Allah’ın insanlara göndermiş olduğu tüm Resuller davete başladıkları kavimlerde hep aynı sorunla karşılaştılar o da “melek peygamber” beklentileri. Kimisi onları çok aşırı övgü göstererek ilahlaştırdı, kimileri de onları sadece bir vahiy postacısı konumuna indirgediler. Hâlbuki peygamber, izinden gidilen, örnek alınabilen bir insan olması gerekiyordu. Bu kul peygamber, yemek yiyen, evlenen, çocuk sahibi olan, arkadaşları ve dostları olan, torunlarını kucağına alıp okşayan, savaş meydanlarında komutanlık yapan, devlet başkanlığı yapan -yani hayatın her alanında birebir yaşayan- hayatın aktif öznesi olan bir insandır.



Yüce Rabbimiz aşkın bir varlıktır. İnsan ise içkin bir varlıktır. İçkin bir varlığın hiç görmediği hiç hissedemediği bir aşkın varlığı örnek alması tahayyül bile edilemez. Bu yüzden Rabbimiz, bizim içimizden et ve kemikten oluşmuş insan olan bizim gibi yaşayan, arkasında izi olan, getirdiği mesajı yaşayıp pratize ederek, örnek olabilecek resuller göndermiştir. Ama aşırı yüceltmeci mantıktaki insanlar resullerin şahsını yücelterek melekleştirerek hayatlarını efsane konusu yaparak resullerin misyonlarına en büyük darbeyi vurdular. “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdüğü gibi siz de beni övmeyin. Ben Allah’ın kuluyum. Benim için Allah’ın kulu ve resulü deyin” Resullah, daha önceki selefi olan resullerin başına gelenleri bildiği için davetine başlar başlamaz kendinin insan peygamber olduğunu sürekli vurgulayarak akıllara nakşetti; De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay haline!"(Fussilet-6)



De ki: "Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim."(İsra–93)



De ki: "Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine), yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik."(İsra–95)



Resul nedir sorusuna, cevabımızı Kur’an’dan değil de toplumun anlayışından veya bu anlayışların beslendiği kitaplardan, kaynaklardan verecek olursak karşımıza; gaybı bilen, her şeye gücü yeten, doğuşundan ölümüne kadar tüm hayatı olağanüstülüklerle geçen, istediğinde, istediği mucizeyi gösteren, dilediği gibi hükmeden, vs. özelliklere sahip bir şahsiyet çıkar. Bu şahsiyete insan demek, onu da kendimiz gibi kabul etmek, aynı zamanda, aynı coğrafyada yaşasaydık onunla arkadaşlık etmek, dost olmak mümkün olmazdı. Yanına yaklaşılmayacak hatta yüzüne bile bakılamayacak kadar yüce bir yaratık olurdu.



Onun her şeyi bizim için çok değerliydi. Sakalının bir tek kılına bakabilmek, yüz sürebilmek, onu öpebilmek için nelere katlanmıyorduk. Onun giyindiği gibi giyinmek, dişlerini nasıl fırçalıyorsa öyle fırçalamak, sadece onun yediği yemekleri yemek... Belki bunlar Resulullah’a olan sevginin bir işareti sayılabilirdi. Ancak bu sevgi ve taklidi; sadece şekilde kalarak, Resulullah’ın insana bakışına, eşyaya bakışına, Kur’an anlayışına yansımıyordu. Kur’an’dan soyutlanmış bu sevgi, bir noktadan sonra tapınmanın bir yansıması gibi görünüyordu.



Aşırı yüceltmeci tasavvur ve tavrın asıl hedefi, Resul’lerin getirdiği vahyi ve misyonu efsaneleştirip sadece hatıra ve anı gibi yaşamaktır. Hz. Peygamber’den bahsederken; onun mesajı, getirdiği ahlaki ilkeleri, ibadetlerinin ruhu göz ardı ediliyor, kullandığı eşyalar, uğradığı yerler, giydiği elbiseler, mesajından ve misyonundan daha önemliymiş gibi gösteriliyor. Hz.İsa’nın peygamberliğinin Pavlus ve Kilise eliyle nasıl “Tanrı’nın oğlu - Tanrı” makamına çevrildiyse, Resulullah’ta efsaneci yüceltmeci akımlarca “âlemlerin onun hürmetine yaratıldığı” melek gibi olan hatta kimi zaman ilah vasıflarında bir peygamber makamına oturtuldu. Hz.Peygamber sonrası dönemde Hz. Peygamber’in ölmediği, göğe çıktığı, tekrar canlandığı, aramızda dolaştığı, hatta onun -Allah olduğu gibi görüşleri savunan bir takım akımların ortaya çıktığını biliyoruz.



Bu tasavvurun en büyük sakıncası, Hz. Peygamber’i hayattan yüceltmek suretiyle dışlamak ve örnek alınamaz hale getirmek. Çağımızda bu tür yaklaşımları, tasavvurları, söylemleri görüyoruz ve işitiyoruz. Yine günümüzde grupların, hiziplerin, cemaatlerin, tarikatların kendi meşreplerine yaşantısına uygun bir resul tasavvur ettiklerini ve yeni bir resul ürettiklerini görüyoruz. Kimi cemaatin meşrebi, savaşçı bir yapıda ise o zaman Resulullah’ın sadece savaş esnasındaki mücadelesini (kıtalı) göz önüne alarak Resulullah’ın diğer öğretilerini gündemlerine almazlar. Kimi cemaatler de Resulullah’ın sadece ahlaki sözlerini ve yaşantısını göz önüne alarak Resulullah’ın cihad öğretisini almazlar. Kimi cemaatler Resulullah’ın sadece kılık kıyafetiyle, oturması ve kalkmasıyla, yemek yeme ve yatma şeklini aynen taklit ederler ve Resulullahın getirdiği asıl mesaj buymuş gibi hareket ederler. Günümüzde Resulullah’a atomcu/parçacı bir yaklaşımla yaklaşanların sayısı epeyce fazla.



Kuran, Resullah’ın insanlar için üsvetül hasene olduğunu, tüm yaşantısıyla bunu teorikten pratiğe aktardığını, çağımıza ve hatta bütün çağlara taşımak istiyor.Ama efsaneci yüceltmeci veya alçaltıcı tavırlar ise onu o çağa hapsetmek ve onu oraya kilitlemek istiyor.Kur’an’a baktığımızda ise çok farklı bir rasul portresi çıkıyor.Şimdi Kur’an’da genel hatlarıyla Rasulullah’ı tanıyalım:



I-Risalet Öncesi ve Risalet Dönemi İnsan Olarak Muhammed: «Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçelerinin üzerinde gerisin geriye dönerse Allah’a hiç bir ziyan veremez.» (3/Al-i İmran, 144) Allah, resulüne hitaben buyuruyor ki: «Sen kitabın kalbine bırakılacağını ummazdın. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (indirilmiştir).» (Kasas, 86) «Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.» (Şûrâ, 52) Kendisine gelecek vahiyden habersizdi ve en azından doğru olanın arayışı içindeydi. Bazılarının söylediği gibi o kendisine vahiy gelmeden önce peygamber değildi. Ve insan olarak sorumluydu. Vahiy geldikten sonra da Peygamber’in sorumluluğu ortadan kalkmadı.«Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız ve elbette gönderilen elçilere de soracağız. Ve elbette onlara aralarında olup bitenleri kesin doğru olan bilgi ile anlatacağız.» (A’raf, 6–7) Onun bizden farklılığı vahyin kontrolünde olması, hatalarının vahiyle düzeltilebilmesi imkânıdır. Birçok ayette Rasul’ün kimseye zarar ve fayda verme gücüne sahip olmadığını (72/21), ancak bir insan olduğunu (18/110) öğreniyoruz. «Senden önce gönderdiğimiz bütün elçiler de yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi.» (Furkan, 20). Resullerin insanlardan seçilmiş olması sürekli tartışma konusu olagelmiş, bir türlü kabullenilememiştir. Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şeyin hep Allah bir insanı mı elçi gönderdi? demeleri olduğu anlatılır (17/9).



II. Rasulullah’ın Bilgi Kaynağı: Kur’an’ı incelediğimizde Rasul’ün (risaletle ilgili) bilgi (ilim) kaynağının vahiy olduğunu görürüz. Bu vahiy de elimizde mevcut olan Kur’an’dır. «Sen bundan önce bir kitap okumuyordun, elinle onu yazmıyordun. Öyle olsaydı o zaman iptalciler kuşkulanırlardı.» (Ankebut,48) Fakat bu Resul’ün, normal insanların bilgilenme kaynaklarına bigane olduğu, onlardan mahrum kaldığı anlamına gelmez. Hatta Kur’an bizatihi Resulullah’ı bu bilgi kaynaklarına yöneltir: «Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce kitap okuyanlara sor...» (Yunus,94) Kur’an’da anlatılan kıssalar Resule okunmadan önce gayb haberleriydi. Bu haberleri resul bilmiyordu (12/102, 20/99). Kendisine vahiy geldikten sonra vahyi acele hıfz etmek ve insanlara aktarmak istiyordu. Ama Allah, Resulünü uyarıp ilminin artması için Rabbine duaya çağırıyordu (20/114). Necm Suresi’nin ilk ayetleriyle ilgili olarak «hevasından konuşmaz» ayeti Rasul’ün bütün yaşamına ve söylediklerine hamledilerek tamamen iradesiz bir resul tipi karşımıza çıkarılmak isteniyor. Hâlbuki ayetler bir bütün olarak ve Kur’an bütünlüğünde değerlendirilirse ayetteki hevadan olmayan konuşmanın Kur’an olduğunu anlayabiliriz (53/1–6).



III. Resulullah’ın Görevi: Rasulün öncelikli görevi vahyi özümsemek (20/114) ve özümsediği vahyi insanlara ulaştırmaktır. O gerçekle müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir (2/119, 26/194). Onun görevi hakkın şahitliğini yapmak ve insanlara örnek olmaktır. Bu, geçmiş peygamberler için de cari olan bir görevdir. Bütün resullerin görevi şu ayetle vurgulanmıştır: «Muhakkak biz her topluma Allah’a kulluk edin. tağutlardan kaçının diye bir resul göndermişizdir.» (16/Nahl,36)



IV. Resulullah’a Allah’ın Yardımı: Allah-u Teala: «Bir toplum kendi nefislerindekini değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirecek değildir.» (13/11) buyurmaktadır. Allah’ın yardımı müminlerin hepsi için söz konusudur. «O, imanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur indirdi. Göklerin ve yerin askerleri onundur. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.» (48/Fetih, 4) Müslümanlar çabalarsa Allah yolunda cihad ederse Allah desteğini vaat eder. Düşmanlar Resul (s)’e tuzak hazırlarken Allah da onlara tuzak kuruyordu (8/30). Elçiyi incitenler ona hiç bir zarar veremez (47/32). Resule en büyük yardım, vahyin tebliği sırasındaki yaşanan güçlükler ve tereddütler karşısında söz konusu olmuştur: «Onlar neredeyse sana vah-yettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırma-saydık, and olsun, sen onlara az bir şey eğilim gösterecektin.» (17/isra, 73–74)



IV. Resulullah’ın örnekliği ve itaat: Rasulullah bir teorisyen, bir felsefeci veya yapmadıklarını söyleyen biri değildi. O, her şeyden önce insanlara taşıdığı mesajın kendisini de bağladığının farkındaydı ve bu hususta azami derecede gayret sarf ediyordu. Söylediklerinin şahitliğini yapıyor ve insanlara mesajını yaşayarak örneklik ediyordu. O Hz.Aişe (r.a) annemizin de ifade ettiği gibi yaşayan Kuran’dı. Kuran’ı yaşantısıyla örnek olabilmesi için pratize ediyordu «Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için güzel bir örnek vardır.» (Ahzab, 21) Yalnız burada dikkat edilmesi gereken husus Resulullah’ın taklit edilmesiyle, örnek alınmasının farklı şeyler olduğudur. Ona tabi olmakla taklit etmek farklı şeylerdir.. Taklitte irade yoktur. Tabi oluşta iradi bir tavır vardır. Allah müminlerden, Resulullah’ı örnek almalarını isterken, onun örnekliğini garanti altına almıştır.



V. Resulullah’ın Hüküm Koyması: Hüküm koyma/verme derken, Resulullah’ın kendisine gelen vahiy dışında; haram etme veya helal sayma yetkisinin olup olmadığını kastediyoruz. Eğer Resulullah’ın koyduğu hüküm kendisine gelen vahyin gereği ise zaten buna kimsenin itirazı olamaz: «Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kâfirlerin / zalimlerin / fasıkların ta kendileridir.» (Maide, 44–45–47. ayetler) Yok eğer Kur’an’ın belirlediği bir hususta Resulullah ayrı bir hüküm verebilir veya başka bir ifadeyle, Kur’an’ın haram etmediği bir şeyi Rasulullah haram edebilir veya tam aksi, deniyorsa işte burada Kur’an’a aykırılık ve onun hükümlerini bizzat yaşayan Rasulullah’a da iftira var demektir. Hüküm hususunda Resulullah, kendisinden önceki resullerde olduğu gibi, vahye tabidir: «Gerçek Tevrat’ı biz indirdik. Onda hidayet ve nur vardır, İslam olmuş nebiler, onunla Yahudilere hüküm veriyorlar.» (Maide, 44) Bu ayet geçmiş peygamberlerin hüküm verirken izledikleri yolu göstermektedir. Aynı yol Resulullah için de geçerlidir: «Biz sana kitabı indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma!» (Nisa, 105) Bu uyarıdan sonra artık Resulullah’ın hüküm verirken neye tabi olacağı gayet açıktır. O yalnızca bir peygamber değildi. Aynı zamanda bir aile reisi, bir devlet başkanıydı da. Ebetteki günlük hayatta birçok meseleyle karşılaşıyor ve hatta kendisine gelinip gelişmeler, olaylar hakkında hüküm vermesi isteniyordu. O da Allah’ın kitabıyla hükmediyordu. Yegâne hüküm koyucu, helal ve haramı belirleyici olan yalnızca Allah’tır. O hükmüne kimseyi ortak etmez (18/26). İstediği hükmü verir (5/1) ve hüküm vermek yalnız Allah’a aittir (6/57; 12/40, 67). Kuran’da geçen hüküm verme ile ilgili ayetlerdeki Allah ve Resulü ifadeleri, yukarıda izah etmeye çalıştığımız, Resulullah’ın Allah’ın hükmüyle hükmetmesi olgusuna işaret etmektedir: «Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman artık inanmış kadın ve erkeğin o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne karşı gelirse, apaçık bir dalalete düşmüş olur.» (Ahzab, 36)



VI. Resulullah’ın Vahiyle Uyarılması ve İkaz Edilmesi: Resul bir beşer olarak bazen hata ediyor ve bazen de muhtemel bir olumsuzluğa düşmemesi için vahiyle uyarılıyordu. Bu uyarı, olaya göre bazen yumuşak, bazen sert üslupla oluyordu. Mesela Abese Suresinin ilk ayetlerinde anlatılan olay bu konunun somut bir örneğidir: «Surat astı ve döndü. Kör geldi diye. Ne bilirsin, belki o arınacak. Yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince; sen ona yönetiyorsun. Onun arınmasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, korkarak gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun.» (Abese, 1–10) Yine Resulullah’ın Tahrim Suresi’nde (66/1), hanımlarının hoşnutsuzluğunu istemeyerek helal olan şeyi kendine haram kılması veya Tevbe Suresi’nde (9/43, 86) savaşa gitmek isteyenlere izin vermesi gibi hatalı tavırlarından dolayı ikaz edildiğini görüyoruz. Sabah akşam Rablerine dua edenleri yanından uzaklaştırmaması (6/92), kendisine gelen ilimden sonra inkâr edenlerin havalarına uymaması (13/37), sevdiğini hidayete eriştiremeyeceği (28/56), konuşmalarını dinlediği ve cüsseli yapılarını beğendiği kişilerin Allah düşmanı olduğu ve onlardan kaçınıp sakınması (63/4) gibi konularda da Resulullah’ın uyarıldığını bizzat Kur’an-ı Kerim’de görebiliyoruz.



VII. Resulullah’a Özgü Durumlar: Allah elçisinin vahiyle ilk elden muhatap olması; dolayısıyla elbette bizden farklı olarak bir takım özellikleri taşıması anlamına da gelir. Resulullah bir beşerdir (18/110; 41/6; 12/109). Risaletle ilgili misyonunun haricinde beşeri kurallara tabidir. Bununla birlikte o, bazı hallerde kişiye özel kurallara tabi tutulmuştur, işte Resulullah’a özgü durumlardan bazıları: a) Resulün hanımları müminlerin anneleri olarak belirtilmiş ve onlarla evlenilmesi haram kılınmıştır (33/6,53) b) Peygamberin evine herhangi birisinin evine girer gibi girilmemesi, ancak çağrıldığı vakit izin isteyerek girilmesi gerektiği vurgulanmıştır (33/53; 26/62:49/1–7) c) Yine Rasulullahtan gecenin bir kısmında Rabbinden övülmüş bir makama ulaştırılması için nafile olarak salât etmesi isteniyor (17/79; 52/49) d) Evlenme konusunda da Resulullah bir takım ayrıcalıklara sahipti. «…kendisini peygambere hibe eden ve peygamberinde almak istediği mümine kadını, diğer müminler hariç yalnız sana helal kıldık.» (Ahzab, 50). Bunu takip eden 52. ayet ise evlilik hususunda bir başka sınırlama getirmektedir. e) Müminlerin Resule salât etmeleri istenmiştir (33/56). Burada salât etmek değil, bizce Resul’e karşı saygılı olmak, ona işlerinde destek olmak anlamındadır.



Resul kendisine risalet görevi verilmeden önce vahiyle muhatap değildir. Mekke halkından bir ferttir. Peygamber’in görevi mesajı en iyi biçimde insanlara ulaştırmak ve onu yaşamada insanlara öncülük etmek ve hakkın şahitliğinde bulunmaktır. Resul bir insandır. Beşer olarak taşıdığı zaaflara karşı uyarılmıştır. Bununla birlikte Kur’an’ı en iyi anlayan Resul (s)’dür. Yine en iyi uygulayan, pratize eden odur. Müminler için en güzel örnektir.Rasul bizim tek önderimiz,tek hayat rehberimizdir