Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Manevi Kuvvet / M.Hüseyin Fadlullah
İslâm'dan ve kuvvetin mantığından söz ederken, insanın iç dünyasındaki manevî kuvvetten söz etmemek olmaz. Çünkü İslâm'ın güçlü bir kişilik oluşturmadaki yöntemini dayandırdığı temel esasları bilmemiz buna bağlıdır. Yıkıcı etkilere sahip gelişmeler, şiddetli sarsıntılar ve zor engeller karşısında yıkılmayan, onları bilinçli ve kararlı, sağlam bir ruh haliyle karşılayan, sarsılmaz bir inanç temelinden güç alarak zorlukları bilinçli bir hareketle aşan İslâmî bir kişilik oluşturmanın ilk adımı budur
07/08/2011 / 00:35

Çeşitli zorluklar barındıran hayatın her alanında, kuvvet olgusunun bu yönünün değeri, her vesileyle kendini göstermektedir. İnsan, karşısına dikilen engelleri bertaraf etmek için maddî gücün hangisini, hangi düzeyde kullanırsa kullansın, mutlaka manevî kuvvete de ihtiyaç duyar. Çünkü moralini yükseltecek olan bu manevî kuvvettir. Bu sayede korku, üzüntü, sıkıntı, bunalım ve sarsılma gibi yıkıcı duygulardan kurtulur. Bunun yerine güven, huzur ve kararlılık gibi olumlu duygularla yaşar. Tavır ve taktik bağlamında ne yaptığını bilir. Sahip olduğu güçleri, buna karşılık düşmanın gücünü iyi hesap eder. Böyle olmazsa kişisel zaafa yol açan yıkıcı duygular bir iç hezimet yaşamak için birebirdirler. Böyle durumlarda insanın içi korkuyla dolar. Tüm direnç noktaları kırılır. Başkaları silâh kaldırmadan, insan kendiliğinden silâhını bırakır.

Emperyalizm Ve Manevî Kuvveti Yıkmak İçin Kullandığı Yöntemler

Yukarıda anlatılan nedenlerle, büyük devletlerin düşmanlarına karşı bu psikolojik yönteme başvurduklarını görüyoruz. Böylece halklarla ve küçük devletlerle fiilî bir çatışmaya girmeden önce, avantajlı bir pozisyonda olmayı amaçlarlar. Halkların ve küçük devletlerin manevî kuvvetlerinin yıkılması için, zayıflığı telkin eden, kökleştiren tüm propaganda araçlarını devreye sokarlar. İç direnç noktaları kırılmış bir toplumun savaş meydanında ağır bir hezimet alması mukadderdir.

a) Bilinçli olarak bir merkezden yayılan asılsız haberler

Bu taktik çerçevesinde, belli merkezlerden sistematik olarak uydurma haberlerin kitle iletişim araçları aracılığı ile yayıldığını görüyoruz. Bununla güdülen amaç, söz konusu ülkelerin gerçek ya da hayali güçlerini ve dünya üzerindeki egemenliklerini son derece zekice ve bilimsel olarak dizayn edilmiş yöntemlerle kamuoyuna sunmaktır. Bunu okuyan ya da duyan kişi, direnmenin faydasız olduğunu, böylesine devasa bir süper güç karşısında herhangi bir alanda gösterilecek direnişin, ölümden başka bir işe yaramayacağını, intihar girişimlerinden farksız olduğunu düşünür.
   
b) Halklara ezikliği, küçüklüğü empoze eden araştırmalar

Bu devletler, uydurma haberlerle yetinmezler. Bunun yanında, kendi halklarının düşünsel ve bilimsel açıdan büyüklük kompleksine kapılmalarını, buna karşılık zayıf, küçük ya da geri kalmış hakların aşağılık kompleksine kapılmalarım, böylesi boy ölçülemez düşünsel imkânlar karşısında ezilmelerini sağlayacak araştırmalar, incelemeler ve istatistikler hazırlayıp dünya kamuoyunun dikkatine sunarlar. Bu tür yaldızlı propagandaların etkisinde kalan halklar, artık kalkınma ve ilerleme meselelerini temelden çözümleme hissiyle harekete geçme gücünü, motivasyonu bulamazlar. Artık kaçınılmaz olarak kalkınmış ileri halkların bilimsel üstünlüklerini ve deha-larım kabul edeceklerdir. Yapacakları tek şey bu kalkınmış halkların düşünce ve uygarlık mirasını, genel olarak özümse-mektir. Bu halkların ve bu uygarlığın kötü bir kopyası olmaktır. Başka uygarlıklarla yarışacak, boy ölçüşebilecek kendi uygarlık kişiliğini yitirmektir. Artık köklü ve güçlü kişilik bir uyduya dönüşmüştür. Başka uygarlıkların kırıntılarıyla geçinen ve az veya çok hiç bir temel etkinliği bulunmayan bir uydu.

c) Uygarlık mirasına ilişkin şaibeli araştırmalar

Manevî kuvveti yıkmaya dönük emperyalist taktiklerin bir göstergesi de, zayıf halkların sahip oldukları tüm düşünce, maneviyat ve uygarlık mirasını yok etmektir. Bu halkların sahip oldukları mirasın olumsuz yönlerini ön plana çıkarır olumlu yönlerini göz ardı ederler. Dolayısıyla kendi halklarının sahip oldukları uygarlık imkânlarına dayalı meydan okumaları abartılı bir tarzda ön plana çıkarırlar. Bununla güttükleri amaç, düşünce, inanç ve uygarlık bağlamında tarihin günümüze yön verici verilerini dondurmaktır. Planın farkında olmayan halklar da bilinçsiz bir şekilde, tarihlerinin köksüz, dinamizmden yoksun ve çağdaş hayat üzerinde bir etkinliğinin olmadığını düşünürler. Bu sinsi plan sonucu hedef toplum manevî ve fikri köklerinden uzaklaşır. Hayatta köksüz bir varlık gibi hareket eder. Başkalarının güdümüne girmesi kolaylaşır. Başkalarının yaşadığı doluluk karşısında, hissedilen korkunç boşluğun kaçınılmaz bir sonucudur bu.

Bir kaç yüzyıldan beri Avrupa'da ortaya çıkan Oryantalizm akımı da bu stratejinin bir uzantısıdır. Bunlar ilmi, edebi, manevî ve ahlâkî mirasımızı, birçok yönleri hakkında zihinlerde kuşku uyandıracak bir metot çerçevesinde araştırıyorlar veya onları doğal çerçevelerinin ve realitelerinin dışına çıkaracak analizlere ve yorumlara tabi tutuyorlar. Yahut bunları, halkları ve tarihleriyle olan gerçek bağlarını koparacak şekilde başka kaynakların varsayımlarına doğru bir yönelişin içine sokuyorlar. Bu amacı, oryantalistlerin cahiliye edebiyatı ve benzeri alanlarda gerçekleştirdikleri araştırmalarda, somut olarak gözlemlemek mümkündür. Cahiliye edebiyatı hakkında bir ta-kım kuşkular ortaya atarak, Kur'an hakkında zihinlerde bir takım soru işaretlerinin belirmesini hedeflediler. Bazı araştırma ve incelemeler gerçekleştirerek bazı tarihsel dönemlerin etkinliğini olduğundan daha büyük göstermeye çalıştılar. Kimi ekollerin olumsuz yanları üzerinde durarak bunları olumlu yanlarmış gibi benimsetmeye yönelik girişimlerde bulundular. Tasavvuf ekolü ve bu ekolün hülul'a1 inanan liderlerini ve daha birçok sapık kişileri bayraklaştırmayı amaçlayan yoğun bir faaliyet yürüttüler.

Hiç kuşkusuz söz konusu tarih ve edebiyatın dayandığı tarihsel bulguların yanılmaz olduklarını iddia etmiyoruz. Sadece şunu söylüyoruz: Bu meselelerin analiz ve değerlendirmelerinde başvurulan yöntem, bu tür araştırmaların arka planında yer alan siyasal ve dinî amaçları gerçekleştirmeye göre dizayn edilmiştir.

Aynı yöntemin, İslâm'ın kavramlarına, şeriatına, tarihine, düşünsel, siyasal ve manevî şahsiyetlerine yönelik oryantalist inceleme ve araştırmalarda da kullanıldığını görüyoruz. İslâm'ın etrafını puslu bir hava ile kuşatmayı amaçlıyorlar. Bir yığın olumsuz teviller ortaya atıyorlar. İslâm'ın görüntüsü, bağlılarının zihninde bulanık olsun, vicdanlarında sembol şahsiyetlerinin kutsallığı kırılsın, zihinleri İslâmî kavramlardan soyutlansın diye. Tarihsel veya düşünsel hiç bir güvenilir kaynağı ve mesnedi bulunmayan faraziyeler üretiyorlar. O zaman yepyeni bir operasyonla, yeni şahsiyetlere ve yeni bir dine bağlanmaları kolay olur, düşüncesiyle hareket ediyorlar. Düşünceden, dinden ve kültürel mirastan kaynaklanan bir gücü olmayan köksüz bir ümmet, yeni bir düşünceyle, yeni bir anlayışla ve yeni bir dinle mücadele etmek durumunda kaldığında etkin bir varlık gösterebilir mi?

Bu yüzden, Avrupa'nın eski tarihinden günümüze kadar misyonerlerin ve emperyalistlerin İslâm ülkelerinde, omuz omuza vererek, oryantalizm akımıyla uyumlu hareket ettiklerini gördüğümüzde şaşırmıyoruz. Çünkü bunlar bir hedefte bulu-şuyorlar: Müslümanları düşünsel, askerî, ekonomik ve manevî
açıdan zayıflatmak... Her türlü güçten arındırılmış bir toplum üzerinde hegemonya kurmaktan daha kolay ne vardır?

d) Ümmeti tarih içinde bir ayrıntı konumuna düşüren bilimsel yöntem

Bu arada iğrenç bir yönteme işaret etmeden geçemeyeceğiz. Emperyalistler düşünsel araştırmalarında ve eğitim prog-ramlarında bu yöntemi titizlikle uyguluyorlar. Kendi tarihlerini, kültürel miraslarını, uygarlıklarını, tarihsel şahsiyetlerini ve tarihlerinin dinamik hareketini zirveye, mümkün olan en üst noktaya koyuyorlar. Bunu öyle bir tarzda sunuyorlar ki, başka medeniyetler için, değil onun önüne geçmek, yanına yaklaşmak bile mümkün değilmiş gibi bir hava veriyorlar. Bu propaganda amaçlı iğrenç yöntem aracılığıyla İslâm ümmetinin kendini bu günkü haliyle tarih içinde bir ayrıntının uzantısı gibi görmesini ve tarihsel mirasına olumlu şeyler katmaya cüret etmemesini, olumlu tek adım atmamasını hedefliyorlar. Bu doğrultuda geliştirdikleri yöntemsel çeşitlilik, emperyalistlerin tarihlerini ve sembol şahsiyetlerini olduğundan büyük ve gelişkin göstermede o kadar ileri boyutlara vardırılıyor ki, sonunda şişirilmiş, azman gibi bir manzara ortaya çıkıyor. Bu çerçevede tarih eleştirilemez, suçlanamaz, yanılmaz bir kutsallık niteliğine bürünüyor. Sonunda tarih ve sembol şahsiyetler tanrılaştırılıyor. Yanlışlıklar kutsal değerlere, gerçek değerler de lanetli yanlışlıklara dönüştürülüyor. Böylece objektif gözlemler değil, bazı tarihsel şahsiyetlerin şu veya bu değeri benimsemesi veya benimsememesi belirleyici hale geliyor.

Bunu, toplumu görkemli tarihe hayran bırakmaya dönük eğitim sisteminde de gözlemliyoruz. Tarih şişirilmiş bir davul gibidir, ondan sadece ritmik sesler gelir. Diğer bazı eğitim programlarında da tarihin yanlışlıkları unutturulur, günümüzün yanlışlıkları ise alabildiğine abartılır. O kadar ki, böyle bir eğitsel atmosferde insan mistik hazlar duyduğu tarihsel bir kayboluş halini yaşar. Pratik hayattan ya uzaktır, ya da pratik hayatın, realitenin düşmanıdır. Bu duyguların insanı ezici bir zaafın kıskacına düşürmesi kaçınılmazdır. Özgüvenini yitirmesi, bir şeyler oluşturma becerisinden yoksun olduğunu düşünmesi, bu eğitim sisteminin bir insanı getirip bırakacağı son noktadır. Gözleri maziye açık, hayranlıkla seyrediyor; ama gününü, realitesini görmüyor, kendi gerçeğinden habersiz...

e) Tarihi kendi anlayışlarına göre yorumlayan sübjektif eğilimler

Bazı düşünce akımlarının, tarihsel inceleme ve araştırma-larında, tarihi kendi düşünsel çerçevelerinde yorumlamayı esas alan bir tutum içinde oldukları görülür. Bununla başkalarının kendi inanç sistemlerine güvenmelerini, buna karşılık öz inançlarından kuşku duymalarını hedefliyorlar. Tarih, onların yanında doğal mecrasından çıkar. Risalet misyonu daha başka mecralara çekilir.

Bunu Marksist araştırmacıların tavırlarında en somut şekliyle görüyoruz. Bunlar, İslâm tarihini, Marksist teori doğrultusunda, materyalist bir bakış açısıyla yorumlamaya çalışıyorlar. Bununla Marksist teoriye, tarihsel realiteye dayalı, evrensel bir karakter vermeyi amaçlıyorlar. Bu arada, risalet misyonunu, benzersiz bir ilâhî fenomen biçiminde algılayan manevî yönü ağır basan düşünce sistemini ortadan kaldırmak da başlıca hedefleri arasındadır. Çünkü manevî olguları ön plana çıkaran düşünce akımı, risalet misyonunu toplumun sosyal ve siyasal realitesinden çok, yüce Allah'ın evrene egemen kıldığı sünnetullahla irtibatlandırmayı esas alan bir tavır içindedir. İşte bu yüzden, Marksistler, tüm tarihsel birikimi ve kültürel mirası bu teoriyi esas alan bir bakış açısıyla değerlendiriyorlar.

Asıl amacımız, siyasal akımların ve materyalist güçlerin, küçük halkların veya yenilgiye uğramış küçük güçlerin maneviyatını kırmak için başvurdukları yöntemlere canlı örnekler sunmaktır. Emperyalistlerin amacı, hedef kitleleri ve direnç gösteren güçleri psikolojik olarak yıpratmak ve siyasal ve düşünsel hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik stratejisini herhangi bir zorlukla ya da siyasal ve ideolojik anlamda bir direnişle karşılaşmadan uygulama safhasına koymaktır. Bu stratejinin sonuçlarına ülkelerin ve insanların sömürülmesi, talan edilmesi, yıkıma uğratılması, yok olup gitmesi biçiminde somut olarak tanık oluyoruz. Bu cehennemi strateji hâlâ yürürlüktedir. Zayıf halklar hâlâ yenik ve hâlâ perişandır. Bir yandan var olma mücadelesini verirlerken, öbür yandan olaylara ve gelişmelere, emperyalist stratejilerin kolaylıkla pratize edilişine alet olacak bir ilkellikle yaklaşmaktadırlar.

Bu yüzden, ümmetin vicdanında, iç dünyasında manevî bir güç oluşturmanın siyasal, sosyal ve düşünsel anlamda ne denli önemli olduğunu anlıyoruz. Ümmetin tarihsel misyonunu güçlü ve radikal bir edayla yeniden üstlenmesi buna bağlıdır.

İslâm dinî, evrene ve hayata ilişkin düşüncelerinde ve pratik ilişkilere yönelik yasamalarında hep insandaki bu güç unsurlarını bir araya getirmeyi hedef edinmiştir. İnsandan za-yıflığı ve zayıflığa dayalı tavırları uzaklaştırmayı, Allah'a kulluk sunmakla yükümlü olduğu hayat yolculuğunda, dengeli bir konum belirlemesini göz önünde bulundurmuştur. Bu eğilim, insanın kişiliğini yıkan zaaf etkenlerinin incelenmesi, teorik ve pratik açıdan bunlara karşı konulması ve zaafın insan hayatını etki altına almasına imkân sağlayacak doğal gediklerin kapatılması çerçevesindeki girişimlerle de pratize edilmiştir.

 Manevî Kuvvet Oluşturma Yolunda İman

Manevî kuvvet oluşturma süreci biri pozitif diğeri de negatif iki unsura dayanır:

1) Pozitif unsur, iç ve dış etmenlerin varlığında somutlaşır. Bunlar kişinin objektif koşulların varlığını duyumsamasını garanti ederler. Bu objektif koşullar pratikte güçlü bir pozisyon edinme eylemi açısından da vazgeçilmezdir. Bunun yolu da hiç kuşkusuz güç edinmeye yönelik sübjektif gözlemlerdir. Bir de kişi boşluğa düştüğü zamanlarda veya zayıflık anlarında dayanak işlevini görecek dış kaynaklı dayanakların gereğini duyumsar. Kuvvetten yana gözlemi zayıfsa veya kuvvet kay-naklarına sahip değilse, manevî kuvveti duyumsamanın pratik bir değeri olmaz. Çünkü tek yanlı, sübjektif bir büyüklenme hissi; kendini beğenmişlik ve içi boş kabarmalar, manevî kuvvet duyumsama için yeterli olmaz. Nedenine gelince, manevî
kuvvet duyumsama, psikolojik bir durumdur; gücünü ve et-kinliğini hayatta realize edilen deneyimlerden alır.

2) Negatif unsur ise, bir insanın, başkalarının kendisini zayıf düşürecek güce sahip olmadığını duyumsaması şeklinde somutlaşır. Daha yerinde bir ifadeyle, insanın hayatın zorlukları bağlamında başkalarına ihtiyaç duymaması ve onların kendisine bir yarar sağlamak veya bir zarar vermek noktasında güç yetirecek kapasitede olmadıklarını, varlığına esas oluştu-ran güç kaynakları dolayısıyla, hayatı ve ölümü üzerinde doğ-rudan bir etkinliklerinin olmadığını düşünmesi olarak belir-ginleşir. Bunun yanında kişinin direniş gücüne sahip olduğunu düşünmesi ve hatta sonunda zafer elde edeceğine inanması, yani düşmanların sahip oldukları şeylere kendisinin de sahip olduğundan kuşku duymamasına bağlıdır. Çünkü onlar da kendisi gibi yaratılmış kullardır. Hiç bir farkları yoktur. Şayet bir yönden kendisinden üstünseler, kendisi de bir başka yönden onlardan üstündür. Onlarda olup da kendisinde olmayan şeyleri elde etmek üzere çalışabilir. Dolayısıyla onlarla eşit hale gelebilir veya üstünlük bile sağlayabilir.

Kısacası kişi, düşüncesini donduran, elini ayağını bağlayan, direnç gücünü dumura uğratan korkunun tutsağı olmaktan kurtulduğu an, gücüne güvenmeye başlar. Aksi takdirde, sa-vaşsız, kavgasız bir yenilgiye mahkûm olur.

İnsanın iç dünyasında manevî kuvvet doğurmak için bulunması gereken iki temel unsur bunlardır. Acaba İslâm, insanın içinde manevî kuvvet oluşturmaya yönelik ilmi deneyiminde, bu hususu hangi ölçülerde gerçekleştirebilmiştir.

Birinci unsur için İslâm dini, Allah'a iman çerçevesinde buluşan iki yönlü bir plan öngörmektedir:

1) İnsanın kişisel gücünün farkına varması. Burada, yüce Allah'ın insana yerleştirdiği büyük ve müthiş gücü, bu gücü kullanmasına yardım edecek yeteneklerle donatmasını, hizme-tine sunduğu evrensel fenomenleri ve ayaklarının altına serdiği yeryüzünü kastediyoruz. Yüce Allah, insanı yeryüzünün mutlak efendisi kılmıştır. Ona dilediği gibi biçim verebilir, dilediği şekle sokabilir. Daima insanın yararına olmak üzere keşifler gerçekleştirebilir. Bütün bunların insana yönelik mesajı şudur:

Hayat senin önüne serilmiştir, önün açıktır. Hayata bahşedilen tüm enerji kaynakları senin hizmetindedir. Bunlar aracılığı ile rızkını temin edebilirsin, kendini savunabilirsin. Bu enerji ve zenginlik, hayatını daha ileri düzeylerde sürdüresin diye sana bahşedildi. Her gün gücüne biraz daha güç katasın, kemal yolunda biraz daha ilerleyesin, biraz daha yükselesin ve her gün yeni bir ufuk keşfedesin diye... Rızık, kuvvet ve hayat bağlamında, karşına yepyeni imkânlar çıkar.

2) Bunun yanında İslâm, insana Allah'ın sonsuz gücünü hatırlatıyor. O, gücün kaynağıdır. Sadece gücü var etmekle yetinmez, devamını, gözetimini, gelişimini ve her türlü tehlikeye karşı korunmasını da üstlenir.

İnsanın içi, Allah'ın mutlak gücü ile dolunca, bu gücün her zaman ve her yerde yanı başında olduğunu düşününce, kendine güvenebilir, iç huzura erebilir. Bu duygu, kişisel gücün derinleşmesine yol açar. Atak hale gelmesine, gelişmesine, yükselmesine ve yenilenmesine yol açar.

Rızık konusu, her zaman insan için endişeye neden olmuştur. Bu sebeple Kur'an'ın mesajı insana —Allah'a iman noktasında— rızkın Allah'ın tekelinde olduğunu hatırlatma yö-nünde olmuştur. Rızık kaynaklarını yaratan, pınarlarını akıtan, ürünlerini çıkartan O'dur. Rızık gönderme ya da kısma yetkisine sadece O sahiptir. Bu bağlamda canlıların hayatına ince ve duyarlı bir düzen egemen kılmıştır. Söz gelimi, insanı, hesap ettiği yerlerden ve şeylerden rızıklandırdığı gibi, hesap edemediği yerlerden ve şeylerden de rızıklandırır. Rızık bek-lediği, hesapladığı yerlerden de mahrum bırakabilir.

"... Kim Allah(ın yasakların)dan sakınırsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a dayanırsa O, ona yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur." (Talak 65/2-3)

İnsanın içinde, zarar ve yarar olgularının bütünüyle Allah'ın kontrolünde olduğuna, bu konuda nasıl isterse öyle hareket ettiğine, hayatın ince bir düzene tabi olduğuna, bu düzenin hikmet ve merhamet esasına dayandığına ilişkin derin ve köklü bir inanç oluşur. İmam Cafer es-Sadık (a) Emirü'l- Müminin Ali (a) ile ilgili olarak der ki:

"Ali şöyle diyordu: Kişi kendisine isabet edenin, hatasından dolayı kendisine isabet etmediğini ve yaptığı hatanın da kendisine isabet etmeyeceğini bilmeden imanın tadına varamaz."2

Bu açıklamalarımızdan ve bundan önceki "inanç sisteminde Allah'ın ve insanın kuvveti" ile ilgili olarak yaptığımız değerlendirmelerden çıkan sonuç şudur: İnsanın önüne Allah'ın külli kudretiyle irtibatlı kişisel kuvvete ilişkin derin bir bilinç imkânı sunan olumlu unsur, ne insan hayatının yabancı olduğu bir şeydir ve ne de imanın hayatı kuşatan evrensel çizgisinin dışındadır.

İkinci unsura gelince: İnsanın hayatı boyunca karşılaştığı değişik güçlerden duyduğu korku prangasından kurtulması olarak ifade edilebilir. Bu hususta, insanı rızkı ve yaşamı bağlamında tehdit eden azgın beşerî güçlerle, insanın karşısına ürkütücü engeller ve güçlüklerle çıkan, yaptığı işleri alt üst eden tarımsal, sınai vb. hayata ilişkin projelerini, planlarım bozan doğal güçler arasında herhangi bir fark yoktur.

İslâm'ın bu unsura karşı tavrı son derece kesindir. Korkuya neden olan öğeler, titizlikle analiz edilir. Korkuya yol açan kaynaklar, etmenler ve bunların reel etkinlikleri; yapabilecekleri ve yapamayacakları şeyler, titizlikle gözden geçirilir.

Korkuya karşı İslâm'ın geliştirdiği eylem planının özü; insanı başkalarının sahip olduğu güçler karşısında ezilme duygusundan soyutlamak, ister beşerî olsun, ister başka nitelikte olsun, Allah'ın dışındaki her türlü güften ürkme ve korkma içgüdüsünden arındırmaktır. Bu amaçla atılan ilk adım, hayattaki tüm gelişmelerin, hayatın yaratıcısı olan Allah'la irtibatlandırılmasıdır. Bunun arkasından diğer güçlerin gerçek mahiyetlerinin tasvirine ilişkin adım geliyor. Böylece bunların, aslında Allah'ın iradesi olmadıkça, ne kendilerine ne de başkalarına hiç bir şekilde zarar ve yarar dokunduracak güçlerinin olmadığı ortaya çıkarılıyor. Bunların sahip olduğu güç, geçici ve sınırlı bir güçtür. Her an için ortadan kalkabilecek niteliktedir. Dolayısıyla bir insan, kendi gücüyle veya Allah'ın gücünden destek alarak bunlara karşı direnebilir. Buna bağlı olarak, söz konusu güçler karşısında duyduğu korku ve psikolojik eziklikten kaynaklanan aşağılık kompleksi, insanı kişiliksizleştiren zayıflık duygusu bertaraf olur. Bu çerçevede okuyacağımız ayetlerde, Kur'an-ı Kerim'in, Allah'ın gözetimi altında insanın özvarlığındaki güçleri uyandıracak ve başkalarının gücünün etkisinden ve egemenliğinden soyutlayacak bir ifade tarzına başvurduğunu göreceğiz. Bununla güdülen amaç, insanın, iradesini devre dışı bırakmadan, ruhunu zaafa uğratmadan ve tabir yerindeyse bitkisel bir hayat sürdürme durumuna düşmeden, doğal bir mücadele meydanına atılmasının sağlanmasıdır.

Kur'an-ı Kerim, hak içerikli mesajın savunucuları ve davetçileri ile bunlara karşı birleşen beşeri güçler arasında gerçekleşen bir karşılaşma sahnesini canlandırır. Beşerî güçler, hakkın taraftarlarına saldırı düzenleme hazırlığı içindedirler. Bundan önce elçilerini gönderirler. Amaçları hak taraftarlarım ürkütmek, kokutmaktır. Geri dönmeye ve savaş meydanından çekilmeye razı etmektir. Böylesine psikolojik bir baskı altına alman bu insanlar, çatışma öncesinde hezimeti tatmış olacak, böylece güç dengesi hak karşıtları lehine bozulacaktır. Bu sırada devreye ilâhî vahiy girer ve duruma ilişkin gerçek değerlendirmeyi sunar:

"Onlar ki, halk kendilerine: "(Düşmanınız olan) İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!" deyince, (bu söz), onların imanını artırdı. Ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler. Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve bollukla geri döndüler, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı. Ve Allah 'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir. O şeytan sizi kendi dostlarından korkutuyor, eğer inanmış iseniz, onlardan korkmayın, benden korkun !" (Al-i İmran 3/173-175)

Kur'an'ın sunduğu göz kamaştırıcı bir sahneyle karşı karşıyayız. Bu sahnede Kur'an, düşmanlarının sayısal çokluğuyla korkutulan müminleri canlandırıyor. Onları korkutanların amacı, bununla onları Allah'ın davasından uzaklaştırmak ve şeytanın çağrısının peşine düşürmektir. Ama müminler sert ve kararlı bir tavır koyuyorlar. Meydan okumalar ve yüzleşme anlarında daha da artan imanlarından kaynaklanan bir sarsılmazlık örneği sergiliyorlar. Çünkü yoldan çıkarılmış sapıkların çokluğu, onların sorumluluklarını daha da arttırır. Bu duygular içinde, kendilerini korkutanlara, yarı yolda yüzüstü bırakanlara düşmanların çokluğu karşısında geri adım atmalarını isteyenlere; "Allah'ın mutlak kuvvetine dayanarak onların meydan okumalarına karşı koyacaklarını haykırıyorlar. Şayet kalabalıklar batıl taraftarlarının arkasında duruyor, onları destekliyor ve onlara arka çıkıyorlarsa, Hak taraftarlarını desteklemek, güçlendirmek ve savunmak için Allah yeter" diye ilan ediyorlar. Burada müminlerin, amansız hücumlar karşısında tutunabilmek ve her türlü saldırıya göğüs germek için, Allah'a iman gücüne sığındıklarını görüyoruz. Nitekim onları yenilgiye uğratıyorlar ve Allah'ın nimeti ve lütfü sayesinde üslerine sağ salim dönüyorlar. Kendilerine hiç bir kötülük dokunmuyor. Allah büyük lütuf sahibidir, kimse O'nun lütfuna engel olamaz. Nimetlerini ve lütfunu bahşetmede kimseye karşı cimri davranmaz.

Sahneyi aktaran ayetler, tüm müminleri ilgilendiren genel bir imanî kuralı içeren bir ifadeyle son buluyor. Bu kural, her türlü korkutma, sindirme ve psikolojik savaş durumları için geçerlidir. Buna göre, yukarıda işaret edilen tüm girişimler, şeytanın aldatma ve baştan çıkarma amaçlı telkinleridir. Bunlara sadece onun yardakçıları tav olur. Müminlere gelince, onlar Allah'tan korkarlar. O'ndan başkasının gücü, hangi düzeyde olursa olsun, müminleri korkutamaz. Korkulacak tek güç, Allah'ın gücüdür. Bu nedenle, yüce Allah, şeytan mahreçli sinsi propagandalara papuç bırakmayan müminler gibi, her zaman ve her mekândaki müminlerin de bu kararlı çizgiyi izlemelerini istiyor. Eğer Allah'ın kendilerinden istediği gibi kararlı ve dirençli tutumlarını sürdürürlerse, Allah'tan diledikleri hayırlara ulaşırlar.

Büyük bir meydan okumayla karşı karşıya kalan müminlerden söz eden Kur'an ayetlerinin ifade tarzından, bunun fiilen yaşanmış bir olay olduğunu, yani örnek alınacak ve izlenecek bir model olduğunu anlıyoruz. Bununla verilmek istenen mesaj şudur: Gücün Allah'a iman ile bağlantısı meselesi, davetin öncü şahsiyetlerinden birçok insanın fiilen yaşadığı pratik bir olgudur. Pratikten uzak, sırf yönlendirme için dile getirilen bir temenniden ibaret değildir...

Kur'an-ı Kerim, başka bir ayette, bu örnek şahsiyetlere ilişkin olarak canlı örnekler veriyor. Bu örneklerde davetçi kişiliği belirginleşiyor. Bunlar etkin bir pozisyondadırlar ve düşmanlarının hamle yapmasını beklemiyorlar. Onlara karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıyorlar:

"(O Peygemberler), Allah'ın mesajlarını duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak Allah yeter. " (Ahzab 33/39)

Bu ayette, Allah'ın dinine davet eden müminlere ilişkin bir diğer görkemli sahne sunuluyor. Tavırlarının etkileyiciliği Allah'ın gücüne dayalı davalarının konumundan ileri geliyor. Evrenin barındırdığı her türlü güce, Allah'ın gücüne dayanarak karşı duruyorlar. Güçlülüğün ve kendine güvenin ifadesi olan bir üslupla, Rablerinin mesajını sunuyorlar. Ortaya atılan tüm, davalara ve yükseltilen tüm şiarlara karşı, risalet misyonuna yakışır bir olgunlukla davranıyorlar. Tavırlarıyla Allah'tan başka hiç kimseden korkmadıklarını ilan ediyorlar. Onlar Allah'ın taraftarları ve dostlarıdırlar. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler de.

Kur'an'ın sunduğu bu sahnedeki hareketler son derece belirgin ve bunların gerisindeki mesaj açıktır. Ayetin sonunda bu tavırlarının realiteyle uyumlu olduğu vurgulanıyor. Çünkü onlar Allah ile yetindiler ve Allah kendisinden yardım dileyenlere yeterlidir.

Sonra bir başka ayet çıkıyor karşımıza. Burada herhangi bir örnek alınacak model sunulmuyor. Sadece, her türlü korkutma ve sindirme amaçlı propagandayı çok kesin bir dille reddeden bir düşünce öneriliyor. Buna göre, art niyetli bu tür propagandalara kanan kişi, hak çizgisinden uzaklaşmış bir sapıktır. Bu, öyle bir sapıklıktır ki, içine düşenin yeniden doğru yolu bulma şansı bulunmuyor:
"Allah, kuluna kafi değil mi? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi şaşırtırsa artık onu yola getiren olmaz." (Zümer 39/36)

Aslında bu ifade tarzı sırf meselenin düşünsel boyutu ile sınırlı tutulmuyor. Aynı zamanda pratik boyutlarıyla ilgili olarak da gündeme getiriliyor. Bu da insana, Allah'ın her şeye yeterli olduğuna ilişkin derin bir şuur kazandırıyor, başkalarına karşı kendini özgür hissetmesini sağlıyor. "Mekarimü'l- ahlâk" duasında İmam Zeynelabidin (a) de bu gerçeği ifade ediyor. Bu duasında İmam, insanın bazı zayıf anlarına işaret ediyor. Bu tür zamanlarda insan, mala yönelik karşı konulmaz ihtiyaçların baskısı sonucu ilkesel tavırlarını bir kenara bırakabiliyor:

"Allah'ım bol rızık bahşederek yüzümün onurunu koru. Dar rızıkla makamını düşürme ki, senden rızık dileyenlerden rızık dilemeyeyim. Yarattığın canlıların en şerlilerinden bahşiş beklemeyeyim. Bana bir şeyler bağışlayanları övmek durumunda kalmayayım ve bana vermeyenleri yermek gibi bir duruma düşmeyeyim. Çünkü, verme ve vermeme yetkisine sahip tek güç sensin, onlar değil." 3

Bu duasında İmam sapkın duyguların baskısı ile oluşan bir durumu ve sonuçlarını bize tasvir ediyor. Demek istiyoruz ki: insanın ilkelerini fiilen yaşama imkânı bulacağı bir ortam varken, fert ve toplumun ihtiyaç içindeki bir durumdan kurtulması için, zayıflığına yenik düşmemesi gerekir. Çünkü bu ve benzeri zayıflıklar, başka zaaflara kapı aralar.

Kur'an-ı Kerim'de, güç ve dinamizm telkin eden bu aydınlık manzaranın yanında, bir de toz bulanık bir manzara çıkıyor karşımıza. Konumlarını sarsan, güçlerini darmadağın eden ölümcül zaaf duygusunun kıskacında olan insanların görüntülerinin yer aldığı bir manzaradır bu:

"Kendilerine: "Ellerinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin!" denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir grup, insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar: "Rabb'imiz,niçin bize savaş yazdın ? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (savaş emrini bir süre geciktirsen) olmaz mıydı?" dediler. De ki.: "Dünya geçimi azdır, korunan için ahiret daha iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez." (Nisa 4/77)

Bunlar, ortada hiç bir şey yokken, pazularını sişirip güç gösterisiyle kabaran kimselerdir. Fiilî bir sınavdan geçirilmekle burun buruna gelince sorumluluktan kaçıyor, çeşitli mazeretler ileri sürerek ortalıktan sıvışmaya çalışıyorlar. "Bu savaş denen olay biraz daha ertelenemez miydi?" diye soruyorlar. Oysa meselenin vakitle, süreyle ilgisi yoktur. Bu, tamamen Allah'a imanı yitirmenin ve insanlara karşı ölümcül bir korkunun kıskacına düşmenin somut göstergesidir. O kadar ki, insanlardan duydukları korkunun dehşeti karşısında, Allah'ın gazabını hafifsemekten bile kaçınmıyorlar.

İman zayıflığından kaynaklanan tavır zayıflığının tipik bir örneği karşısında bulunuyoruz.

Bu ayetlerin tümü aracılığı ile Kur'an'ın bize vermeyi hedeflediği mesaj, hep bir ana tema üzerinde yoğunlaşıyor. Hep aynı mecraya doğru akıyor. Buna göre, sinir savaşına psikolojik güçle, manevî motivasyonla karşı koymak gerekir... Bu, insana, zorluklar karşısında sakin olmayı öğretir. Özgüven ve iç huzuru ile stratejiler belirlemeyi telkin eder. Sinmeden, ruhsal çöküntüye uğramadan, tavır koyması gerektiğini salık verir. Çünkü psikolojik savaşta, iç hezimet ve ruhsal çöküntü, hayatın herhangi bir alanındaki herhangi bir çatışmada zafer ve hezimet olgusunu belirleyen ince bir kriterdir. Bu yüzden düşmanını iç hezimete uğrattığın, zaman, senin önünde veya onun önünde, çatışmayı zaferle sonuçlandırmak için, savaş alanını, şuraya buraya saçılmış kırıntılardan herhangi bir zorluk çekmeksizin, temizlemekten başka yapacak bir şey kalmaz. Bu yüzden, bütün savaşlarda, psikolojik çatışmanın, her zaman ve her yerde sonucu belirlemede önemli rol oynadığını görüyoruz.

Kur'an-ı Kerim, psikolojik savaşa karşı yürürlüğe koymamız gereken pratik metodu da öğretmiştir. Bu savaşta düşmanlar, Allah yolunda mücadele edenleri ve bu amaçla pratize edilen mücadeleyi alaya almaktan da kaçınmazlar. Müminler bu iğrenç yöntem karşısında gevşemezler. Çünkü onlar, alay konusu olabilecek bir konumda olmadıklarının bilincindedirler. Bu tarz propagandaların bir tek amacı vardır. O da müminlerin kendilerine olan güvenlerini zayıflatmak, manevî güçlerini kırmaktır. Bunun için, meseleyi gülünç bir tarzda ortaya koymak da bir araçtır. Böylece insanların konuya muhakeme edici, eleştirici, irdeleyici bir tavırla yaklaşacakları yerde, alaycı ve hafifseyici bir tavırla yaklaşmalarım sağlamayı hedeflerler.

Bu tarz bir söylemin hangi amaca yönelik olduğunun bilincinde oldukları için müminler, mücadeleye güçlü bir pozisyonda, avantajlı bir konumda başlıyorlar. Alayı bizzat alaycılara yöneltiyorlar. Alaycıları eleştirmeyi veya kendilerini savunmayı düşünmüyor, tam tersine, saldırıya ayniyle karşılık veriyor, kendileri de onları alaya alıyorlar. Onlara, saçma sapan inançlarına, aptalca geleneklerine ve birer beyinsizlik ürünü boş değerlerine —gerçekten alay edilmeyi hak eden— yaşayış tarzlarına gülüyorlar. Biz bu gerçeği Allah'ın emriyle gemi inşa etmeye başlayan, bu yüzden soydaşları tarafından alaya alınan Hz. Nuh (a.s.)'un ortaya koyduğu tavırdan söz eden ayetten algılıyoruz. Hz. Nuh, sonuçtan emin bir edayla alaycılara karşılık veriyor:

"Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. "Siz bizimle alay edersiniz, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz" dedi. "Yakında bileceksiniz: İnsanı rezil eden azab kime geliyor, sürekli azab kimin başına konuyor. " (Hud 11/38-39)


1 Tanrı ile insanın iç içe geçmişliği.
2 Vesaılü 'ş-Şıa, c. s. 157. 74
3 Sahifetü's-Seccadiye, s. 78.

M.Hüseyin Fadlullah, İslam ve Kuvvetin Mantığı, Çev. : Vahdettin İnce, Yöneliş Yayınları, İstanbul 1998.

medeniyet mektebi.org

34 Yorum

Diğer Haberler

İslami mücadelenin/İslamcılığın dünü bugünü

Pakistan Cemaat-i İslami : İslam Devrimi Bize Örnektir

Ahmet Varol "Nahda Hareketi" ni anlatıyor...

İhvan-ı Müslimîn Teşkilatı -Fikri ve Siyasi Yapı-

Manevi Kuvvet / M.Hüseyin Fadlullah

Seyyid Kutub'a Göre İslami Mücadele / Nureddin Yıldız

Birleşik Mezhepli Düzen ve Ayrışık Mezhepçi Düzen Müsabakası ve Yeni İslami Düzen Tasavvuru

İnsana Köleleşmeye karşı : Tevhid ve Adalet'e hizmet etme : Ümmet Bilinci Oluşturma / Nurullah Erkoç

Hareket Fıkhımızın Muhteva ve Formu / Fırat Toprak

’Fethullah Gülen Hareketi Alternatif Bir Model Olabilir mi?

Islah,Tecdid ve Gelenekçi Yenilikçilik / Atilla Fikri Ergün

"Kur'an ve Peygamber ayrılmaz bir bütündür"

İslami Kimlik İnşası / Ramazan Kayan

Müslüman Zihnin Sömürgeci Kalıplardan Özgürleşmesi / Yusuf El-Habbaz

"İslamiyet İkinci Kimlik Olmayı Kabul Etmez" / Ahmet Yıldız

İslam, Batı ve Modernitenin Meydan Okumaları / Tarık RAMAZAN

   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz