Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


Kur'an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi / Doç.Dr.Murat Sülün
Kur'an-ı Kerim açısından, insanları "imansız" kategorisine sokup sokmamak değil, hangi tutum ve davranış karakteristiğinin Allah katında hangi sonucu doğurduğu önemlidir: Kur'an'ın, -tevbe hakkı bâkî kalmak şartıyla- ebediyyen cehennemlik olduğunu söylediği birine, böyle bir azaba uğradıktan sonra, mü'min de dense kâfir de dense bir şey farketmeyecektir!
08/01/2012 / 19:59

İman-amel ilişkisi sorunu siyasal ve ideolojik bir problem olarak ortaya atılıp Müslümanlar üzerinde kelimenin tam anlamıyla bir terör estirilmezden evvel, hem iman ile amel birbirlerine son derece bağlı iki kavram olarak kabul edilmekte hem de büyük günah işleyenlerin imandan çıktığını hiç kimse iddia etmemekte idi. Ancak III.Halîfenin haklı-haksız birtakım icraatları (amel) yüzünden katletmesiyle başlayan iç savaşlarla birlikte, amellerin imanla ilişkilendirilmesi Müslümanların temel problemlerinden biri olmuştur.Konuyu ilk defa gündeme getiren Hâricîlerin olaya ibadete düşkünlük, nassın ruhuna değil lâfzına bağlılık, otoriteye gözü kara karşı gelebilme psikolojisiyle yaklaşması üzerine, bırakın büyük günah işleyenleri Hz.Osman ve Hz.Ali'den nefret etme gibi birtakım hisleri taşımayanlar bile velâ-berâ prensibi mûcebince Allah düşmanı birer müşrik oldukları gerekçesiyle hunharca katledilmişlerdir. Mesele o kadar çığırından çıkmıştır ki ele geçirdikleri bölgelerde bunların elinden ancak gayr-i müslim olduğunu ispatlayanlar kurtulabilmiştir.
   
Bu aşırılık Müslümanları canlarından bezdirince, birtakım düşünürler imanın mahiyeti üzerinde durup iman ile amelin ayrı ayrı şeyler olduğunu ve amel eksikliğinin imana zarar vermeyeceğini savunmaya başlamışlardır. Bunlar imanın tam olarak neye tekabül ettiği hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerse de üzerinde anlaştıkları nokta, mezkûr teröre yer vermeyecek bir iman-amel ilişkisi formülüdür. Amelin imanın mahiyetine dahil olmayıp ondan sonra gelen bir şey olduğunu ısrarla vurgulayan bu grup Seleften de Hâricîlerden de ayrılmışlardır. Esasen ameli tamamen göz ardı ettiği söylenemeyecek olan bu grubun, özellikle dinî kutsallara karşı sevgi besleyip tevazu gösterme gibi kalbî amelleri iman tanımına dahil eden alt grupları vardır. Ne var ki imanlı birine hiçbir isyan amelinin zarar veremeyeceğini savunmaları, gerek yöneticilerde gerekse toplumun öteki kesimlerinde kaçınılmaz olarak itaat tembelliğine, ahlâkî gevşekliğe yol açmıştır.
  
Temelini bedevîlerle kurrânın oluşturduğu aksiyoner kitle meseleye "Canlı bir organizma olarak mü'min nasıl bir kişiliktir?" sorusu açısından yaklaşırken, entelektüel kitle cansız bir kavram olan imanın ne olduğu noktasından yaklaşmıştır. Böylece ilk grup imanın mahiyeti ile fazla ilgilenmediği için çeşitli sebeplerle imanını hayata geçiremeyen kişileri İslâm toplumunun kenarına itivermiş, ikinci grup ise imanın idrâkî (bilişsel) yönüne ağırlık vererek mümini zihnî, hissî ve hâricî açıdan bir bütün olarak değerlendiremeyip tasdîk ya da mârifet sahibi bir insanın nasıl yaşarsa yaşasın mü'min olmaya devam edeceğini iddia etmiştir.
  
Kanaatimizce imanın tasdîkten ibaret olmadığı savunulurken başvurulan deliller karşıt grubun bu husustaki delillerinden daha iknâ edici iken, imanla ameli ayrı birer kategori olarak görenlerin delilleri menfî amellerin kişiyi imandan çıkaracağını savunanların delillerine nazaran daha güçlüdür. İtikâdî konulardaki düşüncelerin kutsal bir mercîye: vahye, tasdîk ettirilmek istenmesini övgüye lâyık buluyoruz. Ancak grupların, âyetleri Kur'anî bütünlükleri içinde değerlendirebildiğini söylemek zordur. Bunun temel sebebi ilâhî vahye kaçınılması esasen mümkün olmayan belli birtakım önyargılarla yaklaşmış olmalarının ötesinde vahye, 'tefsir ve anlama gayesiyle yaklaşmamış olmaları'dır. Mezheplerin bu parçacı yaklaşımı her âyetin, ilgili olduğu konuda "gerçeği tamamen tükettiği" düşüncesinden ileri gelmektedir. Halbuki Kur'an "gerçeğin sadece o anda önem arz eden veçhesi"ni dile getirmekte ve muhataplarının o anki durumunu esas almaktadır. Bu yönüyle o, sistematik bir kanun belgesi olmaktan çok âhlakî yanı ağır basan bir rehberdir. Öyle ise "herhangi bir konu tahlil edilirken, âyetlerin, o hususla ilgili nihâî hükmü mü ortaya koyduğu, yoksa bahsettiği şahısların durumunu mu tasvir ettiği" sorusu üzerinde önemle durulmalıdır.

Öyle anlaşılıyor ki şer'î terminolojide imandaki emanlaşma anlamı yani "iman eden kişinin mü'min topluma, toplumun da iman eden kişiye canı, malı, ırz ve namusu...hususunda verdiği eman ve garanti" anlamı ağır basmaktadır. Kur'an'ın vahyedildiği ortam itibariyle yeni iman eden biri öncelikle imansızlardan gelebilecek tehlikelere karşı kendini güvence altına almaktadır: Özellikle, büyük bir âsayişsizliğin hüküm sürdüğü yağma ve esaretin olağan telâkkî edildiği o günün şartları düşünülecek olursa, iman eden kişi bu yeni siyasî-dinî yapıya dahil olmakla, söz konusu tehlikelere karşı bir sığınak bulmuş olmaktadır. Böylece, garantinin kaynağı olarak kabile mensubiyetinden çok aynı din çatısı altında bulunma olgusu önem kazanmıştır. Sâniyen, böyle biri mü'minlerle kardeş olmakla namusunu, can ve malını onlardan gelebilecek tehlikelere karşı emniyet altına almaktadır. Bu yeni yapının lideri ve onun tâbileri tarafından kendisine zımnî bir eman verilmektedir. Emanlaşmanın ikinci boyutunda ise, iman eden kişi malları, canları vs. hususunda mü'min topluma eman vermektedir. Mü'mini, "insanların, şerrinden emin oldukları kimse" olarak tanımlayan hadisler bu anlamı gözler önüne sermektedir. Öyleyse, söz konusu emanla çelişen katil, yağmalama, zinâ, ve hırsızlık ve şarap içme gibi eylemleri işleyenleri mü'min saymayan hadisleri yorumlarken imanın bu anlamına dikkat edilmelidir. Kavramın bu anlamı düşünüldüğü takdirde, gerçekten de zinâ ve hırsızlık eden ya da şarap içen biri bu emanlaşmayı ihlâl etmiş olmaktadır: Zinâ, bir mü'minin ırz ve namusuna halel getirmekle kalmayıp neslin dejenere olmasına; hısızlık, toplumda mal emniyetinin kaybolmasına yol açarken, kötülüklerin anası olan alkollü içecekler de can-mal ve ırz güvenliğini tehdit etmektedir. İşte zihnî ve hissî açıdan mü'min olmakla birlikte had gerektiren bu vb. bir günah irtikâp ederek topluma verdiği emânı ihlâl eden biri, toplumdan aldığı emânı kaybetmektedir. Bu anlamda imanın tasdikten farklı bir anlam yapısı taşıdığı ortadadır. İmanı salt tasdikten ibaret görenler de imanın zihnî altyapısı itibariyle zannı da içeren bir tasdik olduğunu söylemekle birlikte son tahlilde şer'î tasdikin gerçekleşebilmesi için birtakım kalbî amelleri şart koşmak durumunda kalmışlardır.

Esasen bu devirde emre itaatsizlikler yaşanmıyor değildir; doğrudan Hz.Peygamber'in otoritesine karşı çıkanlar olduğu gibi adi suçlar da işlenebilmektedir. Ne var ki ikinci husus için, belirlenmiş had ve tâzirlerin tatbîkinden mâadâ bir ceza terettüp etmezken, birinci suç ikiyüzlülük (nifâk) ve emre itaatsizlik (fısk) olarak tavsif ediliyordu. Özellikle Tevbe suresinde, nebevî otoriteye başkaldırma ve bu otoritenin sahibini çekiştirme, getirdiği vahiylerle alay etme gibi tam bir küfür olan eylemlere yeltenenlerin âsi birer münâfık olduğuna hükmedilmekle kalmamış bunların kâfirlikleri de tescil edilmiştir.

Hz.Peygamber devrine ait en önemli vesîka olan Kur'an'da bir tekfîr mekanizmasının bulunmadığı iddia edilemez. Zira çeşitli sebeplerle dinden çıkanlar açıkça tekfîr edildiği gibi, inkârlarını fiilî düşmanlığa vardıran bazı münâfıklar da tekfîr edilmektedir. Ancak bunun teknik mânada bir tekfîr olup olmadığı tartışılır. Birinci tür isyanlarda bulunanlar için takdir edilen kavram da fısktır. Allah ve Resûlune karşı gelmekten çekinmeyen gürûh için de bu sıfat uygun görülmektedir, ancak bu tür eylem sahipleri münâfıkları gibi Hz. Peygamber'e karşı açıkça cephe alma, inananlarla alay etme, çekiştirme, iftira etme vb.eylemlerle gerek İslâm'ı gerekse nebevî otoriteyi zayıflatmaya çalışmıyorlar, sadece amel-i sâlihe ters davranışlarda bulunuyorlardı. Siyâsî, amelî ve imanî noktada sorunları bulunan münâfıkların aksine, bunların problemi sadece amelle ilgili idi.
   
Kur'an "İman ettim!"diyen herkesi mü'min saymaz. Ancak bu, kişinin yalan söylediğini göstermemektedir: böyle biri iman ettiğini söylerken samimi olabilir. Ne ki önemli olan, bu ikrarın öncesinde ve sonrasında; mü'minlerin yanında iken de kâfirlerin yanında iken de iman edebilmek yani mü'min olabilmektir. Kur'an'ın kullandığı sîgalar son derece önemlidir. Bu bakımdan imanın bir isim olarak izafe edilişi ile fiil olarak izafe edilişi arasında önemli bir fark vardır. Birincisi, sübût ve istimrâr ifade eden bir isim; ikincisi ise teceddüt ifade eden ve eylemin sâbit ve dâimi olmadığını gösteren bir fiildir. Buna göre, isim ile anlatılan iman, fiille anlatılandan daha sâbit ve dâimîdir. İşte Kur'an açısından önemli olan, iman etmek (fiil) değil, daima iman üzere bulunmaktır (isim). Bu olgu Kur'an'da "imanın kalbe yerleşmesi", "nakşedilmesi", "kalbe sevdirilip süslenmesi" ve "kalbin iman etmiş olmaktan tamamen mutmain olması" gibi ifadelerle özetlenir. 
 
Evet, Kur'an ahlâkî düşüklükler içinde bulunanları -iman etmiş olsalar bile- mü'min olarak tavsîf etmez; ancak bu, dinî sınırları çiğneyip duran biri için "fâsık/fâcir/mücrim" vasfı yerine ancak imanı sübut ve istimrar kazananların hak ettiği mü'min sıfatının verilmesi ahlâkî düşüklüğü onaylamak hatta teşvik etmek anlamına geleceği içindir. Hırsızlık etmek kişiyi -tasdîk anlamındaki- imandan çıkarmamakla birlikte, imanlı bir hırsıza mü'min denmeyip "hırsız" denmesi; imanlı bir zamparaya zinâkâr denmesi dilin yapısı gereğidir. Dil bu gibi durumlarda kişinin en çok göze çarpan davranışını öne çıkarır. Nitekim takvânın aslı olan "imansızlıktan korunma" unsuru bütün iman sahiplerinde bulunmasına rağmen her iman sahibi müttakî olarak tavsif edilmez.
 
İmansızlığın karakteristiği kapsamında zikrettiğimiz istikbâr, istiğnâ,ibâ', küfrân, nisyân, ye's, i'râz, istihfâf, isyan, fıskufücûr, 'utüvv, bağy, tuğyân gibi kalp amelleri, aynı zamanda imansızlık/imandışılık kavramının mahiyetini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, imanın gereği olan amel ya da amelleri gerçekleştirmeyen birinin imansızlıkla yaftalanıvermesi doğru olmamaktadır. Çünkü dinin öngördüğü imanın gerçekleşmesi ne kadar ciddi bir işse, imansızlığın/imandışılığın gerçekleşmesi de o kadar ciddi ve zordur: Kişinin imansız sayılabilmesi için, ilahî/dinî gerçekleri benimsemekten imtinâ etme, iman ilkelerinin gerçekleşeceğine ihtimal vermeme, Allah, peygamber vb. kutsal ilke ve şahsiyetler karşısında büyüklük kompleksine kapılma (istikbâr,istiğnâ vb.), bu ilke ve şahsiyetleri hafife alarak bunlarla alay etme ,iman ilkelerini göz ardı etme/umursamama, Allah'a nankörlük...eylemlerinden birini gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Kaldı ki insanlar bir azaba çarptırılacaklarını -iman etmeyi bırakın- kesin olarak bilseler bile günah işleyebilmektedirler. İnsan ancak "kendisine hemen o anda zarar vereceğini kesin olarak bildiği" şeyi yapamaz: Dokunur dokunmaz çarpılacağını bilen biri hiç akım yüklü bir kabloya el değdirebilir mi? İşte, iman edilen hususların ileride gerçekleşecek olması, tevbe kapısının da açık olması iman sahiplerinin günah işlemesinde etkili olmaktadır. Zihnî ve hissî yapısıyla iman kişinin iradesi dışında etkin olamayacağı için amelin gerçekleşebilmesi inançtan ziyade güç ve iradeye bağlıdır. Kişi Allah rızasını umarak, Cehennemden korkarak...hareket ettiği takdirde emredilmiş olanlara karşı sevgi, yasaklanmış olanlara karşı da nefret besleyecektir.İradenin oluşumunda etkili olan ruhî durumlardan olan işbu sevgi ve nefret de dinin bir emir ya da yasağına karşı herhangi bir ikilemde kalan kişinin iradesini dinin istediği yöne çevirecektir.Amelin ortaya çıkması için, irade temayülünün bir amacı, bilgi ve düşüncenin de buna iştiraki olmalıdır. Ancak bir fiili yapma gereği bilindiği ve onu yapmaya yönelik kesin bir irade de bulunduğu halde amel yine de gerçekleşmeyebilir. Bunun sebebi, kişinin o anda şu veya bu sebepten dolayı mezkûr ameli icra etme gücüne sahip olmamasıdır. İşte imanın gereğini yerine getirmede gevşeklik gösterilmesi kaçınılmaz olduğu için, bunun "devamlılık arz eden" ve "ara sıra ortaya çıkan" şeklinde sınırlandırılması gerekmektedir. Bazen namaz kılmamak küfür olmayabilir. Lâkin bunu alışkanlık hâline getiren ya da ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamağa azmetmiş bulunanların bu farîzaya imanları bulunduğuna hükmedilemez.

Dinin emir, tavsiye ve yasaklarını hiçe sayarak gayr-ı dinî bir yaşam sürdürenlerin imanın zihnî ve hissî boyutlarına gerçekten sahip olabilmesi ve dinin itikâdî esaslarını benimsemesi hiç de kolay değildir. Dolayısıyla fısk kişiyi belki kategorik olarak imandan ihraç etmez, ama böyle birinin yavaş yavaş kendiliğinden imandan çıkması önemsenmeyecek bir ihtimal değildir. Kur'an da ilâhî âyetleri ancak fâsıkların inkâr edebileceğini ve fâsıkane yaşantının kişiyi tekzîbe götüreceğini bildirirken bu realiteye işaret etmektedir.
 
Sözün özü; iman ne tek başına itikâd ne de tek başına inkîyâddır. İman hem buyruk ve yasaklara uymak hem de bir inanç olarak bağlanma ve boyun eğme anlamlarını kapsar. Yani, şer'î tebliğât sadece haber veriliyorsa iman, bu haberi doğru kabul etmekten ibaret olur, ancak bir şeyin emredilmesi ya da yasaklanması söz konusu ise iman, insanın bu emir ve yasaklara iç dünyasında tam olarak boyun eğmesidir. Bununla birlikte, Allah katından geldiği kesin olarak bilinen her hususu onaylayıp benimseyen biri birtakım dinî ilkeleri yerine getirmediği takdirde, bu, "o kişinin kâfir olduğuna değil yerine getirmediği şeye imanının zayıfladığına" delâlet eder.
   
Kur'an-ı Kerim açısından, insanları "imansız" kategorisine sokup sokmamak değil, hangi tutum ve davranış karakteristiğinin Allah katında hangi sonucu doğurduğu önemlidir: Kur'an'ın, -tevbe hakkı bâkî kalmak şartıyla- ebediyyen cehennemlik olduğunu söylediği birine, böyle bir azaba uğradıktan sonra, mü'min de dense kâfir de dense bir şey farketmeyecektir!
 
İnsanların can, mal, namus, inanç ve akıl güvenliklerini ihlâl eden birini -ne kadar kelime-i şehadet getirirse getirsin- hâlâ mü'min saymak ne Kur'an'a ne de imanın etimolojik yapısına uyar. Buna karşılık, hemen bütün ilâhî ve beşerî sistemlerin temel amacı olan bu beş güvenlik sınırını ihlâl etmeyen birini çeşitli amelî zaafları sebebiyle "imansızlık" la yaftalamak kişileri dinden soğutmaktan başka bir işe yaramaz. Her kırk kişiden sadece birinin beş vakit namaz kıldığı günümüz Türkiye'sinde, fertlerin makâsıd kabîlinden olmayan birtakım amelleri yerine getirip getirmediklerinden ziyade, Yüce Allah'a, Hz.Peygamber'e ve Kur'an'ı Kerim'e cân-ı gönülden bağlı olup olmadıkları ve söz konusu beş güvenlik sınırını çiğneyip çiğnemedikleri önem arzetmektedir.

Doç.Dr. Murat Sülün ,Kur’an-ı Kerim Açısından İman – Amel İlişkisi ,Ensar Neşriyat , İstanbul 2005.

Kaynak : Medeniyet Mektebi

30 Yorum

Diğer Haberler

İlahi Motivasyon ; Duha Sûresi

Kur'an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi / Doç.Dr.Murat Sülün

Müftüoğlu : Kur'an'a Yeni Bir Okuma Gerek

Kur'an'ı anlama faaliyetinin kavramsal araçları / Erhan Koç

İhsan Eliaçık : Kur'ân yoksulun yanındadır!

“Sâdıku’l-Va’di’l-Emin” ya da “Yaşayan Kur’an” Olmak / Cevdet SAİD

"Bir İman/İnfak;Nifak/Cimrilik Analizi: Sure-i Hadid"

‘Arap Kuranı’ndan ‘Türk İslamı’na; İlahî Kelama Reva Görülenler / Doç. Dr. Fethi Ahmet Polat

Alak Süresi Tefsiri (1) / Âişe Abdurrahman

Kur'an Nedir? / Ferhat Özbadem

Nasıl Bir Tefsir? / Ömer Faruk Karataş

Ashab-ı Cennet ;İki Tercih:Mülkiyyetmi, Nasiplenmekmi? / Ali Uzun

Kur'an'ı Nasıl Anlamalı-Yorumlamalı'ya dair / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'ı Anlama ve Tefsir etmede Usûl / Muhammed Reşid Rıza

Kur'an Kıssaları Araştırmaları

Kur’an Tefsirlerindeki Hz. Davud’a Yönelik Zina ve Adam Öldürttürme İftiraları Üzerine / Cengiz Duman

Esmâ-i Hüsnâ'ya Ayinelik Nasıl Olur?

İyilik ve Kötülüklerin Allah'tan Olması Ne Anlam İfade Eder? / Allâme Tabatabai

Said Nursi'ye göre Kur'an'ın Bütün İlahi Sözler ve Semavi Kitaplardan Üstünlüğü / Doç.Dr.Mehmet Refii Kileci

Kur'an'ı Anlamanın Şartları / Ayetullah Cevadi Amuli

Peygamberlik ve İlahlık Sorunu / Seyyid Kutub

Selefin Tefsirdeki İhtilaflarının Mahiyet ve Sebepleri / İbn Teymiyye

Yakup Peygamber Kıssası ve Anakronizm / Cengiz Duman

Kur'an'da Müminlerin Vasıfları / Ömer Faruk Karataş

Kur'an'a Çağdaş Yaklaşımlar / Doç.Dr.Mustafa Öztürk

Kur’an perspektifinden kıssa/olay bütünlüğü unsuruna bakış / Cengiz Duman

Bir Eylem olarak "Akletmek" / Erhan Koç

Küfr Kavramının İç Yapısı / Prof.Dr.Toshihiko İzutsu

Kur'an'ın sosyolojik prensipleri ve Batı medeniyeti ile mukayesesi / Prof.Dr.Suat Yıldırım

Kur'an Tefsirinde Yanılgı Sebepleri ve Korunma Yolları (PDF) / M.Vehbi Dereli

Fizilali'l-Kur'an'da İman / Murat Kayacan

Hayatı ve Kitabı Sünnetullah'a Uygun Bir Zihin ve Kimlik İnşası İçin Okumalıyız / Bahadır Kurbanoğlu

Toplumsal Değişim ve Ulûl'elbab / Murat Aydoğdu

Kur'an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları 2- Kronoloji / Cengiz Duman

Kur'ân'a En Yakın Dönemi Öncelemek-4 / Bülent Şahin Erdeğer

İslahi'nin Ana Çalışmalarına Kısa Giriş / Abdurrauf

Tarihte Kur'an'ın Önüne Geçen Yöntem Arayışları / Fevzi Zülaloğlu

Kur'an'ı Kerim'in Atomcu ve Bütünsel Tefsiri / Muhammed Bâkır es-SADR

Kur'ân'ı Nûzul/Davet Sürecinde Anlamak-3 / Bülent Şahin Erdeğer 

Kur'an'a Dönüşte Vahyin Oturduğu Zemini Tanımak-2 / Bülent Şahin Erdeğer 
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz