Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (2) / Erhan Koç
Görülen o ki, Batı düşüncesinde Bodin (1530-1596) ile başlayan egemenliğin bu yeni teorisi, devlet ve onu yönetenlerin aynı olmadığı fikrini zaman içinde geliştirerek modern devletin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Ne var ki, kralın devletle aynı olmadığı fikrine tarihi bakımdan geç bir dönemde ulaşan Batı düşüncesi, belki siyasi-kültürel geleneğin etkisiyle 20.yüzyılın ikinci yarısına kadar, bu kez devleti mutlak egemen kılarak krallaştırmış, hatta tanrılaştırmıştır. Çünkü egemenliğin Batı’da ortaya konulan doktrininin tarihi gelişimi,egemen iradenin, devlete vücut veren bir üstün irade olarak değil, devletin, şu ya da bu şekilde, kendisine ait ki zira egemenliğin kaynağını millet iradesi sayan düşünce bile devleti milletin teşahhus etmiş biçimi telakki edip egemenliği devlete izafe etmektedir- bir buyurma erki biçiminde algılandığını açıkça göstermektedir.
09/08/2011 / 12:38

 

           Machiavelli, Bodin ve Hobbes’un egemenlik anlayışında (klasik egemenlik), günümüz egemenlik teorilerinin en önemli ilkesi olan, siyasal iktidarın sınırlandırılması ilkesini bulamayız. Toplumu bir bütün olarak algılama, bu bütünlüğü soyut irade ile tanımlama, egemenliği bu iradenin yansıması olarak sunma ve sonuçta da bu iradeyi tek bir kişinin/egemenin şahsında temsil etmeye indirgeme şeklinde gelişen bir süreçte siyasal iktidarın meşrûiyeti sadece egemenin keyfî iradesine bağlıdır.

Klasik egemenlik teorileri, geniş bir alan (birey,toplum,ülke) üzerindeki güçlü iktidar algılamasını göstermektedir. Egemenlik, mutlak, bölünmez, sınırsız ve devredilmez olarak tanımlanmakta ve devlet, sadece güçler arasında en üstünü değil, tek üstün güç olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Egemenlik kavramının bu klasik algılaması, elbette o dönemin feodal yapısının bölünmüşlüğü ve dağılmışlığını ortadan kaldırmaya yönelik abartılı bir söylemdir. O dönemin şartları gereği devlete bu denli üstün ve mutlak güçler atfedilmiştir. Fakat, modern devlet sürecinde, siyasal iktidarı sınırlandıran anayasal hareketler, toplum sözleşmesi teorileri, güçler ayrılığı ve demokratik katılım gibi gelişmeler egemenlik kavramının klasik yorumunun aşılmasına neden olmuştur.  Artık, anayasa ile egemenliğin sınırlandırıldığı; güçler ayrılığı ile egemenliğin bölündüğü; çeşitli siyasal güçler ile (siyasal partiler gibi) egemenliğin seçimler aracılığıyla devredildiğine şahit olmaktayız. Ayrıca, egemenliğin kaynağının güç değil, toplumsal rıza olduğuna dair toplum sözleşmesi teorileri de devleti mutlak bir güç olmaktan uzaklaştırmıştır. Hatta, uluslararası  düzenin karşılıklı bağımlılık içine girmesi sonucu, bir devletin hem iç egemenlik işlevleri (yasama,yürütme,yargı), hem de dış egemenliği (bağımsızlığı) uluslararası kuruluşlar, antlaşmalar ve yaptırımlar ile ciddi sınırlandırmalara tabi tutulmaktadır. Kısaca, egemenlik kavramı, tarihsel rolünü ve işlevini yerine getirmiştir. Fakat, modern şartlar ve devlet yapıları içerisinde içerik yönünden günümüzde aynı işlevi görmeyen bir kavramdır. Egemenlik kavramı yerine artık, siyaset bilimi literatüründe “siyasal iktidar” kavramı kullanılmaktadır.

 

  

Kurucu ve Kurulu İktidar

Egemenlik kavramı yerine bugün “kurucu iktidar” kavramı da kullanılmaktadır. Kurucu iktidar, devletin temel hukuk düzenini kuran, siyasî iktidarın hangi organlar eliyle ve ne şekilde kullanılacağını belirleyen, herkes için bağlayıcı üstün anayasa normları koyan iktidardır. “Kurulu iktidar” ise, kaynağını ve yetkilerini anayasadan alan, onun koyduğu sınırlar içinde kullanan, toplum içinde cari olan en üstün iktidardır. Ancak her istediği kararı alamaz, her istediği emri veremez; kendisini bağlayan anayasa ve hukuk kuralları buna engel olur.

Bazı anayasalarda yer aldığı şekilde, 82 T.C. Anayasasında, 4.madde, Anayasanın değiştirilemeyecek ve “değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek” ilk üç maddeye atıfta bulunmaktadır. Bu durum, Cumhuriyeti kuran (Kurucu İktidar) ile açıklanmaktadır. Kısaca, kurulu iktidar hiçbir şekilde kurucu iktidarın koyduğu bu kuralları değiştiremez. Bu ayrımı, demokrasiye aykırı bularak eleştirenler de bulunmaktadır. (1)

 

Locke, bir insanın elinde mutlak gücün bulunmasının devlet gayeleriyle bağdaşmayacağını iddia eder ve kendinden önce gelenleri eleştirir. Bu amaçla üstün gücün kimin elinde bulunması gerektiği konusuyla uğraşmış ve bunun toplumda, halkta bulunmasına karar vermiştir. Bu bağlamda egemenlik kuramına getirdiği en önemli yenilik, egemenin yetkilerini insanların doğuşlarından itibaren kazandıkları doğal haklarıyla sınırlamasıdır. Bu hakların korunması için de kuvvetler ayrılığını zorunlu görecektir. (2)  İşte bunlar Locke’i kendinden önceki kuramcılardan ayıran özelliklerdir.

 
 

 

Tüm bunlara rağmen Locke siyasal iktidarın devletin mutlak olmaması koşuluyla gerekli olduğuna inanır, çünkü otoriteye sahip bir ortak yargıcın yokluğu bütün insanları bir savaş durumuna sürükler.

Locke’a göre siyasal iktidarın zorunluluğunu sağlayan nedenler: doğa durumundan kurtulma, ortaya çıkan anlaşmazlıkları çözmek için bir üstün gücün varlığına gereksinim duyma ve insanların canının, malının ve mülkiyet haklarının korunmasıdır. Başka bir anlatımla mülkiyetin korunmasıdır. Buradan anlaşılacağı gibi egemenin sınırları bu amaçlar çerçevesinde belirlenmiş olur. Bu sınırlar insanlar arasında yapılan bir anlaşmayla doğa durumundan çıkmak için çizilir. Yani siyasal iktidarın oluşumunun ve gücünün kaynağı sadece toplumu oluşturan insanların karşılıklı rızasıdır. (3) Zaten Locke’a göre insanların bir devlette birleşmelerinin asıl nedeni bu amaçlara ulaşmaktır. Bunun doğal sonucu mutlakiyeti siyasal yapıdan uzaklaştırmaktadır. Çünkü insanlar amaçlarına ulaşmadıklarında direnme hakkına başvuracaklardır. Bu durumda da otoriteyi elinde bulunduran kimsenin hükümran olma durumu sona erer. (4) Böylelikle hukukun sadece egemenin belirlediği normlardan oluşmadığı, evrensel geçerliliğe sahip hukuksal ilkelerin devletlerin üstünlük gücünü sınırlayacağı düşüncesi, devlet egemenliğine getirilen en önemli kısıtlamayı belirler: Bu da, “birey hakları”dır. Yani Locke, devletin egemenlik yetkilerinin kullanımı konusunda siyasal iktidar karşısında halkın belirli bir özerkliğe sahip olduğunu vurgular. (5)

Locke’un egemenin sınırlanması ve yasamaya insan hakları kaygısıyla getirdiği kısıtlamalar yönündeki çabaları ve bunları hukuksal zemine oturtması çok önemli bir ilerlemedir. Kısacası Locke’u kendinden önceki ve kendinden sonraki (Rousseau) mutlakiyetçilerden ayıran nokta, egemenlik kavramına yüklenen anlamların ve amaçların farklılığıdır. Mutlakiyetçilerde total bir dünya kurgusu, toplumsal birlik, bütünlük ve uyum arayışı, güvenlik, kaos korkusu ile devletin amaç olmasını savunan “kurucu iktidar” geleneği vardır. Ama Locke’da bireysel özgürlüklerin ve toplumsal rızanın siyasal katılımın meşruiyet kriteri olarak kabul edildiği özgürlükçü bir devlet anlayışı söz konusudur. Bu sayılan kriterler kendisinden sonraki özgürlükçü egemenlik kuramlarına temel oluştururlar. 

 

Rousseau, egemenlik teorilerinde yeni bir yaklaşım sergilemiştir. Mutlakiyeti korumak için ortaya atılmış olan egemenlik teorilerini demokratik biçime kavuşturmaya çalışmaktadır. Yani hükümdarın şahsında bulunan egemenlik Rousseau ile ulusa devredilmiştir. Dolayısıyla kendi kavramını öncekileri eleştirerek yaptığı gibi var olan siyasal iktidar ilişkilerinin koruması ve yapısallaştırılması için değil egemenliğin öznesini değiştirmek için oluşturur. (6) Bu da onu egemenliğin öznesi konusunda diğer mutlakiyetçi düşünürlerden farklı ve özgün kılan yanıdır.

Rousseau “halkı” egemenliğin sahibi kılarken hatta her ikisini (halkı egemenle) özdeşleştirirken, toplum sözleşmesini de şöyle özetler: “Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada “genel istemin” buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz.” Rousseau burada birkaç şeyin ortaya çıkmasını bireyler arasında yapılan bir sözleşmeye dayandırır. Kısaca siyasal toplumun ve devletin bir bütün olarak ortaya çıkması sözleşmeyle olur. Bu sözleşmenin odak noktası genel iradedir. Devletin ve onunla özdeşleşen halkın iradesi olan genel irade, ortak iyiliği gözetir. Aynı zamanda bu bütünün kendine özgü bir yaşamı vardır, tüzel ve kolektif olan bu bütün/devlet/halk bu sözleşmenin ürünüdür. (7)  Dolayısıyla devlet aklın ürünüdür. Nasıl ki Hobbes’un modern devleti, mantıksal olarak kurulmuştur ve ona hakim olan güç ile meşruiyet artık rasyoneldir, Rousseau’da da bu rasyonellik kendini “genel irade” şeklinde göstermektedir. Genel iradeyi temsil eden egemen güç tektir ve asla parçalanmaz. Tek tek bireylerin iradelerinin sonucudur “genel irade”.

Rousseau da aslında bu sözleşmeyle bir egemen yaratmaktadır. Ancak burada egemenliğin sahibi ve kaynağı halktır. Bu egemen de Bodin ve Hobbes’ta olduğu gibi “en üstün güçtür ve kralın şahsında değil “halkın iradesi”nde tezahür eder. (8) Rousseau’da bireyler sözleşmeyi yaptıktan sonra iki şahsiyet veya rol üstlenirler. Bireyler egemen gücün birer öğesi olan yurttaşlar olarak devletin yasalarına boyun eğerler ve uyruk adını alırlar.  Başka bir anlatımla toplumsal ilişkiler bakımından yurttaş/uyruk ayrımı egemenliğin kullanılması açısından işlevsellik kazanır. Yani genel iradenin oluşumuna katkıda bulunan birey “yurttaş” kimliği ile ortaya çıkar ve genel iradenin ürünü olarak doğan yasalara boyun eğme yükümlülüğü ile de birer uyruk haline gelir.

Rousseau egemenliği “halka” verirken kendinden önceki düşünürlerden farklı olarak egemenliğin kaynağının da halktan olduğunu net bir şekilde belirtir ve daha ileri giderek halkla egemenliği özdeşleştirir. Böylece “halk” veya “ulusal egemenliği” kuramsal bir zemine oturtur. Egemenliğin adresini göstermeyen Bodin’den ve egemenliğin temsili şekilde kralın şahsında olduğunu söyleyen Hobbes’tan farklılaşır. Bu nedenle genel irade olan veya genel iradenin yürütülmesi demek olan egemenlik, başkası tarafından temsil edilemez. Bu düşüncesiyle de egemenliğe yeni bir özellik ekler:  Egemenliğin temsil edilemezliği.

 

Rousseau’nun kuramında dikkat edilmesi gereken ana nokta şudur: Egemenlik anlayışının geleneksel niteliklerinde herhangi bir değişiklik yapılmamaktadır. Egemenlik eskiden Bodin’de ve Hobbes’te ne idiyse gene odur. Hükümdara ait olduğu zaman nasıl üstün, mutlak ve sınırsız bir irade, bir emretme kudreti idiyse, gene öyledir. Çünkü diğer egemenlik kuramlarında olduğu gibi Rousseau’da da egemenliğin nitelikleri üstün güç oluşu, mutlaklık, sınırsız tek oluşu, bölünmezlik, başkasına devredilmezliktir. Değişen tek şey egemenliğin sahibi ve süjesidir. (9) (Kapani, 2000: 70-72).

Bu kuramlar pratiğe döküldüğünde aynı sonucu verir. Bir mutlakiyet söz konusudur ve bu mutlakiyet kendisini yasaları yapma şekliyle ortaya koyar. Ama Rousseau’nun getirdiği egemenliğin temsil edilemezlik ilkesi siyasal iktidara yeni bir anlayış katmaktadır. Bu ilke aslında egemenliğin temsil edilmesinin monarkın hükümranlığının sürmesinden başka bir amaca hizmet etmediğini, dolayısıyla temel hedefinin muktedirlerin mevcut konumlarını meşrulaştırmaktan öteye gitmediğini gösteren bir anlayışa dayanır. Bu da Hobbes’in temsil hakkındaki görüşünü devam ettirdiği gibi kendi kuramında ulusu egemen göstererek (Bodin’le başlayan) modern düşünceyi değiştirmektedir. Buradan da hareketle söyleyebiliriz ki genel irade kuramı ile siyasal iktidarın önemi büyük ölçüde azalmıştır. Çünkü siyasal iktidar, artık halkın iradesine göre geri alınabilecektir ya da değiştirilebilecektir (Sabine, 1969: 283). Çünkü bireylerin istencinden oluşan genel irade ve mutlakiyetin hakimiyeti zaman içinde değişmektedir, belli bir dönemde azınlıkta olan bireylerin iradesi zamanla çoğunluğa dönüşerek genel iradeyi oluşturur.

Rousseau egemenliği halkla özdeşleştirmesiyle ve “egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait” olduğunu söylemesiyle mutlak monarklığın kaldırılmasında ve demokrasinin yayılmasında etkili olmuştur. Nitekim düşüncesinin pratiğe dökülmesini ölümünden kısa bir süre sonra Fransız Devrimi’nde görmek mümkün olmuştur. (10)

 

 

 

      1-      Mümtaz’er Türköne, Siyaset, Lotus yayınları, syf.41-42

2-      Locke, John, Uygar Yönetim Üzerine İkinci İnceleme’den Seçme Yazılar II. Yeni Çağ, AÜSBF Yayınları. Syf. 166-67 ve 179-81

3-      Locke, age, syf.171,173

4-      Locke, age, syf.181,182

5-      Rawls, John, Halkların Yasası ve Kamusal Akıl Düşüncesinin Yeniden Ele Alınması, Bilgi Üniversitesi Yayınları.syf.26.27

6-      Ağaoğulları, Mehmet Ali, Kral-Devlet ya da Ölümlü Tanrı, İmge Yayınları, syf.9,10

7-      Rousseau, J.J, Toplumsal  Sözleşmesi, M.E. Yayınları, syf.27-41

8-      Ağaoğulları, Mehmet Ali, Ulus Devlet Ya da Halk Egemenliği, İmge Yayınları, syf.83

9-      Kapani, Munci, Politika Bilimine Giriş, Bilgi Yayınevi, syf.70-72

10-   Gholamreza Poorbagher, Siyaset Kuramı açısından Egemenlik ve siyasal iktidar

52 Yorum

Diğer Haberler

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

İslami Kimlik ve Şahitlik Görevi / Erhan Koç

Ümit Aktaş:'İslamcılıkta Yeni Paradigmaya doğru'

İslam Hukukunda Egemenliğin Sahibi ve Kaynağı Sorunu / Erhan Koç

Mevdûdi'nin 3.yol önerisi ne?

İslam Devlet Felsefesi / Mehmet Niyazi

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (2) / Erhan Koç

İktidarın Teolojisi Üzerine Deneme: "Onlara Eğer Yeryüzünde İktidar Verirsek" / Mustafa Yılmaz

Demokrasinin Krizi-Demokrasiye Eleştirel Bir Bakış / Hamdi Tayfur

Gelecek Tasavvuruna Dair Fıkıh Üretme Tembelliği / Dr.Serdar Demirel

Batı Hukuk Düşüncesinde Egemenlik Teorisi (1)

Dini Demokrasi / Ayetullah Hamenei

’Kemalist-laik-türkçü ideoloji’nin bütünüyle çöktüğü anlaşılmalı..

Egemenlik teorisi ve Problemler / Erhan Koç

Yürütmeyi daha iyi kontrol etmek, işte modernlerin özgürlüğü!

"Hakimiyet Allah'ındır" Kavramının Anlamı ve Mahiyeti / Erhan Koç

İhvan: Devlet yönetiminde İslami referansları reddetmek ahlaksızlık

Velayet-i Fakihi Nasıl Anlamalı? / Muhammed Can

İslam'da Siyaset Anlayışı / Ebu'l Ala El-Mevdudi

İslam'da Yönetim / Haluk Özdoğan

Raşid Hilafet, Raşid Toplum / Muhammed Muhtar eş-Şankiti
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz