının doğruluğu tartışmalara yol açmakta ve demokrasi içinde bir kriz alanı oluşmaktadır. Demokrasi içinde halk iradesinin dahi müdahale edemeyeceği özel ve evrensel değerlerin olup olmadığı problemi demokrasinin tanımı ile talepler arasında ciddi bir gerilim hattı oluşturmaktadır.
Çağdaş demokrasiler tanımları itibariyle sınırsız demokrasiyi işaret ederken, uygulama itibariyle demokrasiyi sınırlayan anayasal demokrasilerdir. Anayasalar ise çoğunlukla iktidarı elinde bulunduran güçlerin değerleriyle sınırlı kalmaktadır. Bu aynı zamanda demokrasinin gerçek anlamını ortadan kaldıran bir durumdur. Çünkü laik görüş sahipleri demokrasiyi laiklik ilkesiyle sınırlamak isterlerken, muhtelif dini görüşler anayasanın dinsel ilkeleri uygulamaya imkân verecek şekilde genişletilmesini talep etmektedir. Demokrasinin sınırlanması konusu farklı boyutları olan bir tartışma konusudur. Bu nedenle biz konunun laiklik-dinsel talep gerilimi üzerinden bir-iki noktasına değinmekle yetineceğiz.
Laik kesim demokrasinin olmazsa olmaz sınırlayıcı koşulunun laiklik olduğunda ısrar etmektedir. Oysa bu düşünce özü itibariyle demokrasinin felsefesine uymayan bir yaklaşımdır. Çünkü demokrasi bir mekanizma olarak iktidarda hangi görüşün olacağından çok, halkın arasında talep edilen farklı düşüncelerin nasıl iktidara taşınacağı ile ilgilenen bir sistemdir. Laiklik bir başat koşul olarak öne sürüldüğünde dinsel taleplerini iktidarda görmek isteyen önemli bir halk kesimi yok farz edilmektedir.
Diğer yandan demokrasi ile siyasi talepleri olan Müslümanlar arasındaki en temel gerilim demokrasinin tanımı gereği en son otorite olarak halk çoğunluğunun iradesini görmesidir. Oysa siyasi talepleri olan Müslümanlar İslam’la uyuşmayan bir halk iradesinin iktidara taşınmasına asla razı olmayacaklardır. Demokrasi belli bir ideoloji veya din olarak görülmeyip sadece bir mekanizma olarak kabul edilse bile, halkın çoğunluğu bir şekilde İslam ile uyuşmayan uygulamaları talep ettiğinde bu kabul edilemez bir durum olarak görülecek ve demokrasi işlerliğini yitirecektir. Tersi de geçerlidir. Siyasi İslam talebinin çoğunluğa ulaştığı yerlerde laiklik yanlıları radikal bir biçimde Müslümanların uygulamalarına karşı çıkacak ve gene demokrasi işlevselliğini yitirecektir.
Görüldüğü gibi bu gerilim hem Müslümanların hem de laiklerin “mademki demokrasi bunu gerektiriyor, biz de çoğunluk oluncaya kadar mevcut uygulamalara razı oluruz” sözünü tüm içtenlikleriyle söylemelerine kadar sürecek bir gerilimdir. Peki, insanlardan böyle bir kabulü tam bir gönül rızasıyla beklememiz ne kadar gerçekçi bir beklentidir? Bir Müslüman zihin bu boyutta bir demokratik kültürü içselleştirebilir mi? Dahası laiklik yanlıları bunu kabullenebilir mi?
En azından şu anki tablo bunun yeteri kadar mümkün olmadığını gösteriyor. Sorunun demokrasi içinde kalınarak çözülmesi ve gerilimin minimuma indirilmesi oldukça zor görünmektedir. Belki demokrasinin bazı öğelerini de kullanarak geliştirilebilecek yeni bir mekanizma farklı kültür, din ve görüş sahiplerinin bir arada yaşamasını daha mümkün hale getirebilecektir. Demokrasiden daha ileri böylesi bir post-demokratik model üretmenin gerekliliği her geçen gün daha fazla açığa çıkmaktadır.
2-Teknik olumsuzluklar:
Demokrasi teknik olarak da birçok sorunla iç içedir. En basitinden seçmenlerin büyük bir bölümünün siyasete ilgisiz kalması ve bir-kaç yılda bir oy kullanmak için seçim sandığına gitme zahmetine bile katlanmaması demokraside meşruluk tartışmalarının çıkmasına yol açmaktadır. Birçok Batı ülkesinde seçmenin yüzde ellisinin seçimlere katılması yeterli bir oran olarak görülmektedir. Oysa bu en az iki seçmenden birisinin iradesinin sandığa yansımaması anlamına gelmektedir. Seçmenin bu tarz davranışının geri planında demokrasinin işlerliği konusunda buraya kadar sıraladığımız olumsuzluklar ve çıkmazlar nedeniyle oluşan pesimist yaklaşım vardır. Sandıklar hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Çünkü demokrasi değişim heyecanını ortaya çıkartan dinamik bir işlerliği ortaya koyamamaktadır.
Aynı zamanda seçimde iradesini biçimlendirecek yeterli bilgiye ulaşmak için gerekli zaman ve imkânı bulamayan seçmenin sandığa ilgisi de azalmaktadır. Bir şeyi seçecektir, ama fark nedir bilememektedir seçmen. Eğer ona heyecan veren bir spekülatif bir bilgiye sahip değilse ya da partilerin ajitasyon sürecine tabi tutulmamışsa veya sadece taraftarlık ruhuyla hareket etmiyorsa sandıklar onun için anlamsızdır. Seçmen ilgisizliği ve bilgisizliği böylece demokrasinin işlerliğine ket vuran hususlar haline dönüşmektedir.
Seçmen davranışı açısından ortaya çıkan bir diğer teknik işlevsizlik ise, toplumsal unutkanlıktır. İlginçtir, en zayıf hafıza çeşitlerinden bir tanesi toplumsal hafızadır. Toplumlar çok kısa sürede unuturlar. Siyasi emel peşinde koşanlar bundan bol miktarda yararlanırlar. Bol vaatlerle kandırdıkları insanları seçimlere yakın verdikleri vaatlerle tekrar kandırırlar. İyi işleyen bir demokraside kötü yöneticilerin seçimler yoluyla gitmesi ve yerlerine iyi olanların gelmesi gerekmektedir. Oysa toplumsal hafıza zafiyeti demokrasiyi bu yönüyle işlevsiz kılmaktadır.
Diğer bir teknik sorun da uygulanan seçim sistemlerinin gerçek halk iradesini iktidara taşıyamamasıdır. Öyle seçim sistemleri uygulanmaktadır ki bunlardan bazıları küçük bir azınlığın parlamentoda çoğunluğu sağlamasına yol açmaktadır. Aynı seçimde elde edilen sonuçlar farklı yöntemlerle değerlendirildiğinde bunların parlamentoya yansıması da farklı olmaktadır. Seçim barajları azınlıktaki birçok görüşün mecliste temsil edilmesini engellerken, barajlar kaldırıldığında ortaya tam bir curcuna çıkmakta ve böylesi parlamentolardan çıkan hükümetlerle sorunlara çare bulmak imkânsız hale gelmektedir. Bu yönüyle demokrasi tam bir paradoks yaşamaktadır.
Demokrasilerin iktidar sürelerini sınırlandırması, farklı görüşlerin iktidara gelme şansını arttırdığı ve kötü yönetimlerin iktidardan gitmesini çabuklaştırdığı için olumlu bir özellik olmasına rağmen, politik miyopluğa yol açtığı için de olumsuzdur. “Politik miyopluk”; sınırlı iktidar süresinin ortaya çıkardığı baskı nedeniyle, kısa vadeli düşünme ve kısa vadeli politikalar üretme alışkanlığının ortaya çıkardığı bir tür körlük veya uzağı görmekten kaçınma hastalığıdır. Bir sonraki seçimde iktidara tekrar gelme garantisi olmayan bir hükümetin, uzun vadeli bir vizyonunun olması mümkün değildir. Bu nedenle sonraki seçimde iktidarda kalmasını garanti edecek popülist kısa vadeli politikalardan başka büyük projelerin ortaya konması mümkün olmamaktadır. Bu ise demokrasinin ülke politikalarına zorunlu olarak yaptığı bir kötülüktür. Bunu aşmak için parti politikalarıyla değiştirilemeyen anayasal önlemler gündeme getirilmektedir. Ama bu da demokrasinin temel tanımı ve felsefesi ile çelişen bir durumdur. Gerilim sürmektedir.
3-Özgürlük-eşitlik gerilimi: Aslında bu gerilim sadece demokrasinin değil modern toplumların kaçınılmaz bir sonucudur. Modern dönemlerde özgürlük, sınırsız bir şeye dönüştürülmüştür. Bu tarz bir özgürlük çözülme ve dağılmanın tüm kapılarını açmış ve her şeyi değersizleştirmiştir. Özgürlük dayatmacılığa ve köleleştirilmeye karşı vazgeçilmez bir özellik olmasına rağmen bu yönünü fazlasıyla aşan bir veçheye bürünmüş ve her türlü sınırı yok saymak özgürlüğün olmazsa olmaz koşulu olarak algılanmaya başlanmıştır. Oysa demokrasi özgürlük kadar insanların eşitliğini de temel bir koşul olarak kabul etmektedir. Sorun da burada başlamaktadır. Sınırsız bir özgürlük mutlak bir eşitlikle nasıl bir arada yaşayacak? İşte gerilim burada oluşmaktadır. Amacımız konuyu tartışmak olmadığından sadece soruna böylece işaret etmekle yetiniyoruz.
4-Demokrasinin tartışılmazlığı sorunu: Demokrasi tarih boyunca gelip geçmişyönetim çeşitlerinden birisidir. Tarihseldir, koşulludur. Tarih boyunca denenen monarşi, oligarşi, teokrasi gibi yönetim çeşitlerine göre avantajları olduğu kadar dezavantajları da vardır. Zannedildiği ve yüceltildiği gibi insanlık tarihinde siyasi alanda ulaşılan zirve olacak kadar mükemmel de değildir. 20. yy.da demokrasiye bu kadar rağbet edilmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi, diğer yönetim şekillerinin ortaya çıkardığı kötü sonuçların insanlığı demokrasiye yöneltmesidir. Diktatörlüğe, monarşiye, tiranlığa karşı demokrasi daha tercih edilebilir bir sistemdir. Ancak bu durum demokrasinin tartışılmaz mükemmel bir rejim olduğu manasına gelmemektedir. Diğer sistemlerin eksiklikleri demokraside bir artı gibi görünürken, eskilerde var olan bazı iyi yönler de demokraside mevcut değildir.
Demokrasiyle insanlığın yönetim bakımından tarihin sonuna gelindiğinin zannedilmesi büyük bir yanılgıdır. İnsanlık demokrasiden çok daha iyi sistemleri hak etmektedir ve buna ulaşabilecek müthiş imkânlara ve tarihsel bir tecrübeye sahiptir.
Batının kendisine ait her şeyi o alanın bir daha ulaşılamayacak bir zirvesi olarak lanse etme hastalığı, demokrasi için de geçerli olmuştur. Batı özelinde Amerika’nın züppe entelektüelleri komünist bloğun çökmesiyle tarihin sonunu ilan ettiklerinde, ulaşılmaz ve geri dönülmez olarak gördükleri bu yeni dönemin siyasi rejimini demokrasi olarak açıkladılar.
Oysa her sistem gibi demokrasi de eksiklikleri olan bir sistemdir. Batı düşüncesi misyonerliğinin bir aracı olarak tüm dünyaya dayatılmakta ve tartışılmaz bir değer olarak kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Demokrasiye eleştirel yaklaşan herkes anında kategorize edilerek dışlanmaktadır. Tüm demokrasi karşıtlıkları eşit seviyede görülmekte ve getirilen her eleştirel yaklaşım hemen diktatörlükle özdeşleştirilmektedir. Yani demokrasiyi eleştirmek diktatörlüğü savunmak anlamında şeytanlaştırılmaktadır. Yazının başında İslami kesimin demokrasi konusuna yaklaşımlarına değinmiştik. Diktatörlükten kurtuluş için can havliyle zorunlu bir çıkış olarak demokrasiye sarılmak da, demokrasiyi şeytanlaştırıp tümden dışlamak da doğru değildir. Yeni bir sistem arayışında insanlığın demokrasiden alacakları çok önemli noktalar vardır. Ama bu demokrasiye gözü kapalı sarılmayı gerektirmez. Eleştirel bir yaklaşım zararlı olanı, işlemeyen yönleri ortaya çıkartacağı gibi, faydalı ve kullanılabilir yönleri de görmemizi sağlayacaktır. Ancak ilginç bir şekilde demokrasi misyonerleri ve havarileri tıpkı azılı demokrasi karşıtları gibi bu eleştirel yaklaşımı bile kabul edememekte ve bu bakış açısına sahip olanları diğer karşıtlarla birlikte demokrasinin cehennemine göndermektedir. Demokrat olmayı değişmez ve nihai ahlaki davranış biçimi olarak tanımlamak ve buna uymayanlara kem gözlerle bakmak hastalıklı bir yaklaşım biçimidir. Demokrasiden önceki sistemlerin çığırtkanları da aynı duygularla ortaya çıkmışlardı.
Tarihin sonunu sadece Amerika ilan etmedi. Tarihte büyük iddialarla ortaya çıkan tüm devletler bu iddiayı dillendirdiler. Osmanlı devletinde İbni Haldun’un mukaddimesi yasaklanmıştı. Sebebi çok ilginçtir. Mukaddimeyi okuyanlar İbni Haldun’un organizmacı tarih ve devlet anlayışının bir tezahürü olarak her devletin bir gün sona ereceğini söylemesine çok şaşırdılar. Koskoca Osmanlı devleti de mi yıkılacak, diye sorgulamaya başladılar. Buna inanamadılar. Ortaya çıkan tartışmalar Osmanlı devletinin varlığını sorgulatmaya başlayınca Abdülhamit Mukaddime’yi yasaklattı ve toplattırdı.
Onun için Amerikan imparatorluğunun da, demokrasinin de bir gün sonu gelir ve yerlerine yeni devletler, yeni sistemler inşa olunur.
Demokrasiye getirilen eleştiriler ve bizim bu eleştirilere katkılarımız bunlarla sınırlı değil elbette. Özellikle demokrasinin oluşturduğu soft-totaliter yapı ciddi olarak eleştirilmeyi hak ediyor. Azınlıkta kalanların asla iktidarda temsil şansının olmaması, demokrasinin çoğunluğun diktatöryasına dönüşmesi, demokratik yapılarda oluşan askeri ve sivil bürokrasinin engelleyici faktörü, toplumun bir kütle toplumuna dönüşmesi, demokraside kuvvetler ayrılığı ilkesinin ortaya çıkardığı sorunlar gibi sıralayabileceğimiz pek çok problem demokrasinin açmazlarını oluşturan diğer kriz noktalarıdır. İslam ve demokrasi sorunu ise bizim bu yazı boyunca bilinçli olarak detaylarına girmediğimiz bir sorun oldu.
Sonuç olarak bu kadarını ortaya koymamız, bizim tüm bu sorunlara işaret etmekteki temel amacımız olan, demokrasinin bazılarınca savunulduğu gibi hiç de problemsiz olmadığını gözler önüne sermek açısından yeterli olmuştur sanırım.
Demokrasinin olumsuz yönlerini asla gözlerden uzak tutmamak, olumlu yönlerinden gerektiği şekilde faydalanabilmemiz için en çıkar yoldur. Bizce aklın yolu bu olmalıdır.
 
- BİTTİ -


[1] Friedrich A.von Hayek “Demokrasi, Poliarşi ve Demarşi, editör: Çoşkun Can Atkan, Çizgi yayınları, 2005” s.185  
[2] Hans Köchler, Batı Demokrasilerinin kökeni ve felsefi arkaplanı, İslam ve demokrasi, s. 60-61 
[3] Coşkun Can Atkan&Dilek Dileyici, Siyasal Süreçte Enformasyon Sorunları ve Demokrasinin Başarısızlığı, Demokrasi, Poliarşi ve Demarşi, Editör: Coşkun Can Atkan, s.115 
[4] Manfred G. Schmidt, Demokrasi Kuramlarına Giriş, s.190 

[5] Age, s.190

 

islami yorum dergisi

31 Yorum

Diğer Haberler

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

İslami Kimlik ve Şahitlik Görevi / Erhan Koç

Ümit Aktaş:'İslamcılıkta Yeni Paradigmaya doğru'

İslam Hukukunda Egemenliğin Sahibi ve Kaynağı Sorunu / Erhan Koç

Mevdûdi'nin 3.yol önerisi ne?

İslam Devlet Felsefesi / Mehmet Niyazi

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (2) / Erhan Koç

İktidarın Teolojisi Üzerine Deneme: "Onlara Eğer Yeryüzünde İktidar Verirsek" / Mustafa Yılmaz

Demokrasinin Krizi-Demokrasiye Eleştirel Bir Bakış / Hamdi Tayfur

Gelecek Tasavvuruna Dair Fıkıh Üretme Tembelliği / Dr.Serdar Demirel

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (1)

Dini Demokrasi / Ayetullah Hamenei

’Kemalist-laik-türkçü ideoloji’nin bütünüyle çöktüğü anlaşılmalı..

Egemenlik teorisi ve Problemler / Erhan Koç

Yürütmeyi daha iyi kontrol etmek, işte modernlerin özgürlüğü!

"Hakimiyet Allah'ındır" Kavramının Anlamı ve Mahiyeti / Erhan Koç

İhvan: Devlet yönetiminde İslami referansları reddetmek ahlaksızlık

Velayet-i Fakihi Nasıl Anlamalı? / Muhammed Can

İslam'da Siyaset Anlayışı / Ebu'l Ala El-Mevdudi

İslam'da Yönetim / Haluk Özdoğan

Raşid Hilafet, Raşid Toplum / Muhammed Muhtar eş-Şankiti
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz