Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Tasavvuf'un, İslâm ve İslâm Dışı Kaynaklarına Bakış / Erhan Koç
Hz.Peygamber dönemi bir yana, sahâbe ve tabiîn devirlerinde bile İslâmi ilimler henüz tedvin edilmiş ve müstakil bir ilim haline getirilmiş değildi. Sonraki asırlarda, diğer İslâmi ilimlerin gelişmesine paralel olarak tasavvufda, düzenli bir ilim haline gelmiş ve bağımsız bir ilim hüviyetine kavuşmuştur.
12/08/2011 / 12:36

Tasavvufu iki tür ele alıp inceleyebiliriz. Birinci tür, Allah’ın Kitab’ı, Rasûlu’nun sünneti ve sahabenin sözlerini anlama sonucu elde edilen  ve nassların dışına çıkmayan tasavvuftur. Fakirin tercih ettiği tasavvuf şekli de budur.

İkinci  türü ise asıl makalemizin içeriğini oluşturan, İslami çevreye yabancı kültür mirasından etkilenen veya İslam’a yabancı bazı akımları taklit etme sonucu elde edilen (felsefi) tasavvuftur.

Dolayısıyla  tartışmaların ağırlığını, tasavvufun mahiyeti ve bünyesindeki yabancı mistik felsefi düşünceler oluşturuyor..Müslümanların bir kısmı günümüzdeki tarikatlara bakarak, tasavvufu ya şirk unsuru ya da mistik bir din olarak addediyorlar. Gerçekten tasavvuf bu unsurları taşıyor mu? Bu yazıyı kaleme almamın sebebi de bu tarz sorular oldu. Şimdi tasavvufun kısa bir tarihi sürecine bakıp, doğuşu , dayandığı temeller, tasavvufun mahiyeti ,İslam kaynaklarını ve İslam Dışı kaynaklarını  irdeleyelim..

Tasavvufun Doğuşu ve Kurumlaşması

Hz.Peygamber dönemi bir yana, sahâbe ve tabiîn devirlerinde bile İslâmi ilimler henüz tedvin edilmiş ve müstakil bir ilim haline getirilmiş değildi. Sonraki asırlarda, diğer İslâmi ilimlerin gelişmesine paralel olarak tasavvufda, düzenli bir ilim haline gelmiş ve bağımsız bir ilim hüviyetine kavuşmuştur.

Müstakil bir ilim haline gelmeden önce tasavvufun menşei meselesi üzerinde durmak gerekecektir. Bu konuda temelde üç görüş vardır.

1-      Tasavvuf İslam kaynaklıdır ve Müslümanların mânevi hayatının tabi sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu görüş genelde tasavvuf ehlinin ve onlara yakın olan alimlerin görüşleridir. Söz konusu alimlere göre tasavvuf ismen olmasa da yaşanan hayat tarzı ve bir hâl olarak nüveleri Hz.Peygamber (s.a.v( ve sahabe zamanında mevcuttur.

2-      Farklı dış kaynakların ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu hususta değişik görüşler ileri sürülmüştür.

3-      Tasavvuf zühd (1) hareketinin uzantısıdır. Bu, birinci görüşe yakındır. Rasûlullah (s.a.v) zamanında fiilen var olan zühd yaşantısının zamanla gelişen çeşitli faktörler sonucunda ortaya çıkmıştır. Kur’ân ve hadiste çok miktarda zühde ait unsurları bulmak mümkündür. Pek çok ayet (2) ve hadis (3) lugâvi mânası ile olmasa da mâna olarak zühd ve zühdün unsurlarını anlatmaktadır.

Tasavvufi Düşüncenin Geçirdiği Başlıca Dönemler

Tasavvufun amelî  vechesi olan zühd, esasen müminin yaşam tarzıdır. Zühd, dünyaya, onun sesine, arzu, istek  ve tadlarına; nefse ve onun tamahlarına karşı özel bir tavırdır; insanın, Kur’an’i mücahede ile nefsini dizginlemesidir. Bu manada bir zühd, İslamî olup her din bunu telkin ve teşvik etmiştir, hem de Hz.Peygamberle – en göze çarpanları arasında; Ebû Zerr el-Gıfâr’ı, Huzeyfe b.el-Yemân, Selmân el-Fârisî ve el-Berâ b.Azib sayabileceğimiz- bir çok sahabî bunu benimsemiştir.  Bu genel manayı göz önünde bulundurursak, Müslümanlar arasındaki zühd hareketinin doğusundaki en önemli ve ilk sıradaki faktörün İslam olduğunu söyleyebiliriz. Zühde daha sonra arız olan karmaşık özellikler, zühde karışan bir takım sistem ve kaideler ile sonradan ortaya çıkan çeşitli zühd metodları başka faktörlerden ileri gelmiştir ki, bu faktörlerin en göze çarpanı Hıristiyanlıktaki ruhbanlık olsa gerektir.(4)

İlimler disipliner olmaya başladığı zaman Zühd, Tasavvuf ve ardından da tarikat okulları olarak  ismini alacaktır. Zühd, zaman içerisinde geniş değişikliklere uğramış ve şu dönemlerden geçmiştir.

1-      Zühd Dönemi : Bu dönem hicrî ilk iki asırlık devirdir. Bu zaman içinde İslam’daki ruhani ve manevi hayatın aldığı şekle zühd, bunun temsilcilerine zâhid, âbid, nâsik ve kura isimleri verilmekteydi. Veysel Karâni (ö.37/657), Hasan Basrî (ö.110/728), Malik b.Dinâr (ö.131/748) ve Râbiatü’l-Adeviyye (ö.185/804) gibi zahidler bu dönemde yetişmişlerdi. Bu dönemin en belirgin niteliği marifetten çok amele, ilhamdan fazla ibadete, keşiften çok ahlâka, kerametten çok istikamete, kısaca nazariyeden fazla amele verilmiş olmasıdır.

 İslam’da Zühdün Ortaya Çıkışını Hazırlayan Faktörleri şöyle sıralayabiliriz.

Birinci Faktör : İslâmi Öğretiler

İlk faktör, bizzat İslam’ın öğretileridir. Kur’ân verâ ve takvayı teşvik buyurmuş; dünyadan ve onun süsünden uzaklaştırmaya çalışmış; dünya hayatına özgü şeyleri basit görerek ahirete özgü şeyleri yüceltmiş; ibadete, tüm varlığıyla Allah’a yönelmeye (tebettül), oruç tutmaya ve zühdün özüyle alâkalı diğer şeylere devam etmiştir.

İslam ve Ruhbanlık :

Genel manasıyla dünyaya rağbet etmemeye davet eden İslâm, çalışmayı ve sosyal hayatı tamamen terk ederek ibadetten başka bir şeyle meşgul olmamak demek olan ruhbanlığa da bekârlık hayatı manasındaki ruhbanlık özentisine de davet etmemiş, aksine bir ayette ruhbanlığı Hırıstiyanların uydurduğu bir bid’at kabul etmiştir: “Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar, ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik, içlerinden çoğu da yoldan çıkmış kişilerdir.” (Hadîd,27). Bu bağlamda ayrıca, İslam’da ruhbanlık bulunmadığına delil gösterilen “İslam’da ruhbanlık yoktur!” hadisini de zikredebiliriz.

İbnü’l-Cevzî (1186-1257), rivayet ettiği bir çok hadisi, sûfilerin, Hıristiyan ruhbanlığı yada Brahmanizm’e benzeyen;  -dağlarda ruhban hayatı yaşamak, diyar diyar dolaşmak, malı mülkü terk etmek, kadınlardan (cinsi bir yaşamdan) uzak durmak , et yememek, güzel koku sürünmemek gibi- davranışlarında hatalı olduklarına delil getirmiştir. Rivayet edilir ki, Osman b.Maz’un’ûn hanımı, bir gün Hz.Peygamber’in hanımlarının yanına gelir. Ezvac-ı tâhirat, onun hal-i pürmelâlini görünce “Kureyş’te senin kocandan daha varlıklı biri yokken, senin bu halin ne böyle’” diye sorar. Hanım: “Ondan bize hayır yok”der, “Gecelerini namazla; gündüzlerini oruçla geçirip duruyor.” Bu muhavereden sonra, Hz.Peygamber’in huzuruna girdiklerinde, durumu kendisine arzederler. Hz.Peygamber’de bir ara Osman’a rastlayınca, “Osman! Sen hiç bizi örnek almıyormusun!” diye çıkışır. Osman’da telaşla: “Anam babam size feda olsun Yâ Rasûlullah! Ne yapmışım ki?” diye sorunca, Hz.Peygamber: “Gecelerini namazla; gündüzlerini oruçla geçirip duruyormuşsun!” buyurur. “Gerçekten de böyle yapıyorum” cevabını alınca da: “Bir dahaböyle yapma! Şüphesiz gözünün senin üzerinde bir hakkı vardır; şüphesiz bedeninin senin üzerinde bir hakkı vardır; şüphesiz hanımının da senin üzerinde bir hakkı vardır” der.

İşte, İslam’ın  -mutlaka birbirinden ayırmamız gereken- ruhbanlık ve zühd karşısındaki tavrı budur.

İslâm, aşırılığı ve karşı aşırılığı değil, orta yolda bulunmanın faziletini kabul eden bir din olarak dünyaya rağbet etmemeye, yani arzu ve istekleri dengeli bir şekilde tutmaya çağırır. Yoksa kendini bunlardan tamamen mahrum etmeye dünyadan ve oradaki canlı-cansız nimetlerden uzak durmaya değil… helâle veya harama dalmaya değil her halinden yararlanmaya çağırır, çünkü o her şeyden önce ve her şeyden sonra, ameli yönü ağır basan sosyal bir dindir. Hırıstiyanlıktaki yahut Budizm’deki manası ile bir zühd ise, sosyal hayatın ruhuna aykırıdır.

İlk Müslüman zahidler, bütünüyle zühde, insanın kendisi, dünya, Allah ve ahiret hayatı karşısındaki tavrına işaret eden ayetlere dayanmakta ve belli birtakım kural, temel ve riyâzat metodları bulunan bir zühd sistemi tesis ederken bu ayetlerin içerdiği manalardan ilham almaktaydı. Sonra, sonraki devir sûfileri gelip aynı Kur’an ayetlerinden çıkarabildikleri kadar mana çıkardılar ve bu manaları o kadar eğip büktüler ki, sonunda bunları teorik araştırmalar düzeyine çıkardılar, ve bu, bir bakıma kendi rûhi tecrübelerinin gölgesinde gerçekleşirken, bir bakıma da İslam dışı yabancı kültür ve felsefelerin gölgesinde gerçekleşti.

İkinci Faktör : Siyasi ve Sosyal Kaos

İslam’da zühdün ortaya  çıkmasındaki ikinci faktör, Müslümanların hal-i hazır siyasi ve sosyal düzen karşısındaki ruhi başkaldırılarıdır. Şöyle ki : Fethedilen yerlerin çoğalması ve ganimetlerin artması ile Müslümanların çoğu dünyaya yönelip ona meyletmeye başladı.  Bu hususta kendilerini cesaretlendiren, ansızın ve sonradan elde ettikleri  zenginlikti, bunun sonucunda muttaki olanlarının benliklerinde zihni bir başkaldırı meydana geldi ki, bu başkaldırı, hala dipdiri ve güçlü bir iman üzere bulunan kendi benlikleri ile, bütün arzu ve güzellikleri ile, kendisini onlara sunmuş olan dünya arasında cereyan eden bir sürtüşmeden ibaretti. Bu krizden kurtulmanın yegane yolu da, dğnya hayatından ve onun tadlarından kaçmak ve nefsi taat ve mücahedelerle disipline etmekti (riyazat). Ebu Zerr el-Gıfâri’nin mesajı da bu başkaldırının –Emevilerle diğer servet sahiplerini kınama hususunda adeta bir bayrak haline gelmiş- sadâsı olsa gerektir.

Bir bakıma nefsin tamahlarına karşı; bir bakıma da hayatın aldatıcı unsurlarına karşı yapılmış olan bu devrimin izleri, tüm sûfilerin her zaman sarfettikleri sözlerinde görülmekte ise de, bunların en belirgin biçimde görüldüğü yer Hasan-ı Basri’nin nasihatleri ile Hâris-i Muhâsibi’nin tavsiyeleridir. Zira sûfiler, insanı yeyip bitiren sosyal hayata, sadece manevi hayatlarını düzenleyecek mukavemet etmiş ve hiçbir ödül beklemeksizin gönül huzuru içerisinde bir hayat sürmüşlerdir.

 Üçüncü Faktör : Hırıstiyan Ruhbanlığı

Hıristiyanlık, İslam’dan önce Mısır,Suriye ve Kuzey Afrika’da mevcut olduğu gibi, İslam’dan yaklaşık iki yüze sene öncesinden beri Arapların yaşadığı bölgelerde de varlığını sürdürüyordu. Daha sonra İslam dairesine girecek bütün bölgelerde Hıristiyanlığın çok sayıda manastırı vardı. Hıristiyan rahipler de Arapların ve başka milletlerin yaşadığı bölgelerdeki insanların hürmet ve takdirlerine şâyân oldukları gibi, çölde dolaşırlar ve çeşitli kasabaları ziyaret ederlerdi. Cahiliyye şiiri onların çeşitli menkıbelerini tescil etmiş bulunmaktadır. Hatta bu rahipler bizzat Hz.Peygamber devrindeki Müslümanların bile saygılarını kazanmışlardı. Hz.Peygamber’in bu zatlara hürmet gösterdiği, onlarla beraber oturup konuşmaktan hoşlandığı hususunda hadis-i şerifler vardır. Ayrıca Ebu Bekr de rahiplere hürmet eder, onlara baskı yapılmasını yasaklardır.Anlatıldığına göre Müslümanlar, Suriye’yi  fethedince Ebu Bekr onlara, Allah rızasını kazanmaya çalışan rahipleri manastırlarında bırakmaları hususunda nasihat etmiştir. Çok fazla ilerilere gitmemize gerek yok. Bizzat Hıristiyanlık ve rahipler hakkında şöyle demektedir.

Andolsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli düşman olarak Yahudiler ve müşrikleri bulursun. Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da: «Hıristiyanlarız» diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir. Elçiye indirileni dinlediklerinde hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz inandık; öyleyse bizi şahidlerle birlikte yaz." (Mâide, 82-83)

Bir din olarak Hıristiyanlık dini değil, ama bu Hıristiyan rahipler, cahiliye devrindeki bazı putperest Araplar üzerinde hiç de azımsanamayacak bir etkiye sahiptiler. Arapların çoğunluğu ise, ölmezden önce hazırlanmaları gerekn uhrevi bir hayatın varlığını düşünmeksizin gamsız bir şekilde, dünya işleriyle dünyanın zorlukları ve tadlarıyla uğraşıp durarak putperestliklerine devam ediyorlardı. İşte Bi’set’i Nebeviyye’den önce Arap Yarımadası’na zühd tohumlarını ekenler bu rahiplerdir. İslam zuhur edip bazı Müslümanlar zühde sarıldıklarında, zühd kendilerine, yabancı veya uyduruk bir şey olarak görünmedi. İslami bakış açısına göre, zühddeki bi’dat, -daha önce belirttiğimiz üzere- İslam’ın karşı çıktığı özel bir tarza bürünmesinden ibaretti.

 Dördüncü Faktör : Fıkıh ve Kelâma Başkaldırış

Bu faktör, tamamen İslami mahiyetteki şartlarla ilgili olup birinci ve ikinci faktörün icra ettiği tesiri icra etmiştir.Şöyle ki:

Takva sahibi Müslümanlar, fıkıhçılarla kelamcıların İslam anlayışlarında dini heyecanlarını (âtıfe) doyuracak bir şey bulamayınca bu heyecanı tatmin etmek için tasavvufa sığındılar. Fakîhlerin anlayışı kendilerini tatmin etmiyordu, çünkü onlar ortaya öyle bir şeriat portresi koyuyorlardı ki bu portrede takvanın, isminden ve resminden başka hiçbir şeyi yoktu. Ayrıca, dini anlama hususunda belirledikleri ölçülere ve literal/harfi yorumlama tarzlarına aykırı hareket eden herkese açıkça cephe alıyorlardı.

Kelâmcılara gelince; bunların tamamen akla endeksli hareketleri, her konuda bir şüphe meydana getirmiş; insanları karmaşık düşüncelere iterek bocalamalarına neden olmuştu. Bu da onları, yakîn’i bir başka metodla yani yakîn’i bizzat bulma ve görme yolu ile aramaya sevketti ki, bu sûfilerin metoduydu. (5)

 Konuyu şöyle özetlemek mümkündür : Tarihi gelişimi ve düşünce olarak özellikleri dikkate alınırsa, tasavvufun İslam toplumunda  şu üç görevi icra ettiği görülür.

1-      Bid’atlara, yani yabancılaşmaya karşı çıkış,

2-      Ruhî yükselişi sağlama

3-      Dini yayma faaliyetinde bulunma

Zühd hayatının müesseleşmesi doğrudan doğruya bid’atlara, saptırmalara ve özellikle Hz.Peygamber’in en büyük düşmanı olan  dünya perestliğe karşı çıkış biçiminde olmuştur. Sûfiler, zühd faaliyetlerini bu şuurla ve Muhammedi sünnete tam uymak gayesiyle yürütmüşlerdir. Daha sonraki dönemlerde tasavvuf, karşı çıktığı bid’atların doğurucusu ve besleyicisi olmuştur..

 2-      Tasavvuf Dönemi : Olgunlaşan zühd hareketi, hicri 200(815) senelerinde tasavvuf cereyanını doğurdu. Bu cereyan, zühd döneminde ikinci planda olan ilim, mârifet ve vecd hallerini öne çıkarırken, ameli, taatı ve zühdü arka plana bıraktı. Marûf Kerhi (ö.200/815), Ebu Süleyman Dârani (ö.215/830), Bişr Hafi (ö.227/841), Zunnûn Mısrî (ö.245/859), Bayezid-i Bistami (ö.234/848), Serî Sakatî (ö.257/870), Ebû Hafs Haddad (ö.260/874), Hamdun Kassâr (ö.271/884), Sehl Tüsteri (ö.273/886), Ebû Said Harraz (ö.277/890), Hakim Tirmizi (ö.285/898), Ebu Huseyn Nûri (ö.295/907), Cüneyd (ö.297/909), ve hicri III.asırda yaşamış ve tasavvufa önderlik etmiş büyük sûfilerdir. Bu dönem tasavvufu iki şekilde gelişmiştir.

a)      Sekre, cezbeye ve vecd hallerine ağırlık veren ve Bayezid-i Bistami tarafından temsil edilen sekr tarikatı (yolu). Bu yolda taşkınlıklar, aşırılıklar, şathiyeler ve zâhiri ahkama aykırı görünen hususlar çoktur.

b)      Sahve, temkine ve mârifete ağırlık veren ve Cüney tarafından temsil edilen sahv tarikatı (yolu).  Bu yolda itidale, vasata ve zâhiri ahkâma riayet etmeye daha fazla ağırlık verilir.(6)

Diğer taraftan kelâma ve akılcı düşünceye yakınlık bakımından da iki türlü tasavvuf anlayışı vardır.

a-      Haris el-Muhasibi , Serrâc, Kelâbazi, Ebu Talib el-Mekki, Kuşeyri, Hucviri ve Gazzali tarafından temsil edilen tasavvuf anlayışı. Bu tasavvufi anlayışta akılcılığa ne kadar önem vermek mümkünse o derece ehemmiyet verilmektedir. Sözü edilen mutasavvıflar aynı zamanda kelâm alimi olup akla son derece önem vermekle beraber, keşf ve ilhamı, nazar ve istidlalden daha önemli tutmuşlardır.

b-      Nazar ve istidlali adeta hiçe sayanlar veya dini işlerinde akla gereken itinayı göstermeyenler, Bayezid-i Bistami, Hallac, Sühreverd-i Halebi, Ebu Said Ebû’l Hayr, Hakim Tirmizi, Abdulcebbâr Nifferi, Attar ve Mevlanâ gibi mutasavvıflarda bu hal açıkça görülür.(7)

Ayrıca tarih boyunca İslam aleminde görülen tasavvufi hareketler üçe ayrılır :

1-      Selefi tasavvuf

2-      Sunni tasavvuf

3-      Felsefi tasavvuf

Selefi tasavvuf, Mukatil b.Süleyman (ö.150/787) ile başlar, Muhammed b.Kerram (ö.255/868) kerramiye mezhebinin kurucusu olarak kabul edilir. İmam Malik (ö.179/795) ile doruğa ulaşır. İbn Teymiyye ile talebesi İbn Kayyım bu tasavvufun ateşli taraftarlığını yapmışlardır. Bu manâda, tasavvufun en şiddetli muhalifi diye bilinen İbn Teymiyye büyük bir sûfi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sunni tasavvuf, ehl-i beyt çevresinde ve Ca’fer Sadık (ö.148) vasıtasıyla ortaya çıkar. Haris el-Muhasibi ve Cüneyd ile gelişir. Gazali ile kemaline erişir. Şâzeli tarafından kurulan Şazeliyye tarikatiyle devam eder. Ahlaki konuları ilmi olarak ele almak, nefsin çeşitli hallerini incelemek, aklın ışığında nassların zevki ve vicdani tefsirini yapmak sunni tasavvuf sisteminin özellikleridir.

Felsefi tasavvuf, İslam’ın ruhuna zıd olarak ortaya çıkmış, aşırı Şii-Batıni hareketlerle beslenmiş, şark ve garb gnostizminden motifler alarak gelişmesini tamamlamıştır.Makalemizin asıl içeriğini ilgilendiren tasavvuf akımı bu harekettir. Bayezid Bistami, Hallac, Nifferi, Farabi, Sühreverd-i Maktul, İbn Arabi gibi filozof mutasavvıflarla mutasavvıf filozoflar tarafından temsil edilmiştir. Bunların anladıkları manada tasavvuf bir metafizik  veya felsefi bir nazariye olmaktan öteye gitmemektedir.

Felsefi tasavvuf  te’vilsiz bir nascılığa dayandığı halde sunni tasavvuf ihtiyaç duyuldukça nassları, keşf ve akla dayanarak te’vil etmektedir. Zaman zaman Selefi tasavvuf tecsim ve teşbihe meyl ederek adeta Allah’ı objektif ve maddi bir varlık halinde tasavvur etmiştir. Aşırı Şiilik ve Kerramiliğin bunda tesiri olmuştur.

Sunni tasavvuf, Müşebbihe ve Mücessimeye ait fikirlerin tesiri altında gelişen Selefi tasavvufa bir tepki olmak üzere doğmuş, selef mezhebini akıl ve mantıkla savunmayı ve korumayı gaye edinmişti. Ahmed b.Hanbel ile Haris Muhasibi örneğinde görüldüğü gibi Selefi tasavvufu temsil edenlerle Sunni tasavvufu temsil edenlerin atışmaları eksik olmamıştır. Fakat Selefi tasavvufu temsil edenler daha ziyade felsefi tasavvufu temsil edenlerin amansız düşmanı kesilmişlerdir. (8)

3-      Tarikat Dönemi : Yukarıda bahsedilen zühd ve tasavvuf döneminden sonra tarikat dönemi başlamıştır. Hicri VI.(XI.) yüzyılda başlayan bu dönem günümüze kadar devam etmektedir. Bu dönemde tasavvuf müesseselerinin en güçlüsü olan tarikatlar birer birer ortaya çıkmış, zamanla bunlar sosyal hayatın bir parçası haline gelmişlerdir. Ayrıca medrese-tekke çatışmaları, nakil – keşf,  ilim – ilham vb.çatışmalar tarikat döneminde gündeme gelmiştir.

Bu tarikatlerin büyük çoğunluğu Abdulkadir Geylani (ö.561/1165), Ahmed Rifai, Necmüddin Kübra, Sühreverdi, Şâzeli, Mevlana, Bahâuddin Nakşibend ve Hacı Bayram-ı Veli gibi mutasavvıflar tarafından kurulmuştur.

 

 

Tasavvufun Kaynakları

Tasavvufun geçirdiği dönemleri kısaca inceledikten sonra tasavvuf hakkında sağlıklı hüküm verebilmek için dayandığı kaynaklar üzerinde durmak gerekecektir. Biz bu kaynakları iç ve dış kaynaklar olarak iki ana grupta inceleyeceğiz.

A-     İç  Kaynaklar (İslami Kaynaklar)

 

1-      Kur’an ve Hadis : Zühdün kaynakları arasında zikrettiğimiz Kur’an’ı, şimdi bir de  tasavvufun ilk kaynağı olarak ele alacağız. Her kültür bir yönüyle kendi kutsal kitabı ile ilgilidir. Batı Kültürünün temelinde Kitab’ı Mukaddes olduğu gibi, İslam kültürünün temelinde de Kur’an-ı Kerim vardır. İslam düşünce, kültür ve medeniyetinin önemli bir bölümünü meydana getiren tasavvufi düşüncenin esasları da Kur’an’dan alınmıştır. Bu düşünce, tarihi seyri içinde takip edildiği zaman  onun diğer ilim, medeniyet ve kültürlerle  münasebet kurduğunu görmek mümkündür. Fakat tasavvuf yoluna süluk eden derviş için hepsinden önemlisi Kur’an’ı Kerim’dir, onun tesbit ve tavsiyeleridir.(9)

Allah korkusu , tevbe, zühd, sabır , murakebe, tefekkür, tevekkül-teslimiyet, zikir-tesbih gibi tasavvufi ıstılahları Kur’an’ın ihtiva ettiği konular arasında görmek mümkündür. Bu da tasavvufun oluşmasında Kur’an’ın rolünü gösteren en önemli dayanaktır. Nitekim tasavvuf sahasındaki çalışmaları ile tanınan Nicholson (ö.1945) “Kur’an’da İslam tasavvufuna  hakiki kaynak olabilecek çok şeyler bulabiliriz” demektedir. Ayrıca yine bu sahada önemli araştırmalar yapan L.Massignon (ö.1962), tasavvufun oluşması ve gelişmesine etki eden birtakım tesirler olduğunu söylemekte ve bu konuda yazdığı eserinde tasavvufa etki eden tesirlerin en önemlisinin Kur’an olduğunu belirtmekte ve tasavvufun İslam’ın kendisinden doğduğu görüşüne daha çok meyletmektedir. Çağdaş düşünürlerden Roger Garaudy ise tasavvufun kaynağının Kur’an olduğunu vurgulamaktadır.(10)

Son olarak, Kelamcılar, filozoflar ve İslam dairesi içerisindeki bütün düşünürler gibi, mutasavvıflar da bu iki kaynaktan yararlanmışlardır. Ancak onlar, bu iki kaynağı anlamaya çalışırken çeşitli te’vil metotları kullanmışlar; bu kaynakların nasslarında daha önce rastlanmayan yeni manalar okuyabilmişler ve nassları bazen, yorumlanması mümkün olmayan bir şekilde yorumlamışlardır.

2-      Kelam İlmi : Sûfi-felsefi meselelerin çoğu kelam ilminin ele aldığı meselelerle bağlantılı olmasına ya da kelâm problemleri sufi bir veçheye bürünmüş olmasına rağmen kelam, bir çok araştırmacının göz ardı ettiği ve sufi inançların gelişmesindeki rolünü takdir edemediği bir kaynaktır. Serrac’ın el-Lüma, Kelâbazi’nin et-Te’arruf, Kuşeyri’nin er-Risale adlı eserleri başta olmak üzere tasavvuf kaynaklarına bakanlar, sufilerin görüşlerinin kelam ilminden  hangi boyutlarda yararlandığını; kelamcıların yaklaşım ve teorileriyle tasavvufun yaklaşım ve teorilerinin birbirlerine ne kadar karışmış olduğunu göreceklerdir. Gerçekten de felsefi tasavvufa, Kerrami, Şii, Batıni, İsmaili, ve Karamita’nın bir çok teorisi girmiş bulunmaktadır.

 B - Dış Kaynaklar (İslam Dışı Kaynaklar)

       Müslümanlar Yunanca’dan tercüme edilmiş kitaplar vasıtasıyla Yunan kültürü ile karşılaşmışlar, bu kültür çeşitli şekillerde Müslümanlar üzerinde kendini göstermiştir. Bu tesirden tasavvufda nasibini almıştır. Tasavvufta bilhassa ilahi marifet konusunda ve Allah’la kulun münasebetinin tanziminde Yeni -Eflatuncu tesirin etkisi büyüktür.

Pakistanlı âlim Emin Ahsen  İslahî, virdler ve zikirler Acemler’in izidir, der. Bu konuda yine Goldziher de şöyle demektedir:  “Yeni -Eflatuncu ve gnostik düşünceleri İslam’a ilk uyarlayan tasavvuf olmuştur. Bu dini doktrinin dayandığı esasları meşrulaştırır tarzdaki mevzu hadislerin çoğunun kaynağı bu sûfi çevrelerdir.

1-      Yeni – Eflâtunculuk : Gerek İslam felsefesini gerekse İslam tasavvufunun tüm yönlerini etkilemiş olan bu önemli akımın kaynağının kaderin garip bir cilvesi olarak Müslümanlar tarafından bilinmiyor oluşu, Müslümanların bu akımı bizzat kendi kaynağından öğrenmediklerini gösteren bir ipucudur. Müslümanlar bu akımla alâkalı bütün bilgilerini bir yandan şifahi yolla, bir yandan da bazı Hıristiyan Süryâni yazarların telif ettiği özet eserler yardımıyla öğrenmişlerdir. Dolayısıyla –her ne kadar Şehristani (ö.548/1153), kendisine, şöyle bir işaret edip “Yunanlı bilgin” (eş-şeyhu’l-Yunani) adını veriyorsa da  -Müslümanlar, ne Yeni-Eflatunculuk akımının gerçek kurucusu olan Platinos’dan ne de eseri et-Tâsûât (en-neadlar)dan haberdardılar. Onlar, el-Medhal ila Mantık-i Aristo (Ariston Mantığına Giriş) adlı kitabın  -ki bu eser, İsâgôci (sen/ben/o) adıyla bilinir –yazarı olmaktan ziyade, Platinos’un gözde öğrencisi ve eserlerinin yayıcısı olan Porphyrius’u da bilmiyorlardı. (Diodochus) Proklus’un ise sadece âlemin kadîm olduğuna dair görüşünü biliyorlardı kibu görüşü Hıristiyanların (6.asırda İskendiye’de yaşayan) John Philoponus (Yahya en-Nehvi) ile Müslümanlardan Gazali reddetmiştir. Müslümanların, Yeni-Eflâtunculuk akımının ikinci nesilden en büyük şahsiyetlerinden biri  olan Jamblichus’la ilgili olarak da az miktarda şifahi bilgi dışında herhangi bir bilgileri yoktu.

 

Şimdi, Yeni-Eflâtunculuk’un felsefi İslam tasavvufuna girmiş ve onun temel unsurlarına karışmış bulunan  fikirlerini saymamız uzun zaman alır. Sadece bir misal olması kabilinden belirtelim ki, mutasavvıfların keşf ve şühûd teorileri, tamamen Yeni-Eflâtuncudur. Yunan temeline dayalı “gnos” kelimesinin tercümesi olan marifet teorileri ile, nefs ve nefsin bu âleme inişi; ayrıca ilk akıl, külli nefs hatta füyüzat teorileri bile, az-çok değiştirilmiş olsalar da, Yeni-Eflatuncu kaynaklara dayanmaktadır.

 

Burada, hicri üçüncü asırdan önce Müslümanların tanıdığı Yeni-Eflatuncu felsefe kitaplarından üçüne işaret etmek faydalı olacaktır. Çünkü –her ne kadar Müslümanlar onların, bu ekolün kitaplarından olduğunu bilmiyorlarsa da- Yeni-Eflâtunculuğa dayalı görüşlerin dayanağı hiç şüphesiz bu eserlerdir ve bunlardan her birinin hep meçhul kalmış ve daima bir araştırma ve inceleme konusu olmuş bir (yazılış) tarihleri vardır.

 

İlki; Aristoteles’in Theologia ya da Kitâbu’r-Rubûbiyye (Metaphysica) adlı eseridir. Bu unvan, eserin Aristo’ya ait olduğunu gösteriyorsa da modern bir araştırma bu aidiyetin yanlış olduğunu delilleriyle birlikte ortaya koymuş bulunmaktadır. Çünkü kitap, Plotinos’un et-Tâsûat’ının bazı bölümlerinin özeti mahiyetindedir.

İkinci eser; İslam felsefesi ile İslam tasavvufuna en az birincisi kadar tesir etmiş olmasına rağmen ondan daha az tanınan bir eser olan Hayr-ı Mahzın İzahı (el-İzah fi’l-Hayri’l-Mahz – Liber de Causis) adlı eserdir. Bu eser de yanlış bir nispetle Aristo’ya mal edilir. Yanlış, diyoruz, çünkü eser, Yeni-Eflâtunculuğun Atina ekolünün en büyük şahsiyeti olan (Diodochus) Proklus’un yazmış olduğu İlahiyyâtın Esasları (Elements of Theology) adlı eserin birbirine karıştırılmış bir özetidir. Bu el-îzah adlı eserin Proklus’un kitabını bilen bir Müslümanın yaptığı bir özet mi, yoksa  -sonradan kaybolan- Yunanca yahut Süryânca aslından tercüme mi olduğunu halâ bugün de bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey kitabın Latinceye Arapça nüshasından tercüme edildiğidir. İzah’ın bu versiyonu, meşhur şerhini Aquino’lu St.Thomas’ın yazdığı Kitâbü’l-ilel adıyla tanınmaktadır.

 

Aristoteles’in Theologia ile Hayr- Mahzın İzahı adlı kitaplar arasında sadece maddi yapı açısından değil, üslup ve terminoloji açısından da benzerlik vardır ki, bu bazı eleştirmenleri her iki kitabın da aynı kalemden çıktığı yargısına götürmüştür.

 

Üçüncüsü; miladi beşinci asır şahsiyetlerinden olan Stefan’ın öğrencilerinden Suriye’li adı meçhul bir kâhinin yazdığı yazılardır. Bu yazılar da yanlışlıkla, St.Paul (ö.67) aracılığı ile Hıristiyan olanlardan biri olan Denys (11) adlı şahsa nisbet edilir. Fakat Denys nâm bu şahıs, herhangi bir sebeple adını gizleyen Suriyeli kâhinden başkası değildir. Bu yazıların başlığı; “Allah el-Mukaddes” şeklindedir. Meşhur görüşe göre, bu yazılar ortaya çıkışlarının hemen peşinden Süryanice’ye; daha sonra da Miladi 850’de Scot Erigene tarafından Latinceye çevrilmiştir. Bu eser henüz Miladi 9.asır sona ermemişken, Dicle kıyılarından Atlantik Okyanusu’na kadar tüm Hıristiyan dünyasında tanınmaktaydı.

 

Bu yazılar, sadece Mesih’in değil, bizzat insanın da sırf insan olmak hasebiyle ilahi bir yönü bulunduğunu vurgulaması cihetinden, hem Hıristiyan mistisizmini hem de İslam tasavvufunu etkilemiştir. Yazıların ana teması ; her insanda bir insan doğasının bir de ilahi doğanın bulunduğu; dünya hayatının (bedeni yaşamın) da bu yüce ilahi hayatın bir suretinden başka bir şey olmadığı; ayrıca insanın, sonunda Allah’a varacağı; Allah’la bağlantı kurmanın ise riyazattan ve nefsi arındırıp mistik hallere bürünmekten başka yolu olmadığı; hatta Allah’ın tanımanın bile bunlardan başka yollarla mümkün olmayacağı, böyle olduğuna göre de Üç Mesih uknumu, masiyet, günahların bağışlanması diye bir şeyin de sözkonusu olmayacağı şeklinde özetlenebilir. Bu teoriye göre hulûl, lahût (ilahi) ile nâsutun (maddi) birleşmesinden başka bir şey değildir; her şey Allah’tan akıp gelmekte ya da O’nun tecellisi olmaktadır. İnsanın Allah’a karşı olan arzusu, nefsin hasretle Allah’a dönmek isteyişinin göstergesinden başka bir şey değildir, çünkü her şey O’ndandır ve O’na dönecektir. Bütün bu görüşler, daha sonra Doğu Kilisesi’nin öğretileri haline gelmiş, genel olarak bütün insanlığın düşünce yapılarında; özelde de İslam tasavvufunda yankı uyandırmıştır. Bu bakımda mutasavvıfların , “İlahi feyz”, “tecelliler” ve evvel-âhîr/zâhir-bâtın’ın (ilk-son/açık-gizli) Allah’tan ibaret olduğu şeklindeki felsefi esaslı görüşleri, mezkur düşüncelerden bazılarının yansımasından başka bir şey değildir.

2-       Hind Mistisizmi : İslam ülkeleri genişledikçe gerek ticari ve gerekse diğer vesilelerle Müslümanlar yabancı  fikirlerle tanışmışlardır. Müslümanlar ticaret ve diğer sebeplerle  Hind ve İran’a ait fikirleri öğrenmişler ve sonunda fikir mücadelesi başlamıştır. Böylece Hindistan ve İran’da eskiden beri tanınan bir nevi  vahdet-i vücûd akidesi İslam alemine nüfuz etti. Bu akideyi bilen sûfiler yetişince bu inanç tasavvufa da girdi, İslam tasavvufundaki “fena” anlayışı ile Hindlilerin “nirvana” sı arasında tamamen olmasa da benzerlikler olduğu gözükmektedir. Bu yönüyle İslam tasavvufuna vahdet-i vücud akidesinin doğup gelişmesinde Hind ve İran tesirinin büyük olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca İslami tasavvufa hırka, tesbih, zikir usulü, ve zikir esnasında nefes alma şeylerin Hind tesiriyle girdiği söylenir.(12)

 

İslam’ın Hindistan’ı fethedişinden yani Hindistan’ın Gazneli Mahmud (970-1030) tarafından fethedilişinden yaklaşık bin sene evvel Hind kültürü, Hindistan sınırlarındaki İran diyarı ile Asya’nın iki batısındaki bölgelere doğru kendisine bir yol açmış bulunuyordu. Belh kentinin İslam fethinden asırlarca önce Buddha mistisizminin en önemli merkezlerinden bir olması ve bir çok eski manastıra merkezlik etmesi bunun delilidir. Bu kentin mistik şöhreti İslam’dan sonra da sürmüş ve aralarında İbrahim b.Edhem  -ki Profesör Goldziher, bu zatın kıssasının Buddha (Gau-tama); (m.ö.566-486) kıssasına benzer bir tarzda örüldüğünü söyler-  Şakîk-i Belhî (194/809), Horasan meşayıhından Ebu Hamid b. Hadraveyhi’nin de bulunduğu ilk devri mutasavvıflarının pek çoğu burada doğup büyümüştür. Hind mistisizminin etkilediğinde hiçbir kuşku bulunmayanlardan biri de Bayezid el-Bestami’dir, Bayezid, kendisinin tasavvuf metodunu (tarikat) Ebû Ali es-Sindî’den aldığını söyler ki bu zat Bayezid’e “murâkabetü’l-enfâs” (nefes kontrolü) namı ile bilinen metodu öğretmekte idi.

 

 3-      Hıristiyanlık : İslam zühd telakkisinin Hıristiyan ruhbanlığı ile ilişkisine dair gerekli bilgileri vermiş ve aralarındaki temel farklara temas etmiştik. Şunu da açıklamıştık ki, İslam zühdünü etkileyen şey, bir din olarak Hıristiyanlık değil, Hıristiyan ruhbanlığıdır. İslam tasavvufunda ise bazı Hıristiyan akidelerinin etkisi olmuştur. Nitekim aşağıdaki sözlerin sahibi olan Huseyn b. Mansur el-Hallâc, Hıristiyanlık’taki anlamı ile hulûl görüşündedir.

Tenzih ederim, nâsutunu, o delici, parlak lâhutunun sırrı olarak izhar edip; sonra mahlukata yiyen ve içen varlıklar suretinde açıkça görünen Zât’a. Artık bu mahlukat görür kendisini; perdenin perdeyi görmesi gibi.

Bu beyitlerde insan tabiatının lâhut ve nâsut şeklinde ikili bir yapı arzettiğine işaret edilmektedir. Hallac bu iki terimi Süryani Hıristiyanlardan almıştır. Bu Hıristiyanlar mezkur terimleri Mesih’in (ikili) tabiatını göstermek kasdı ile kullanmaktadır.

Bazı filozof sufiler de, Hıristiyanlıktaki anlamı ile anlamamış olsalar da; teslis düşüncesini benimsemişlerdir. Fususü’l-Hikem’deki şu sözlerin sahibi İbn Arabi bunlardan biridir.

 

“Malumun olsun ki, Allah seni muvaffak eylesin, şüphesiz bütün emrler (yani mahlukat) hadd-i zatında ferdiyet üzerine mebni olmakla birlikte, bu ferdiyetin teslis özelliği de vardır. Bu ise üç’ten ve ondan fazla olan sayılardan itibarendir. Mesela üç tek sayıların ilkidir. Şu kainat Hazret-i İlahiyye’den var olmuştur. Çünkü Allah Teala şöyle buyurur : “Bizim bir şeye kavlimiz, onu irade ettiğimiz vakitte ona ‘ol!” dememizdir.” (Nahl-40). Hazret-i İlahiyye (zât) ise “irade” ve “kavl” –sahibidir ve eğer bu zât ve iradesi – ki herhangi bir şeyin yaratılmasına bihasasa yönelme nisbeti demektir-  ayrıca o şeye yönelmesi esnasındaki “ol” kavli olmasaydı, bu şey olmazdı.”

 

İbn Arabi, aşağıdaki ifadesi ile, teslis hakkındaki görüşünü hayret verici bir rahatle açıkça ortaya koymuştur:

 

Sevgilim tek olduğu halde üçleşti

Uknumların Zat’la tek bir uknuma dönüşmesi gibi

 

İbn Arabi, gerek kainat gerekse manalar alemi itibari ile teslisi bütün üretme ve yaratmaların temeli görmektedir. Mesela, tabi alemdeki üretim baba/ana/oğul üçlüsü temeline dayandığı gibi, kıyasi istidlallerden sonuç çıkarma da üç hadd’e  ve üç kaziyye’ye dayanmaktadır. İbn Arabi’nin “Allah kainatı yaratmazdan evvel varlık sahnesinde sadece kendisinin var olduğunu” belirttiği, ayrıca “Allah’ın şu kainatı, ancak kendisi vasıtası ile; kendisi sayesinde yarattığını” söylediği Hakikat-i Muhammediyye ile kelime hakkındaki görüşleri, açıkça Hıristiyan felsefesinden etkilenmiştir ki bu felsefe kendisine, İskenderiye’de, aralarında Hıristiyan papazların da bulunduğu düşünürlerin,  -büyük çapta, Hallâc vb. İslam filozof mutasavvıflarının İslam’a soktuğu-  İslami fikirlerle boyanmış olarak ortaya koydukları şekli ile ulaşmıştır.(13)

 

 

 Sonuç

 

Yukarıda bahsedilen tesirler dışında İslam tasavvufuna Yahudiliğin, Mısır’da eskiden mevcut olan sihir ilminin, Gnostisizm’in, Budizm’in, Fars kültür ve inançlarının tesir ettiği ve bunların karışımı olduğu tasavvuf tarihi araştırmacıları tarafından tespit edilmiştir. Bu tesirler konusunda her ne kadar bir takım benzerlikler tesbit edilmişse de muhtevalarında ayrılıklar da mevcuttur.

 

Burada şunu da ifade edelim ki, -tarikat erbabının yolu dışında- Allah’a doğru seyretmeyi tasavvur edemeyen sûfilere sormak istiyorum. Ve diyorum ki; tasavvuf ilminin sistemleşip giriftleştiği döneme kadar Ashab-ı Kiram ve onlardan sonra gelenlerin en büyük düşüncesi Kur’an-ı Kerim’i ve Sünneti okumak/anlamak/idrak etmek ve tatbik etmekti. Eğer bu seyir değilse o halde seyir nedir?

 

Sûfi olsun, selefi olsun kimseden çekinmeden ve alerji duymadan herkesten gelecek haklı söze bağrımız açıktır. İlim peşinde koşanların haktan başkasına aşık olması, ondan başkasını araştırması hiç de yakışmaz. Nerede bulursa alır. Bunun dışında kalanlar da heveslerinin peşinde koşanlardır.

 

İslam  tasavvuf’unun  tüm felsefi ve yabancı mistik düşüncelerden arındırılarak sadece Kur’an ve sünnet ile sınırlandırılan tasavvuf/ahlak ilmine dönmesi için ıslah olması ümidi ile..

 

Selam ve dua ile…

 

 

Kaynakça

 

 

 

 

1-      Zühd, lugatta “ilgisiz davranmak, rağbet etmemek; değersizliğinden dolayı bir şeyi terk etmek ve ondan yüz çevirmek” mânalarına gelir. Istılahî manası ise, ahrete yönelmek için dünyadan el etek çekmek, elde mevcut olsa bile gönülde mal ve mülk sevgisine ve nefsin dünyevi isteklerine yer vermemek ve yoğun bir dini hayat yaşamaktır.

Bkz. Kelâbazi , Doğuş devrinde tasavvuf, Dergah yayınları, syf.142-143

Bkz. Abdulkerim Kuşeyri, Kuşeyri risalesi, Yasin yayınevi, syf.170

2-      Ayetler için bkz. Âl’i İmran 185, Nisâ 77, En’am 32, Tevbe 38, Ra’d 26, Ankebût 64, Muhammed 36, Hadîd 20.

3-      Hadisler için Hadis kitaplarının “Kitabu’z zuhd” bölümlerinde ve ayrıca pek çok alimin “Kitabu’z zuhd” adlı eserlerinde bu tür hadislere rastlamak mümkündür. Hz.Peygamber’in rûhâni hayatı ile ilgili ayrıntılı olarak siyer kitaplarına bakabilirsiniz.

4-      Ebu’l Alâ Afifi, Tasavvuf, Risale yayınları, syf.75

5-      A.g.e, syf

6-      Yrd.Doç.Dr.Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel  Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları,  Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, syf.11-12

7-      Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin yapısı, Dergah yayınları, syf.124-126

8-      Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf, Dergah yayınları, syf.16-17

9-      Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi, syf.49

10-   Roger Garaudy, İslam ve İnsanlığın geleceği, syf.32-42

11-   Atina Yüksek Mahkeme üyesi, St.Poul vasıtasıyla Hıristiyan oldu. Sonra Atina piskoposu iken öldü. M.5.asırda yaşamış Süryani bir yazar –muhtemelen Antakyalı Savirus- Yeni-Eflatuncu görüşleri Hıristiyanların hayatına uyguladığı bir takım eserleri onun adına kullanarak neşretti.

12-   Hind ve İran tesiri hakkında bkz. Biruni, Nicholson, A.Emin, Ö.Rıza Doğrul

13-   Ebu’l Alâ Afifi, Tasavvuf / İslam’da Manevi Devrim, Risale yayınları, syf. 88-94

 

39 Yorum

Diğer Haberler

Tasavvuf Terminolojisi ve İbn Teymiyye / Murat Kayacan

Çağdaş Dünyada Fakih Sorunu / Dr.Serdar Demirel

Usûl kitaplarında İctihad ve (Makâsıdu'ş-Şerîa) Bahisleri / Taha Câbir el-Alvâni

Dinin kaynağı ben miyim? / Prof.Dr.Ahmet Yaman

Tearuz ve Tercih & İlletlerin Tercihi / İmam Gazali - El-Mustasfa

Tasavvuf'un, İslâm ve İslâm Dışı Kaynaklarına Bakış / Erhan Koç

Nass ve Dogma Üzerine / Prof.Dr.Osman Eskicioğlu

Fadlallah'la Mezhebi İhtilafları Aşmak / Bülent Şahin Erdeğer

Hadisleri Alma Usûllerinden Sema ve Kıraat

Ehl-i Hadis - Ehl-i Re'y Ayrışması Fıkhî mi İtikâdî mi? / Yrd.Doç.Abdurrahman Haçkalı

İslam Hukuk Düşüncesinde Taabbudi Hükümler ve Taabbudiyyâtın Sahası Üzerine / Doç.Dr.Abdullah Kahraman

İslam  Hukukunun Ana Gayeleri / Prof.Dr.Zekiyyuddin Şaban

Bir Yöntem Sorunu Olarak Maslahat / Ramazan Yazçiçek

Fıkıh'ta Gelenek ve Yenileşme / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

İbn Hazm ve Fıkıh Usûlûndekî yolu

İslam Dünyasında Tarihselciliğin Öncü İsmi : Fazlurrahman

İslam'ı yeniden yorumlama misyonu / Serdar Demirel

Gayb Konusu ve Gaybi Alanda Ölçü Üzerine / Prof.Dr.İlyas Çelebi

Hadis'ler İtikadi Tercihlerimizi Belirleyebilir mi? / Muhammed İmamoğlu

İslam Vahyi (Kur'an-Sünnet İlişkisi) / Prof.Dr.Mehmet Erdoğan

Fıkıh Toplumu ve Hareket Fıkhı-I / Murat AYDOĞDU

Mezhepçiliğe Karşı Akademik Tavır / Kelim SIDDIKİ

İslam Teolojisinde Tasavvur Sorunu / Haydar Ubeyd

Islahat Hareketi / Malik bin NEBİ

Yeni Nesil Müslümanlık / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

İlmin Muhafızı : İsnad

İslam'ı Anlamada Kaynak(sızlık) Sorunu / Ramazan Altıntaş

Hz.Muhammed'in (sav) Sünneti Doğru Anlaşılıyor mu? / Hamza Türkmen

Durdurulmuş İlkeler ve Bağlamından Kopan Pratikler / Murat Aydoğdu

Klasik Hadis Usûlünün Problemleri / Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Klasik ve Çağdaş Tefsir - İctihad Usulleri (Tesbit-Tenkit) / Prof.Dr.Hayrettin Karaman

Tefsirde İsrailiyat / Doç.Dr.Abdullah Aydemir

Kur'an'ı Açıklamada Usûl

"İslam Akaidine Sızan Yanlışlar ve Ölçü" / İbrahim Sarmış

Modernite ve İctihat / Mehmet Çelen

Akıl-Nakil Çatışmasında Öncelik Problemi / Dr.Maşallah Turan

Tarihsel Muhammed ve Menkabevi Muhammed'i ayırmanın gerekliliği / Prof.Dr.Sönmez Kutlu
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz