Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim
  KURAN ÇALIŞMALARI     SÜNNET-HADİS     İSLAM DÜŞÜNCESİ     HUKUK-İKTİSAT-FIKIH     USÛL-METODOLOJİ     DİNLER TARİHİ     KİTABİYAT  

Arama

M.Beşir Eryarsoy Hocamızla Demokrasi Üzerine Röportaj

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar


İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî
İstibdâd, tesir itibarı ile vebadan daha şiddetli bir hastalıktır. Yangın felaketinden çok daha korkunçtur. Tahribâtı selden daha büyüktür. Kişilikleri dilencilikten daha fazla zillete düşürür. Bir beladır ki bir kavme indiğinde, ruhları; ‘kaza! kaza!’ diye bağıran göğün nidasını, yeryüzünün, belayı savması için Rabbine münacaatını işitir. İstibdâd, akıllılar ve zenginlerin daha mutsuz, yaşamlarıyla cahil ve fakirlerin daha mutlu olduğu bir devirdir. Öyle ki onların mutluları; dirilerden ölümü, gıbta ederek, çabucak isteyenleridir.
10/01/2012 / 23:42

Tercüme: Hikmet Akpur2

 

 

İnsan, insan etinin tadıldığı ve kanının yalandığı, uzun bir dönem yaşadı. Ta ki Çin’de, sonra da Hind’de filozofların hâkimiyetine kadar. Onlar, şu ana kadar devam ettikleri gibi, et yemeyi tamamen iptal ederek, kapıyı kapattılar. Sonra Batı Asya’daki ilk dini kânûnlar gelerek insan eti yemeyi harp esirlerine tahsis ettiler. Sonra da, (insan eti yemek), kâhinlerin elinde kesilerek mabûdlara adanan kurbanlara tahsis olundu. Sonra kurban etinin yenilmesi de iptal edildi, ateşlere yedirildi. Böylece insan yavaş yavaş, insan kardeşinin etinin tadını unuttu. Eğer nebilerin şeyhi İbrahim, beşer kurban etmeyi hayvan ile değiştirmeseydi, kan dökme ibadeti unutulmazdı. Musa da –selam ikisine olsun- onu takip etti. İslâm da bunu getirdi. Böylece bu şekliyle, bu zulüm, Afrika’nın ortalarındaki yamyamların dışında, iptal oldu.

Uğursuz istibdâd, ilk vahşilerin yaptıkları gibi, insanın insan etini yemesi için boğazlayarak katletmesini istemedi, ama zulümde uzmanlaştı. Müstebidler, herkesi esir aldı, onları zulüm bıçağı ile boğazlayarak kanlarını akıttı, mallarını gasbederek hayât damarlarını emdi, işlerinde ücretsiz çalıştırarak onların hayâtlarını kilit altına aldı veya alın terlerinin meyvelerini gasbetti. Böylece, şekil dışında, evvelkiler ile sonrakiler arasında hayâtları yağmalamak, ruhları yok etmek bakımından bir fark yoktur.
Şüphesiz ki, istibdâd ve mal bahsi, insan fıtratına yerleşen zulümle alakalı kuvvetli bir bahistir. Bunun için de, siyasi istibdâdın neticeleriyle alakalı giriş kabilinden bazı ara konulara girmekte bir beis görmüyorum:
 
Toplam bir buçuk milyara ulaşan insanlığın yarısı diğer yarısına yüktür. Bu yükün yarıdan çoğunluğunu da şehirli kadınlar teşkil eder. Bu kadınlar kimdir? Bunlar, insan neslinin  bekasını korumak için tabiattaki yeri bilinen nev’dir. Binlercesi için bir erkek aşılıyacı olarak yeterlidir. Diğer erkeklerin payına düşen ise, tehlikeleri ve meşakkatleri üstlenmek ya da erkek arının3 istihkakına düşeni hak etmektir. Bu görüşe göre, kadınlar erkeklerle hayatın bütün işlerini adil olmayan bir şekilde paylaşmıştır. Kadınlar, genel kanunların hükmü altındadır. Bu kanuna göre kadının nasibine, zaaflık iddiasıyla, kolay işler düşmektedir. Bu kadın nev’inin iffet vurgusuyla, şerefli olması istenmektedir. Cesurluk ve cömertlik, kadınlarda hoş karşılanmayan bir durum, erkeklerde ise iki övülen durum kabul edilmiştir. Kadınlar; aşağılayan ama kendisi aşağılanmayan, zulmeden ama zulme uğramayan bilakis yardım edilen bir durumdadır.  Bu kanuna göre kız ve erkek çocukları yetiştiriliyor. İstedikleri zaman erkeklerin akıllarıyla oynayabilirler. Öyle ki, erkekleri, yaratılış itibariyle onlardan daha güzel olduklarına ikna etmişlerdir. Kısaca kadını “zarar veren yarım”4 olarak adlandıranlar doğru söylemiştir! Kadınların erkeklere zararı, şehir ve medeniyetin terakkisine nisbetle iki kat daha fazla müşahede ediliyor. Bedevilikte ise, erkekler işlere ve ürünlere eşit bir şekilde iştirak ediyorlar. Kadınlar erkeklerin yaşadığı gibi yaşıyorlar. Şehirde ise, kadınlar maişet ve zinetler için erkeklerden üçte ikisini elde ediyorlar. Şehirde ise, kadınların maişetini ve süslerini kazanmak adına erkeklerden üçte ikisi  çalınıyor. Ev işlerinde erkekleri yardımcı yapıyorlar. Uygar dünyada erkeklerden dörtte üçünü çalıyorlar ve istiyorlar ki, yataktan hiç çıkmasınlar. İşte böyle ‘kentli kızlar’ erkekleri esaretine alarak ilerliyor. Bugün Avrupa kentleri, kadın medeniyeti olarak adlandırılmakta çünkü erkekler burada, kadınlar için hayvanlara dönüşmüştür.
Sonra yine erkeklerin payına hayâtın meşakkatlerinden zalimce bir kısmet düşüyor iken, siyasetçiler ve ehl-i diyanet ile bunlara iltihak edenler ise –bunların sayısı yüzde beşi geçmez- kazancın yarısından veya daha fazlasından, insanın kanını donduracak şekilde, istifade ediyorlar. Bunu bolluk ve israfta harcıyorlar. Buna misal: Eğlence yerleri ve genelevler arasında bazen gidip-gelmek için caddeleri milyonlarca lambayla süslüyorlar. Evlerinde karanlıklar içinde yaşayan milyonlarca fakiri ise, düşünmüyorlar.
Sonra, güzel sanatlar ve lüks ehli, karaborsacı, açgözlü tacirler ve bu tabakaların benzerleri –bunlar da yüzde beş civarındadır– onlarca veya yüzlerce, ya da binlerce zanaatkâr ve çiftçinin yaşadığının toplamı kadar yaşıyorlar (onların toplam kazanç miktarınca harcıyorlar). Bu birbirinden farklı, birbirinden uzak zalimce paylaşımın kaynağı istibdâddan başkası değildir. Burada insan sınıfının bir kısmı da az bir şey biliyorlar, ancak edebiyat ve din ismiyle aldatan simsarlar ve düzenbazlar gibi kandırmacayla yaşıyorlar. Bunlar da yüzde on beş veya ondan daha fazla civarındadır.
Evet; hayâtının en şaşaalı (dönemini) faydalı ilim veya sanat tahsiline sarfeden âlimle, onu duvar gölgesinde uyumakla geçiren cahili; cesur ve çalışkan tacirle, tembel ve gevşeğini eşitlemek gerekmez. Ancak bilakis adâlet bu farklılıklardan başkasını gerektirir. İnsanlık yüksekte olanın aşağıda bulunanın elini tutmasını, onu kendi konumuna, kendini de onun konumuna, onun yaşantısına yakınlaştırmasını, hayâtında bağımsızlığı elde etmesine yardım etmeyi gerektirir.
Hayır! Hayır! Fakir zenginin yardımını taleb etmiyor. Ancak ondan kendisine zulmetmemesini umuyor. Ondan merhamet dilenmiyor, ancak adâlet istiyor. Ondan insaf umuyor, ancak ondan hayâtın rekabet meydanında kendisini öldürmemesini istiyor.
Hikmeti yüce Mevlâ, insanı kâinata sulta yapmış, o tuğyan etmiş, haddini aşmış, Rabbini unutarak mala ve cemale (güzelliğe) kul olmuştur. Bu ikisini gaye ve hedef haline getirmiştir. Sanki sadece karnına ve uzvuna hizmetçi olarak yaratılmış. Onun yiyecek ve giyecekten başka bir meselesi yoktur. Bu bakışla mal, cemale ulaştıran bir vesiledir. Neredeyse insanın en büyük gayesi mal biriktirmektir. Bunun için mal, toplumların mabudu ve varlığın sırrına lakab olmuştur. Rus tarihçi Griskov’dan rivayet olunmuştur: Katerina, teb’asının tembelliğinden şikâyetçi oldu. Şeytanı onu, kadınları ahlâksızlığa teşvike yöneltti. Katerina, bunu yaptı ve dans elbiselerini çıkarttı. Gençler güzellik sahiplerine harcamak için çalışmak ve mal kazanmak üzere harekete geçtiler. Beş sene zarfında hazinesine giren iki kat arttı. Onun da israf yerleri genişledi. Müstebidler bu şekilde ahlâka önem vermezler, ancak mala ehemmiyet verirler.
İktisatçılara göre mal: İnsanın kendisinden faydalandığı şeydir. Hukukçulara göre: Kendisi üzerinde men’ ve sarfın cari olduğu şeydir. Siyasetçilere göre ise: Kuvvetin karşılığı olan şeydir. Ahlâkçılar katında da: Kendisiyle şerefli bir hayâtın korunduğu şeydir. Mal, Allah Teala’nın tabiata ve kânûnlarına tevdi ettiği (yerleştirdiği) feyzinden tedarik edilir; sâhibi yoktur. Yani mal, çalışmak veya bir şeye bedel olması haricinde, insana özelleştirilmiş değildir.
Maldan maksut iki şeyden biridir, üçüncüsü değil. O iki şey: Lezzet elde etmek veya elemi gidermek. Bu iki şey insanın maksatlarının tümüne münhasırdır. Bütün Şeraitler bu iki şey üzerine bina kılınmıştır. Tayyib (iyi-temiz) mal ile habis (kötü-çirkin) mal hakkındaki mutedil hâkim vicdandır ki, Allah onu nefsin (kişiliğin) boyası olarak yaratmıştır. Kur’an, “ona fücuru ve takvasını ilham etti” diye tabir etmiştir. Vicdan helal mal ile haram malın arasında tercihte bulunur.
 
Beşerin mal elde etmedeki çalışmaları üç asla racidir:
1. Asli maddeleri üretme çalışması,
2. Faydalı maddeleri hazırlama çalışması,
3. Malı insanlara dağıtmak.
 
Bu asıllar ziraat, sanayi ve ticaret olarak isimlendirilir. Bu asıllar ve birinci derecedeki dalları haricindeki her vesile (araç), kendisinde hayır olmayan zalimane vesilelerdir.
Zenginleşme; yani mal biriktirme karınca arı gibi bazı adi hayvan türlerinde bulunan bir tabiattır. İnsan dışında, ileri seviyedeki hayvanlarda onun izi yoktur. İnsan gerçek veya vehmi ihtiyaçlar sebebiyle zenginleşme mizacına sahiptir. Bu ihtiyâcda ürün sıkıntısı çekilen arazi sâhibi sakinlere göre veya bazı senelerde kıtlığa maruz kalan araziler haricinde tahakkuk etmez. Gerçek ihtiyâca, tabiatın zorluğuna veya istibdâdın zulmüne müptela olmuş beldelerde rızık elde etmekten cismen aciz olanların ihtiyâcı girer. Ve arası da muztarlara (çok fakirlere) harcanan veya umûmî intizamın eksik olduğu beldelerdeki umûmî masraflar buna girer.
Umûmî intizamdan murad, İncil’in tesis ettiği miskinler için malların onda birini tahsis etmek olan umûmî iştirak geçimliğidir. Ancak bunun kuvveden fiile çıkması temin edilememiştir. Sonra İslâm nizamın en kâmiline iştirak kânûnunu ihdas etmiştir. Lakin bu da, Müslümanlar sadakaları, kefaretleri verecek kimse bulamadıklarından bir asırdan fazla devam edemedi. Bu, İslâm –önceki açıklamada geçtiği gibi– Aristokrasiye dayalı, idaresi demokratik bir hükûmet kurmuştur. Beşer için bir kaide üzerine tesis edilmiş kânûn koymuştur. Mal, çalışmaların kıymetidir. Galip gelen ve hilekâr türünden kimseler müstesna, zenginlerin elinde toplanamaz.
Mutlak adâlet, adâleti sağlamayı, çalışma sevincini/canlılığını öldürmemeyi göz önünde bulundurarak, malın bir kısmının alınıp fakirlere verilmesini gerektirir. Bu ve bu çeşit kaideler medenileşmiş Frenk âleminin çoğunluğunda taleb edilmektedir. Şu anda onlardan muntazam teşekküllü milyonlarca çoğunluktan oluşan cemiyetler onun arkasında koşmaktalar. Bu cemiyetler beşer arasında maişet hukukunda eşitliği veya ona yaklaşmayı hedeflemekte, mali istibdâda karşı gayret sarf etmekteler. Sabit arazi ve mülklerin, büyük sanayi imalat aletlerinin toplumun umûmu arasında yaygınlığının müşterek olmasını, iş ve ürünlerin herkesin arasını birbirine yaklaştıracak şekilde dağıtılmasını taleb ediyorlar. Hükûmet ise, ayrıntılarına kadar, bütün işler için kânûnlar vaz’ edip yürürlüğe koyuyor.
İslâm, din olarak bu asılları, bazı tadilatla beraber kabul etmiştir. İslâm şunları karara bağlamıştır:
 
Birincisi: Uşur (öşür) ve zekât ile bunların umûmî masraf çeşitlerine, borçlulara kadar muhtaç olan kesimlere paylaştırılması. Ana malın kırkta bir parçası, senelik yüzde beş itibariyle mutedil bir kazancın yarısına yaklaştığı müdekkiklere gizli değildir. Buna göre spekülatör zenginler cemaate eşitlenir. Böylece fakirler toplumun zenginlerine katılırlar ve istibdâdı doğuran ve fertlerin ahlâkına zararlı olan aşırı servet birikimi engellenir.
İkincisi: Rızık aramada birbirine güvenmeyi mahzurlu görmeyi men eden muhkem hükümler konulmuştur. Ümmetin her bir ferdine ne zaman dara düşse, onunla yardımlaşmak veya günlük yiyeceğe sâhib olmasına, ya da çoğunluğa karşı yeterli hale gelmesine veyahut kendi başına rızkının peşinde koşabilmesine ya da açlıktan ölen bir ferde yardım etmek gerekli kılınmıştır. Müstebid hükûmetin, istibdâdın itici gücü olarak insanın gücünü, gayretini ve faaliyetini zorla boyun eğdirmesi olmasa, denilmiştir ki: Hükûmet korkusu ve başkasının hakkını yiyeceği korkusu son bulduğunda, çalışmaya boyun eğmek ortaya çıkar.
Üçüncüsü: İslâm, Ümmet’in umûmu için zirai arazileri mülk olarak bırakmayı kabul etmiştir. Arazide çalışanlar onu ekip biçer ve nimetlerinden sadece kendileri faydalanır. Uşur (onda bir) veya haraçtan başka beytu’l-mâl’ın beşte birden fazla bir yükümlülük yüklemesi caiz değildir.
Dördüncüsü: İslâm, şahsi teferruat hükümlerine kadar bütün durum/işleri kuşatmaya elverişli külli Şer’i kaideler getirmiştir. İcra sorumluluğunu ise, sosyalist cemiyetlerin çoğunun taleb ettiği gibi, hükûmete vermiştir. İslâm’ın getirdiği bu nizamın icrası, gerçekten zordur. Çünkü herkese hâkim olmaya ve kişilerin rızasına bağlıdır. Çünkü teferruat çoğu kânûnun basit olarak korunması, Müslümanlarda fiilen gerçekleştiği gibi, çok zordur. Gâyeler dolayısı ile tevile maruz kalır ve hevalar dolayısıyla da tatbikinde ihtilaf olur. Şeriatlerini az bir dönem hariç bereket ve emanla icra etme imkânları olmamıştır. Sonra da iktidarın genişlemesi, toplumların karakterinin değişik olması, doğal olarak işlerin beraberinde dağılmasını getirmiştir. Yöneticiler yüz milyonlarca çeşit insan cinsini sevketme imkânını kaybetmişler: Beyaz, sarı, şehirli, bedevi, bir asırdan çeşitli asırlara.
Sosyalist hayât tarzının aklın tasavvur edebildiği en müthiş şey olmasında şaşılacak bir şey yok. Maalesef beşer terakkiden sonra da, büyük toplumların idaresinde fakirlerin hayâtında/geçiminde yardımlaşma ve dayanışma nizamının genişletilmesine yeterli gelememiştir. Nice toplumlar bunu tecrübe ettikleri halde, küçük topluluklarda az bir müddet dışında onda başarılı olamadılar. Bunun sebebi, daha önce geçtiği gibi, çeşitleri çok olan menfaat ve maslahatlar arasında tahlil ve terkibin zorluğudur sadece. Büyük fakirlik hallerindeki düzensizlik hakkında derin düşüncelere dalan, büyük toplumlarda karşılıklı sorumluluk ve dayanışma durumunun kolay olmayacağına ikna olur. Bunun için varsayılan ictimai meselelerin aşağıda geldiği şekilde çözülmesi hayırlıdır:
1. İnsan, tek yaratıldığı gibi, işlerinde hür ve mustakil olmalı,
2. Aile, tek bir ümmet gibi, mustakil olmalı,
3. Kasaba veya şehir, bir başkasıyla alakası olmayan tek bir kıt’a gibi, mustakil olmalı,
4. Halklardaki kabileler veya memleketteki bölgeler her biri zatında mustakil felekler gibi olmalı. İctimai nizamın merkeziyle irtibatı olmamalı. Bu merkez, hayât yapısına uygun olmayan başka bir nizamın gerçekleşmesine mani bir mücadele kaynağı olan etnisite veya din ya da iktidardan gayrisi değildir.
Sonra zikri geçen ihtiyaçlardan dolayı zenginlik ve onun mikdarı sadece üç şartla övülmüştür, ya değilse zenginlik en çirkin hasletlerdendir:
Birinci şart: Mal, meşru, helal şekilde olmalı. Yani tabii bir gayretle veya bir bedel karşılığında, yani çalışma mukabilinde, ya da medeni kânûnların tafsilatıyla ikame ettiği bir garanti mukabilinde kazanılmalı.
İkinci şart: Zenginlik başkalarının ihtiyaçları üzerinde, zaruri şeylerde ihtikâr (karaborsacılık) yaparak veya zanaatkâr ve zayıf işçileri sıkıştırarak baskı ile olmamalı. Ya da mübah şeyleri zorla ele geçirerek olmamalı; mesela Halik’ın bütün mahlûkatının mutlu olacağı/istediği gibi dolaşacağı yer kıldığı arazileri istimlak ederek. O araziler onları organlarından süt emziren, ürünleri ile besleyen anneleridir. Himayesine sığındıkları parçalarıdır. İlk zalim müstebidler geldiler ve arazinin korunması için bir usul koydular ve (araziyle) aralarına girdiler/engel oldular. Mesela şu İrlanda, İngilizlerden bin mali müstebid, İrlanda toprağının halkından on milyonlarca beşerin alın terinin semerelerinin üçte biri veya dörtte üçünden faydalanmak için, onu himaye etti. Bu Mısır ve diğerleri buna yaklaşmış durumda ve mali olarak (sömürü) daha da ileri gidecektir. Medeni Avrupa’daki nice beşer, özellikle Londra ve Paris’te, üzerinde boylu boyunca yatacakları bir yer bulamamakta. Öyle ki, alt tabakaların uyudukları evleri sığırların bile yatamayacağı yerler. Onlar birbirlerinin göğsüne dayanak, bükülmüş ipler şeklinde dikine, yatay, arka arkaya, sağlı-sollu sıralar halinde ayakta duruyorlar.
Medenileşmişlerin nazarında nizamı karmaşa içindeki Çin hükûmetinin kânûnları, toprağın muayyen bir mikdardan fazlasına, yirmi kilometrekareyi geçemiyor, bir şahsın sâhib olmasına izin vermiyor. Yani beş Mısır efdinesi5 ya da on üç Osmanlı dönümü gibi. Avrupalıların çoğu örfüyle aynı örfü olan acımasız müstebid Rusya –son olarak– Batı Polonya eyaleti için Çin kânûnuna benzer bir kânûn koydu. Ondan fazla olarak çiftçinin belgeli borç davasının dinlenmesini men etti ve çiftçinin beş yüz frank gibi bir mikdardan fazlasını borçlanmasına izin vermedi. Şark hükûmetleri Rusya’nın kânûnu kabilinden bir kânûn çıkartma tedbirini almadıklarından, ziraat arazileri elli sene veya bir asırdan fazladır, yoksul İngiliz İrlandası’nın üç asır boyunca bir şahsın merhametine kalması gibi, Gladston’u kasdediyorum, iflah ta olmadı. Şarka da bu minval üzere üç asırdır, merhamet dileyen çıkmadı.
Zenginliğin cevazının üçüncü şartı ise şudur: Mal, ihtiyâc mikdarından fazlasını çok geçmemeli. Çünkü servet aşırı insanda övülen ahlâki (hasletler) için helak edicidir. Bu ayetin manâsıdır:
كلا إنَّ الإنسان ليطغى*أن رآه استغنى
“Hayır, insan kendini mustağnî görmekle azgınlık eder.” (Alak: 96/6-7)
Bütün semavi şeraitler, bunun gibi ahlâki ve medeni hikmet, ribâyı, tefecinin ahlâkının fesaddan korunması için, haram kılmıştır. Çünkü ribâ: Maddî karşılığı olmayan bir kazançtır, onda çalışmaksızın gasb manâsı vardır. Çünkü tefeci uyuyarak kazanandır. Onda tenbelliğe alışma vardır. Bundan başka ticaret, ziraat ve emlak gibi (kazançların) tabiiliğinde yıkım ortaya çıkarır (yapısını bozar). Ribâda servetlerin tekelleşmesine sebeb olan mutlak bir nema (artış) vardır. Üzerinde ittifak edilen iktisadi kaidelerden biri, mutedil de olsa, ribâda ayıbsız ve ihtikârsız bir kazanç elde etme yoktur. Ribâ ile servetin artmasıyla, eşitlik veya insanların arasının birbirine yaklaşması bozulmaktadır.
Ribâ işinin istibdâda yardımı hakkında bazı maliyeci ve iktisadcıların görüşü şudur: Mutedil ribâ faydalı, hatta gereklidir. Evvela: Büyük çalışmaların devam etmesi için. İkincisi; Mevcud paralar tedavül için yeterli değildir. Bu durumda parayı biriktirenler onu kısmen elinde tutsa nasıl olur? Üçüncüsü: Zenginlerin çoğu kazanç yollarını bilemediği veya onu takdir edemediği gibi, onu bilenlerin çoğu da sermayeyi veya yardım edici ortakları bulamadıklarından dolayı. Bu bakış bazı ferdlerin servetinin nemalanması yönüyle doğrudur. Ancak sosyalist siyasetçilerin ve ahlâkçıların ilkeleri, toplumun çoğunun ferdlerinin servetinin gördüğü zarar faydasından daha büyük olduğu görüşündedirler. Çünkü dâhili istibdâd yerleştiğinde insanları iki sınıfa ayırır. Köleler ve efendiler. Bu da harici istibdâdı kuvvetlendirerek, ferdlerinin zenginliğiyle zengin olan toplumların zayıf toplumların hürriyet ve istiklallerine tecavüzü kolaylaştırır. Hikmet ve adâlet nazarında bu bozuk maksadlar, ribânın şiddetli bir şekilde haram kılınmasını gerektirir.
Zenginlik hırsı, çirkin bir arzudur. Teşkilatlı âdil hükûmetler ahalisinin yanında, çağımızdaki medenileşmiş toplumların çoğunda olduğu gibi, ahaliye ahlâk fesadının galib gelmemesinden gizlenmiştir. Çünkü ahlâk fesadı, israfla ilgili ihtiyaç nisbetinde, zenginliğe eğilimle artmaktadır. Fakat âdil hükûmetler döneminde bol servet elde etmek, gerçekten zordur. Bayağı toplumlarla beraber tefecilik veya ihtikâr nev’inden büyük bir ticaret veya tehlikelerle dolu uzak beldeleri sömürmek yolları dışında kolay değildir. Bu zorluktan dolayı, pişirdiğini yemek veya kurduğu binada oturmak lezzeti nev’inden daha büyük bir lezzete yaklaşılır.
İstibdâd hükûmetleri devrinde insanların başlarında olanların çirkince zengin olma hırsları daha şiddetli olmaktadır. Zira istibdâda beytu’l-malden hırsızlıktan, amme hukukuna tecavüz ile zayıfların elinde bulunanı gasbetmekle, servet elde etmek kolaylaşır. Bu sermaye insanı, din, vicdan ve hayâ canibini terk ettirmek, en büyük müstebid veya yardımcıları ve çalışanlarından biri bulunmaya uygun olarak ahlâkta çürümeye yol açar. Sermaye, onlardan birinin kapısına ulaşmaya ve kapı eşiğine yakınlaşmaya vesile olmaya ve ahlâkta ve karakterde onun benzeri olduğunu, ona göstermeye kâfidir. Dalkavukluk, yalancı şahidlik, şehvetlere hizmet, tecessüs, soygunculuğa delalet gibi şeylerle bunu isbatlar. Sonra da bu müntesib, istibdâd sahiplerinin ortaya çıkmasından hakiki veya vehmi bir korku duydukları bir takım gizlilik ve sırlarına vakıf olurlar. Ardından da müntesibin konumu sağlamlaşır ve o başkasına bir kapı olur. Böylece uzun süren istikrar şartları ona yardım ettiğinde bol bir servet kazanır. Bu, Doğu’da ve Batı’da servet kapılarının en büyüğüdür. Akabinde din ticareti, sonra eğlence, ardından fahiş ribâ, bunlar toplumların ahlâkını ifsad etmekte ne kadar kötü bir kazanç ve ne kadar kötü tesiri olan şeylerdir.
Araştırmacılar âdil hükûmetlerdeki bazı ferdlerin servetinin, müstebid hükûmetlerdekinden daha çok zarar verdiğini ifade etmişlerdir. Çünkü ilkindeki zenginler, mali kuvvetlerini insanların ahlâkını ifsada, eşitliği bozmaya ve istibdâd yaratmaya sarfederler. Müstebid hükûmetlerdeki zenginler ise, servetlerini insanları korkutmak için debdebe ve ihtişamda harcarlar. Üzerlerinden akan sefaletin bedeli olarak, ifrat derecede batıla yönelirler. Mallarını fısk-u fücurda israf ederler.
Bundan dolayı servet onların zevalini çabuklaştırır. Öyle ki içlerinden en kuvvetlileri, en zayıflarından gasbeder, ve en büyük müstebid de onu bir anda ve bir kelimeyle zorla alır. Yine, Allah’a hamdolsun, ona sâhib olanlar veya onların varisleri, servetleri nasıl koruyacaklarını, nasıl çoğaltacaklarını, sağlam ve itaatkâr olarak insanları onunla nasıl köleleştirmeye çalışacaklarını öğrenmeden önce yıkılırlar. Sanki bu (yıkılma) hali, anarşistlerin ileri sürdüğü şartlarla tehdid edilen Medenileşmiş Avrupa’da bulunan mali istibdâdın dirençli olmasından dolayı, düşülen ümitsizlik sebebiyle, vardır.
İstibdâdın karakterlerinden biri de, istibdâdın hiç beklenmeyen yakın bir zamanda helakı hariç, toplumun fakirlik belirtisinin apaçık bir olgu olarak ortaya çıkmamasıdır. Bunun sebebi, insanlar nüfus planlaması yapıyor, ölenler artıyor, çoğalma onları aldatıyor, yabancılara mülklerini satıyorlar, servet azalıyor, dolaşımdaki para çoğalıyor. Öldürülen (hayvanın) sarhoşluğuna benzeyen servet ve para ne kadar da kötüdür.
Mal özgürlüğü çerçevesinde istibdâdın tabiatı bahsine dönecek olursak, derim ki: Şübhesiz istibdâd insanların elindeki malı, müstebidin, yardımcılarının ve çalışanlarının zorla alarak gasbetmesi yoluyla veya batıl delille bir hedef haline getirmiştir. Ve yine mal, zorba hırsızların ve obur sahtekarların istibdâd idaresinin güvencesinde gasbetmek için bir hedeftir. Bu itibarla mal meşakkatsiz elde edilmez. Cesur kişiler, güçlüklerle beraber, semeresinden faydalanacak bir hayırda bulunmamasından dolayı (malı) tercih etmezler.
Müstebid idare devrinde malın korunması, onu kazanmaktan daha zordur. Çünkü malın varlığının alameti sâhibinde belirmesi, üzerine çeşitli belaları çekmek demektir. Bunun için insanlar istibdâd zamanında Allah’ın nimetini gizlemeye, fakirlik ve ihtiyaç içinde olduğunu göstermeye mecbur olurlar. Bunun için esirlerin atasözünde vârid olmuştur ki: Bir dirhem altını korumak için bir kantar akla ihtiyaç duyulur. Akıllı kimse altınını, gideceği yolu ve mezhebini gizleyen kimsedir. İnsanların en mutlusu, yöneticileri tanımayan ve onlar tarafından tanınmayan fakir/aylaklardır.
İstibdâdın karakterlerinden biri de, zenginlerin fikren ona düşman, amelen ona payanda olmalarıdır. Onlar müstebidin boyunduruğundadır. Müstebid onları zillete düşürüp, inletir. Onlardan kazanmayı ister, sonra da acınacak duruma düşürür. Bundan dolayı da, zenginlerin çokluğundan, zillet toplumlarda derinleşir. Fakirlerden ise, müstebid, koyunun kurtlardan korktuğu gibi korkar. Onların bir takım işlerinde sevgi gösterirler ki, yumuşama göstersinler. Bundan maksadları, yine başkasının sâhib olamayacağı kalblerini ele geçirmektir. Fakirler de onlardan âdilik ve sefihlik korkusuyla, serçelerin kartaldan korkması gibi, korkarlar. İnkâr bir tarafa, düşünmeye bile cesaret edemezler. Sanki onlar başlarının içinde casuslar bulunduğunu vehmediyorlar. Fakirlerdeki ahlâk fesadı, hangi şekilde olursa olsun müstebidin kendilerinden razı olmasından, fiilen sevinme derecesine ulaşmıştır.
Müteahhir ahlâkçılar seleflerinin, ‘fakirler ayıb üzere değil’, sözlerine muhalefet etmişlerdir. Derler ki: ‘Fakirlik ayıbların kaynağıdır.’ Çünkü fakir, başkasına muhtaçtır. Zengin ise, insanlardan mustağnîdir. Sonra derler ki: Fakirlik nefsin izzetini giderir, hayâsızlaştırır. Yine derler ki: Elbisenin güzelliği, hoşça vakit geçirme ve müreffeh bir hayât sürmenin beşer kişiliği üzerinde mühim bir tesiri vardır. Bu, “Adamlık taylasanla6 olmaz” ve:
اخشوشنوا، فإن النعم لا تدوم
“Zorluğa alışın (iktisadlı olun), devamlı bolluk olmaz”7 hadisine muhaliftir. Çünkü o harblerde, seferlerde ve ihtiyac anında cismen meşakkatlere katlanmaya alışıktır.Derler ki: Bolluk ve refah içerisinde yaşamak ihtiyâcların en büyüğüdür. Ona erişmek en yüce gayedir. Bu yüzden o, büyük felaketlere maruz kalır.

Malın medhi hakkında denilmiştir ki: Mal zamanın müşkillerini çözer. Kuvvet; asabiyetindir, sonra ilmin, sonra da malındır. İlim ve mal insanın ömrünü uzatır. İhtiyarlığını da gençliği gibi kılar. Şeref, kandan başkasıyla korunmaz, izzet ise maldan başkasıyla elde edilmez. Adamın övgüsü biter, malın övgüsü gelir. Eserde varid olmuştur:

 

إنَّ اليد العليا خيرٌ من اليد السفلى
“Şüphesiz ki yüksekteki el, alttaki elden daha hayırlıdır.”8

 

Elbette şükreden zengin, sabreden fakirden daha hayırlıdır. Eskiden servetinin umûmî bir ehemmiyeti yoktu. Oysa şimdi savaşlar tamamen ilim ve mal mücadelesi olmuştur. Bağımsızlığın korunmasına sebeb olduğu için umûmî servet büyük bir ehemmiyete sâhibtir. Esaret altındaki toplumların umûmî servetten nasibi yoktur. Aksine insanlık toplumundaki mertebesi elden ele dolaşan davarlar gibidir. Yahudi’nin serveti bu kaideye aykırı değildir. Çünkü o servet, rekabetsiz bir servettir. Bunun için bu konuda onun düşmanları diyor ki: Kapitalist servet, bankacılık, eğlence yerleri, kumarhane, ribâ, aldatma ve spekülasyonlarla gizlenmektedir. Bu söz onların atılganlıkta onları geçmeleri ve eriştiklerine erişememelerinden dolayı Yahudilere karşı hased yüklü olmaktan boş değildir.

Böylece malın çokluğu, şerefli bir hayâta karşı fazilet ve kemal sâhiblerinin çok korktuğu afetlerdendir. Ki onlar refah ve israfa çağıranlara karşı nefse hâkim olarak, hürriyet ve şerefin korunmasıyla beraber rızıktan yetecek kadarını tercih ederler. Kemali ihtiyâçtan9 fazla mala bela içinde bela olarak bakarlar. Yani malın nemalanmasını düşünüp durmak hasebiyle beladır. Oysaki elindekiyle yetinen, dini, şerefi ve ahlâkına dair mutmain, müsterih ve emniyet üzere yaşar.

Ahlâkçılar, insanın tamamen hür olamayacağını, yani bir başkasının riyasetinde olmaksızın, bağımsız olmayı beceremeyeceğini kabul etmişlerdir. Çünkü şahsi hürriyet başkanlarla olan bağına/anlaşmasına tabidir. Onların mükellef olduğu vazifelerin en çirkini hükûmet vazifesidir. Dediler ki: Bu (yönetme) mesleği/sanatı ahlâk ve eğilimlerdeki tesiri itibariyle, ferdlerin ve toplumların hallerine delalet eden en doğru şeydir. Mesela hükûmetteki memurlar şefkati ve yüce sevgi hislerini mesleklerine bağlı olarak kaybediyorlar. Bu da çalışmalarına bağlı bulunan şuursuzluğun gereğidir. Hâkimler (filozoflar) der ki: Aciz kimse cimrilik ile mal toplar, kerim (cömert) kimse ise, kesb (çalışma/kazanç) ile toplar. Yine derler ki: Akıllı kimse iktisad ile geçimine yeten en az kazanca razı olur. Yine derler ki: En hayırlı mal, azlığın vereceği zillete, çokluğun yol açacağı tuğyana karşı sâhibine yetendir. Bu:
فاز المخففون

“(Ağırlıklarını) hafifletenler (atanlar) kurtuldu.”10 Ve

 

اسألوا الله الكفاف من الرزق
“Allah’tan yetecek kadar rızk isteyin”11 hadislerinin manâsıdır. Denilmiştir ki: Gerçek zenginlik, kalb zenginliğidir. Zengin ihtiyâcını azaltandır. Zengin, insanlardan mustağnî olandır. Bazı hakimler de demiştir ki: İnsan tabiat itibariyle fakirdir. Sâhib olduğunun misli kadar noksanlaşır. On’a sâhib olan, kendini diğer bir on’a muhtâc görür. Bin’e sâhib olan kendini diğer bir bin’e muhtâc görür. Bu da şu hadisin manâsıdır:
لو كان لابن آدم وادٍ من ذهب أحبَّ أن يكون له واديان
“Eğer Âdemoğlu’nun bir vadi dolu altını olsa, ister ki iki vadi daha altını olsun”12
Ahlâkçılar, mal edinmekten alıkoyarak kazançtan el-etek çekmeyi kasdetmiyorlar. Ancak kazancın şerefli tabii yolları aşmamasını kasdediyorlar. Siyasetçiler ise, hangi vesile ile olursa olsun ancak raiye (yönetilenlerin) zenginleşmesine önem veriyor. Batılı siyasetçiler toplumun kazancına ortak olarak onları güçsüz bırakıyor/emeklerini boşa çıkarıyor. Doğulular ise, mevcudu (var olanı) gasbetmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Bu Batılı ve Doğulu her iki istibdâdın arasındaki farkın özeti şudur: Batılı istibdâd, esneklikle beraber, daha mahirane/sağlam, daha derin ve tesir itibariyle daha şiddetlidir. Doğulu ise istikrarsız olduğundan, hızlı çöker. Fakat o, zorluk ve sıkıntı verir. Durumlar ayaklanmaya yardım ettiğinde ayaklanılarak, Batılı istibdâd yıkıldığında yerine âdil bir hükûmet gelir. Doğulu yıkıldığında ise, arkasından ondan daha şerli bir istibdâd gelir. Çünkü Doğulular yakın bir geleceği düşünmeye devam edegelmektedir (uzağı düşünmezler). Sanki en büyük gayeleri sadece ölüm sonrasına çevrilmiştir. Veya onlar dar görüşlülüğe mübtela olmuşlardır.
Sözün özü: İstibdâd, tesir itibarı ile vebadan daha şiddetli bir hastalıktır. Yangın felaketinden çok daha korkunçtur. Tahribâtı selden daha büyüktür. Kişilikleri dilencilikten daha fazla zillete düşürür. Bir beladır ki bir kavme indiğinde, ruhları; ‘kaza! kaza!’ diye bağıran göğün nidasını, yeryüzünün, belayı savması için Rabbine münacaatını işitir. İstibdâd, akıllılar ve zenginlerin daha mutsuz, yaşamlarıyla cahil ve fakirlerin daha mutlu olduğu bir devirdir. Öyle ki onların mutluları; dirilerden ölümü, gıbta ederek, çabucak isteyenleridir. 
Dipnot:
1 Kevâkibî’nin, Tabâi’u’l-İstibdâd ve Mesâri’u’l-İsti’bâd adlı eserinden (Darun-Nefais, 3. Baskı, 1427/2006 Beyrut Baskısı, s. 90-105) tercüme edilmiştir.
2 Dipnotlar tarafımdan konulmuştur.
3 Döllenmeden sonra dişisi erkek arıyı öldürür. Kadınlar aleyhine söylenmiş bir deyim.
4 Kadınlar aleyhine söylenmiş bir deyim.
5 Efdine: 4200 metre karelik Mısır’da kullanılan bir alan ölçüsü.
6 Taylasan: Baş ve omuzları örten bir çeşit örtü.
7 İbn Mace’de Ömer b. Hattab’ın –r.a.- sözü olarak nakledilmektedir. Rivayetin aslı ise, Müslim’de geçtiği şekliyledir:        واخشوشنوا واخلولقوا وارموا الأغراض، وانزوا نزوا : İbn Ebi Şeybe, Musannef’te tahric etmiştir, zayıftır. Hadisin başka lafızlarla rivayeti de vardır. el-Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, Taberani, Mucemu’l-Kebir’de biraz farklı lafızla rivayet etmiştir. Her ikisi de zayıf olarak nitelendirmiştir. İbn Hibban ise, Sahihi’nde hadisin sahih olduğuna hükmetmiştir. Hadisin manâsı, yeme, içme ve yaşantıda israfa düşmemeyi, itidali tavsiyedir. 
8 Buhari, H. No: 1427, Muslim, H. No: 2432-24333, İmam Ahmed, Nesai
9 Kemali hacet: Gerçekten, bütün yönleriyle tamamen, kısaca, zatında ihtiyâc olan şey manâsındadır.
10 Hz. Ali Nehcu’l-Belağa’da Rasulullah’dan rivayet etmiştir. Bu Rasulu'llah'dan -sav- rivayet edilen hadisin manasındandır: "İmamlarınız işi zorlaştırmasınlar. Ağırlaştırmak caiz değildir. Ben ise, bu zorlukları hafifletmek istiyorum. "Bu, Hakim'in isnadını sahih gördüğü hadisin bir parçasıdır. Yine Taberani ile Hilye'de Ebu Nuaym de rivayet etmiştir. Lafızlar birbirine yakındır. Ancak "Hafifletenler kurtuldu"  lafzıyla sabit olmamıştır. (yayıncının notu)
11 Sahih-i Müslim, Zühd'de rivayet olunmuştur. 'Allah'ım Muhammed'e (sav) yetecek kadar rızık ver. (yayıncının notu)
12 Buhari, Müslim ve Tirmizi tahric etmiştir.



Nida Dergisi

17 Yorum

Diğer Haberler

Batılı Tarih Yorumları Derhal Terkedilmeli / Muhammed Kutub

Kudüs Nasıl Kutsallaştırıldı? Hamdi TAYFUR/İSLAMİYORUM Sonbahar-2012

Ümit Aktaş:'İslamcılıkta Yeni Paradigmaya doğru'

Atasoy Müftüoğlu / Tarihsel Zamanları Etkilemek

Serdar Demirel / Seküler Olguları İslamileştirmekteler

Yusuf Kaplan / Modern İnsan Kendini ve Aklını Putlaştırdı

Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Kur'an

Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap!

Demokrasiyi Anlamak / Zafar Bangash

Tevhidden bağımsız adalet söylemi

Bir müslüman "İlahi dinler" diyebilir mi?

Seyyid Kutub ve Türkiye İslam'ı / Ali Bulaç

Arapça dersinde de mi Atatürk?!

Sudan'daki Çatışmanın Perde Arkasında Ne Var?

Kürşad Atalar'la Toshihiko İzutsu ve oryantalistler üzerine...

İhtiraslar ve Muhterisler Çağında Yaşamak / Atasoy Müftüoğlu

Seküler Devletin Şehitleri ve Laiklik / Akif Emre

İnsan ve İstibdâd / Abdurrahmân Kevâkibî

Bilim Eleştirisi Şart!

Dinlerini Parça Parça Edenler... / Hamza Türkmen

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21.Yüzyılda Müslümanların Geleceği / Kürşat Atalar

"Tek Bir Ümmet" Neden Sadece Duygusal Bir Slogan Olarak Kalıyor? / Ashgar Ali Engineer

İslam Devleti olur mu, olmaz mı? / Abdulhamid Ahdar

Âşûrâ İnqılabı'nı anlamak değil anmak hedef alınınca / Selahaddin Eş Çakırgil

İngilizler, "AB-ABD-Yahudi gücü"nün çöküşü ve Türkiye'nin kuşatılması/ Yusuf Kaplan

Adil el Beyati : İslamcılara fırsat verin!

2.Abdulhamid Modernleşmesi Dönemindeyiz!

İslamcılık Meselesini Iskalamamak için!...

Menar Müelliflerinden Reşid Rıza üzerine...

Çağa Nüfuz Edebilen Bir Fakih / Serdar Demirel

88 Yıl Sonra Kutlanacak Ne Kaldı?

"İslam Tunus'a Geri Geldi; Devrime Gazze Zemin Hazırladı!"

Açık konuşun kanaat önderleri / Ömer Karaoğlu

Yeni Anayasa ve "Müslümanca Duruş" / Faruk Köse

Küresel İsyanda Kapital ve Siyaset

Tevekkül Kerman ve Nobel Ödülü

Bulaç : "İslamcı entellektüeller maalesef memur oldu"

Yeni Bir Farz-ı Kifaye : Seküler İrşad

Otoriter laiklikten Liberal laikliğe / Dr.Serdar Demirel

Karmaşık Bir "Ortadoğu Buhranı" Eşiğinde / Selahaddin Eş Çakırgil
   
YAZARLAR  

Erhan Koç

Cengiz Duman

Mustafa Büyüksoy

Ömer Faruk Karataş

Adem İnce

Ferhat Özbadem

Nurullah Erkoç

Kalem sûresinde "Bahçe Sahipleri" kıssası
29/01/2014 - 10:36

SÖYLEŞİ  

'Türkiye İslam'ı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslam'laştırmalı' Mevlana Vahiduddin Han

Hindistanlı düşünür ve barış eylemcisi Mevlana Vahiduddin Khan geldiği Türkiye'de Timetürk'ün sorularını cevaplandırdı. Khan: 'Türkiye İslamı sekülerleştirmemeli, sekülerliği İslamlaştırmalı' dedi.

EDİTÖRDEN  

Islah ve İhya : Fikribeyan 3 yaşında

Mümin olmak: Bize bazı belli başlı görevler üstlenmemizi gerektirir. Bu görevler zaman ve şartlar ekseninde Öncül olma yönünden değişiklik gösterir. Çağımız putperestliğinin Doğu. Batı, Asya, Afrika gibi değişik coğrafyalarda değişik tezahürlerini görmemizi ve tahlil etmemizi iletişim araçları vasıtası ile kolayca tahlil etmemizi değerlendirmemizi sağlamaya yönelik ciddi bir iletişim çağı olduğu hesaba katılırsa biz Müslümanların bu iletişimden ve onun getirilerinden faydalarından mesul olduğumuz gerçeğini bize yansıtır.

İKTİBAS  

Prof.Dr.Yasin Aktay

Prof.Dr.Saffet Köse

Prof.Dr.Şinasi Gündüz

M.Beşir Eryarsoy

Prof.Dr.Ahmet Ağırakça

Prof.Dr.Tahsin Görgün

Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Prof.Dr.Sönmez Kutlu

Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu

Muhammed Abid Cabiri

M.Muhtar eş-Şankiti

Dr.Muhammed Ammara

"SÖMÜRGECİLİĞİN KEŞİF YOLU" ORYANTALİZMİN KLASİK SOSYOLOJİYE ETKİLERİ
05/02/2010 - 17:07

VİDEOLAR  

Şehid Seyyid Kutub belgeseli (Video)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (1)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (2)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (3)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (4)

"Gelenek ve Modernite arasında İslam" Ebubekir Sifil - R.İhsan Eliaçık (5)

 
 
Künye Günün Haberleri Sitene Ekle Ana Sayfa Yap Üye Ol Üye Girişi İletişim

Copyright © 2009 FİKRİ BEYAN
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz