Nebevi Duruş / Ramazan Kayan
Peygamberler, durumları Allah (c.c.) tarafından belirlenen, duruşları vahiyle desteklenen seçkinlerdir… Vahiy merkezli bu duruşa nebevi duruş diyoruz…

19/04/2010

Herkes bilir ki doğru ya da yanlış, her hayat sahibinin bir duruşu vardır…





Kabul görür ya da görmez, sürdürülür veya sürdürülmez, sonuçta insan duruşu ile insandır… İnsanın hayata, öteye, metaya, eşyaya bakışı, duruşu ile doğru orantılıdır…


Peygamberler, durumları Allah (c.c.) tarafından belirlenen, duruşları vahiyle desteklenen seçkinlerdir… Vahiy merkezli bu duruşa nebevi duruş diyoruz…


Nebevi duruş, fıtrî, ulvî ve Rabbanidir…


Nebevi duruşta tevhid, adalet, özgürlük, onur, erdem, ahlak esastır…


Nebevi duruş, zulmete karşı nur… Zillete karşı onur… Zulme karşı direnç demektir…


Özündeki İlahi tesviyeyi ve nefhayı koruyan Hz. Muhammed (s.a.v.), bu duruşun zirve ismidir… Selim fıtratı ve sağlam duruşu ile farkını ortaya koyandır…


Toplumu vahiyle inşa etme mücadelesinde temel dinamikleri; inanç, bilinç ve dirençti… Düşmanların linç girişimlerine rağmen duruşunu bozmadı… Davasını sürdürmede tereddüde düşmedi… İmanından fışkıran aşk ve aksiyon engel tanımıyordu…


Zulme zulümle karşılık vermedi… Kanı kanla temizlemedi… Rahmetle yürüdü… Merhametle kuşattı… Adaletle kucakladı…


Marazi duruşlar, malul bakışlar, makûs çıkışlar, o muhkem duruş karşısında tarumar oldu…


Çünkü O (s.a.v.)’na dayanmayan duruş, O (s.a.v.)’na uymayan durum batıl ve boştur… Kitab’a muhatap olan herkes bilir ki tüm cehli duruşları geçersiz kılan nebevi duruştur…


Evet, bu duruş, canlı Kur’an olan Resulullah (s.a.v.)’ın hayatıdır… Ancak Muhammedi duruşu doğru okumak için önce nerede durduğumuzu bilmek gerekir… Nerede durduğunu bilmeyen hiçbir duruşu değerlendiremez…


Nebevi çıkışlı olmayan bakışlar, duyuşlar, duruşlar, görüşler sapkınlık ve şaşkınlıktan başka bir şey değildir…


Şimdi bizim söz, şükür, sabır, direniş, varoluş, yürüyüş ile nebevi duruşu, idrak ve yürek dünyamıza nakşetmemiz lazım… Ancak bu sayede yaşadığımız gezegende vahye şahitliğimizi sürdürebiliriz… Yeryüzündeki ağırlık ve saygınlığımız buna bağlıdır…


Bu durumda nebevi duruşun özelliklerini bilmek gerekiyor.


Nebevi duruş mütealdır… Ulvî değerlere yaslanır… Beşeri müdahalelere kapalı, Rabbani denetime tabidir… Keyfilik yok… Kaçamak yok… Gerçekleri karartmak yok… İnsanlığın güvencesi ve geleceği, tevhidden neşet eden bu duruşa bağlıdır…


Nebevi duruş muhaliftir… Nifaka, fesada, zulme, sömürüye, şirke geçit vermez… O (s.a.v.)’nda tağuta karşı asil bir isyan vardır… Bu duruş “La” ile meşruiyet kazanıyordu… Evet, O (s.a.v.)’nun itirazı vardı… Şirke, zulme, zillete, yalana… Çünkü itirazsız iman ikiyüzlülüğe götürür… Nebevi asaletteki bu itirazı atlamak, zillet ve yozlaşma kapısını aralamaktır…


Nebevi duruş müstakimdir… İman ve istikamet esastır… O (s.a.v.)’nun duruşunda müdahane yok… Çünkü Rabbi buna razı değildi.


“Şu halde yalanlayanlara itaat etme.


Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler. O zaman onlar da sana yaranıp uzlaşacaklardı.” (Kalem: 8-9)


O hiçbir zaman yağcılık, yalakalık, yamukluk yapmadı… Kaypak, kararsız, tutarsız davranmadı…


Çizgi-çıkar çatışmasında çizgisini bozmadı… Zaten O (s.a.v.)’nun belini büken, saçını ağartan şu ayet değil miydi?


“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud: 112)


İstikamet ve istikrar şaşmaz kriterdi… Mekke’de, Taif’te taşlanırken de Medine’de on binleri peşinde sürüklerken de duruşunu bozmadı… Eğip bükmedi… Kimseyi yanıltmadı… Renkten renge girmedi… Allah’ın boyası ile boyanmak nedir, bunun en güzel örnekliğini sundu… İlk gününde ne idiyse, son gününde de oydu…


Küfre şartlanmış şaşkınlar, O (s.a.v.)’na iktidar, itibar, kadın, mülk teklif ettiklerinde ilkelerinden kıl kadar sapmadı… Doğrularından şaşmadı… Ne Allah’ın ayetlerini sattı ne de arkadaşlarını…


Duruşu netti… Mesajı berraktı… Misyonu açıktı…


Nebevi duruşun sonuca değil, ilkeye odaklı olduğunu gösterdi…


Nebevi duruş mutedildir… Ne ifrat, ne tefrit… Bu duruşta asabiyetlere, aşırılıklara yer yoktu… Adalet, ahlak, erdem, onur, iman neyi iktiza ediyorsa geçerli olan oydu… Ne saldırganlık, ne sinmişlik, esas olan saygın bir duruştu… Ne kaba kuvvet, ne de korkaklık… İstenen şecaat ve cesaretti… Hedefe yürürken en büyük sermaye basiret ve hikmetti…


Evet, O (s.a.v.)’nun duruşu tabii idi…


 O (s.a.v.)’nun duruşu vahye tabi idi…


O (s.a.v.)’nun duruşu tavizsiz idi…


O halde O (s.a.v.)’na taraf mıyız?


O (s.a.v.)’na tabi miyiz?


O (s.a.v.)’na talip miyiz?


Bunun için bizi O’na ulaştıracak berrak bir idrak lazım…


Bizi O’nunla buluşturacak selim bir yürek lazım…


O’na tutunmamızı sağlayacak sağlam bir bilek lazım…


Şimdi Muhammed (s.a.v.) gerçeğinde kendimizi görmemiz gerekiyor…


Evet, Muhammed (s.a.v.) bir çizgidir… Bugün biz bu çizginin neresine düşüyoruz?


Muhammed (s.a.v.) bir ayıraçtır… Bu ayıraçla yollarımızı batıldan, başıboşluktan, bağnazlıktan ayırdık mı?


Muhammed (s.a.v.) bir aynadır… Bu aynada gerçek yüzümüzü görebildik mi?


Bilelim ki O (s.a.v.) bize sadece doğru yolu göstermedi, gösterdiği yoldan herkesten önce ve herkesten önde kendisi yürüdü…


Duruşumuz ve yürüyüşümüzle O’na ulaşmak zorundayız…