Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar
Öncelikle “düşüncenin okullaşması” derken, kastımızı vuzuha kavuşturmamız gerekir. Burada belirli fikirlerin bir ‘okul’, ‘ekol’, ‘mezhep’ formatında ifadesi kastedilmektedir. Düşüncenin okullaşması, bir süreç işidir ve her süreç gibi düşüncenin okullaşması süreci de, beşeri bir faaliyetin genel özelliklerini üzerinde taşır. Yani her faaliyet gibi, düşünce de, başlar, gelişir, kemal düzeyine ulaşır, sonra da zevale uğrar. Dolayısıyla, düşüncenin okullaşması derken, belirli bir süreç içerisinde gelişen düşüncenin ‘kemal’ düzeyine ulaşma durumunu kast ediyoruz.
07/01/2012 / 07:22

Almanya - Essen Konferansı / 17.08.2008

Öncelikle “düşüncenin okullaşması” derken, kastımızı vuzuha kavuşturmamız gerekir. Burada belirli fikirlerin bir ‘okul’, ‘ekol’, ‘mezhep’ formatında ifadesi kastedilmektedir. Düşüncenin okullaşması, bir süreç işidir ve her süreç gibi düşüncenin okullaşması süreci de, beşeri bir faaliyetin genel özelliklerini üzerinde taşır. Yani her faaliyet gibi, düşünce de, başlar, gelişir, kemal düzeyine ulaşır, sonra da zevale uğrar. Dolayısıyla, düşüncenin okullaşması derken, belirli bir süreç içerisinde gelişen düşüncenin ‘kemal’ düzeyine ulaşma durumunu kast ediyoruz. Düşünce, bu düzeye ulaştığında, artık ‘sistematik’ bir mahiyet almıştır; temel kavramlar konusunda netlik vardır; ikincil (ya da daha sonraki) düzeyde bulunan kavramların, temel kavramlarla ilişkisi kurulmuştur ve bu muhatabını ikna edici düzeyde, yani ‘yetkin’ bir şekilde yapılmıştır. İşte bu yüzden, düşünce, kemal düzeyinde iken, ‘kendi içinde tutarlı’ bir mahiyet arz eder. Bu nedenle de yayılma ve yeni bağlılar kazanma şansı artar.

Tarihte bunun pek çok örneği yaşanmıştır. Bu süreç, Müslümanların ürettiği düşünceler için geçerli olduğu gibi, başka düşünceler için de geçerlidir. Örneğin antik dönemde Yunan düşüncesinin de başlama, gelişme, kemal ve zeval dönemleri vardır. Sokrat, Aristo, Eflatun’un, kolaylıkla, Yunan düşüncesinin ‘okullaştığı’ döneme tekabül ettikleri söylenebilir. Yine modern Batı uygarlığı da benzeri bir süreci yaşamıştır. Rönesans’la başlayan ‘uyanış’, Aydınlanma döneminde ‘okullaşma’ sürecini yaşamıştır. Bu okullaşma, en basit ifadesiyle, modernite içerisinde liberalizm ve sosyalizm şeklinde iki ana ‘okul’ (ya da ‘mezhep’) üretmiştir. Hakeza Müslümanların tarihindeki fıkhi, itikadi, siyasi mezheplerin de, birçok bakımdan benzer tecrübeler olduğu söylenebilir. Rey ve hadis okulları, kelam, felsefe ve tasavvuf ekolleri, Hanefi, Şafii, Hanbeli, Maliki, Caferi, Zahiri vs. gibi fıkhi mezhepler, hep düşüncenin okullaşması sürecinin sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Bu, geçmişte böyle olduğu gibi, aynı kurallar, ‘modern’ dönemi yaşayan Müslüman düşüncesi için de geçerlidir. Bu düşüncenin de bir ‘başlangıç’ dönemi vardır ve bu düşünce de belirli düzeyde bir gelişim yaşamıştır. Ancak kanaatimce bu düşüncenin gelişim sürecinde, henüz ‘okullaşma’ düzeyine ulaşılamamıştır. Müslümanların ürettiği ve son yüzyılda azımsanmayacak katkılarla gelişen ‘Müslüman düşüncesi’, henüz sistematik bir mahiyet kazanamamıştır. Fakat tarihteki örneklere baktığımızda, gelişim yönündeki eğilimin devamı halinde, bir süre sonra bu yönde bazı örnekler görülebileceği de söylenebilir. Bu kanaatimizi temellendirmek için, modern dönemde Müslüman düşüncesinin gelişim aşamalarını ana hatlarıyla incelememiz gerekmektedir.

Modern dönemde Müslüman düşüncesinin ‘yeni’ ve ‘özel’ bir vurgusu vardır. Burada başlangıç dönemini, genellikle yapıldığı gibi, Afgani ve Abduh’a kadar götürmek mümkündür. Her ne kadar onlardan önce de bazı çabalar (örneğin Dehlevi’nin çabaları) olmuşsa da, ‘öze dönüş’ ya da ‘uyanış’ döneminin başlangıcını, 19. yüzyılın son çeyreği olarak almak makul görünmektedir. Bu dönemde yapılan şey ise, özü itibarıyla, Batı’dan yönelen tehdide karşı İslam’ın değerlerini savunmaktır. Dolayısıyla, bu dönemin söylemi/dili, ‘savunmacı’/tepkiseldir; yani ‘acemice’dir. Kısacası, bu dil, o dönemde ‘yetkin’ değildir. “İlim din ile çelişmez”, “İslam bilimsel gelişmeye karşı değildir”, “demokrasi şura demektir” türü söylemler, bu yetersizliğinin açık ifadesidirler. “Batı’nın kültürünü değil, tekniğini alalım” söylemi de son tahlilde, aynı tepkiselliği üzerinde taşır. Burada bilinmesi gereken şey, bu savunmacı söylemin, bütün kültürlerin ‘başlangıç’ döneminin tipik özelliği olduğudur. Aynı şeyi, kolaylıkla, Avrupa’da Rönesans döneminin söyleminde bulmak da mümkündür. Doğacı/hümanistlerin birincil meselesi, Hıristiyan söylemi karşısında kendi ‘yeni’ pozisyonlarını savunmaktır ve ısrarla yapmaya çalıştıkları şey, sözlerinin Hıristiyanlığın ana kaynaklarıyla çelişmediğini kanıtlamaktır. Galileo’nun İmparatoriçe Kristina’ya yazdığı mektup, bu söylemin tipik bir örneği olarak gösterilebilir. Galileo, bu mektupta, görüşlerinin İncil metniyle görünür çelişkisini izaha çalışmakta ve İncil’in ‘yanlış yorumlanması’ yüzünden sözlerinin çarpıtıldığını söylemektedir. Hakeza, bu dönemde ‘doğa hukuku’ ve ‘akıl’ kavramlarına yapılan farklı vurgularda da ‘savunmacı’ bir dil hakimdir. Özetle, başlangıç dönemlerinde, ‘yeni düşünce’, hakim paradigmaya karşı tezler geliştirmeye çalışmakta, ama bunu başaramamaktadır. Bunun başka (ve ‘maddi’) nedenleri de olmakla birlikte, asli neden ‘okullaşamamaktır.’ Düşünce okullaşamadığı için, ikna edicilik düzeyi de düşük olmaktadır. Fakat başlangıç döneminde yapılan bir şey çok önemlidir ki o da, orijinal kavramlar hususunda göze çarpan ‘özel’ vurgudur. Rönesans’la birlikte, Batı insanı, artık Yunan düşüncesinin orijinal kavramlarına ‘özel’ bir vurgu yapmakta ve yolla Hıristiyan teolojisine karşı yeni bir düşünce ortaya atmış olmaktadır ki, bu çok önemli bir ‘değişim’ (veya ‘sapma’) olarak görülmelidir. Hakeza modern dönemde Müslüman düşüncesi de, ‘öze dönüş’ ve ‘uyanış’ı önermek suretiyle, çok önemli bir düşünsel değişim yaşamıştır. Başlangıç dönemlerinde yapılan bu ‘özel’ vurguların, bu nedenle, düşüncenin gelişimi sürecinde ‘özel’ bir yeri vardır. Bunu Bedir Savaşı’nın diğer savaşlar karşısındaki durumuna benzetebiliriz. Maddi ölçütler bakımından Bedir Savaşı’nın örneğin bir Ayn’el Calut veya Çanakkale Savaşı kadar önemi yoktur; ancak ‘keyfiyet’ bakımından daha önemli (ve ‘değerli’) olduğu da kuşku götürmez. Fakat bu ayrı bir konudur. Burada önemli olan, ‘okullaşma’ döneminin sonuçlarıdır. Okullaşma, mesajın daha net anlatılmasını ve bu yüzden de daha hızlı yayılmasını sağlar. Başlangıç döneminde yapılan faaliyetler, bu bakımdan, genel olarak ‘bireysel’ kalır; bu nedenle de bu dönemde ‘kitleleşme’ yaygın biçimde görülen bir pratik değildir. Kitlelerin yeni düşünceye meylinin ‘fevc fevc’ olması için, okullaşma evresinin yaşanması gerekir.

Başlangıç döneminin ilerleyen aşamasında görülen bir başka tipik özellik ise, kavramlar konusunda netlik düzeyinin artmasıdır. Bu dönemde, orijinal dilin keşfedilmesi yönünde önemli adımlar atılır ve ‘eski’ düşünce, hakimane örneklerle mağlup edilmeye çalışılır. Ancak, buna rağmen, okullaşma hala gerçekleşmemiştir. Gelişim, cümle düzeyinde ‘yetkin’ örnekler vermek şeklinde tecelli eder. Fakat bütün fikri yapının sistematize olması, ayrı bir şeydir ve henüz bu aşamaya gelinememiştir. Örneğin Rönesans döneminde Desiderus Erasmus’un (1466-1536) doğacı ve hümanist söylemi çok etkili olmuştur, fakat sonuçta yine de eklektik/savunmacı karakterdedir. Erasmus, doğrudur; yeni bir söylemi ‘etkin’ bir şekilde kullanmaktadır ancak düşünce, hala Hıristiyanlık söylemini ‘yetkin’ bir biçimde ‘mağlup edecek’ düzeye ulaşmamıştır. Bu işi, ancak, ilk olarak Thomas Hobbes (1588-1679) yapabilmiştir. Hobbes’la birlikte, artık, Batı insanının zihninde dünyevi iktidarın tamamen ‘laik’ bir temel oturtulması gerektiği düşüncesi sağlam bir yer bulabilmiştir. Modern dönemde Müslüman düşüncesi de, benzer özellikler göstermektedir. “İlim dinle çatışmaz” söylemi, en azından kimi entelektüel çevrelerde etkinliğini yitirmiştir ve yerini “dinin kendini ilme onaylatma zorunluluğu yoktur” söylemine bırakmıştır. Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabı buna iyi bir örnektir. Kitabın ilk bölümünde, bu güçlü söylem derhal kendini hissettirir ve Kutup, kitabının ‘uygarlık’la ilgili bölümüne geldiğinde, modernistlerin Müslüman medeniyetine genel medeniyet tarihi içerisinde fazla yer vermemesine karşı çıkar ve “Medeniyet İslam’dır” ifadesini kullanır ki, bu ifade, tam da bizim ifade etmeye çalıştığımız şeyi doğrulamaktadır. Burada orijinal İslami dile vukufiyetin iyi bir örneği görülmektedir. Nitekim Kutub’un, Kur’an metninde yer alan ama kendisinden önce hiç kimsenin aynı ‘özel’ vurgu ile kullanmadığı ‘cahiliye’ kavramını kullanımı da aynı vukufiyetin bir başka örneğidir. Kavram daha önceki dönemlerde ilim çevrelerinde bilinmesine rağmen, Kutup’ta olduğu şekilde kullanılamamıştır. Bu yeniliğin, elbette toplumsal ve siyasal şartların farklılaşmasıyla ilgili bir boyutu da vardır. Çünkü örneğin Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından önce, “iyi kötü” bir Müslüman iktidarı vardır; ve bu durum, Müslümanların ‘cahiliye’ kavramını Kutub’un kullandığı gibi kullanamaması için bir gerekçe olarak görülebilir. Ama ne zaman ki Müslümanlar, siyasal iktidarlarını bütünüyle yitirmişler ve Batılı ülkelerin denetimi altına girmişlerdir; işte o zaman, ‘yeni durum’u izah için çaba göstermek zorunluluk halini almıştır. Ancak bu zorunluluk, her zaman ‘doğru’ cevabın bulunması gibi bir sonuç üretememiştir. Hatta başlangıç dönemlerinde cevaplar, çoğunlukla yetersiz ya da yanlış olur. Ama düşünsel gelişmenin devam etmesiyle bağlantılı olarak, cevapların isabet oranı giderek artar ve bir süre sonra, orijinal dilin doğru kullanımına ilişkin örnekler görülmeye başlar. İşte Kutub ve Mevdudi’nin yaşadığı dönemi böyle bir evre olarak görmek mümkündür. Bununla birlikte, bu evrede de düşünce hala ‘okullaşmamıştır’; sistematik yapı hala kurulamamıştır. Bu nedenle de, düşünce, hala sahici manada ‘iktidar’ olamamıştır. Bu dönemin ‘yetersizliğinin’ tipik örneği, düşüncenin, kitle tarafından çok farklı şekillerde yorumlanabilmesidir. Nitekim Mısır’da ortaya çıkan Tekfir ve’l-hicre, cihad gibi militan grupların hepsi Kutub’a saygı duyar; ama kimi toplumu kafir olarak nitelerken, kimisi yönetici kesimi irtidat etmekle suçlar ve militanca bir stratejiyi benimser. Halbuki Kutub’un ‘cahiliye’ kavramından, doğrudan ‘militan’ bir mücadele stratejisini önerdiği yorumunu çıkarmak mümkün değildir. Ama düşünce, o sistematikte ifade edilmediği için, bu tür yorumlar yapılabilmektedir. Bu da düşüncenin toplumsallaşma noktasında sıkıntı yaşamasına ve bu yüzden de siyasallaşamamasına (ya da istenen düzeyde siyasallaşamamasına) neden olmaktadır. Nitekim bu dönemde ‘hareket’ hatta ‘devlet’ dahi kurulmuştur, ancak ‘sorun’ devam ettiği için, devlet dahi ‘çare’ olmamaktadır. Yine Kutub’un (ya da Mevdudi’nin) söyleminde doğru bir ifade olarak yer alan “Örnek Kur’an Nesli” terkibinin içi yeterince doldurulamadığı için böyle bir nesli üretme konusundaki sıkıntılar devam etmiştir. Örneğin bu söylemin, güçlü bir modernite eleştirisi ya da mesela Ercümend Özkan’da olduğu gibi, güçlü bir tasavvuf eleştirisi yoktur. Yani özetle, sıkıntının kaynağında yine ‘düşüncenin okullaşamaması’ yatmaktadır. Bu dönemi, elbette başlangıç dönemine göre daha ‘ileri’ bir evre olarak görmek gerekir. Fakat soruna asli bir çözüm hala bulunamamıştır.

Okullaşma dediğimiz evre, düşüncenin sistematik bir çerçevede ifade edildiği evredir. Burada artık, yeni düşünceye karşı yöneltilen eleştirilerin her biri, yetkinlikle cevaplanır. Söylem, savunmacı değil, meydan okuyucudur. Tezler, ana kavramlar temelinde nettir ve zıtlarıyla birlikte ifade edilir. Bu dönemin tipik özelliği, düşüncenin, geçmişte ve o gün var olan bütün tezleri yetkinlikle eleştirip, eğrisini doğrusunu ortaya koyup, kendi üstünlüğünü kanıtlamasıdır. Bu da, ancak yapıldığında olur. Yani üstünlük iddiası yeterli değildir. Bununla birlikte, bu iş yapıldığında, iddiaya da gerek kalmaz. Örneğin Ebu Hanife kendisinin, fıkıh imamı olduğu iddiasını dile getirmese dahi, yaptığı iş, şartları yerine getirdiği için bir ‘okullaşma’dır. Hakeza Hobbes, kendisini modern düşüncenin ilk somut örneğini veren kişi olarak nitelemese bile, yazdığı kitap (Leviathan) okuyucuları tarafından türünün ‘yetkin’ örneği olarak nitelendirilmiştir. Aynı şekilde, Marx, kendisini sosyalist düşünceyi ‘ekolleştiren’ kişi olarak görmese bile, Das Kapital ya da Komünist Manifesto, bu nitelemeyi yapmak için yeterli bir kanıttır.

Peki, bu dönemin eserlerinin tipik özelliği nedir? Bu sorunun cevabı, özetle şu şekilde verilebilir: Önce orijinal düşüncenin ‘temel kavramlar’ı netleşir; ardından da hesaplaşılacak düşünce veya düşünceler, yetkin bir biçimde bu kavramlar çerçevesinde eleştirilir. Tarihte bu ‘format’ın birçok örneğini görmek mümkündür. Biz tercihen Thomas Hobbes ve Gazali’yi değerlendirebiliriz. Thomas Hobbes, Leviathan adlı kitabında, dünyevi iktidarın niçin laik temeller üzerine oturması gerektiğini izah etmeye çalışır. Ancak bu noktada bizim dikkatimizi, tezin yetkin ifade edilmesinden ziyade, kitabın ‘formatı’ çekmelidir. Kitap üç bölümden oluşur. İlk iki bölüm kitabın yarısını, üçüncü bölüm ise diğer yarısını oluşturmaktadır. Hobbes, ilk iki bölümde doğa hukuku temelinde bir ‘insan’ tanımı yapar ve bu tanım, Hıristiyanlığın insan tanımından temelinden farklıdır. Hobbes’un tanımında insan, hakları olan özgür bir bireydir; ancak bu haklar ciddi bir tehdit altında olduğu için, bunları güçlü bir laik iktidara (‘monark’a) devretmelidir. Yani Hobbes, insan tanımından hareket eder ve sonuç olarak laik iktidarın kaçınılmazlığına ulaşır. Üçüncü bölümde ise, o gün öncelikle ‘hesaplaşması’ gerektiğini düşündüğü Hıristiyan teorileri ile yüzleşir ve onları, okuyucusunu ikna edecek düzeyde mağlup eder. Leviathan’ın üçüncü bölümünün eserin yarısını oluşturması, açıktır ki bilinçli bir tercihtir. Çünkü Hobbes, yeni teorisinin, o dönemin hakim düşüncesi olan Hıristiyanlığın temel tezlerini çürütmedikten sonra fazla etkili olamayacağının bilincindedir. Bir başka dikkat çekici nokta da, Hobbes’un, Hıristiyan literatürüne vukufiyetidir. Hıristiyanlığın temel tezlerini derinlemesine tahlil ettiği gibi, inceliklerini de bilmekte ve onlara yönelik eleştirilerini de otorite kabul edilen Hıristiyan ilahiyatçıları düzeyinde bir ilmi yetkinlikle ifade edebilmektedir. İşte ‘okullaşma’nın tipik özelliği budur. Önce düşünceye ‘yeni’ olma vasfını kazandıran temel kavramlar, sistematik bir bütünlük içerisinde, güçlü bir söylemle ve yetkin bir dil kullanılarak ifadelendirilir, ardından da hesaplaşılması gereken düşünce yine aynı yetkinlikle ‘mağlup’ edilir.

Bu formatın İslam düşünce tarihindeki tipik örneğini, Gazali vermiştir diyebiliriz. Çünkü Gazali, felsefe ile uğraşını kendine ‘özel’ bir mesele edinirken, işte tam da bu ‘hesaplaşma’ ihtiyacını görmüştür. Gazali, döneminin klasik ilimleri olan fıkıh ve kelamı iyi bilmektedir. Ancak özellikle kelamın felsefe ile baş etme noktasında ‘yetersiz’ kaldığını da görmektedir. El-Munkiz adlı otobiyografisinde, kelamın kullandığı araçlar ve yöntem bakımından felsefe ile baş etmesinin mümkün olmadığını söyleyen Gazali, ilginç bir de cümle sarf ederek, “kendisinden önce hiçbir İslam aliminin bu meseleyi halledemediğini” söylemektedir. Gerçekten de kelamcılar, Aristo-Eflatun düşüncesini mağlup etmek için uğraş vermişlerdir, fakat Gazali’ye kadar bu düşünceleri yetkinlikle çürütecek bir düşünsel düzeyi yakalayamamışlardır. Özellikle de entelektüel çevrelerde etkin olan Farabi ve İbni Sina’nın görüşleridir ve bu durum genel kitleyi de olumsuz etkilemektedir. İşte Gazali, böylesi bir ortamda, kelamcıların yapamadığını yapmaya çalışmaktadır. En azından bu ‘ihtiyacı’ görmüştür. Yine kendi ifadesine göre, meseleyi halletmek için, iki yıl boyunca her gün, medresedeki resmi görevinin bitiminden sonraki bütün vaktini Aristo-Eflatun düşüncesini okuma, anlama ve tahlil etmeye ayırmıştır. Sonunda Gazali, Aristo ve Eflatun’un görüşlerini tasnif etmiş ve bu filozofların 3 hususta küfre düştüğünü, 17 hususta batıl görüşler savunduklarını söylemiş ve matematik, mantık, coğrafya gibi alanlarda da yararlanılabilecek çalışmaları olduğunu ifade etmiştir. Hatta İbni Sina ve Farabi’nin de, Aristo-Eflatun’la aynı görüşleri savundukları için kafir sayılmaları gerektiğini de otobiyografisinde yazmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Gazali’nin bu işi hangi ölçüde başardığı değil, çözülmesi gereken sorunu doğru teşhis etmesi ve çözme yönünde yetkin bir çaba göstermesidir. İşte Müslümanların modern dönemde yapması gereken de budur.

Modern dönemde yaşayan Müslümanlar da, bugün modernite karşısında tıpkı Gazali’nin yapmaya çalıştığı şeyi yapmalıdırlar. Bugün modernite, Müslümanlar için, o dönemin felsefesi mesabesindedir. O dönemde felsefe etkindi ve mağlup edilmesi gerekiyordu; bugün modernite (üstelik bütün dünyaya) hakimdir ve mağlup edilmesi gerekmektedir. O dönemde kelamcılar felsefeyle baş etmeye çalıştılar, ama bunu başaramadılar, bugün ‘yeni düşünce’ bu işi başarmaya çalışıyor, ama başaramıyor. Her ne kadar gelişme trendi devam etse ve düşüncenin okullaşması yönünde bir takım işaretler alınsa da, bu iş ‘yetkinlikle’ yapılamıyor. Peki, ne yapmalı? Bu noktada da şunlar söylenebilir: Müslümanlar öncelikle, kendi kavramlarına hakim olmalı ve burada ‘ilmi yetkinlik’ kesb etmelidirler. Ancak bundan sonra moderniteyle baş etme uğraşı anlamlı olacak ve sonuç verecektir. İşte sıkıntının büyüğü buradadır. Müslümanlar bugün kendi kavramlarını gerektiği gibi bilmemekte ve dolayısıyla da kullanamamaktadırlar. Bu, dillerine de yansımaktadır. Bugün hala “din bilimle çatışmaz” söylemi kitlelerin zihninde hakim pozisyondadır. Entelektüel çevrelerde bile, “Müslüman önce birey olmayı öğrenmelidir”, “asıl özgürlük İslam’dadır”, “demokrasi İslam’la bağdaşır” söylemi hakimdir. Bu, orijinal dile vukufiyetin olmadığının açık göstergesidir. Demokrasi konusunda eleştirel tutum bir ölçüde korunurken, demokrasinin temelinde yatan özgürlük ve insan hakları kavramları konusunda müthiş bir bilgisizlik ve bilinçsizlik durumu söz konusudur. Bunun nedeni de, elbette öncelikle İslam’ın ‘temel’ kavramlarının gereğince kavranılamamasıdır. Ayrıca genel olarak Müslümanlar arasında ‘modernite’ konusunda da müthiş bir ‘cehalet’ vardır. Gazali, felsefe ile uğraşırken, çalışmalarını tamamladığında şu ifadeyi kullanmıştır: “Tehafüt’ü felsefeyi felsefecilerden daha iyi anlayacak bir düzeye geldiğime inandıktan sonra yazdım.” Bugün Müslümanlar, moderniteyi, modernistlerden daha iyi anlayacak düzeye gelmeyi bırakın, modernitenin temel kavramlarının neler olduğunu bilebilecek düzeyde dahi değildirler. Halbuki olması gereken, öncelikle İslam’ın, ardından da modernitenin iyi bilinmesi; daha sonra modernitenin temel kavramların İslam’ın temel kavramlarıyla zıtlığının ortaya konulması; modernitenin batıl/asılsız görüşlerinin tasnifi, nihayet de ‘nötr’ kabul edilebilecek fikirlerin (ya da ilim/bilim alanlarının) ayrıştırılmasıdır. Bu yapılmadığı sürece, modernite (ya da post-modernite) hakim söylem olduğu iddiasını dillendirmeye devam edecektir. Müslümanlar buna kulak tıkayamazlar. “İslam hak din değil mi? Modernite bizim meselemiz değildir” itirazı, haklı/doğru değildir. Müslümanlar, bu işi, özellikle de ‘tebliğ’ ve ‘davetin yayılması’ bakımından önemsemelidirler. Kitleler, bugün tabir-i caizse, moderniteyi ‘hak din’ olarak gördükleri için ‘modern’ olmaktadırlar. Ama modernite mağlup edilebilirse, o zaman kitleler fevc fevc ‘galib’in dinine yöneleceklerdir. Çünkü ‘engel’ ortadan kalkmıştır. Cihad’ın gayesi de zaten bu değil midir?!

O halde ‘orijinal dil’ nedir? Bu, İslam’ın dilidir. Bu dil, vahiydedir ve somut ifadesini de Hz. Peygamber’in yaşamında bulmuştur. Bu dil, savunmacı, eklektik, özür dileyici değildir. Bu dil, özgüvenlidir. Bu dilin en net örneklerinden birini, sahabeden Ribi ibni Amir vermiştir. Orijinal dile vukufiyeti bu sözünden belli olan İbni Amir, Kisra orduları başkomutanı Rüstem’in “Buraya ne için geldiniz?” sorusuna cevap olarak şunu söylemiştir: “Kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah’a kul etmek için.” İşte, davetin, tebliğin, cihadın amacı budur. İşte İslam’ın orijinal dili budur. Bu sahabe: “sizin oligarşik, despot yönetiminizi yıkıp, yerine insanların ‘özgürlüğü’ doyasıya yaşadığı, ‘haklar’ını kullanabildikleri bir düzen kurmak için geldik” dememiştir. Bu sahabe, İslam davasını tabir-i caizse, tek bir kelime ile özetlemiştir ki o da ‘kulluk’tur. Evet, insanı tanımlamak, onun eylemlerini değerlendirmek bakımından orijinal dilin en merkezi kavramı ‘ibadet/kulluk’tur. Kur’an bize bunu söyler. (Zaten Mevdudi de, bu kavramı, Kur’an’ın en merkezi 4 kavramından biri olarak tespit etmişti!) Hz. Peygamber, Kelime-i Tevhid’te önce ‘abd’ olarak, sonra ‘resul’ olarak tanımlanmıştır. O da zaten kendisine hep ‘abdullah’ (Allah’ın kulu) olarak hitap edilmesini isterdi. Müslümanların orijinal dile vukufiyet kesb etmeleri için, bu kavram üzerinde çok çalışmalıdırlar. Ve bu kavramın, akın zıddının kara olması gibi, tam da modernitenin ‘özgürlük’ kavramının zıddıdır. Müslüman, bu iki kavramın zıtlığını da bilmelidir. Aksi takdirde Ebu Hanife’nin dediği gibi, akı bilip karayı bilmeyenin durumuna düşer. Çünkü karayı bilmeyenin akı tanımlaması da eksiktir ya da yanlıştır. Aynı şekilde Müslüman da, insan davranışlarını açıklamak ve değerlendirmek bakımından İslam’ın en temel kavramı olan ‘ibadet’i iyi bilecektir. Batılılarının ‘özgürlük’ kavramı konusunda devasa bir literatürü olması boşuna değildir. Müslümanlar bu hususu iyi yorumlamalıdırlar. Çünkü Batılı ‘insan’ tanımının merkezinde ‘özgürlük’ kavramı vardır. İnsanı tanımlarsanız, toplumu ve devleti de tanımlamış olursunuz. O nedenledir ki ‘demokrasi’ tanımlarının merkezinde ‘özgürlük’ kavramı yer alır. İşte Müslümanlar da, tıpkı bunun gibi, ‘ibadet’ kavramının merkezi önemini iyi kavradıklarında, ‘mü’min kulu’ doğru tanımlamış ve böylece kuracakları devletleri de sağlam bir temel üzerine oturtmuş olacaklardır.

Peki, düşünce ‘okullaştığında’ ne olur? Dünya değişmiş olur. Çünkü artık değişimi gerçekleştirecek ‘plan’ açık ve net bir biçimde ortaya konulmuştur. Plan varsa, bina yapacak usta bulunur. Elbette o konuda da tecrübe ve emek gerekecektir. Fakat plan yoksa ‘yeni’ bina yapılamaz. Yapılsa da yeni olmaz ve eskisinin tekrarı olur. Bu böyledir ve dünya tarihinde örneği de çoktur. Karl Marx, herkesin bildiği bir isim olarak incelenebilir. Sosyalizmi sistematik bir şekilde ifade eden Marx, bırakın Batı dünyasını, İslam dünyasında bile taraftarlar bulabilmiştir. Yani anne-babadan ‘Müslüman’ olarak doğan, Müslüman adları bulunan kişiler, kendilerini rahatlıkla Marksist/sosyalist olarak ifade edebilmişlerdir. İşte bunu sağlayan düşüncenin gücüdür. Düşüncenin sistematik, kendi içinde tutarlı, yetkin bir şekilde ifade edilmesidir. Peki, sosyalist Marx bunu yapabiliyor da, hak din olan İslam neden yapamasın? Evet, İslam, hak dindir ama bunu yanlış yorumlamamak gerekir. Kur’an’ı toprağın altına gömün, ya da duvara asın, orada binlerce yıl kalsın; onun insanlığa hiçbir yararı olmayacaktır. O, ancak okunduğunda (yani doğru/gereğince anlaşıldığında) sonuçlarını gösterir. Doğru anlamak dediğimiz şey ise, işte gösterdiğimiz entelektüel cehtlerin sonucu olarak hasıl olur. Yoksa kimse ilk okuduğu kitaptan sonra allame-i cihan olmaz. İslam’ın ‘hak din’ olduğu ‘ispatlı’ bir şekilde gösterilmezse, sorumluluk kalkmaz. Ve bu iş, biraz da ‘toplumsal yönelim’le alakalıdır. Düşünce bu yüzden, zaman içerisinde ‘gelişim’ gösterir ve tek kişinin çabalarından ibaret de değildir. ‘Kemal düzeyi’ne ulaşmak, bir çok alimin çabalarını gerektirir. Dolayısıyla ‘ilim sahibi olmak’ (ya da ilimde ileri düzeylere ulaşmak) toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesiyle (ya da bu konuda toplumsal yönelimin sağlanmasıyla) doğrudan alakalıdır. Bireysel ilmi faaliyetlerin toplumsal karşılıkları genelde yoktur. O nedenle, Müslümanların, modern dönemde karşılarına çıkan moderniteyle baş etme sorununu çözme çabası göstermesi, toplumsal sorumluluklarının bir gereğidir. Burada yine Gazali örneğini hatırlatmak yerinde olacaktır. Evet, Gazali Müslüman dünyasının o dönemde felsefe ile olan sorununu ‘çözmüştür’ ama bu sadece Gazali’nin bireysel çabasının sonucu değildir. Gazali’den önce de bu işle uğraşanlar olmuştur ve onlar bir anlamda çözümün zeminini hazırlamışlardır. Bunun için de çok çaba verilmiştir ve bu çabalar ‘toplumsal yönelim’ sayesinde mümkün olabilmiştir. Burada belki de, Gazali’nin bu tartışmada ‘son noktayı’ koyduğu söylenebilir. Ama son nokta konulmadan önce birçok hususun halledilmiş olması gerektiği açıktır. İşte toplumsal yönelim, bu yüzden önemlidir ve ‘düşüncenin okullaşması’ sürecinin sağlıklı işlemesi için gereklidir. Fakat yanı sıra sağlıklı bir ‘eleştiri’ mekanizması da işletilmelidir. Çünkü düşünsel eksiklikleri gidermenin en etkili yolu, yerinde ve etkili eleştiridir. Bundan belki eleştirilen kişi hoşlanmaz, ama toplumun ilmi düzeyi ancak bu şekilde artabilir. Bendeniz, toplumsal yönelimin sağlanmasının yanı sıra sağlıklı bir eleştiri mekanizması işletebilmemiz durumunda, Müslümanlar olarak, geleceğimizin parlak olduğuna inanıyorum. ‘Düşünce’ gelişmesini sürdürüyor; inşallah ortak katkılarla ‘okullaşması’nı da tamamlayacaktır.

23 Yorum

Diğer Haberler

Batılı Tarih Yorumları Derhal Terkedilmeli / Muhammed Kutub

Kudüs Nasıl Kutsallaştırıldı? Hamdi TAYFUR/İSLAMİYORUM Sonbahar-2012

Ümit Aktaş:'İslamcılıkta Yeni Paradigmaya doğru'

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Serdar Demirel / Seküler Olguları İslamileştirmekteler

Yusuf Kaplan / Modern İnsan Kendini ve Aklını Putlaştırdı

Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Kur'an

Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap!

Demokrasiyi Anlamak / Zafar Bangash

Tevhidden bağımsız adalet söylemi

Bir müslüman "İlahi dinler" diyebilir mi?

Seyyid Kutub ve Türkiye İslam'ı / Ali Bulaç

Arapça dersinde de mi Atatürk?!

Sudan'daki Çatışmanın Perde Arkasında Ne Var?

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İhtiraslar ve Muhterisler Çağında Yaşamak / Atasoy Müftüoğlu

Seküler Devletin Şehitleri ve Laiklik / Akif Emre

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Bilim Eleştirisi Şart!

Dinlerini Parça Parça Edenler... / Hamza Türkmen

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar

"Tek Bir Ümmet" Neden Sadece Duygusal Bir Slogan Olarak Kalıyor? / Ashgar Ali Engineer

İslam Devleti olur mu, olmaz mı? / Abdulhamid Ahdar

Âşûrâ İnqılabı'nı anlamak değil anmak hedef alınınca / Selahaddin Eş Çakırgil

İngilizler, "AB-ABD-Yahudi gücü"nün çöküşü ve Türkiye'nin kuşatılması/ Yusuf Kaplan

Adil el Beyati : İslamcılara fırsat verin!

2.Abdulhamid Modernleşmesi Dönemindeyiz!

İslamcılık Meselesini Iskalamamak için!...

Menar Müelliflerinden Reşid Rıza üzerine...

Çağa Nüfuz Edebilen Bir Fakih / Serdar Demirel

88 Yıl Sonra Kutlanacak Ne Kaldı?

"İslam Tunus'a Geri Geldi; Devrime Gazze Zemin Hazırladı!"

Açık konuşun kanaat önderleri / Ömer Karaoğlu

Yeni Anayasa ve "Müslümanca Duruş" / Faruk Köse

Küresel İsyanda Kapital ve Siyaset

Tevekkül Kerman ve Nobel Ödülü

Bulaç : "İslamcı entellektüeller maalesef memur oldu"

Yeni Bir Farz-ı Kifaye : Seküler İrşad

Otoriter laiklikten Liberal laikliğe / Dr.Serdar Demirel

Karmaşık Bir "Ortadoğu Buhranı" Eşiğinde / Selahaddin Eş Çakırgil
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz